Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Aktif Makale Hukuk Davaları Bakımından Nasıl Bir Yargı Reformu?

Yazan : Nezih Sütçü [Yazarla İletişim]
AVUKAT DR

HUKUK DAVALARI BAKIMINDAN NASIL BİR YARGI REFORMU?

Av. Dr. Nezih SÜTÇÜ1

Yargı reformunun bir kanuni bir de Anayasal altyapısının hazırlanması gerekmektedir. Makalede öncelikle acil yapılması gereken yasal düzenlemeler, sonra da Anayasa değişiklikleri üzerinde durulacaktır.

Uygulamada yargı reformu adı altındaki düzenlemeler yetersiz kalmakta, düzenlemelerin bir kısmı AYM tarafından iptal edilmekte, yeni reform paketleri de günü kurtarmaya yönelik, geçici ve Anayasa Mahkemesi iptal kararlarının uygulanması niteliğinde olmaktan öteye geçememektedir.

Peki ilk etapta acil olarak ne yapılmalıdır?

1)İSTİNAF SİSTEMİ KALDIRILMALI, YARGITAY İNCELEMESİ ETKİNLEŞTİRİLMELİDİR
İstinaf kelime anlamı olarak, baştan, yeniden başlama anlamına gelmektedir. Kanun yolu olarak istinaf ise, ilk derece mahkemesi tarafından verilen ve henüz kesinleşmeyen hükmün, bir üst mahkemeden iptalini istemektir.
İstinaf sistemi, hakim-savcı sayısının yeterli ve vasıflı olduğu; eyalet sisteminin ve bazı eyalet düzenlemelerinin farklı olduğu ülkeler bakımından uygulanabilirse de ülkemiz bakımından uygulanmasında sıkıntılar yaşanmaktadır. Herkesin bildiği üzere, davalar istinafta uzun süre beklemekte, dolayısıyla çok uzamakta, belli davalarda temyiz yolu açık olduğundan, Yargıtay tarafından temyiz incelemesi sonucunda, karar kısmen veya tamamen bozulabilmekte, bozmaya uyulduktan sonra verilen karara karşı da temyiz yoluna başvurulabilmekte; istinafta heyet halinde karar verilmesi de yargılamayı uzatmakta; ihtisaslaşma azalmakta; daireler arasında iş bölümü arttırılacağına, ikiz daire sistemi ile çelişkili kararların önü açılmakta; aynı konuda farklı bölge adliye mahkemeleri kararları arasında da çelişkiler doğmakta2; istinaf incelemesinde, tanık dinlenmesi, isticvap, keşif gibi hususların istinabe ile yapılması doğrudanlık ilkesine aykırılık oluşturmakta; bunlar ilk kararı veren mahkemece yapılmakta, dolayısıyla önceki Yargıtay denetiminden farklı bir durum oluşmamakta; ilk derece mahkemesi daha üst düzeydeki Yargıtay kararına karşı direnebilirken, istinaf mahkemesi kararına karşı eli kolu bağlı durumda kalmakta, dolayısıyla ilk derece mahkemesi hakimi kendisini değersiz hissetmekte, açıkça direnme kararı veremediği için eski kararının aynısını vererek inandığını savunma yolunu seçmekte, sonuçta hukuk sistemi, bitmeyen/bitirilemeyen davalar nedeniyle kaosa sürüklenmektedir.

Gerçekten uygulamada istinaf mahkemelerinin bir vakıa denetim mahkemesi olarak çalışmadığı, adeta küçük Yargıtay gibi hareket ettiği görülmektedir. O halde bu fiili durumun hukukileştirilmesi, dolayısıyla istinaf sisteminin ortadan kaldırılması, Yargıtay Dairelerinin sayısının arttırılması (Örneğin hukuk ve ceza dahil 200 adet yapılması) suretiyle ihtisaslaşmanın arttırılması ve istinaf hakimlerinin Yargıtay çatısı altına alınması zorunluluğu vardır. Bu şekilde Yargıtay da iş bölümü artacak, daha ihtisaslaşmış dairler vasıtasıyla uyuşmazlıklar hem daha kısa sürede ve hem de hakkaniyete ve hukuka uygun sonuçlandırılmış olacaktır. Temyiz dilekçeleri ve dosyalar “Yargıtay Başkanlığı”na gönderilecek ve Yargıtay bünyesindeki dairelerden biri, sadece ihtisas mahkemesini belirlemekle görevli olacak ve onun verdiği karar ve belirlediği daire kesin olarak temyiz incelemesini yapacaktır.
Ancak Yargıtay’ın da onama kararları somut gerekçeli hale getirilmelidir. Eğer yerel mahkeme kararı olduğu gibi benimsenmiş ise, gerekçesiz onama kararında yerel mahkeme kararı ve karar özeti mutlaka yer almalıdır.
Yargıtay dairelerine ilke kararlarını ve bu kararlardaki değişiklikleri yayımlama zorunluluğu getirilmelidir. Değişen üst mahkeme kararlarından zarar görenlere tazminat ödenmesine yönelik düzenleme yapılmalıdır.3
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurumu daha verimli ve işlevsel hale getirilmelidir. İçtihadı birleştirme talepleri ile ilgili Birinci Başkanlık Kurulu kararına itiraz edilememesi (kararın kesin olması) yanlıştır (Yargıtay Kanunu m 45/2). Çelişkili kararların yarattığı eşitsizlik ve adalete olan güvensizlik başka türlü önlenemez. Yargıtay, bozmadan sonra ıslah yapılıp yapılamayacağı ile ilgili birçok çelişkili daire kararına rağmen içtihatların birleştirilmesine uzun süre karar vermemiş; paranın değer kaybının munzam zarar kapsamında olup olmayacağına dair bir çok çelişkili karar bulunmasına rağmen içtihadı birleştirme taleplerini kabul etmemiştir.4
Çelişkili kararlar, tarafların uzlaşmadan kaçınmalarına veya uzlaşama çabalarının boşa çıkmasına da neden olur. Çünkü her iki taraf da kendi lehine olan çelişkili karara dayanarak hakkını ileri sürecektir.
Bundan başka, Kanun yararına temyize sadece Adalet Bakanlığı veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurma imkanının tanınması (HMK m 363), kanun yararına bozma sonucu bozmaya konu kararın hukuki sonuçlarının doğurduğu zararın devlet tarafından tazmin edilmemesi bu kurumun işlevini azaltmaktadır.

2)USUL HUKUKU KURALLARI KATI BİR ŞEKİLDE UYGULANMALI, TARAFLAR BAKIMINDAN HUKUKİ KORUMA SİGORTASI VE AVUKATLAR BAKIMINDAN DA ZORUNLU MESLEKİ SORUMLULUK SİGORTASI SİSTEMİNE GEÇİLMELİDİR
Uygulamada, deliller çok sonra bildirilmekte, davanın sonlarına doğru “esas hakkında beyanlarımızdır”; “tanıklarımızdır”; “ek beyanlarımız”; “ek delillerimiz”; “itirazlarımız” vs. adı altında dilekçeler sunulmakta ve bu dilekçelerdeki talepler dikkate alınarak yargılamaya devam edilmektedir.
Yasal düzenleme yapılarak, son cevap dilekçesinden sonra delil bildirilmesi ve beyan sunulması kesin bir şekilde yasaklanmalıdır. Deliller dava veya cevap dilekçesi ekinde ve en geç ön inceleme aşamasında sunulmaz veya bildirilmez ise bir daha kabul edilmemeli. Bundan zarar gören müvekkil, avukatından tazminat isteyebilmelidir.
Avukat için zorunlu mali mesuliyet sigortası getirilmelidir.
Ön inceleme duruşmasından sonraki duruşma günleri en fazla 15 gün olmalıdır.
Çekişmeli yargılamada basit – yazılı usul ayrımına son verilmelidir. Örneğin çok yüksek tutarlı bir kira sözleşmesinden5 veya alıcısının tüketici olduğu konut satış sözleşmesinden doğan davada6 basit usulün uygulanması eşitsizlik ve adaletsizlik yaratmaktadır.
Buna karşın zorunlu avukatlık ve mesleki sorumluluk sigortası sistemi etkinleştirilerek yargılama hızı ve kalitesi arttırılmalıdır. Ayrıca vatandaşlar için hukuk sigortası (hukuksal koruma sigorta) sistemi de yaygınlaştırılmalıdır.
Hukuk davalarında da zorunlu avukatlık olmalıdır. Artık usul kuralları normal bir vatandaşın anlayabileceği ve hakim olabileceği sadelikten uzaklaşmış, daha karmaşık hale gelmiştir. Avukat olmayan kişilerin davayı takip etmesine imkan tanınması, usul ekonomisine, hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurmakta ve yargılamayı geciktirmektedir.


3)MAZERET OLAĞAN OLMAKTAN ÇIKARILMALIDIR

Hakimlerin mazereti bakımından joker hakimlikler kurularak hakim nedeniyle mazeret (askerlik, tayin, doğum, hastalık, yargılanma, yurt dışına gitme, düğün, nişan, cenaze vs.) sistemine son verilmelidir. Hakim yokluğunda, avukatlardan mesleki mazeret dilekçesi alınması komedisine son verilmelidir.

Avukatlar bakımından da mazeret sistemine son verilmeli veya mazeret çok önemli ve acil durumlarla sınırlandırılmalıdır. Olağan durumda, bir avukat diğer avukata yetki belgesi vererek davasını takip edebilme imkanına sahiptir.

UYAP sistemi daha sağlıklı çalışır hale getirilmeli. Duruşmadan önce avukatlar sanal bekleme odasına alınmalı. Her e-duruşma talebi aynı zamanda bir mazeret de içerdiğinden, yargılamalar, sistemsel arıza veya aksaklık nedeniyle uzamaktadır. Sistemin sağlıklı çalışmasını sağlayacak teknik önlemler alınmalıdır.


5)HAKİMLERİN KEYFİ VEYA TARAFLI KARAR ALMALARI ENGELLENMELİDİR

Hakimler daha çok disipline edilmelidir. Özellikle, emsal kararlara uygun olmayan, sürekli yanlış karar veren, kararları ortadan kaldırılan veya bozulan hakimlere kademe -derece ilerleme cezaları hatta maaştan kesme cezası verilmelidir.7 Bir hakim, “avukat bey / hanım kararı beğenmediyseniz veya yanlış buluyorsanız istinaf edersiniz” rahatlığı içinde hüküm kurmamalı, hüküm kurarken gerekli özeni göstermelidir. Hükümlerin çoğu, ek karar, tavzih, maddi hata nedeniyle düzeltilmektedir.

Ancak Anayasa değişikliği yapılıncaya kadar, kanunla hakimlere coğrafi teminat da sağlanmalıdır.

6)BELİRSİZ ALACAK DAVASI KALDIRILMALIDIR

“Kısmi dava”; “belirsiz alacak davası”; “tespit davası” ayrımlarına gerek kalmaksızın daha basit bir düzenleme yapılarak hak arama özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması mümkündür.
”Davacı, ileri sürdüğü hakkının tespiti ile buna bağlı edayı mahkemeden talep edebilir”
şeklindeki basit düzenleme ile bu sağlanabilir. Davacı tüm hakkının belirlenerek hüküm altına alınmasını talep ettiğinden, taleple bağlılık ilkesinin ihlali söz konusu olmaz.
Burada devletin harç kaybına uğrayacağı, görevli mahkemenin belirlenmesi için gerçek değerin gösterilmesi gerektiği ve avukatın da karşı vekil ücretinden mahrum kalacağı, mahkemenin yargılama giderlerine hükmedebilmesi ve hükme karşı kanun yollarına başvuru için talep sonucunun kesin olarak belirtilmesinin gerektiği8 iddiaları ileri sürülebilir. Ancak bu görüşlere katılmıyorum. Çünkü;
a)Başlangıçta peşin ve maktu harç alınacağı gibi, bakiye alacak için nispi harcın da haksız çıkandan hükmün verilip kesinleşmesinden sonra talep edilmesi söz konusu olacaktır. O nedenle, bir harç kaybı söz konusu olmadığı gibi, harcın fazla ödenmesi nedeniyle iadesinin gündeme gelmesi de en aza indirilecek, bu yargılama gideri bakımından adaletli bir çözüm bulunmuş olacaktır. Sadece nispi harcın ¼ ünün alınmaması, yargı organının uyuşmazlığı en kısa sürede çözmekle görev ve yetkili olması nedeniyle, bir kayıp niteliğinde görülmemelidir.
b)Dava konusunun değerinin dava dilekçesinde yer alması zorunluluğu HMK’da öngörülmemiştir. Bu zorunluluk Harçlar Kanunu m 16 ve 30 hükümlerinden kaynaklanmaktadır. HMK m 2 gereği, dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarda asliye hukuk mahkemeleri görevli olduğundan bu konuda (görev konusunda) da bir olumsuzluk yaşanmayacaktır.
c)Yine yargılama gideri ile kanun yoluna başvuru sınırının, yargılama sırasında tespit edilmesi ile netleşmesi söz konusu olacaktır.
Konuyu somut bir örnekle açıklayalım. Davacı en az dava değeri belirterek veya hiç belirtmeden alacağının tespit ve tahsilini talep etmiştir. Davalı, davanın açılmasına kendi hal ve davranışıyla sebebiyet vermemiş ve yargılamanın ilk (ön inceleme) duruşmasında da davacının talep sonucunu kabul etmiş ise, yargılama giderlerini ödemeye mahkum edilmez (HMK m 312). Buna göre yargılama giderleri bakımından konuyu ikiye ayırarak değerlendirmemiz gerekir
A) Davalı, dava açılmasına kendi hal ve davranışıyla neden olmamışsa;
a) Davalı borcunun 40.000-TL olduğunu kabul etmiş; mahkeme 100.000-TL olduğunu belirlemişse, davacı vekili lehine 60.000-TL; davalı vekili lehine de 40.000-TL üzerinden nispi karşı vekalet ücreti takdir edilecektir.
Yargılama giderleri de 6/10 davacı ve 4/10 davalı olacak şekilde taraflar arasında paylaştırılacaktır.
b) Davalı borcunun 40.000-TL olduğunu kabul etmiş; yargılama sonunda da borcun 40.000-TL veya daha az olduğu anlaşıldığında, davalı vekili lehine 40.000-TL üzerinden nispi karşı vekalet ücreti takdir edilecektir. Davacı vekiline ücret taktir edilmeyecektir.
Yargılama giderleri davacı üzerinde kalacaktır.
c) Davalı hiçbir borcunun olmadığını savunmuş, mahkeme 100.000-TL olduğunu belirlemişse, davacı vekili lehine 100.000-TL üzerinden tam nispi karşı vekil ücreti takdir edilecektir. Davalı vekiline vekalet ücreti taktir edilmeyecektir.
Yargılama giderleri ve özellikle de nispi harç davalı üzerinde kalacaktır.
d) Davalı hiçbir borcunun olmadığını savunmuş ve haklı çıkmışsa, davalı vekili lehine maktu vekil ücreti takdir edilecektir. Yargılama giderleri davacı üzerinde kalacaktır. Burada davalı kısmen haklı çıkarken, haklı çıktığı oranda, davacı nispi vekil ücreti ile sorumlu tutulurken, davalının tamamen haklı çıkması halinde maktu vekil ücreti ile sorumlu tutulmasının hakkaniyete aykırı olduğu ileri sürülebilir. Ancak davacının alacağının tahsili için, öncelikle bu alacağın varlığının tespiti gerekir. Olmayan bir şeyin (alacağın) üzerinden nispi olarak yargılama giderlerinin ve özellikle de vekil ücretinin belirlenmesi de hakkaniyete aykırı olacaktır. Nitekim kanımca davanın tamamen reddi halinde, harcın maktu olarak alınmasının temelinde de bu kabul yatmaktadır.
B) Alacağın tespit ve tahsili davasında, davalı, dava açılmasına kendi hal ve davranışıyla neden olmuşsa;
a) Davalı borcunun 40.000-TL olduğunu kabul etmiş; mahkeme 100.000-TL olduğunu belirlemişse, davacı vekili lehine 100.000-TL üzerinden tam nispi karşı vekalet ücreti takdir edilecektir.
Yargılama giderleri davalıya yükletilecektir.
b) Davalı borcunun 40.000-TL olduğunu kabul etmiş; yargılama sonunda da borcun 40.000-TL veya daha düşük olduğu anlaşıldığında, davacı vekili lehine 40.000-TL üzerinden nispi karşı vekalet ücreti takdir edilecektir.
Yargılama giderleri davalıya yükletilecektir.
c)Davalı hiçbir borcunun olmadığını savunmuş, mahkeme 100.000-TL olduğunu belirlemişse, davacı vekili lehine 100.000-TL üzerinden tam nispi karşı vekil ücreti takdir edilecektir.
Yargılama giderleri davalıya yükletilecektir.
d)Davalı hiçbir borcunun olmadığını savunmuş ve haklı çıkmışsa, davalı vekili lehine yine maktu vekil ücreti takdir edilecektir. Yargılama giderleri davacı üzerinde kalacaktır.
Kanun yolu başvuruları maktu harca tabi olacak ve kararın kesinleşmesinden sonra haklılık durumuna göre nispi harçların tahsiline geçilecektir.
Yukarıdaki hesaplamalar taşınmazın aynına yönelik açılan davalar, özellikle tapu iptal ve tescil davaları bakımından da geçerli olmalıdır. Burada taşınmazın keşfen belirlenen değeri dikkate alınacaktır.

İstinaf sisteminin kaldırılması öngörüldüğünden, tüm kararlar Yargıtay denetimine tabi olacağından, yukarıdaki tüm seçeneklerde kanun yolu sınırı belirlenmesine de gerek kalmayacaktır.
Oysa, mevcut uygulamada, kanun yolu sınırının belirlenmesinde de sorun yaşanmaktadır. Halen, kanun yolu sınırı, tahsiline veya reddine karar verilen alacağın miktarına göre belirlenmektedir (HMK m 341/4, m 362/2). Ancak alacağın bir kısmının dava edilmesi veya belirsiz alacak davası açılması halinde ne olacağına dair net çözüm üretilmiş değildir. Her ne kadar, alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda, istinaf veya temyiz kesinlik sınırının alacağın tamamına göre belirleneceğine dair hükümler (HMK m 341/3, HMK m 362/2) bulunmakta ise de, miktarın netleşmediği durumlarda ne olacağı belirsizdir. Ancak bu belirsizlik istinaf sisteminin kaldırılması ve tüm kararların Yargıtay denetimine açılması ile giderilmiş olacaktır.

7)ZORUNLU ARABULUCULUK SİSTEMİ KALDIRILARAK, MUHTEMEL SONUÇ RAPORU ALINMASI VE ANLAŞMAZLIK TUTANAĞI TUTULMASI ZORUNLULUĞU GETİRİLMELİDİR
Zorunlu arabuluculuk müessesesi davaların uzamasına neden olduğundan kaldırılmalıdır. Arabuluculuğun zorunlu hale getirilmesi, gönüllülük esasına aykırı olup süreci şeklen yapılan bir formaliteye dönüştürmektedir. Taraflar uzlaşma niyetinde olmadığı sürece, arabuluculuk uyuşmazlığın çözüm sürecini uzatmaktadır. Arabulucunun tecrübesiz olması da, sürecin sağlıklı yürümesini engellemektedir.
Taraflar arasındaki uyuşmazlığı en iyi bilen ve sonuçlarını öngören, onların avukatlarıdır. Uygulamada, vatandaşlar davanın muhtemel sonucu hakkında yazılı olarak bilgilendirilmedikleri için, uzlaşmaya sıcak bakmamaktadırlar. O nedenle avukatın, müvekkilinin sunduğu delilleri dikkate alarak davanın muhtemel sonucu/sonuçları hakkında ücreti karşılığında rapor tanzim etmesi zorunlu hale getirilmelidir.
Davanın sonucu hakkında fikir sahibi olan tarafların uzlaşması daha kolay olacaktır.
Zorunlu arabuluculuk yerine, taraflar katılmasa bile taraf avukatlarının aralarında anlaşmazlık tutanağı tanzim etmesi dava şartı haline getirilmelidir.

8)USULE İLİŞKİN KAZANILMIŞ HAK YASAL ALTYAPIYA KAVUŞTURULMALIDIR
Kısmi bozma kararları ve kanun yoluna başvurulmayan konular bakımından usuli kazanılmış hak doğmasına rağmen bu kurumun yasa ile düzenlenmemesi önemli bir sorundur. Bunun dışında bir de aleyhe bozma ve hüküm verme yasağı mevcuttur.9
Yargıtay kararlarında ve doktrinde “usule ilişkin kazanılmış hakkın” hukuki temeli İçtihadı Birleştirme Kararlarına dayandırılmaktadır.10 Hatta Yargıtay Kararları ile kabul edilmiş bu kurumun istisnaları da Yargıtay Kararları ile belirlenmiştir.11
Buna göre, Yargıtay incelemesinde açık maddi hata bulunmaması veya kamu düzeniyle ilgili olmaması12 şartıyla13, usule ilişkin kazanılmış hak;
1. Mahkemenin, Yargıtay Dairesince verilen bozma kararına uymasıyla (bir başka anlatımla bozma kararı gereğince işlem yapma ve hüküm verme zorunluluğunda olmasıyla)14
veya
2. Bazı konuların Yargıtay Dairesinin bozma kararının kapsamı dışında kalarak kesinleşmesi ile (bu da, o konunun, açıkça bir temyiz sebebi olarak ileri sürülmüş fakat dairece itirazın reddedilmesi veya onu hedef tutan bir temyiz itirazı ileri sürülmemiş olmasına rağmen dosyanın Temyiz Dairesince incelediği sırada dosyada bulunan yazılardan onun bir bozma sebebi sayılmasının mümkün bulunduğu halde, o konunun dairece bozma sebebi sayılmaması suretiyle mümkündür)
meydana gelmektedir.15 Görüldüğü gibi usulü kazanılmış hak, maddi hata veya kamu düzeni nedeniyle bertaraf edilmektedir.
Daha sonra 2020 yılında getirilen HMK m 177/2 hükmüne göre, Yargıtay’ın*bozma kararından veya bölge adliye mahkemesinin kaldırma kararından sonra dosya ilk derece mahkemesine gönderildiğinde, ilk derece mahkemesinin tahkikata ilişkin bir işlem yapması halinde tahkikat sona erinceye kadar da ıslah yapılabilmekte, ancak bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durum ortadan kaldırılamamaktadır. Buna göre Yargıtay bozma kararına uyulması ile ortaya çıkan hukuki durumun usuli kazanılmış hak oluşturduğuna dair YİBK kanuna dayandırılmış olmaktadır. Değişiklik gerekçesinde, “örneğin, ilk derece mahkemesinin anapara ve faizin tahsiline ilişkin kararına karşı istinaf yoluna başvurulmuş, bu başvuru reddedilmiş, ret kararı aleyhine temyiz yoluna müracaat edilmiş, karar sadece faizin yanlış oran uygulanarak hesaplanması noktasından bozulmuş ve ilk derece mahkemesince bozmaya uyulmuş ise, bozmaya uyulmasından sonra yapılacak tahkikatta anapara miktarını arttıracak şekilde ıslah yapılamayacaktır” denilmektedir. 16
Bozmayı yapan Daire hukuki görüş değiştirse ya da delil değerlendirmesinin yanlış olduğunu sonradan benimsese dahi maddi hatadan bahsedilemez ve usul, kazanılmış hakkın doğduğu kabul edilir. Bir başka anlatımla hukuki görüş değişikliği usuli kazanılmış hakkın istisnası kabul edilmediği gibi, maddi hata olarak da değerlendirilmemektedir. Örneğin, Özel Dairece bir yıllık zamanaşımı süresinde açılmayan davanın reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle kararın bozulması üzerine, yerel mahkemece bozma ilamına uyulmakla, davalı yararına usuli kazanılmış hak doğar ve davanın zamanaşımı nedeniyle reddine hükmedilmesinden sonra, Özel Dairece önceki bozma ilamının aksine uyuşmazlığa 10 yıllık zamanaşımının uygulanacağı belirtilerek işin esasına girilerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerektiğine işaretle hükmün bozulması mümkün değildir.17 Kanımca, HMK m 373/6 hükmünde “Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilecek kararın temyiz incelemesi, her halde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır” denildiğinden, ilk bozma kararına uyulmakla, lehine bozulan taraf usuli kazanılmış haktan yararlanamaz. Çünkü Yargıtay’ın birbiri ile çelişen bozma kararları verme ihtimali dikkate alınarak, bu hususta istisnai bir yasal düzenleme yapılmıştır. İlk bozma üzerine usuli kazanılmış hakkın varlığının kabul edilmesi halinde, bu yasal düzenlemenin bir anlamı kalmayacaktır.
Yukarıdaki hususlar dışında, bir tarafın bilirkişi raporuna itiraz etmemesi ile rapora itiraz eden taraf lehine usule ilişkin kazanılmış hak doğacağına18; hakimin bir tarafa resen yemin teklif etmesiyle o taraf lehine usulü kazanılmış hak doğacağına; hakimin bir tarafa kesin süre vermesi ile karşı taraf yararına usule ilişkin kazanılmış hak doğacağına dair Yargıtay Kararları ve görüşler mevcuttur.19
Anlaşıldığı üzere “usule ilişkin kazanılmış hak” müessesesi, sınırları, kapsamı ve istisnaları belirsiz bir durumdadır.20 O nedenle bu hususun kapsamı ile istisnalarını açık bir şekilde belirleyecek yasal düzenlemeye ihtiyaç vardır. Aksi hale hukuki istikrar ve güvenin sağlanması mümkün değildir.


ANAYASAL DÜZENLEMELER

1)Adalet Bakanının HSK dan çıkarılması

Mevcut durumda (AY m 159), Hakimler ve Savcılar Kurulu; Bakan, Adalet Bakanlığı ilgili bakan yardımcısı ile Cumhurbaşkanınca seçilen dört ve Türkiye Büyük Millet Meclisince seçilen yedi üyeden oluşmaktadır. Yasama ve yürütmeyi denetleyecek Kurulun içinde bu organlarda görevli olanların yer almaması gerekir. O nedenle Adalet Bakanlığı ilgili bakan yardımcısı kuruldan çıkarılmalı, ancak adalet hizmetlerinin yerine getirilmesi ile görevli bakan ve yardımcısının görüşlerini bildirmesine olanak tanınmalıdır. Kurul sahadaki hakimlerin kendi aralarından seçecekleri; Yargıtay’ın kendi arasından seçtiği ve TBMM’nin seçtiği üyelerden oluşmalıdır Kurulun ekseriyeti hakim ve savcıların kendileri tarafından kendi içlerinden belirlenmelidir. Yargının kurucu unsurlarından bağımsız savunmayı temsil eden avukatların Kuruldaki sayısı arttırılmalı, Cumhurbaşkanının seçim yetkisi ortadan kaldırılarak, yürümenin yargıya doğrudan müdahalesi ortadan kaldırılmalıdır.

Kurulun kendisine ait sekreteryası yanında binası ve bütçesinin de varlığı Anayasa ile teminat altına alınarak, yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı somutlaştırılmalıdır.

HSK üyelerinin bir daha seçilme endişesiyle, tarafsız davranmalarını önleme amacıyla, görev süresi yedi yıla çıkarılarak ikinci defa seçilmeleri yasaklanmalıdır.

Adalet dağıtan hâkimlerin adalete başvurmalarının yasaklanmasının hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu dikkate alınarak, her türlü HSK kararlarına karşı yargı yolu açık tutulmalıdır.

2)İdari yargının ortadan kaldırılması21

Türkiye’de idari rejim ve dolayısıyla Danıştay ortadan kaldırılmalıdır. İdarenin sorumluluğu veya idari işlemlerin iptali ya da vergi yargılaması ayrı bir Kanunla da düzenlenebilir. Ancak böyle bir düzenleme yapılması, ayrı bir idari yargı düzeni oluşturulmasını gerektirmez. Bir başka anlatımla ayrı bir idari ve vergi ihtisas mahkemesi kanunla kurulabilir ve idarenin davalı olmasından kaynaklanan özellikler dikkate alınabilir. Fakat bu ihtisas mahkemesinin vereceği karar, aynı yargılama sistemi içinde ve aynı kanun yoluna tabi olmalıdır. Örneğin, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun m 73 gereği, tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara ilişkin davalara tüketici mahkemelerince bakılmaktadır. Tüketici mahkemesi, tüketici hukukundan kaynaklanan özellikleri (tüketicinin daha zayıf ve pasif durumda olmasını) ve TKHK hükümlerini dikkate alarak karar vermekte ve karar adli yargı sistemi içinde kanun yoluna tabi olmaktadır. Aynı şekilde, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu m 5 uyarınca ticari davalara da ticaret mahkemelerinde bakılmaktadır. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu uyarınca iş mahkemelerinin kurulması; 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun uyarınca aile mahkemelerinin kurulması; 3402 sayılı Kadastro Kanunu uyarınca kadastro mahkemelerinin kurulmasında da durum aynıdır. Diğer bir anlatımla, bir hukuk dalının kendine has özelliği nedeniyle özel kanuna tabi tutulması, onun için ayrı bir yargılama sistemi yaratılması sonucunu doğurmamalıdır. İdare aleyhine açılacak tazminat davalarının, aynı yargılama sistemi içindeki idari ihtisas mahkemelerince çözüleceğinde hiç duraksama ve kuşku yoktur. Esasen özel kanunlarla idarenin sebebiyet verdiği zararlardan sorumluluğunun adli yargı içine alınmasından dolayı bir sorun yaşanmaması da bu tezi doğrulamaktadır.

Adli yargı ile idari yargı arasındaki ayrımın giderilerek yargı birliğinin sağlanması gerektiği idari nitelikteki bir çok çekişmenin adli yargıda görülmesine yönelik yapılan düzenlemelerden de anlaşılmaktadır. Hatta idari sözleşmelerden doğan uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözülmesi mümkün hale gelmiştir.22 Bundan başka idarelerin kendi aralarındaki bazı uyuşmazlıklarının, hukuk hakimi tarafından hakem sıfatıyla çözümlenmesi öngörülmüştür.23

Verilen idari yaptırımların Kabahatler Kanunu gereği adli yargıda iptali bir sorun yaratmamaktadır. İdari işlemin iptaline adli yargı düzeni içinde de karar verilmesi mümkündür. Çünkü, adli yargı sistemi içinde geriye yönelik olarak sonuç doğuracak şekilde iptal kararı verilebilir. Nasıl ki, yanılma, aldatma, korkutma, muvazaa gibi irade bozukluklarına istinaden açılan davalarda, genel kurul kararının iptali, ayni dava olarak nitelenen yolsuz tescile dayalı tapu iptali ve tescil vs. davalarında, verilen iptal hükmü geriye yönelik sonuç doğurmakta ise, hukuka aykırı idari işlemin iptalinde de durum aynı olacaktır.

Tanzimat döneminde batılılaşma çabaları sırasında idari yargı sisteminin Fransa’dan alındığı bilinmektedir. Fransa sisteminin, iktidar ve idareyi genel mahkemelerin yargı denetiminden kurtarılması için ortaya çıktığı, bir başka anlatımla, Fransız devlet yöneticilerinin adli-idare sistemine tahammül edemedikleri ileri sürülmektedir.24 Ülkemizdeki mevcut idari yargının uzmanlığına ve tarafsızlığına güvensizlik vardır. İdari yargının hukuka uygunluk denetimi yaparken kişiyi koruyacak yeterli kudrete sahip olmaması, yürütmeyi durdurma kararı verilmesinin önüne engeller çıkarılması, dava sonuçlanıncaya kadar oluşacak olumsuz sonuçları önlemeye yönelik ihtiyati tedbir gibi müesseselerin bulunmaması idari yargıdan kaçma eğilimi yaratmaktadır. Bunda, idari yargı kararların uygulanmamasının olağan karşılanmaya başlaması da etkilidir. Esasen gerek Anayasa (AY m 115, m 155) gerekse Danıştay Kanunu (m 23/c-d-e) gereği, adından da anlaşılacağı üzere aynı zamanda idareye danışmanlık görevi yapan Danıştay’ın, tarafsız kalması beklenemez.25 Uygulamada “idari gerekler yönünden bakılıp, “üstün kamu yararı” gibi kavramlar yaratılarak, açıkça hukuka aykırı işlemlerin iptalinden kaçınıldığı, idarenin de “üstün kamu yararı” gerekçesine sığınarak hukuka aykırı işlemler tesis ettiği görülmektedir.

Adli yargı sistemi içindeki hukuk hükümlerine tabi olarak yapılacak yargılama, kişilere daha çok güven vermektedir. Çünkü bu düzende, hukuki kurum ve kavramlar daha köklü, geniş ve gelişmiş durumdadır. O nedenle de kişi ve devletin içinde bulunduğu konum daha iyi değerlendirilmektedir.

İdari yargının bir içtihat hukuku niteliğinde olması sık sık değişen içtihatlar nedeniyle hukuki güvenliği de sarsmaktadır. Danıştay’ın değiştirdiği içtihatları açıklama veya yayımlama zorunluluğunun olmaması, değişen içtihatlardan zarar görenlerin zararlarını karşılayacak düzenlemelerin bulunmaması bu güvensizliği daha da arttırmaktadır.

Hukuk (adli) yargılama usulüne, medeni hukuka ve borçlar hukukuna ait kurum ve kuralların bir kısmının idari yargının içine alınması, bir kısmının ise dışarıda bırakılması, uyumsuzluk yaratmaktadır. Bu yaratılan doku uyuşmazlığı, davalara bakacak mahkemelerde belirsizliğe neden olmakta, belirsizliğin başka bir yargı düzeni (Uyuşmazlık Mahkemesi) tarafından giderilmeye çalışılması da davaların uzamasına ve usul ekonomisine aykırılık oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, adli ve idari yargı yolları birleştirilmeli, aynı maddi hukuk kural ve düzenlemelerine tabi kılınmalı, aynı usul kuralları uygulanmalı, verilen kararların aynı kanun yolu mahkemesinde denetimi yapılmalı ve yargı birliği sağlanmalıdır.


3)Hakimlere coğrafi teminat

“Hakimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamaz” şeklindeki AY m 139/1 hükmünden sonra gelmek üzere “rızası dışında görev yaptığı yer ve görevi değiştirilemez” ibaresi eklenmelidir. Böylelikle, hakimlere coğrafi ve görev teminatı sağlanarak, tayin endişeleri giderilmiş, istedikleri konuda uzmanlaşma imkanı tanınmış olacaktır.


4)Cumhurbaşkanının yüksek yargı organlarına yaptığı atamalara sınır getirilmesi (AY m 146 hükmünün değiştirilmesi)

Anayasa Mahkemesi üyeliğini layıkıyla yapabilecek kişiyi, yargı kurumu içindeki meslek mensubu olanlar en iyi şekilde belirleyebilir. O nedenle bu yetki, yargı mensubuna verilmelidir. Meslek Yargı mensupları arasında yapılan oylamada en yüksek oyu alan yerine an az oy alanın seçilmesine imkan tanıyan hakkaniyete aykırı uygulamaya son verilmeli, yargı mensuplarının iradesi ön plana alınmalıdır. Cumhurbaşkanının 4 üyeyi doğrudan ve 8 üyeyi de dolaylı olarak seçme yetkisi ortadan kaldırılarak yargının yürütmenin baskı ve etkisinden kurtarılması sağlanarak bağımsızlığı önündeki engel kaldırılmalıdır. Esasen gerektiğinde Cumhurbaşkanını yargılayacak üyeleri, Cumhurbaşkanının seçmesi kadar çelişkili bir düzenlemeye son verilmesi gerekmektedir.

SONUÇ : Bir an önce, yukarıda belirtilen düzenlemeler yapılarak, hukuk sistemimizin hızlı ve adaletli çalışması sağlanmalıdır. Saygılarımla. Av. Dr. Nezih SÜTÇÜ.












1 Bursa Barosu Avukatı.
2 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yetkileri Hakkında Kanun m 35 uyarınca, BAM kararları arasındaki çelişkilerin giderilmesi ilgili Yargıtay dairesinden istenebilmekte, m 35/A hükmüne göre de, hukuk daireleri arasındaki iş bölümü uyuşmazlığı hukuk daireleri başkanlar kurulunca kesin olarak karara bağlanmaktadır.
3 Örneğin, OSB lerde altyapı katılım bedeli ve aidattan sanayici olmayan parsel malikleri de sorumlu tutulurken bu görüşten dönülmesi sonucu, taşınmazları OSM sınırı içinde kalan köylülerin daha önce ödediği paraları geri istemesi gerekir. Bir başka örnek olarak, yurt dışından alınan emekli maaşları için haczedilmezlik şikayetinde bulunulamayacağına dair karardan dönülmesi üzerine, maaşları haczedilenlerin, zararının tazminini istemesi mümkün olmalıdır. Aynı şekilde yükleniciden tapuda iyiniyetli olarak bağımsız bölüm alanların tapuları, kat karşılığı inşaat sözleşmesinden dönme üzerine arsa sahibine iade edilmekte iken, bu içtihattan (uygulamadaki adıyla avans tapu içtihadından) vazgeçilmesi üzerine, zarar gören üçüncü kişilere tazminat ödenmelidir.
4 YK m 15/2-c hükmü gereği, Yargıtay dairelerinden biri; yerleşmiş içtihadından dönmek isterse, benzer olaylarda birbirine uymayan kararlar vermiş bulunursa, bunların içtihatların birleştirilmesi yoluyla kesin olarak karara bağlanması gerekmekte ise de, uygulamada bu hükmün işletildiğine dair bir örnek davaya rastlanmamıştır. Aynı doğrultuda, BULUT, Temyiz, s. 447. Ancak 2025 tarihli avans tapu içtihadı ile ilgili yeni tarihli bir karar bulunmaktadır. 16.05.2025 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu toplantısında; Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine konu taşınmazın, tapuda yükleniciye devredilmesinden sonra, yüklenicinin arsa payı veya bağımsız bölümleri üçüncü kişilere satması veya ipotek tesis etmesinden sonra, sözleşmenin geçersizliğinin tespiti veya geriye etkili feshedilmesi halinde, üçüncü kişilerin tapuya güvenerek ve iyiniyetli olarak ayni hak edindikleri iddialarının dinlenip dinlenmeyeceği, dolayısıyla iktisap edilen mülkiyet veya ipotek hakkının korunup korunmayacağı konusunda Yargıtay 6. Hukuk Dairesi Başkanlığının görüşünden dönmesine karar verilmiştir.
5 Sulh hukuk mahkemelerinin görevine giren dava ve işlere basit usulde bakılmaktadır (HMK m 316/1-a).
6 TKHK m 73/4. Aynı şekilde belli bir değerin altındaki ticari davalara da basit usulde bakılmaktadır (TTK m 4/2).
7 Her ne kadar, Kanun Yolu Değerlendirme Formu vasıtası ile hakimlerin çok iyi, iyi, orta ve zayıf şeklinde değerlendirilmesi mümkünse de (HSK m 28), bu değerlendirmenin somut etki ve sonuçlarına dair yasal düzenleme bulunmamaktadır.
8 PEKCANITEZ, Hakan, Belirsiz Alacak Davası, Ankara, 2011, s. 48.
9 Kararı sadece taraflardan birinin temyiz etmiş olması durumunda, karar temyiz eden aleyhine bozulamaz (aleyhe bozma yasağı). Karar temyiz eden lehine bozulduktan ve bozmaya uyulduktan sonra da onun aleyhine hüküm verilemez (aleyhe hüküm verme yasağı). Örneğin 100.000-TL tutarlı alacak davasında 20.000-TL’ye hükmedilmiş ve hüküm sadece davacı tarafından temyiz edilmiş ve Yargıtay, bilirkişi incelemesi yapılmak suretiyle karar verilmesi gerektiği gerekçesi ile hükmü bozar, bilirkişi incelemesi neticesinde de alacağın 15.000-TL olduğu tespit edilirse, aleyhe hüküm verme yasağı nedeniyle 20.000-TL ye hükmedilecektir.
10 YİBK 9.5.1960, 21/9, KURU, Makaleler, İstanbul, 2006, s. 330. Ayrıca, YİBK 4.2.1959, 1957/13, 5; YİBK 23.10.1972, 2/12.
11 KURU, Makaleler, s. 338; YHGK 14.6.2006, 15-275/366, Yargı Dünyası Dergisi, 2007/3, s. 62-73; Y. 15. HD. 18.6.2003, 2844/3308.
12 Örneğin imar kuralları kamu düzeniyle ilgili olduğundan, imara ilişkin hususlarda usuli kazanılmış hak söz konusu olmaz, Y. 23. HD. 24.11.2015, 440/7550; Y. 15. HD. 3.3.2021, 2020/1519, 615.
13 Usuli kazanılmış hakkın istisnaları konusunda detaylı açıklama için bkz. KAPLAN, Mikail Bora, Medeni Usul Hukukunda Bozma Kararlarının Sonuçları, Ankara, 2024 (Bozma), s. 236-242.
14 Bozmaya uyma kararından rücu edilip direnme kararı verilemeyeceğine ve uyma kararından dönülmesinin davaya bir etkisi bulunmadığına dair, YHGK 20.9.2022, 15-594/1121. Bozmaya uyma halinde bozma kararının veya bozmaya direnme üzerine verilen YHGK bozma kararının şekli anlamda kesinleştiğine ve içerik itibariyle maddi anlamda kesin hüküm etkisine benzer bir sonuç doğurduğuna, bunun usuli kazanılmış hak ile izah edilemeyeceğine dair, ERDOĞAN, Ersin, Medeni Usul Hukuku Açısından Uyarlama Davası, Ankara, 2023, s. 183, 186.
15 YİBK 9.5.1960, 21/9; YİBK 4.2.1959, 1957/13, 5. Söz konusu İçtihadı Birleştirme Kararları ile “görev” ve “yeni çıkan İBK”‘nın usule ilişkin kazanılmış hakkın istisnası olduğu ifade edilmiştir.
16 Benzer yöndeki “Danıştayın bozma kararına uyulduğu takdirde, bu kararın temyiz incelemesi, bozma kararına uygunlukla sınırlı olarak yapılır” şeklindeki İYUK 50/4 hükmünün iptali içini yapılan itiraz başvurusu AYM tarafından reddedilmiştir. “…Sınırlamanın hukuki istikrarın, belirlilik ve öngörülebilirliğin oluşturulmasına, yargı kararlarına olan güvenin ve bu kararlardan doğan haklı beklentilerin korunmasına, davaların daha az giderle ve makul bir süre içinde sonuçlandırılmasına hizmet edebileceği, bu yönüyle hukuki güvenlik ve kamu yararını sağlama amacına ulaşılması bakımından elverişli olduğu açıktır. 27.*Öte yandan hukuki istikrar, belirlilik ve öngörülebilirliği sağlamak, yargı kararlarına olan güveni ve bu kararlardan doğan haklı beklentileri korumak, davaların daha az giderle ve makul bir süre içinde kesin hükme bağlanmasını temin etmek amaçlarının, bozma kararına uyulduğu takdirde, bu kararın temyiz incelemesinin, bozma kararına uygunlukla sınırlı olarak yapılmasından daha hafif bir tedbirle gerçekleştirilebileceği, dolayısıyla sınırlamanın gerekli olmadığı da söylenemez.28. Bununla birlikte yargı içtihatlarıyla kabul edilmiş olan usuli kazanılmış hak ilkesini hukuki güvenliği sağlama ve kamu yararını gerçekleştirme amacıyla kanun hükmü niteliğine kavuşturan kanun koyucunun yukarıda belirtilen meşru amaçlarla ve hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayacak şekilde yargılamanın hakkaniyet, hukukun üstünlüğü gibi ilkelerin görmezden gelinerek ya da temel hak ve özgürlükler ihlal edilerek sonuçlandırılması yolunda bir iradesinin varlığından söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla kural, yargı yerlerince usuli kazanılmış hak ilkesinin uygulanmasında hukuk devleti ve adil yargılanma hakkı ilkeleri gereğince içtihat yoluyla istisnai durumlar öngörülebilmesine engel teşkil etmemektedir. Aksi yönde bir kabulün hukuki güvenlik ilkesinin öz değil sadece şekil itibarıyla korunması anlamına geleceği gibi temel görevi adaleti tesis etmek olan yargı mercilerinin varlık sebebiyle de bağdaşmayacağı açıktır. Belirtilen hususlar dikkate alındığında sınırlama ile ilgililere orantısız bir külfet yüklenmediği anlaşılmaktadır. 29. Bu itibarla kural,*adil yargılanma hakkına ölçüsüz bir sınırlama getirmemektedir. 30. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…”, AYM 12.6.2020, 2019/115, 31.
17 YHGK 25.2.2015, 2014/8-2485, 850.
18 Y. 15. HD. 23.12.2002, 3836/6085; Y. 15. HD. 19.6.2018, 1346/2542. Burada usuli kazanılmış hak bulunmadığına, bilirkişi raporuna itiraz edilmemesinin tek sonucunun itiraz hakkının ortadan kalkması olduğuna, hakimin eksik veya yetersiz bir rapora karşı yeniden inceleme yaptırabileceğine ve bu raporu hükmüne esas almak zorunda kalmayacağına dair görüş için bkz. TORAMAN, s. 615-619. Rapora itiraz etmeyen tarafın, talep sonucunu zımnen kabul etmesi veya talep sonucundan zımnen feragat etmesi sonucunu doğuran bu (bir tarafın bilirkişi raporuna itiraz etmemesi ile rapora itiraz eden taraf lehine usule ilişkin kazanılmış hak doğacağına dair) kabulün, bilirkişi raporunun takdiri delil olması ile bağdaştırılamayacağına dair görüş ve eleştiriler için bkz. ERCEVAHİR, Mine, Medeni Usul Hukukunda Usuli Müktesep Hak, Ankara, 2023, s. 160-164.
19 KURU, Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü El Kitabı, İstanbul, 1995, s. 832. ERCAVAHİR, s. 155-167.
20 KAPLAN, Gürsel, İdari Yargılama Hukukunda Kazanılmış Hak, TBBD, 2008/56, Ankara, s. 237-238, 272-273; MERAKLI YAYLA, Deniz, Medeni Usul Hukukunda İstinaf Kanun Yolunda Yeniden Tahkikat Yapılması, Ankara, 2014, s. 144; KAPLAN, Bozma, s. 242-257.
21 Bu hususta detaylı açıklamalar Terazi Hukuk Dergisi, 2014/12, s. 604 vd. “Anayasa Değişikliği Yapılmalı İdari Yargılama Usulü Kanunu Yürürlükten Kaldırılmalı ve Yargı Birliği Sağlanmalıdır” isimli makalemde mevcuttur.
22 “Yargı Yolu” başlıklı, Anayasa m 125/1 maddesi ile kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların milli veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülebilmesi imkanı tanınmıştır.
23 3533 sayılı Kanun m 4.
24 YAYLA, Yıldızhan, İdare Hukuku, İstanbul, 2009, s. 106; YAŞAR, Nuri, İdari Yargı Kararlarının Etkinleştirilmesi Arayışında İdari Yargı, İdari Yargıç ve Yargısal Emir, İstanbul, 2002, s. 74 (Sayın Yazar, Carrede Malberg’in görüşünü sunmuştur).
25 2575 sayılı Danıştay Kanunu m 23/e’de Danıştay’ın Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık tarafından gönderilen işler hakkında görüşünü bildireceği açıkça belirtilmektedir.
---------------

------------------------------------------------------------

---------------

------------------------------------------------------------

2
Bu makaleden kısa alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir :

"Hukuk Davaları Bakımından Nasıl Bir Yargı Reformu?" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Nezih Sütçü'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (https://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak yazarının izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.


[Yazıcıya Gönderin] [Bilgisayarınıza İndirin][Arkadaşa Gönderin] [Yazarla İletişim]
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
» Makale Bilgileri
Tarih
24-02-2026 - 18:09
(1 gün önce)
Makaleyi Düzeltin
Yeni Makale Gönderin!
Değerlendirme
Henüz hiç değerlendirilmedi.
Okuyucu
27
Bu Makaleyi Şu An Okuyanlar (1) :  
* Son okunma 1 saat 23 dakika 19 saniye önce.
* Ortalama Günde 27,00 okuyucu.
* Karakter Sayısı : 39357, Kelime Sayısı : 5183, Boyut : 38,43 Kb.
* Henüz yazarla iletişime geçen okuyucu yok.
* Makale No : 2296
Yorumlar : 0
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
Makalelerde Arayın
» Çok Tartışılan Makaleler
» En Beğenilen Makaleler
» Çok Okunan Makaleler
» En Yeni Makaleler
THS Sunucusu bu sayfayı 0,03632402 saniyede 13 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.