Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Aktif Makale Türkiye Nasıl Düzelir? Çözüm Önerisi Olarak Güçlendirilmiş Parlementer Sistem Yerine İyileştirilmiş Başkanlık Sistemi!

Yazan : Nezih Sütçü [Yazarla İletişim]
Avukat

TÜRKİYE NASIL DÜZELİR? ÇÖZÜM ÖNERİSİ OLARAK GÜÇLENDİRİLMİŞ PARLEMENTER SİSTEM YERİNE İYİLEŞTİRİLMİŞ BAŞKANLIK SİSTEMİ!1

A. NASIL BİR SİSTEM?

Bir ülkenin yönetim sistemi belirlenirken, o ülkede yaşayanların genel kişilik yapısı yanında, ülkenin tarihi, kültürü, coğrafi ve jeopolitik konumu ana belirleyici olmaktadır. Şimdi sırasıyla bunları inceleyelim.

1.Türk İnsanının Genel Kişilik Yapısı

“Türkler tarihin hiçbir döneminde ırkçı olmamışlardır. Farklı coğrafyalarda devlet kurabilmelerinde en büyük etkenlerden biri de bu özellikleridir. Tarih boyunca Türkler girdikleri her coğrafyanın yerli halklarıyla evlilik ilişkileri kurarak kaynaşmış, ırki özellikleri değişmiş ve zenginleşmiş bir toplumdur. Bir toplumdaki halk oyunları o toplumun sosyal karakterini anlamada önemli bilgiler sunar. Türkiye’nin farklı bölgelerinde oynanan Zeybek, Horon, Bar ve Kafkas halk oyunlarında; dayanıklılık, güç, cesaret, yiğitlik, eril hareketler ve savaşçı karakter gibi ortak unsurlar öne çıkar. Halk oyunlarımızdaki Karadeniz Uşağı, Erzurum Dadaşı, Ege ve Ankara Efesi figürleri bölge insanının; yiğitlik, mertlik ve yardımlaşmayı temsil eden savaşçı imgesinin halk oyunlarında canlandırılmasıdır. Devlet otoritesinin üstün tutulmasından yanadır. Değer sistemini hiyerarşik ilişkilerde yaşar. Etnik ve dinsel kimliklere önem verir. Nemelazımcıdır, sorunlar karşısında öne geçme ve toplumsal sorumluluk duygusu zayıftır. Birbirine benzemeyi çok sever, ayrı durmaktan korkar. Tehditten çabuk etkilenir. Belirli koşullarda hoşgörülü ve uzlaşmacıdır. Aileye, geleneklere bağlı ve misafirperverdir. Eğlenmesini bilmekle beraber hüznü neşesinden daha yoğundur. Duygular içinde hüzün, neşe ve umuttan önce gelir. Olayları değerlendirirken duyguları daha ağır basar. Olumsuz durumlara iyimser ve etkin yaklaşmaktan çok karamsar ve tepkisel yaklaşır. Türk insanının merak duygusu zayıftır. Türk toplumunda ilmi araştırma niteliğindeki merak duygusu, çok az insana has olan bir özelliktir. Türk insanı bilmediğini ifade etmekten, bilmediği yerde öğrenmek için soru sormaktan korkar. Toplumun büyük çoğunluğunda; bilmediğinin farkında olma, olayların nedenlerine inme, soru sorma, analiz etme, somut delil üretme gibi araştırma becerileri yeterince gelişmemiştir. Genellikle ortalama Türk insanı derinlemesine olmaktan çok yüzeysel düşünür. Seçimlerini akılcı analizlerden çok sezgisel ve duygusal olarak yapar. Günümüz toplumsal ilişkileri değerlendirildiğinde genel olarak Türk insanı kendinden çok çevresindeki insanları değiştirmeye çalışır. Başarının kaynağını bilgi, ehliyet ve yetkinlik yerine, etkili bir çevreye sahip olmakta görür. Azimden çok şansı önceler. Uzun dönemli düşünmek yerine, günü kurtarmaya çalışır. Kolay olana, daha önce denenmiş ve yapılmış olana yönelir. Sürekli öğrenmek, kendini yenilemek yerine, başkalarının yaptıklarını yinelemeyi tercih eder. Sorunları doğrudan söylemek yerine, dolaylı söyler. Daha çok söylemez, söylenir. Hayatının sorumluluğunu üzerine almak yerine sorumluluğu kendi dışındaki, kurum, olay ve güçlere yükler. Yeni bir alana yönelirken nasıl yapabileceğini düşünmeden önce neden yapılamayacağını düşünür. Fırsatlardan çok tehditlere, yetkinlikten çok zayıflıklara odaklanır. Türk insanındaki otorite ve güç arayışı, yönetme ve hakim olma eğilimi, ortak bir değerler sisteminde birleşilemediğinde toplumsal bütünlüğe zarar veren bir iktidar mücadelesine dönüşebilmektedir. Grupsal dayanışma toplumsal bütünlüğün önüne geçerek ayrışma ve çatışmaları doğurmaktadır. Türk insanındaki bazı sosyal karakter özellikleri yönetim ilişkilerinde ve toplumsal gelişimde yavaşlatıcı ve frenleyici bir rol oynamaktadır. Mağdurun yanında yer almak Türk seçmeninin temel bir yönelimi olmuştur. Türk seçmeni mağdur olduğuna inandığını iktidara yükseltir. İster sokakta isterse mecliste olsun Türk insanı birbiriyle ilkelerle değil, sembollerle kavga eder. Nefret ettiğinin sevmediğini sever ya da nefret etmez. Nefret ettiğinin sevdiğinden nefret eder ya da sevmez. Türk’ün sevmediği bir kişi veya kurum bir şeyi iyi veya kötü olarak dayatıyorsa, Türk hiç sorgulamadan onun tam aksini düşünmek veya yapmak eğilimindedir. Toplumumuzda kişiler arası ilişkilerden, siyasi ilişkilere kadar baskın olan mantıktan çok duygusal yaklaşımdır. Değerlendirmede duygusallığın öne çıkması yönetim süreçlerinde insanların alıngan tutumlar sergilemelerine neden olmakta, hemen hemen iktidara gelen her parti, bu vatanı en çok kendilerinin sevdiğini ve koruduğunu göstermek için rakiplerini vatan hainliği ve düşmanla işbirliği yapmakla suçlayabilmektedir. Planlı çalışmak yerine, düzensiz çalışmaya yatkındır. Toplum yapımızda genel anlamda zamanı planlı ve tutumlu kullanma alışkanlığı gelişmemiştir. Türkiye’de uzun vadeli düşünme ve planlama kurumsal ve kişisel ilişkilere yeterince yerleşmemiştir. Plansızlık ve organize olmadan harekete geçme, toplum içinde bir erdem gibi değerlendirilir. Bu durum kervan gide gide göçünü düzer, Türk’ün göçü yolda düzülür, Allah kuvvet versin hallolur, eyvallah yaparız, bir başlayalım da gerisi gelir atasözleri ve deyişleriyle meşrulaştırılmaya çalışılır. Plansız ve yeterince organize olmadan sonuca ulaşılmaya çalışılır, çokluğa kaliteden daha fazla önem verilir. Bu durum eğitim, yönetim, şehirleşme ve ekonomiye kadar her alanda kendini gösterir. Geleceğe ilişkin uzun vadeli planlamalar yapmayız. Genellikle yaptığımız planlara da uymayız. Bu eğilim halk arasında yumurta kapıya gelince veya bıçak kemiğe dayanınca ifadeleriyle karşılığını bulur. Türk insanı pratik zekâlıdır. Çaresiz kaldığı durumlarda ucuz ve basit yöntemlerle çözümler bulma konusunda ustadır. Kavrayış ve kültürü doğrultusunda kendini hızla yeniliklere uyarlama özelliği vardır. Yaşantısına kolaylık getiren bütün teknolojileri hemen benimseyip kullanır. Türk toplumu, yeniliği üretmekten çok yenilikleri bünyesine almaya, kullanmaya ve dönüştürmeye daha eğilimlidir. Pragmatik, pratik ve kolaycı yapısıyla hızlı bir uyum becerisi gösterir. Toplumumuz bir yandan dünyaya ayak uydurmaya çalışırken diğer yandan davranışlarının da giderek onlara benzeyeceğini bir türlü sindirememekte, beka kaygısına bir de milli benlikten uzaklaşma kaygısı eklenmektedir. Otoriteye bağlılık, bir yandan güçlü devlet geleneğinden diğer yandan sözlü kültürün hâkim olduğu kırsal hayattaki baba otoritesinden beslenmiştir. Otorite ve egemenlik, babanın ya da baba yerine geçen kişilerin üzerindedir. Bu nedenle tarımsal ilişkilerin yoğun olduğu sözlü kültürün algılanmasında devlet, baba rolüyle birleştirilmiştir. Savaşçılığımızı etkileyen etmenlerden birisi de komutan otoritesine tam teslimiyettir. Toplumumuzda otoriteye sorgusuz bağlılık, kişilerde kendiliğindenlik ve inisiyatif eksikliğini doğurmuştur. Bürokratik yaşantımızdaki katı merkeziyetçilik otoriteye bağlılığın bir belirtisidir. Bütün öğretim kademelerinde sınavlarda gözcü bulunur. Astların en ufak bir işi yaparken bile üstlerine danışmaları, askerlikte bir iş yapılırken komutanın oradan ayrılmasıyla işin savsaklanması, trafik ışıklarının yanına bazı saatlerde trafik polislerinin de konması, otorite boşluğu olduğunda toplumda iç denetimin ve kurallara uymanın zayıfladığının örnekleridir. Halkımız devlet kavramını, devleti yönetenlerin kişiliklerinde biçimlenmiş bir güç olarak anlar. Başkanlık unvanını elde etmek, hangi alanda olursa olsun önemli sayılır. Halk arasında baş ol da istersen soğan başı ol deyimi bu eğilimin ifadesidir. Türkiye’de toplumsal ilginin en yoğun olduğu kurumlar siyasi kurumlardır. Bu kurumlara ilgi bir partinin ilkelerini benimsemekten ziyade bir siyasi gücün getireceği sosyo-ekonomik faydayı elde etmeye yöneliktir”.2

Kanımca ülkemiz insanındaki en büyük genel zaaf, ilkesizliktir. Birden fazla kez, bu gün söylediğinin yarın tam tersini söyleyen, söyledikleri ile yaptıkları farklı olan liderlerin uzun süre arkasında durulabilmektedir. Bunun temel nedeninin de sorgulamaya önem vermeyen eğitim sistemi ve eğitim seviyesinin düşüklüğü olduğunu tahmin ediyorum.3

Ülkemiz gerçeğinde ve seçim sisteminde vatandaşlar partiye veya milletvekillerine değil, lidere oy vermektedirler. Bir başka anlatımla, lider dikkate alınarak parti seçilmektedir. Esasında otoriteye bağlılıktan (özellikle de padişahlıktan) gelen köklerimizde ve genlerimizde tek kişiye itaat etme isteğinin ağır bastığını düşünüyorum. Toplumumuzun yapısındaki otoriteye bağlılık, toplumsal düzenin sağlanmasında önem taşımaktadır. Otorite boşluğu, toplumda karmaşaya neden olabilmektedir. O nedenle başkanlık sisteminin ülkemiz insanlarına daha uygun olduğunu söylemek mümkündür.

2. Ülkenin Coğrafi-Jeopolitik Konumu

Ülkemizin gerek coğrafi ve dolayısıyla jeopolitik gerekse de komşuları ile olan menfaat çatışmaları ve sorunları (Yunanistan’la adalar, deniz alanları yetki sözleşmeleri, Kıbrıs sorunu, Suriye sorunu, Ermeni sorunu, iç sorunlar, alevi-sünni ayrımı, terör örgütleri, tarikat çekişmeleri ve özellikle Büyük Ortadoğu-İsrail Projesinin hayata geçirilmesi, Ortadoğu’daki çekişme ve çatışmalar vs.) güçlü bir yürütmeyi gerektirmektedir. Güçlü bir yürütme de ancak başkanlık sistemi ile sağlanabilir. Fakat başkanın halkın çoğunun desteğini alan, ilkeli, birlik ve beraberliği sağlayan, dış politikada tecrübeli, kıvrak zekalı, bilişim ve teknolojiye önem veren, laiklik ilkesini özümsemiş, ilerisini gören vizyon sahibi biri olması gerekmektedir.

3. Tarihi Süreç

Tarihi süreçte, Oğuz Türkleri Moğol istilaları ile göçebe olarak Anadoluya gelmişler, Anadolu Selçuklu devletini kurmuşlar, bu devletin yıkılmasıyla Anadoluda beylikler kurulmuş, bu beyliklerin de daha sonra bir araya gelmesiyle Osmanlı devleti kurulmuştur. Osmanlı devletinin 1922 yılında yıkılmasıyla da Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur.

Türk milleti Müslüman olduktan sonra devlet de İslami bir hüviyet kazanmış, din kuralları toplumun şekillenmesinde önemli rol oynamıştır.

Cumhuriyet ile egemenlik millete verilmiş, laiklikle de dünyevileştirilmiştir. Daha önceki İslami yapıdaki devletin siyasi, hukuki ve sosyal düzenini dinin dışına çıkarmak ve etkisinden uzak tutmak için yapılan devrimler katı bir laikçilik anlayışını benimseme zorunluluğunu doğurmuştur. Yapılan devrimler halktan (tabandan) gelen bir talebe dayanmamaktadır. Dönemin en ileri kanunları yurt dışından getirilerek uygulamaya konulmuştur. Avrupa’daki gibi Rönesans, Reform hareketleri, burjuva ve işçi sınıfının talepleri sonucu yapılan ihtilallere dayalı bir gelişim söz konusu değildir. Ya da Amerika’nın, İngiltere’ye karşı yaptığı bağımsızlık mücadelesi, ardından, Amerikan İç Savaşı çıkması ve savaşın kuzeyin zaferiyle sona ererek güneydeki bütün kölelere özgürlük hakları verilmesi gibi halkın kendisinin yaptığı bir mücadele söz konusu değildir.

O nedenle evrensel ilke ve esasların sindirilmesi sürecinden geçilmekte ve sancılar yaşanmaktadır. Ancak, özellikle Avrupa’nın yaşadığı süreçten günümüzdeki iletişim araçları, özellikle de internet nedeniyle çok daha hızlı bir şekilde geçilmekte ve kavram kargaşaları oluşmaktadır.

4. Mevcut Durum

Anayasamızda köklü değişikliklerin, serbest ve özgür bir ortamda tartışılarak yapıldığı söylenemez. Özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine geçilmesine yönelik olarak, olağanüstü hal döneminde 21.1.2017 tarih ve 6771 sayılı Kanunla yapılan değişiklikler sağlıklı bir şekilde tartışılmamıştır. Türkiye Barolar Birliği Başkanı tarafından avukatlara gönderilen telefon mesajında, Anayasa değişikliği ile ilgili bildirimde bulunan meslektaşların kimlik bilgilerinin açıklanmayacağının belirtilmesi, avukatlar üzerinde dahi bir baskı ve endişenin bulunduğu intibaını yaratmaktadır.

Yapılan değişikliklerin kamuoyunda, akademik ortamlarda sindirilerek tartışılması sağlanmadan çok hızlı bir şekilde Meclisten geçirilmesi söz konusudur.

Tüm bunlar yanında, aynı görüşü paylaşmayan siyasi parti başkanları, hatta temsilcileri dahi bir araya gelip karşılıklı olarak halkın önünde ve bir televizyon programında köklü Anayasa değişikliklerini ve ülke problemlerini tartışmamakta ya da tartışamamaktadır. Siyasi parti liderlerinin veya temsilcilerinin tek taraflı açıklamaları ile gerçekler tam anlamı ile gözler önüne serilememektedir. Tartışma sadece belirli bir akademisyen, hukukçu ve gazeteciler grubu arasında yapılmaktadır.

Normal düzeyde her vatandaş yargının bağımsız ve tarafsız olması gerektiği konusunda hemfikirdir. Yargı, yasama ve yürütmeyi denetleyen bağımsız bir organdır. O nedenle güçlü ve tam bağımsız bir yargı olmadan hiçbir sistem sağlıklı çalışamaz. Oysa, ülkemizde her dönemde yargı sisteminin sağlıklı çalışmadığı bilinen bir gerçektir. Özellikle, iş yükünün fazla olması, davaların makul sürelerde sonuçlandırılmaması, yeterli personel ve ödeneğin sağlanmaması, yargı kararlarının uygulanmaması, yargının özel bir bütçesinin olmaması, kararı beğenilmeyen yargıcın başka yere atanması, yargıç hakkında disiplin ve cezai soruşturmalar açılması, yargıcın görevinin değiştirilmesi (hukuk hakiminin ceza hakimi yapılması, hakimin savcılığa atanması vs.), avukatlar da dahil olmak üzere yargı mensuplarının eğitim ve tecrübe eksiklikleri, mevzuat ve içtihat değişiklikleri gibi nedenlerle yargı bağımsızlığının ve etkinliğinin sağlanmadığı bilinmektedir.

Buna ilaveten, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden sonra haklı nedenlerle de olsa bir çok hakimin ve savcının görevden alındığı, yerlerinin değiştirildiği, yeni bir yargılama düzenine (istinafa) geçildiği; yüksek yargıdaki yapılanmanın tamamlanmadığı (Yargıtay ve Danıştay’daki dosyaların uzun süredir incelenip karara bağlanmadığı) bir dönemde başkanlık sistemine geçilmiştir.

Muhalefet partileri ise, getirilen değişikliklere tamamen karşı gelmeye devam etmektedir. Oysa, bu değişikliklere bütünüyle karşı geldikten başka, kademeli bir şekilde, değişikliğin nasıl olması gerektiğine dair somut önerilerin de açıklanması gerekmektedir. Çünkü, önceki (parlementer) sistemin de iyi çalışmadığı ortadadır. Değişikliğe karşı gelmek yanında değişikliğin alternatiflerinin de sunulması veya nasıl olması gerektiğinin de açıklanıp, anlatılması zorunludur. Sadece, gerekçe sunarak karşı gelmek, tıkanıklıkların aşılmasını sağlamamaktadır. Muhalefet adeta bir parlementer sistem bloğu oluşturmaya çalışmakta, ancak önerdiği sistemi açıklayan, tartışan, halkın bilgisine sunan bir anlayış ortaya koyamamaktadır. Bu da yeni bir sistem arayışının samimi olmadığı intibaını uyandırmaktadır. Mevcut sistemin değiştirilmesinde samimi olunsa idi, yeni sistemin belirlenmesi konusunda özellikle Anayasa hukukçuları ile birlikte, sempozyum, konferanslar düzenlenir, barolardan, üniversitelerden, sivil toplum örgütlerinden görüşler alınır, yurt dışı sistem analizleri yapılır, ihtiyaçlar ve bunların nasıl karşılanacağı ortaya konulur, hazırlanan taslak halkın bilgisine sunulur, geri dönüşler değerlendirilerek, gerekli iyileştirme ve düzeltmeler yapılarak hazırlıklar tamamlanırdı. Olağan veya baskın bir erken seçimde bu konuların ve alternatiflerin tartışılmasının imkansızlığı ortadadır. Muhalefet adeta “mevcut iktidara son verelim, sonrasına bakarız” anlayışı ile hareket etmektedir. Sonuç olarak ülkemiz, siyasi menfaat ve hesaplamalar ön plana alınarak, hedef ve amaçları ortaya konmayan, adeta hayalet bir sistemin kısır tartışma döngüsü içinde bırakılmaktadır.

5. Değerlendirme

İlk aşamada, yasama ve yürütmenin birbirinden tamamen ayrılması istikrarı bozabilir. O nedenle, bu ikisinin uyum içinde çalıştığı veya çalışmaya zorlandığı sistemler daha iyi işler. Örneğin, yasama meclisi çoğunluğu devletin kendisinin daha çok yatırımlara ağırlık vermesi gerektiği gerekçesiyle devletçi bir anlayışa sahipken, Cumhurbaşkanı özel sektörün desteklenmesi ve geliştirilmesi yönünde görüşe sahipse, bu çatışan görüşlerin bir arada uzun bir süre ülkeyi yönetmesinin gerginliklere ve tıkanmalara neden olacağı açıktır.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde, %50’den fazla oyu alan veya en yüksek oya sahip partinin başkanının Cumhurbaşkanı seçilmesi söz konusu olacaktır. Esasen yeni sistemde de bu şekilde bir oluşum kurgulanmakta ve teşvik edilmektedir. Gerçekten, milletvekili ve Cumhurbaşkanı seçiminin aynı zamanda yapılması, en yüksek oyu alan parti başkanının da Cumhurbaşkanı seçileceği varsayımını öne çıkarmaktadır. Bir lider için iktidarda son nokta Cumhurbaşkanlığıdır. Muhalefet partilerinin de uzlaşarak, ortak aday çıkarmaları mümkündür. Bu durumda, açık veya gizli bir ittifakın oluşması söz konusudur. Mevcut sistemde ilk turda olayların %50’den fazlasını, aksi halde ise, ikinci turda ilk oylamada en çok oy almış iki adaydan en fazla oyu alan kişi yürütme yetkisini ele geçirmektedir (AY m 101). Oyların çoğunu almak isteyen adayların, diğer partilerle ve adaylarla açık veya gizli uzlaşmalara, pazarlıklara, anlaşmalara, ittifaklara, dışardan destek almalara veya bunlara ilişkin vaadlere girmesi söz konusu olacaktır.

AY m 103 gereği cumhurbaşkanı, “…üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim." şeklinde yemin etmektedir.

Tarafsızlığın teminatı olan, Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesileceğine ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinin sona ereceğine dair AY m 101/son hükmü yürürlükten kaldırılmıştır.

Partisi ile ilişkisini sürdürme imkanı tanınan Cumhurbaşkanının tarafsız olmasını beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır. Özellikle mensubu olduğu partinin görüşleriyle taban tabana zıt bir parti veya parti sempatizanlarına karşı Cumhurbaşkanının tarafsız olması beklenemez. Cumhurbaşkanının taraflılığının doğurduğu olumsuz sonuçlar etkin ve bağımsız bir yargının oluşturulması ile giderilebilecekken, 13 kişilik Hakimler ve Savcılar Kurulunun 6 tanesinin doğrudan, kalan 7 tanesinin bir kısmı da dolaylı olarak cumhurbaşkanı tarafından seçilmesine neden olacak düzenleme yapılmıştır (AY m 159).

Partisi ile bağını koparmayan cumhurbaşkanının, aynı zamanda parlementoda en çok milletvekiline sahip partinin başkanı olma ihtimali yüksektir. Bu durumda, özelikle seçim zamanı birbirini destekleyen ya da seçimden sonra birlikte hareket etmeye karar veren ve yürütmede söz sahibi olmak isteyen partiler, hem yasama, hem de yürütmede etkin hale gelmekte, istediği kanunları çıkartma imkanına sahip olmaktadır.

Yasama ve yürütme arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği en büyük tartışmayı oluşturmaktadır. Kanunların birey (Cumhurbaşkanı) değil kollektif iradeyi temsil eden meclis tarafından yapılması esastır. Hem istediği yasayı yapma/yaptırma imkanına sahip olan ve hem de uygulayan Cumhurbaşkanının denetlenmesinde sıkıntılar yaşanmaktadır. Çünkü yargı, yasaların açık hükmüne aykırı karar veremez. Yürütme, yasamayı tamamen ele geçirirse, aleyhine alınan yargı kararlarını bertaraf etmek için yasa çıkaracaktır. İşte burada Anayasa yargısının güçlendirilmesi ile sorun aşılabilir. Ancak, 15 kişiden oluşan Anayasa Mahkemesinin 4 üyesi doğrudan, 8 üyesi de dolaylı olarak Cumhurbaşkanı tarafından seçilmektedir (AY m 146). Oysa Anayasa Mahkemesi ve diğer yüksek mahkeme yargıçlarının tamamen veya büyük çoğunluğunun yargı mensupları ve avukatlar tarafından seçilmesi ile dengenin sağlanması gerekir. Anayasa Mahkemesinin özellikle kanun ve kararnamelerle ilgili hızlı bir şekilde karar vermesi, karar verme süresinin sınırlandırılması ve bu hususların anayasal güvencelerinin sağlanması zorunludur. Bu durumda, aynı anda seçilen yasama meclisi ile yürütmenin başı partili Cumhurbaşkanı arasındaki ilişkinin devam etmesi bir sorun yaratmayabilir.

Cumhurbaşkanına üst kademe kamu yöneticilerini atama, görevlerine son verme ve bunların atanmalarına ilişkin usul ve esasları Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenleme yetkisi verilmiştir. “Üst kademe yönetici” kavramının ne anlama geldiği açıklanmamıştır. Kararname ile bunun kapsamdaki yönetici kavramı çok geniş tutularak, tüm yöneticileri atama yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesi söz konusu olabilmektedir.

Bundan başka, Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. “Yürütme yetkisine ilişkin konular” çok geniş kapsamlı bir kavramdır.

Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.

Yukarıdaki ifadeler çok muallaktır. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi kanunla eşdeğer tutulmaktadır. Bunun Anayasaya uygunluk denetimi Anayasa Mahkemesince yapılacaktır.

Bir kararnamenin yürütme yetkisi içinde kalıp kalmadığı, temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler kapsamında kalıp kalmadığı, kalmıyorsa, mevcut kanun/kanunlara aykırı olup olmadığı ve sonuncu olarak da Anayasaya aykırılığı hep tartışma konusu olacaktır. Kanunlarla çelişen kararnameler iptal edilene kadar, çelişkili hükümlerin uygulanması nedeniyle doğacak kazanılmış hakların akıbeti belli değildir.

Bakanlıkların ve kamu tüzel kişiliklerinin kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması da Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenebilmektedir.

Bu kadar etkili bir yönetim gücüne sahip Cumhurbaşkanının gücünü dengelemek için yasamanın yetki alanının genişletilmesi ve aynı güç ve etkiye sahip bir yargı düzeninin kurulması zorunluluğu vardır. Kontrolsüz güç güç değildir. İktidar veya güç zehirlenmesine4 karşı gerekli koruma ve denetim sağlanmalıdır. O nedenle yargıyı güçlendirecek anayasal düzenlemeler yapılmalıdır. Aksi halde, sistemin diktatörlüğe dönüşüm ihtimali vardır. O nedenle yargının da en az yasama ve yürütme kadar güçlendirildiği başkanlık sistemine geçilmesi olumludur. Ancak bağımsız ve tarafsız olmadığı her platformda dile getirilen ve bilinen mevcut yargı sistemi ile geçilen Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi iyileştirilmeye muhtaçtır.

B. YAPILMASI GEREKEN ANAYASAL DEĞİŞİKLİKLER

Dünyada 3 temel sistem var. Bu sistemler ve başkanlık sistemi ile arasındaki ilişki şöyle özetlenebilir.

1)Parlementer sistem (İngiltere). Parlementonun güvensizlik oyu ile parlemento içinden çıkan hükümeti düşürmesi, hükümetin de meclisi feshetme yetkisi varken, başkanlıkta yasama ve yürütme arasında fesih ve güvensizlik oyuyla düşürme mekanizmaları öngörülmemiştir.

2)Yarı Başkanlık sistemi (Fransa). Başkan halk tarafından seçiliyor ve hükümeti oluşturan üyeler, başkanlık sisteminden farklı olarak aynı zamanda meclis üyesi olmakta. Güvenoyuna tabi bir hükümet bulunmakta. Parlementer ve yarı başkanlıkta, bakanlar parlementoya karşı sorumlu olduğu halde, başkanlıkta, başkana karşı sorumludurlar. Meclisi feshetme yetkisi, parlementer sistemden farklı olarak hükümet yerine başkana verilmiştir.

3)Başkanlık sistemi (Amerika) (Parlemento=Kongre=Temsilciler Meclisi + Senato).
Bakanların (sekreter) atanması senato onayına tabidir. Partiler disiplinsizdir. Grup kararı alınamaz. Devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçilir. Yürütme organı tek kişinin kontrolündedir. Yürütme yasamanın güvenine dayanmaz.

Demokrasiyi bir araba olarak düşünürsek, bu arabanın motoru hükümet sistemine karşı gelmektedir. Bu motor, dizel, benzinli veya elektrikli olabilir. Hangi sistem olursa olsun, sistemin günün koşullarına uyum sağlaması için sürekli geliştirilmesi gerekmektedir.

Mevcut sistemin iyileştirilmesi için kısa dönemde yapılması gereken önemli Anayasal değişiklikler sırasıyla şunlardır.

1)AY m 13 hükmüne aşağıdaki 2. fıkra eklenmiştir.

“Temel hak ve hürriyetlere ilişkin olarak cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleme yapılamaz.”

GEREKÇE: Temel hak ve hürriyetlerin Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile hiçbir şekilde düzenlenmesinin mümkün olmadığı belirtilerek, bu haklara yasama organı dışındaki müdahalelerin önlenmesi amaçlanmıştır.

2)AY m 67/6 hükmü aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir.

“Seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ve de seçmen-seçilmen ilişkisinin mümkün olduğunca doğrudanlığı ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir. Seçime katılan partilerin doğrudan oy oranına karşı gelecek şekilde belli sayıda milletvekili seçimine yönelik düzenleme yapılabilir”

GEREKÇE5: Mevcut sistemde milletvekillerini ve belediye meclis üyelerini halk yerine siyasi partiler ve parti başkanları tayin etmektedir. Oysa milletin dolaylı değil mümkün olduğunca doğrudan iradesinin seçim sonuçlarına yansıtılması gerekir.

Bunun yanında, AYM 18.11.1995, 54/59 (RG: 21.11.1995, 22470 Mük.) kararı ile baraj dikkate alınmaksızın belli bir sayıdaki milletvekilinin doğrudan oy oranına göre seçilmesini sağlayan Kanun Anayasaya aykırı bulunduğundan, buna imkan tanıyan düzenleme yapılarak, tereddütler ortadan kaldırılmış, seçim barajı nedeniyle değişik görüşteki Meclise giremeyen partilerin temsiline imkan tanınmış olmaktadır.

3)AY m 79/4 fıkrasının ikinci cümlesi “Üyeler Yargıtay Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından üye tam sayısının salt çoğunluğunun gizli oyu ile seçilir” şeklinde ve AY m 79/5 hükmündeki “Yargıtay ve Danıştay’dan” ibaresi çıkarılmıştır.

GEREKÇE: Yargı birliği sağlandığından YSK’nın yapısı ile ilgili Danıştay üyelerine yönelik ibareler ortadan kaldırılmıştır.

4)“Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur” şeklindeki AY m 84/2 hükmünün devamına;

“Ancak milletvekilinin kesin hükme karşı Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapması halinde başvurunun sonucu beklenir” cümlesi eklenmiştir.

GEREKÇE: Anayasa Mahkemesinin bir çok bireysel başvuru hakkında ihlal kararı verdiği gerçeği karşısında, halkın oyu ile seçilmiş milletvekilinin siyasi amaçlarla, mahkumiyet ihtimali bu vesile ile azaltılmakta, kendisine hukuki güvence sağlanmaktadır.

5)AY m 90 hükmü yeniden ve aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir.

“Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların yürürlüğe girmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır. Bu şekilde yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır. Bu şekilde yürürlüğe konan mülletlerarası andlaşmaların ortadan kaldırılması veya değiştirilmesi de aynı yöntemle yapılır.

Ekonomik, ticari veya teknik ilişkileri düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan andlaşmalar, Devlet Maliyesi bakımından bir yüklenme getirmemek, kişi hallerine ve Türklerin yabancı memleketlerdeki mülkiyet haklarına dokunmamak şartıyla, yayımlanma ile yürürlüğe konabilir.

Milletlerarası bir andlaşmaya dayanan uygulama andlaşmaları ile kanunun verdiği yetkiye dayanılarak yapılan ekonomik, ticari, teknik veya idari andlaşmaların Türkiye Büyük Millet Meclisince uygun bulunması zorunluğu yoktur; ancak, bu fıkraya göre yapılan andlaşmalar yayımlanmadan yürürlüğe konulamaz.

Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü andlaşmaların yapılmasında birinci fıkra hükmü uygulanır”.

GEREKÇE: “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır” şeklindeki hüküm, onaylanmamış andlaşmanın, onaylanmasının bir kanunla uygun bulunması gibi bir anlam ifade etmektedir. Yeni sistemde yürütme yetkisine sahip Cumhurbaşkanı kararı ile milletlerarası andlaşma onaylanmaktadır.6 Buradaki anlam kargaşası giderilmesi için ilk olarak kullanılan “onaylanması” yerine “yürürlüğe girmesi” ibaresi getirilmiştir.

TBMM’nin uygun bulması ile yürürlüğe giren bir milletlerarası andlaşmanın, sona erdirilmesi veya değiştirilmesinin de TBMM’nin uygunluk denetimine tabi tutulması gerektiği açıktır. Uygun bulma kanunu yürürlükten kaldırılmadıkça, andlaşmanın sona erdirilmesinin ve değiştirilmesinin hüküm ve sonuç doğurmayacağı, aksinin kabulünün yürütmenin yasama organı yetkisini elinden alması niteliğinde olduğu dikkate alınarak, bu hususta açık düzenleme yapılmıştır.

Bir antlaşmanın temel hak ve özgürlüklere ilişkin olup olmadığı konusunda doğması muhtemel tartışmaya son verilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmalar onaylandıktan ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla (yetki kanunuyla) uygun bulmasından sonra, kanunlara aykırılık veya kanunlarla çelişki halinde milletlerarası anlaşmaya üstünlük tanınacağı hususu aydınlatılmıştır. Devletin söze bağlılığı ve güvenilirliğinin hukuki güvencesinin sağlanması ve uluslararası sözleşmelerden doğan sorumluluğun yerine getirilmesi için bu sözleşmelere üstünlük tanınmıştır. Ayrıca, “Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü andlaşmaların yapılmasında birinci fıkra hükmü uygulanır” şeklindeki AY m 90/son hükmüyle de uyum sağlanmış olmaktadır.

AY m 90/son hükmünde, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olduğu ve bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı belirtilmiştir. O halde normlar hiyerarşisinde, Anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyen milletlerarası antlaşma, Anayasanın üstüne mi çıkmıştır? Anayasaya aykırı milletlerarası andlaşma uygulanmaya devam mı edecektir? Yasama devre dışı bırakılarak yürütme organınca gerçekleştirilen bir işlemle onaylanabilen (AY m 90/2 ve 3 kapsamında kalan) anlaşmaların dahi Anayasaya aykırılığının ileri sürülememesi sakıncalı ve yasama yetkisinin yürütmeye devri niteliğinde değil mi? soruları akla gelmektedir. Bu soru ve çelişkileri ortadan kaldırmak amacıyla, AY m 90/son hükmü yürürlükten kaldırılmış, AY m 148 ve m 150 hükümlerinde yapılan değişikliklerle, milletlerarası andlaşmaların Anayasa Mahkemesince incelenmesine olanak tanınmıştır. Ancak itiraz yoluyla (AY m 152) milletlerarası andlaşmanın Anayasa Mahkemesi önüne getirilmesine imkan tanınmamıştır. Çünkü, uluslararası sözleşmenin sürekli Anayasaya aykırılığının gündeme getirilmesi ihtimalinin bulunması, uluslararası sözleşmelerdeki ahde vefa ilkesinin ve devletin güvenirliliğinin zedelenmesine neden olur. Anayasa değişiklikleri veya sonradan kabul edilen milletlerarası andlaşmalar sonucu Anayasaya aykırı hale gelen sözleşmeler yürürlükten kaldırılabilir veya değiştirilebilir.

AY m 90/2 hükmünün son cümlesindeki “Bu takdirde bu andlaşmalar, yayımlarından başlayarak iki ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgisine sunulur” şeklindeki son cümlesi metinden çıkarılmıştır. Çünkü zaten yayımlanma zorunluluğunun getirilmesi ile TBMM bilgi sahibi olmaktadır.

AY m 90/3 hükmünün “…ancak, bu fıkraya göre yapılan ekonomik, ticari veya özel kişilerin haklarını ilgilendiren andlaşmalar, yayımlanmadan yürürlüğe konulamaz” şeklindeki cümlesi metinden çıkarılarak yerine “ancak, bu fıkraya göre yapılan andlaşmalar, yayımlanmadan yürürlüğe konulamaz” cümlesi getirilerek, her türlü andlaşmaların Anayasaya uygunluk denetimin sağlanması için yayımlanması öngörülmüştür.

6)Anayasa 103. maddesinde düzenlenen Cumhurbaşkanı andındaki “tarafsızlıkla” ibaresi metinden çıkarılmıştır.

GEREKÇE: Yemin metnindeki tarafsızlık, aynı zamanda bir kamu görevlisi olan Cumhurbaşkanının iş ve işlemlerine yönelik olarak kamu hizmetinin işleyişinde tarafsızlığı ifade etmektedir. Ancak bu husustaki şekli düzenlemenin neden olacağı tartışmaların ortadan kaldırılması için Cumhurbaşkanının özellikle rakibi olan diğer partilere karşı siyasi bakımdan tarafsız kalması beklenemeyeceğinden “tarafsızlıkla” ibaresi metinden çıkarılmıştır. Nitekim daha önce AY m 101 kenar başlığı “Nitelikleri ve Tarafsızlığı” iken, “Adaylık ve Seçimi” şeklinde değiştirilmiştir.

7) “Üst kademe kamu yöneticilerini atar, görevlerine son verir ve bunların atanmalarına ilişkin usul ve esasları Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenler” şeklindeki AY m 104/9 hükmünün “ve bunların atanmalarına ilişkin usul ve esasları Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenler” bölümü madde metninden çıkarılmıştır.

“Bakanlıkları kurulması kaldırılması görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenir” şeklindeki AY m 106/son hükmü yürürlükten kaldırılmıştır.

GEREKÇE: Cumhurbaşkanının üst kademe yöneticilerinin atanma usul ve esaslarını kararname ile düzenlemesi ve bakanlıkların kurulması kaldırılması görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulmasının Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenmesi, yürütmeye sınırsız bir şekilde örgütlenme ve kamu tüzel kişiliği kurma ve buralarda çalışanların özlük işlerini belirleme hakkı vermektedir. Yürütmenin dilediği sayıda bakanlık ve bakanlıklara bağlı, ilgili, ilişkili kurum ve kuruluşlar ihdas ederek, burada çalışanların özlük haklarını da belirleyebilmesi, yasama yetkisinin aşırı sınırlandırılması sonucunu doğurduğu gibi, idarenin, kuruluş ve görevleriyle bir bütün olup, kanunla düzenleneceğine dair AY m 123/1 hükmüne ve memurların ve diğer kamu görevlilerinin niteliklerinin, atanmalarının, görev ve yetkilerinin, haklarının ve yükümlülüklerinin, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceğine dair AY m 128/2 hükmüne de aykırılık oluşturarak çelişkiler yaratmaktadır. Anayasadaki birlik ve bütünlüğün sağlanması için, söz konusu metinler maddeden çıkarılmıştır.

8) “Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir” şeklindeki AY m 104/17 hükmü yürürlükten kaldırılarak onun yerine aşağıdaki hüküm getirilmiştir.

“Cumhurbaşkanı, Anayasada münhasıran belirtilen konularda ve Anayasaya aykırı olmamak veya yürütme yetkisine ilişkin konularda Anayasa ve kanunlara aykırı olmamak üzere Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Kanunla belli bir konuda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisi verilemez.”

Ayrıca, “Kamu tüzelkişiliği, kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulur” şeklindeki AY m 123/son hükmü, “Kamu tüzelkişiliği, kanunla veya AY m 104/17 hükmüne uygun olarak Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulur” şeklinde düzenlenmiştir.

GEREKÇE: Önceki metne göre Anayasanın belli bölümleri (Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler) Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemezken, ikinci kısım üçüncü bölümdeki sosyal ve ekonomik haklar ve ödevlerin ve diğer kısımlardaki hususların Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenebilmesinin mantıklı bir gerekçesi yoktur. Önceki düzenleme, Cumhurbaşkanı kararnamesinin, temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle, siyasi haklar ve ödevlerle ilgili olup olmadığı, aynı konuda kanunda açık veya kapalı mı düzenleme bulunduğu tartışmalarını sürekli gündeme getirecek niteliktedir. Oysa, Cumhurbaşkanının Anayasa ve kanunlara uygun olarak yürütme yetkisi kapsamında kararname çıkaracağının belirtilmesi, hem kararnamenin kanunun önüne hiçbir zaman geçemeyeceğini hem kanuna aykırılığın Anayasaya uygunluk denetimi kapsamına gireceğini ve hem de Anayasadaki tüm hükümler kapsamında, yürütme yetkisini aşacak şekilde kararname çıkarılamayacağını ifade etmektedir. Anayasa gereği (AY m 13) bir temel hakkın ancak kanun ile belirli şartlar altıda sınırlanması mümkündür. Dolayısıyla bir temel hakkın kararname ile sınırlanması mümkün olmadığı gibi, AY m 13/2 de yapılan değişiklik sonucu, yürütme yetkisi kapsamında düzenlenmesi de mümkün değildir. Yürütme yetkisi kanunu uygulamayı kapsar. Kararname kapsamında yürütme yetkisi (AY m 8), Anayasaya ve kanunlara uygun olarak düzenleyici işlem niteliğinde kararname çıkarılması anlamına gelmektedir. Yürütme organının kuruluşu ve işleyişine dair kararnameler bu kapsamda kalır. Teknoloji ve bilimin hızla gelişmesi veya herhangi bir alanda ani olarak gelişen ya da esnek olarak hareket edilmesi gereken durumlarda, henüz kanunla düzenleme yapılmamış bir konuda daha hızlı karar alabilen yürütmenin kararname ile düzenleme yapması, yasama yetkisinin gaspı (yürütmeye geçmesi) anlamına gelmemektedir. Aynı şekilde, Anayasa Mahkemesinin iptal ettiği bir kanundan doğan boşluğun kısa sürede giderilmesi de kamu düzeninin sağlanması bakımından önemlidir. Nasıl ki, TMK m 1/2 gereği kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa, hakim, örf ve adet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verdiğinde, yasama yetkisi gasp edilmiyor, aynı şekilde, yürütmenin de boşluğu doldurması yasama yetkisinin gaspı sonucunu doğurmayacaktır. Cumhurbaşkanının bu yetkisini amacını aşar şekilde kullanması halinde, yasama organı aynı konuda kanun çıkararak kararnameyi açık veya zımni olarak etkisiz hale getirebileceği gibi, kararnamenin yargı organı (Anayasa Mahkemesi) tarafından iptali de mümkündür. Devletin devamlılığının ve etkin yönetiminin sağlanması açısından bu kabul makul ve gerekli olup, yürütme yetkisi içinde bir işlem olarak kabul edilmelidir. Yeni durum ve koşullarla ilgili uygulamalar yapması ve düzeni sağlaması gereken yürütmenin bu hususta yasama organının çıkaracağı kanunu beklemeden kararname çıkarması, uygulamalarına hukuki dayanak sağlamakta ve hukuk devletinin gerçekleştirilmesine de hizmet etmektedir.

Madde metnindeki “Anayasada münhasıran belirtilen konularda ve Anayasaya aykırı olmamak üzere” ifadesiyle anlatılmak istenen; Devlet Denetleme Kurulunun işleyişi, üyelerinin görev süresi ve diğer özlük işleri (AY m 108/son) ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin teşkilatı ve görevlerinin (AY m 118/son) sadece Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesidir. Denetim ve güvenlik konularında Cumhurbaşkanına (yürütmeye) geniş bir düzenleme alanı bırakılmıştır.

Kanunla Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisinin tanınması yasaklanmıştır. Çünkü böyle bir uygulama yasama görev ve yetkisinin Cumhurbaşkanına devri niteliğindedir. Aksinin kabulü, kanun hükmüne istinaden daha alt düzeydeki bir düzenleyici işlemle, kanuna aykırı veya istisna getirecek bir düzenleme yapılması sonucunu doğurmakta olup, normlar hiyerarşisinde, üst normun alt normu kendisine eşitlemesi, dolayısıyla normlar hiyerarşisinin anlamsızlaşması ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin ihlali sonucunu doğurur.

AY m 123/son hükmü yapılan değişiklikle, AY m 104/17 hükmüne uyumlu hale getirilmiştir.

9)AY m 105/2 hükmü “Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki grubu bulunan siyasi partilerin, güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her siyasi parti grubu için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır. Siyasi partiler, milletvekili sayısının kırka bölümü ile bulunacak sayı kadar komisyona üye verilecektir. Dikkate alınmayan küsuratlar nedeniyle eksik kalan üye/üyeler en yüksek küsurata sahip, küsuratın eşit olması halinde en yüksek milletvekiline sahip siyasi partiden seçilmek üzere tamamlanacaktır. Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclis Başkanlığına sunar. Soruşturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona bir aylık yeni ve kesin bir süre verilir.” şeklinde düzenlenmiştir.

GEREKÇE: Anayasada “güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısı” ifadesi belirsizdir. Güç oranı, meclisteki milletvekilliğinden istifa, ölüm, düşme, gibi nedenlerle azalan mevcut üye sayısı mı yoksa toplam üye sayısına göre mi belirlenecektir? Oranlamada kesirler nasıl dikkate alınacaktır? Bağımsızlar dikkate alınacak mı? Grubu bulunmayan siyasi parti komisyona üye verebilecek mi? sorularına cevap verilmektedir.

10)AY m 105/1 hükmü aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında, bir suç işlediği iddiasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir. Meclis, önergeyi en geç bir ay içinde görüşür ve üye tamsayısının beşte üçünün gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verebilir. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında verilen önergenin reddi halinde, önergeyi verenler Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na itirazda bulunabilir. İtiraz sonucu verilen karar kesindir. ”.

AY m 105/son hükmünde de “Cumhurbaşkanı” kelimesinden sonra “Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar” ibaresi eklenmiş, AY m 106/5 hükmündeki “Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, Cumhurbaşkanına karşı sorumludur” cümlesinden sonraki kısım; AY m 106/6, 7 ve 8. fıkraları metinden çıkarılmıştır.

GEREKÇE: Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar atanmış olduklarından, onlar hakkında verilen soruşturma önergesinin reddi kararına karşı yargısal denetim yolu açılmıştır.

Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların soruşturulması aynı usule tabi olduğundan AY m 106’daki, AY m 105 hükümlerini tekrar eden metinler çıkarılmıştır.

11)AY m 106/1 sonundaki “atayabilir” kelimesi “atar” şekline çevrilmiştir.

GEREKÇE: Cumhurbaşkanlığının boşalması halinde, Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanacak yardımcının atanması konusunda takdir hakkı ortadan kaldırılarak, bu hususta doğacak boşluğun engellenmesi amaçlanmıştır.

12)“Yüksek Askerî Şûranın terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır” şeklindeki AY m 125/2 hükmü yürürlükten kaldırılmıştır.

GEREKÇE: İdarenin istisnasız her türlü eylem ve işlemlerine yargı yolunun açık tutulması amaçlanmıştır. Bir hukuk devletinde, terfi işlemi veya kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma işleminin keyfi bir biçimde hukuka aykırı olarak kullanımının yargısal denetim dışı bırakılması mümkün değildir.

Bu arada “Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez” şeklindeki AY m 125/4 (3) hükmü üzerinde kısaca durmak gerekir. Doktrin ve uygulamada takdir hakkı ve yerindelik denetimi arasındaki ayrım tam olarak ortaya konulmamaktadır. AY m 125/4 (3) hükmü, takdir yetkisinin hukuka uygunluk denetimini ortadan kaldırmamaktadır. Sadece, hukuka uygun takdir yetkisinin yerinde olup olmadığının denetlenmesini yasaklamaktadır. İdarenin hukuka uygun takdirinin yerinde olup olmadığı denetlenmez. Ancak idarenin takdir hakkı mutlak ve sınırsız olmayıp, bu hakkın keyfi ve hukuka aykırı kullanımı yargı denetimine tabidir. Hakimin dahi takdir hatası üst yargı organınca denetlenebiliyorken, idarenin her koşulda bu denetimden bağışık tutulması mümkün olmamalıdır. Ölçülülük ilkesi de (AY m 13) bunu gerektirir. Örneğin Kamulaştırma Kanunu m 27 hükmüne göre, aceleliğine Cumhurbaşkanınca karar alınacak hallerde vatandaşın taşınmazına el konulabilmektedir. Bu hususta Kanunla verilen takdir yetkisinin hiçbir şekilde yargı denetimine tabi tutulamayacağı ileri sürülemez. Örneğin, imar planındaki bir belediye hizmet alanında kalan özel mülkün bölgedeki büyük kapsamlı yangın nedeniyle acil yardım ve kurtarma merkezi olarak kullanılmak üzere acele kamulaştırmasına karar verilmesi hukuka uygundur. Burasının yangını söndürmek üzere, itfaiye alanı ve binası olarak acele kamulaştırılması gerektiği gerekçesiyle idarenin takdir yetkisi kaldırılamaz ve hukuka uygun takdir yetkisine müdahale edilemez, dolayısıyla da yerindelik denetimi yapılamaz. Ancak aynı alanın pazar yeri yapılması için acele kamulaştırılmasına yönelik Cumhurbaşkanı kararının hukukilik denetimi, takdir hakkının hukuka uygun kullanılmaması nedeniyle yerindelik denetimi niteliğinde sayılmayacaktır. Çünkü, acil kavramı, hem yakın bir tehlikeyi hem de ani ve ağır bir tehdit halini, hatta giderilmesi güç bir zarar doğuracak halleri kapsamaktadır. Takdir hakkının hukuka uygunluk denetimi ile yerindelik denetimi aşağıda şemalaştırılmıştır (Not: Yazılım sistemi şemayı kabul etmediğinden, gösterilememiştir) .

13) “Ancak, görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahalli idare organları veya bu organların üyelerini, İçişleri Bakanı, geçici bir tedbir olarak, kesin hükme kadar uzaklaştırabilir” şeklindeki AY m 127/4 ikinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Ancak, görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahalli idare organları veya bu organların üyeleri İçişleri Bakanının başvurusu üzerine mahkeme kararı ile geçici bir tedbir olarak, kesin hükme kadar görevden uzaklaştırabilir. Bu durumda, boşalan üyeliğin seçimle işbaşına gelenlerden doldurulması esastır. Bu bentle ilgili düzenlemeler kanunla yapılır”.

GEREKÇE: Seçimle işbaşına gelen mahalli idare organlarını, atanmış ve siyasi kaygılarla hareket etme ihtimali bulunan İçişleri Bakanının geçici olarak da olsa görevden alması, halkın iradesi ve yerel yönetimlerin özerkliğine aykırı olduğundan, bu hususta mahkemelere yetki verilmiş, görevden alınanın yerine atanmış değil, yine seçilmiş kişinin geçmesini sağlayacak düzenlemenin kanunla yapılması öngörülmüştür.

14)AY m 128/2 hükmüne aşağıdaki cümle eklenmiştir.

“Kamu hizmeti görevlileri yetenek ve liyakat ilkelerine uygun olarak işe alınırlar ve görevlerini eşitlik ve tarafsızlık ilkelerine uygun olarak yerine getirirler”

GEREKÇE: Kamu hizmetine girişte AY m 70 hükmü yanında, liyakatın esas alınmasının açık Anayasal dayanağı temin edilmiştir. Ayrıca kamu görevinin eşitlik ve tarafsızlık ilkelerine uygun yerine getirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

15)“Üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul ve esasları, kanunla özel olarak düzenlenir” şeklindeki AY m 128/son hükmü “Üst kademe kamu yöneticilerinin belirlenmesi ve yetiştirilmelerine ve atanmalarına ilişkin usul ve esaslar kanunla özel olarak düzenlenir” şeklinde değiştirilmiştir.

GEREKÇE: Yürütme görev ve yetkisi kapsamında, üst kademe kamu yöneticilerinin atanması, görevlerine son verilmesi Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenebilmektedir (AY m 104/9). Ancak, üst kademe yöneticilerinin belirlenmesi, yetiştirilmeleri ve atanmalarına ilişkin usul ve esaslar bakımından yasama organına yetki verilerek, yürütmenin üst kademe kamu yöneticilerinin kapsamını sınırsız bir şekilde genişleterek ve atanma usul-esasları ile ilgili güvencelerini değiştirerek yürütme yetkisinin keyfiliğinin önlenmesi ve kötüye kullanılmasının engellenmesi amaçlanmıştır.

16) “Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idari merciin iznine bağlıdır” şeklindeki AY m 129/son hükmü yürürlükten kaldırılmıştır.

GEREKÇE7: Memurları işlediği iddia edilen suç nedeniyle izne tabi tutulması gereksiz ve mantıksızdır. Memur ve diğer kamu görevlilerini, vatandaşa karşı dokunulmazlık zırhına büründüren bu düzenleme ortadan kaldırılarak, yolsuzluk ve hukuksuzluklar artarak devam etmesinin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Memur hakkında getirilen özel ve yargılanmasını engelleyici sistem, memura verilmiş bir imtiyazdır. Eğer bu ayrıcalığın, kamu hizmetinin sürekli, kesintisiz, düzgün, etkili bir şekilde yürütülmesi kamu hizmetine verildiği kabul ediliyorsa, kamu hizmeti niteliğinde iş gören ancak 4483 sayılı Kanun kapsamında bulunmayanlara bu ayrıcalık tanınmadığı halde, neden hiç bir sorun çıkmamaktadır? Memurların gelişigüzel iftira ve şikayetlerle ile mahkemeler önüne çıkarılmasının yaptırımları kanunlarda vardır. TCK’ daki ceza hükümleri yanında, Medeni Kanunun kişilik haklarını koruyucu ve borçlar kanununun tazminata dair hükümleri memurların asılsız isnatlara karşı korunmasını sağlayacak nitelik ve seviyededir. Mevcut sistem, memuru idare ve devlete karşı ezik ve çaresiz halde tutmakta, halka karşı ise zırha büründürmektedir. Siyasiler ve üst düzey bürokratların hukuka aykırı işlemlerine, yolsuzluklarına karşı özellikle alt tabaka memurlardan hiçbir tepki gelmemektedir. Çünkü sistemdeki yozlaşmaya karşı hiçbir güvencesi olmayan tayin, terfi endişesi taşıyan memur, usulsüzlüklere göz yummak zorunda bırakılmaktadır. Siyasal iktidar değişimlerinde, iktidarların kendi siyasi kadrolarını iş başına getirme çabaları ve bunda da başarılı olmaları bu konudaki endişeleri haklı kılmaktadır. Üst düzey bürokrasi ve siyasiler de memuru koruyucu kollayıcı sisteme destek vererek yolsuzlukları ve usulsüzlüklerin ortaya çıkmasını engellemekte ve sistemin çürüyüp kokuşmasına sebebiyet vermektedirler. Oysa tam tersine memuru devletin ve idarenin haksız eylem ve işlemlerinden daha kaba tabiriyle gazabından koruyacak düzenlemeler yapılmalı, halkın şikayetlerine karşı sağlanan koruma zırhı ise ortadan kaldırılmalıdır. Hukuk devleti olmanın gereği budur. Mevcut sistem, idarenin sorumluluğu, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, eşitlik, hukuk devleti kavramlarının gelişmediği ve özümsenmediği, devletin yürütme organına büyük yetkiler verildiği, monarşik dönemlerden kalma ve terk edilmesi zorunlu bir sistemdir. Şeffaflığın, katılımcılığın, yönetim değil, yönetilenlerin yönetimde doğrudan söz sahibi olduğu yönetişim ilkelerinin egemen olduğu günümüzde, memuru halktan soyutlayacak düzenlemeleri savunmanın hiçbir dayanağı olamaz. Suç işlediği iddia edilen memurun yargı önüne derhal çıkarılmaması, hukuka olan güveni ve devletin, idarenin otoritesini ve saygınlığını zedelemektedir.

17) “Kanunun belirlediği usul ve esaslara göre; rektörler Cumhurbaşkanınca, dekanlar ise Yükseköğretim Kurulunca seçilir ve atanır” şeklindeki AY m 130/6 hükmü aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir.

“Kanunun belirlediği usul ve esaslara göre; üniversite öğretim görevlileri arasından belirlenen rektör adayları Cumhurbaşkanınca, dekanlar ise Yükseköğretim Kurulunca seçilir ve atanır”

GEREKÇE: Üniversitelerin özerk olması gereken yapılarına uygun şekilde rektör adaylarının öğretim görevli tarafından belirlenmesi anayasal güvenceye bağlanmıştır.

18) “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” şeklindeki AY m 138/son hükmün devamına “Yargı kararına uyulmaması özel olarak cezai yaptırımına bağlanır” cümlesi eklenmiştir.

GEREKÇE: Uygulamada yargı kararına uyulmadığı, kararın gereklerinin yerine getirilmediği sıklıkla şikayet konusu yapılmaktadır. Yargı kararını yerine getirmeyen kamu görevlisi genel bir suç olan görevi kötüye kullanma suçu kapsamında cezalandırılmaktadır. Ancak uygulamada bu cezanın etkinliği yoktur. O nedenle yargı kararına uyulmamasının ayrı ve şekli bir suç olarak düzenlenmesi gerektiği belirtilmiştir.

19) “Hakimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamaz” şeklindeki AY m 139/1 hükmünden sonra gelmek üzere “rızası dışında görev yaptığı yer ve görevi değiştirilemez” ibaresi eklenmiştir.

GEREKÇE: Yapılan eklemeyle hakimlere coğrafi ve görev teminatı sağlanarak, tayin endişeleri giderilmiş, istedikleri konuda uzmanlaşma imkanı tanınmıştır.

20) AY m 140/1 hükmündeki “ ve idari” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.

GEREKÇE: İdari rejim ortadan kaldırıldığından buna uygun düzenleme yapılmıştır.

21)Anayasa Mahkemesinin kuruluşu ile ilgili AY m 146 hükmü aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir.

“Anayasa Mahkemesi Sayıştay’dan 1 üye, Barolar’dan 2 üye, Yargıtay’dan 4 üye, , Anayasa Mahkemesi raportörlerinden 2 üye, Yükseköğretim Kurulu’ndan 3 üye, birinci sınıf hakim veya savcılardan 2 üye, üst kademe yöneticilerinden 1 üye olmak üzere aşağıdaki usullerle belirlenecek toplam onbeş üyeden kurulur.

Sayıştay Genel Kurulu kendi başkan ve üyeleri arasından; baro başkanları serbest avukatlar arasından, Yargıtay genel kurulu kendi başkan ve üyeleri arasından, Anayasa Mahkemesi üyeleri raportörler arasından gizli oyla yapacağı seçimde, en yüksek oyu alanlar sırasıyla ve doğrudan üye seçilir. Oy oranı aynı olanlar bakımından yaşı daha büyük olana, yaşın da aynı olması halinde kıdemi daha yüksek olana öncelik verilir. Seçimle ilgili usul ve esaslar kanunla düzenlenir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üç üyeyi, Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından her bir dalda göstereceği üçer aday içinden seçer. Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılacak bu seçimde, her boş üyelik için ilk oylamada üye tam sayısının üçte iki ve ikinci oylamada üye tam sayısının salt çoğunluğu aranır. İkinci oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için üçüncü oylama yapılır; üçüncü oylamada en fazla oy alan aday üye seçilmiş olur.*

Cumhurbaşkanı, üst kademe yönetici üyeyi ve birinci sınıf hâkim ve savcılardan iki üyeyi doğrudan seçer.

Anayasa Mahkemesine üye seçilebilmek için, kırkbeş yaşın doldurulmuş olması kaydıyla; yükseköğretim kurumları öğretim üyelerinin profesör veya doçent unvanını kazanmış, avukatların en az yirmi yıl fiilen avukatlık yapmış, üst kademe yöneticilerinin yükseköğrenim görmüş ve en az yirmi yıl kamu hizmetinde fiilen çalışmış, birinci sınıf hâkim ve savcıların adaylık dahil en az yirmi yıl çalışmış olması şarttır.

Anayasa Mahkemesi üyeleri arasından gizli oyla ve üye tam sayısının salt çoğunluğu ile dört yıl için bir Başkan ve iki başkanvekili seçilir. Süresi bitenler yeniden seçilebilirler.
Anayasa Mahkemesi üyeleri aslî görevleri dışında Resmî veya özel hiçbir görev alamazlar.

GEREKÇE: Anayasa Mahkemesi üyeliğini layıkıyla yapabilecek kişiyi, yargı kurumu içindeki meslek mensubu olanlar en iyi şekilde belirleyebilir. Düzenleme ile bu yetki, yargı mensubuna verilmektedir. Meslek Yargı mensupları arasında yapılan oylamada en yüksek oyu alan yerine an az oy alanın seçilmesine imkan tanıyan hakkaniyete aykırı uygulamaya son verilmiş, yargı mensuplarının iradesi ön plana alınmıştır. Cumhurbaşkanının 4 üyeyi doğrudan ve 8 üyeyi de dolaylı olarak seçme yetkisi ortadan kaldırılarak yargının yürütmenin baskı ve etkisinden kurtarılması sağlanarak bağımsızlığı önündeki engel kaldırılmıştır. Esasen gerektiğinde Cumhurbaşkanını yargılayacak üyeleri, Cumhurbaşkanının seçmesi kadar çelişkili bir düzenlemeye son verilmesi gerekmektedir.

22) AY m 148/1 fıkrasına “kanunların” ibaresinden sonra, “milletlerarası andlaşmaların” ibaresi eklenmiştir.

AY m 148/1 son cümlesindeki, “kanun hükmünde kararnamelerin” ibaresi yerine “kanun hükmünde Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin” ibaresi eklenmiştir.

AY m 148/6 hükmündeki “Danıştay” ibaresi metinden çıkarılmıştır.

GEREKÇE: Milletlerarası andlaşmaların da Anayasaya uygunluk denetiminin yapılabilmesi için bu husus 1. Fıkraya eklenmiştir.

Ayrıca AY m 148/1 son cümlesindeki, “kanun hükmünde kararnamelerin” ibaresi yerine bu kavram ortadan kalktığından “kanun hükmünde Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin” ibaresi eklenmiştir.

Danıştay ortadan kaldırıldığından, buna uygun düzenleme yapılmıştır.

23) AY m 150/1 fıkrasına “kanunların” ibaresinden sonra, “milletlerarası andlaşmaların” ibaresi; AY m 151/1 ve m 153/2-3hükümlerine “kanun” ibaresinden sonra “milletlerarası andlaşma” ibaresi eklenmiştir.

GEREKÇE: Milletlerarası andlaşmaların da Anayasaya uygunluk denetiminin yapılabilmesi için eklemeler yapılmıştır.

24) “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar” şeklindeki AY m 153/son hükmü “Anayasa Mahkemesinin her türlü kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve gerekçesiyle birlikte yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar” şeklinde değiştirilmiştir.

GEREKÇE: Anayasa Mahkemesinin hem bireysel başvuru ve hem de iptal davalarında verdiği kararların sadece hüküm fıkrası değil, gerekçesinin de bağlayıcı olduğu açıklığa kavuşturulmuştur. Hüküm gerekçe ve hüküm fıkrasından oluşur. Gerekçesiz bir hüküm düşünülemez. Hüküm fıkrasında yer alan sonuç, gerekçenin ve gerekçede yer alan mantıki sürecin sonucudur. Yasama organı yeni düzenleme yaparken veya diğer mahkemeler karar verirken Anayasa Mahkemesi’nin iptal başvurusu veya bireysel başvuru sonucunda verdiği kararının dayandığı gerekçeleri dikkate almak zorundadır. Çünkü, anayasa yargısının mantığı gereğince, anayasanın üstünlüğünün devamı açısından hem yargı ve hem de yasama organının özellikle iptal edilen bir kanuna yönelik uygulamasında veya yeni düzenlemesinde kararlarının gerekçelerinin yol göstericiliği çok önemlidir. Karar gerekçelerinin, yasama organı açısından en fazla aydınlatma veya yol göstericilik biçiminde bir işleve sahip olması yönündeki düşünceler isabetli değildir. Yorumlu ret kararları, bakımından da sonuç bölümü ile gerekçe iç içe geçtiğinden salt yol göstericilikten bahsedilemez; gerekçenin her durumda bağlayıcı olması için açık düzenleme yapılmıştır.

25) AY m 155 ve 158 hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır.

GEREKÇE: Yapılan düzenleme ile Türkiye’de idari rejim ve dolayısıyla Danıştay ortadan kaldırılmıştır. İdarenin sorumluluğu veya idari işlemlerin iptali ya da vergi yargılaması ayrı bir Kanunla da düzenlenebilir. Ancak böyle bir düzenleme yapılması, ayrı bir idari yargı düzeni oluşturulmasını gerektirmez. Bir başka anlatımla ayrı bir idari ve vergi ihtisas mahkemesi kanunla kurulabilir ve idarenin davalı olmasından kaynaklanan özellikler dikkate alınabilir. Fakat bu ihtisas mahkemesinin vereceği karar, aynı yargılama sistemi içinde ve aynı kanun yoluna tabi olmalıdır. Örneğin, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun m 73 gereği, tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara ilişkin davalara tüketici mahkemelerince bakılmaktadır. Tüketici mahkemesi, tüketici hukukundan kaynaklanan özellikleri (tüketicinin daha zayıf ve pasif durumda olmasını) ve TKHK hükümlerini dikkate alarak karar vermekte ve karar adli yargı sistemi içinde kanun yoluna tabi olmaktadır. Aynı şekilde, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu m 5 uyarınca ticari davalara da ticaret mahkemelerinde bakılmaktadır. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu uyarınca iş mahkemelerinin kurulması; 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun uyarınca aile mahkemelerinin kurulması; 3402 sayılı Kadastro Kanunu uyarınca kadastro mahkemelerinin kurulmasında da durum aynıdır. Diğer bir anlatımla, bir hukuk dalının kendine has özelliği nedeniyle özel kanuna tabi tutulması, onun için ayrı bir yargılama sistemi yaratılması sonucunu doğurmamalıdır. İdare aleyhine açılacak tazminat davalarının, aynı yargılama sistemi içindeki idari ihtisas mahkemelerince çözüleceğinde hiç duraksama ve kuşku yoktur. Esasen özel kanunlarla idarenin sebebiyet verdiği zararlardan sorumluluğunun adli yargı içine alınmasından dolayı bir sorun yaşanmaması da bu tezi doğrulamaktadır.

Adli yargı ile idari yargı arasındaki ayrımın giderilerek yargı birliğinin sağlanması gerektiği idari nitelikteki bir çok çekişmenin adli yargıda görülmesine yönelik yapılan düzenlemelerden de anlaşılmaktadır. Hatta idari sözleşmelerden doğan uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözülmesi mümkün hale gelmiştir.9 Bundan başka idarelerin kendi aralarındaki bazı uyuşmazlıklarının, hukuk hakimi tarafından hakem sıfatıyla çözümlenmesi öngörülmüştür.10

Verilen idari yaptırımların Kabahatler Kanunu gereği adli yargıda iptali bir sorun yaratmamaktadır. İdari işlemin iptaline adli yargı düzeni içinde de karar verilmesi mümkündür. Çünkü, adli yargı sistemi içinde geriye yönelik olarak sonuç doğuracak şekilde iptal kararı verilebilir. Nasıl ki, yanılma, aldatma, korkutma, muvazaa gibi irade bozukluklarına istinaden açılan davalarda, genel kurul kararının iptali, ayni dava olarak nitelenen yolsuz tescile dayalı tapu iptali ve tescil vs. davalarında, verilen iptal hükmü geriye yönelik sonuç doğurmakta ise, hukuka aykırı idari işlemin iptalinde de durum aynı olacaktır.

Tanzimat döneminde batılılaşma çabaları sırasında idari yargı sisteminin Fransa’dan alındığı bilinmektedir. Fransa sisteminin, iktidar ve idareyi genel mahkemelerin yargı denetiminden kurtarılması için ortaya çıktığı, bir başka anlatımla, Fransız devlet yöneticilerinin adli-idare sistemine tahammül edemedikleri ileri sürülmektedir.11 Ülkemizdeki mevcut idari yargının uzmanlığına ve tarafsızlığına güvensizlik vardır. İdari yargının hukuka uygunluk denetimi yaparken kişiyi koruyacak yeterli kudrete sahip olmaması, yürütmeyi durdurma kararı verilmesinin önüne engeller çıkarılması, dava sonuçlanıncaya kadar oluşacak olumsuz sonuçları önlemeye yönelik ihtiyati tedbir gibi müesseselerin bulunmaması idari yargıdan kaçma eğilimi yaratmaktadır. Bunda, idari yargı kararların uygulanmamasının olağan karşılanmaya başlaması da etkilidir. Esasen gerek Anayasa (AY m 115, m 155) gerekse Danıştay Kanunu (m 23/c-d-e) gereği, adından da anlaşılacağı üzere aynı zamanda idareye danışmanlık görevi yapan Danıştay’ın, tarafsız kalması beklenemez.12 Uygulamada “idari gerekler yönünden bakılıp, “üstün kamu yararı” gibi kavramlar yaratılarak, açıkça hukuka aykırı işlemlerin iptalinden kaçınıldığı, idarenin de “üstün kamu yararı” gerekçesine sığınarak hukuka aykırı işlemler tesis ettiği görülmektedir.

Adli yargı sistemi içindeki hukuk hükümlerine tabi olarak yapılacak yargılama, kişilere daha çok güven vermektedir. Çünkü bu düzende, hukuki kurum ve kavramlar daha köklü, geniş ve gelişmiş durumdadır. O nedenle de kişi ve devletin içinde bulunduğu konum daha iyi değerlendirilmektedir.

İdari yargının bir içtihat hukuku niteliğinde olması sık sık değişen içtihatlar nedeniyle hukuki güvenliği de sarsmaktadır. Danıştay’ın değiştirdiği içtihatları açıklama veya yayımlama zorunluluğunun olmaması, değişen içtihatlardan zarar görenlerin zararlarını karşılayacak düzenlemelerin bulunmaması bu güvensizliği daha da arttırmaktadır.

Hukuk (adli) yargılama usulüne, medeni hukuka ve borçlar hukukuna ait kurum ve kuralların bir kısmının idari yargının içine alınması, bir kısmının ise dışarıda bırakılması, uyumsuzluk yaratmaktadır. Bu yaratılan doku uyuşmazlığı, davalara bakacak mahkemelerde belirsizliğe neden olmakta, belirsizliğin başka bir yargı düzeni (Uyuşmazlık Mahkemesi) tarafından giderilmeye çalışılması da davaların uzamasına ve usul ekonomisine aykırılık oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, adli ve idari yargı yollarının birleştirilmesi, aynı maddi hukuk kural ve düzenlemelerine tabi kılınması, aynı usul kurallarının uygulanması, verilen kararların aynı kanun yolu mahkemesinde denetiminin yapılması ve yargı birliğinin sağlanması amaçlanmıştır.

26) AY m 159 yürürlükten kaldırılmış ve aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir.

“Hâkimler ve Savcılar Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar.

Hâkimler ve Savcılar Kurulu onüç üyeden oluşur; iki daire halinde çalışır.

Kurul, kendi içinden salt çoğunlukla bir başkan, bir başkan vekili iki adet daire başkanı ve başkanvekili seçer. Adalet Bakanı veya uygun göreceği yardımcısı, dairelerin görüşmelerine katılabilir ve görüşlerini bildirebilir.

Kurulun, dört üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş hâkim ve savcılar arasından yapılacak oylama sonucu sırasıyla en yüksek oyu alan hakim ve savcılardan; dört üyesi Yargıtay genel kurulu kendi başkan ve üyeleri arasından seçilir.

Üç üyesi nitelikleri kanunda belirtilen yükseköğretim kurumlarının hukuk dallarında görev yapan öğretim üyeleri ile iki üyesi de avukatlar arasından Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilir. Kurulun Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilecek üyeliklerine ilişkin başvurular, Meclis Başkanlığına yapılır. Başkanlık, başvuruları Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona gönderir. Komisyon her bir üyelik için üç adayı, üye tamsayısının üçte iki çoğunluğuyla belirler. Birinci oylamada aday belirleme işleminin sonuçlandırılamaması halinde ikinci oylamada üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu aranır. Bu oylamada da aday belirlenemediği takdirde, her bir üyelik için en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile aday belirleme işlemi tamamlanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Komisyon tarafından belirlenen adaylar arasından, her bir üye için ayrı ayrı gizli oyla seçim yapar. Birinci oylamada üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu; bu oylamada seçimin sonuçlandırılamaması halinde, ikinci oylamada üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu aranır. İkinci oylamada da üye seçilemediği takdirde en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile üye seçimi tamamlanır.

Üyeler yedi yıl için seçilir. Süresi biten üyeler bir kez daha seçilemez.

Kurul üyeliği seçimi, üyelerin görev süresinin dolmasından önceki otuz gün içinde yapılır. Seçilen üyelerin görev süreleri dolmadan Kurul üyeliğinin boşalması durumunda, boşalmayı takip eden otuz gün içinde, yeni üyelerin seçimi yapılır.

Kurulun, üyeleri, görevlerinin devamı süresince; kanunda belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya Kurul tarafından başka bir göreve atanamaz ve seçilemezler.

Kurulun yönetimi ve temsili Kurul Başkanına aittir.

Kurul, hâkim ve savcıları mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini yapar; Adalet Bakanlığının, bir mahkemenin kaldırılması veya yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini karara bağlar; ayrıca, Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirir.

Hâkim ve savcıların görevlerini; kanun ve diğer mevzuata (hâkimler için idarî nitelikteki genelgelere) uygun olarak yapıp yapmadıklarını denetleme; görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini, hal ve eylemlerinin sıfat ve görevleri icaplarına uyup uymadığını araştırma ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma işlemleri, ilgili dairenin teklifi ve Hâkimler ve Savcılar Kurulu Başkanının oluru ile Kurul müfettişlerine yaptırılır. Soruşturma ve inceleme işlemleri, hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak olandan daha kıdemli hâkim veya savcı eliyle de yaptırılabilir.

Kurulun kararlarına yargı yolu açıktır.

Kurula bağlı Genel Sekreterlik kurulur. Kurul, müstakil binada görev yapar ve kendisine ait bütçeyle yönetilir. Genel Sekreter, birinci sınıf hâkim ve savcılardan Kurulun teklif ettiği üç aday arasından Kurul Başkanı tarafından atanır. Kurul müfettişleri ile Kurulda geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıları, muvafakatlerini alarak atama yetkisi Kurula aittir.

Adalet Bakanlığının merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcılar ile adalet müfettişlerini ve hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçileri, muvafakatlerini alarak atama yetkisi Adalet Bakanına aittir.

Kurul üyelerinin seçimi, dairelerin oluşumu ve işbölümü, Kurulun ve dairelerin görevleri, toplantı ve karar yeter sayıları, çalışma usul ve esasları, dairelerin karar ve işlemlerine karşı yapılacak itirazlar ve bunların incelenmesi usulü ile Genel Sekreterliğin kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.

GEREKÇE: Mevcut durumda, Kurul; Bakan, Adalet Bakanlığı ilgili bakan yardımcısı ile Cumhurbaşkanınca seçilen dört ve Türkiye Büyük Millet Meclisince seçilen yedi üyeden oluşmaktadır. Yasama ve yürütmeyi denetleyecek Kurulun içinde bu organlarda görevli olanların yer almaması gerekir. O nedenle Adalet Bakanlığı ilgili bakan yardımcısı kuruldan çıkarılmış, ancak adalet hizmetlerinin yerine getirilmesi ile görevli bakan ve yardımcısının görüşlerini bildirmesine olanak tanınmıştır. Kuruldaki üye ve daire sayısı değiştirilmemiştir. Kurul sahadaki hakimlerin kendi aralarından seçecekleri dört; Yargıtay’ın kendi arasından seçtiği dört ve TBMM’nin seçtiği 5 olmak üzere 13 üyeden oluşmuştur. Kurulun ekseriyeti hakim ve savcıların kendileri tarafından kendi içlerinden belirlenmiştir. Yargının kurucu unsurlarından bağımsız savunmayı temsil eden avukatların Kuruldaki sayısı arttırılmış, Cumhurbaşkanının seçim yetkisi ortadan kaldırılarak, yürümenin yargıya doğrudan müdahalesi ortadan kaldırılmıştır.

Kurulun kendisine ait sekreteryası yanında binası ve bütçesinin de varlığı Anayasa ile teminat altına alınarak, yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı somutlaştırılmıştır.

HSK üyelerinin bir daha seçilme endişesiyle, tarafsız davranmalarını önleme amacıyla, görev süresi yedi yıla çıkarılarak ikinci defa seçilmeleri yasaklanmıştır.

Adalet dağıtan hâkimlerin adalete başvurmalarının yasaklanmasının hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu dikkate alınarak, her türlü HSK kararlarına karşı yargı yolu açık tutulmuştur.

27) AY m 160/1 son cümlesi “Bu kararlar aleyhine yargı yoluna başvurulamaz” ve AY m 160/2 hükmü “Vergi, benzeri mali yükümlülükler ve ödevler hakkında Yargıtay ile Sayıştay kararları arasındaki uyuşmazlıklarda Yargıtay kararları esas alınır” şeklinde düzenlenmiştir.

GEREKÇE: Danıştay ve idari rejim ortadan kaldırıldığından, çelişkide Yargıtay kararlarının dikkate alınacağı vurgulanmıştır.

28)AY m 161 hükmünün sonuna “Bütçenin, bütçe hakkına uygun olarak, kamu gelir ve gideri veya riskinin hem mali saydamlık, hem de hesap verme sorumluluğu bakımından denetlenmesi mümkün olacak şekilde hazırlanması zorunludur” şeklinde bir fıkra eklenmiştir.

GEREKÇE: Bütçe hakkı, yasamanın izni olmaksızın yürütmenin gelir toplayamaması ve harcama yapamaması yani parlamentonun kamu maliyesi üzerinde mutlak güç sahibi olması demektir. Bütçe hakkı, devletin nerelere ne kadar harcayacağı ve bu harcamaları için halka ne gibi yükümlülükler yükleyeceği konusunda, halkın ya da onun adına karar vermeye yetkili organların söz sahibi olmalarını ifade etmektedir. Bütçe hakkını, kamu sektörü faaliyetlerinin ve büyüklüğünün parlamento tarafından onanması, izlenmesi ve denetlenmesi olarak tanımlamak mümkündür. Mali disiplini bozan ayrıcalıklı şirketler, fonlar, havuzlar vs. yaratılması ve bunların bütçe dışında tutulması, kamu özel işbirliği projelerinin giderek artması sonucunda; vazgeçilen gelir nedeniyle bütçe yükünün oluşması, verilen garantiler nedeniyle de, hizmet almayanların vergilerinden ödeme yapılmak zorunda kalınması, döviz cinsinden garantilerin kur farkı yükü yaratması, ticari sır gerekçesiyle kamu maliyesini etkileyen yükümlülüklerinin gizlenmesi, hazine tarafından ödenen kira, hizmet, yatırım vs bedellerin proje ve yatırım bazında belirsiz olması gibi nedenlerle bütçe hakkını ihlal eden uygulamalara son verilmesi amaçlanmıştır.

İlk etapta Anayasada yukarıda belirtilen değişikliklerle mevcut sistemin iyileştirilmesi gerekmektedir.

SON SÖZ: “GÜÇLENDİRİLMİŞ PARLEMENTER SİSTEM” değil, “İYİLEŞTİRİLMİŞ BAŞKANLIK SİSTEMİ” üzerinde durulmalı ve tartışılmalıdır.

C. SEÇİM KANUNLARINDA YAPILMASI GEREKEN DEĞİŞİKLİKLER

Politik tartışmalarda, seçim sistemi ile Siyasi Partiler Kanununda değişiklik yapılması sürekli dile getirilmektedir. Hükümet sistemi, Seçim Sistemi, Siyasal Partiler, TBMM İç Tüzüğü, Yerel Yönetimler, Şeffaflık ve Hesapverilebilirlik birlikte dikkate alınarak değerlendirilme yapılması gerektiği açıktır. Ancak ilk sırada seçim sistemi üzerinde durulmalıdır.

Yasama ve yürütme birbirinin çarklarına çomak sokan iki organ yerine, uyumlu ve işbirliği içinde çalışan ve çözüm üreten organlar olmalıdır. Yukarıda gerekçeleri açıklandığı üzere, güçlendirilmiş parlamenter sistem değil, iyileştirilmiş başkanlık sistemi bize daha uygundur. Muhalefet partileri güçlendirilmiş parlamenter sistemi ile ilgili olarak Almanya da uygulanan kurucu güvensizlik oyu dışında somut bir öneri sunmamaktadırlar.

Burada yasamanın denetim ve dengenin sağlanmasında en önemli etkisi olduğu savunulan seçim sistemi üzerinde durulacaktır.

AY m 67/6 hükmünde yapılan değişiklik önerisinde “Seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ve de seçmen-seçilmen ilişkisinin mümkün olduğunca doğrudanlığı ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir” denilmiştir. Burada özellikle seçmen ve seçilmen ilişkisinin doğrudanlığının, bir başka anlarımla, milletvekillerini ve belediye meclis üyelerini siyasi partiler ve parti başkanları yerine, mümkün olduğunca halkın doğrudan belirlemesinin ve millet iradesinin seçim sonuçlarına yansıtılmasının nasıl sağlanacağı üzerinde durulacaktır.


1)Seçim Sistemi

5 yılda bir cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri ile yerel seçimler yapılmaktadır (AY m 77). Ülkemizdeki siyasi çatışma ortamı, gelir dağılımı adaletsizliği, az gelişmişlik ve eğitim seviyesi düşüklüğü, uzlaşma kültürünün olmaması, hukuksal olanakların siyasi amaçlara alet edilmesi nedenleriyle istikrarın sağlanması bakımından, şu anki konjonktürde Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin beş yılda bir aynı günde yapılmasına dair düzenleme (AY m 77/1) makul sayılabilir.

a. Milletvekili Seçimi

Sorun 1: Seçim barajının yüksekliği nedeniyle büyük bir kesimin sesini Mecliste duyuramaması:

Çözüm 1: Seçimde 100 adet milletvekili doğrudan alınan oy oranına göre belirlenmelidir. Bunun için partilerin belli bir bölge veya seçim çevresine bağlı kalmaksızın 100 adede kadar aday göstermelerine imkan tanınmalıdır. Örneğin Türkiye genelinde %2 oy alan parti Mecliste 2 milletvekili; %9 oy alan parti 9 milletvekili ile temsil edilmelidir. Buna göre %1’den fazla her görüş Mecliste temsil edilmiş olacaktır. Bu husustaki 1995 yılında verilen Anayasa Mahkemesi iptal gerekçesi şöyledir;

* “…. “Madde 3.- ........ Bunun 100'ü ülke seçim çevresi milletvekili olarak seçilir. Ülke seçim çevresinden seçilen milletvekilleri, her parti bakımından her il için birden fazla olmamak kaydıyla, partilerin yetkili kurulları kararıyla belirli iller ile ilişkilendirilir." Anayasa'nın 80. maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçildikleri bölgeyi ya da kendilerini seçenleri değil, tüm milleti temsil edeceği açıklığı bulunmaktadır. Maddede, milletvekillerinin bölgelerden seçilecekleri, seçim bölgesinin milletvekili olarak yasama organı üyeliğine gelecekleri, ancak, yere ve seçmene bağımlı olmadan tüm ulusu temsil edecekleri belirtilmektedir. Seçimde aranan bölge ve seçmen ölçüsü, seçim sonrasında ulus boyutuna dönüşmektedir. Bu açılım "temsil" ilkesine uygun bir oluşumdur. Yasama organında sınırsız bir çalışma yapma ve ulusal egemenliği yasama alanında kullanma, ulus adına davranma, ulusu temsil etmekle olanaklıdır. Ancak, bu durum seçilmede bölge bağını, seçildiği bölge milletvekili olarak çağrılmasını etkilememekte ve engellememektedir. Bir seçim bölgesinden seçilmemiş bir kişinin, partisinin aldığı oylara dayanılarak partisinin yetkili kurulları kararıyla bir ille ilişkilendirilmesi Anayasa dışı bir bağın kurulmasıdır. Milletvekili, Anayasa'da olanak veren bir kural bulunmadığından bölgesiyle ilişkili olur ve ancak bölgesinden aldığı oylarla seçilir. Anayasa'nın 80. maddesi başka bir ilgiye açık olmadığı gibi 75. maddesi de milletvekillerini sınıflandırıp değişik biçimde adlandırmaya elverişli değildir. Milletvekillerinin bir ya da birkaçını bir başka adla seçmek ve ayırmak Anayasa katında geçerli olamaz. Anayasa'nın başka bir maddesinde de 550 milletvekilinin kendi içinde ayrımına ilişkin hiçbir açıklık yoktur. Seçmenin adını bilmediği, önceden hangi bölgeden olduğu belirsiz adayı seçmiş sayılması da düşünülemez. Bu milletvekillerinin parti yetkili kurullarınca seçmenin istenci dışında bir İl'le ilişkilendirilmesi demokratik ilkelerle bağdaşamaz. Demokrasi olup bittileri dışlar, seçmen istencini temel edinir. Seçmenle seçim bağı bulunmayan milletvekilinin durumu ayrı bir değerlendirmeyi gerektirmekle birlikte seçim olgusunun doğasına aykırılığı nedeniyle yargı denetiminin konusudur. Demokratik hukuk devleti kavramına da ters düşen düzenleme Anayasa'nın 80. ve 75. maddelerine aykırıdır.”13

Yukarıdaki karara katılmak mümkün değildir. O halde ülkede belli bir oy potansiyeline sahip değişik görüşlerin yasama meclisine aktarılması nasıl olacaktır? Barajın altında kalan parti görüşlerini ve çok sesliliği dışlayan bu kararı kabul etmek mümkün değildir. Çoğunluğun temsilinin genelin fayda ve menfaatini yani devletin iyi idaresini sağladığı çoğunluk anlayışı ve seçimde adaleti ve yönetimse istikrar için kabul edilen barajlı nispi temsil sistemi yanında, baraj altında kalan azınlıktakilerin görüşlerinin de dikkate alınmasını sağlayan çoğunlukçu bir anlayışa da gereksinim vardır. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi hem milletvekillerinin seçildikleri bölgeyi ya da kendilerini seçenleri değil, tüm milleti temsil edeceğini ve hem de seçilmede bölge bağının bulunması zorunluluğunu araması kendi içinde çelişki oluşturmaktadır. O nedenle Anayasa Mahkemesinin görüşünü ortadan kaldırmak üzere AY m 67/6 hükmüne “Seçime katılan partilerin doğrudan oy oranına karşı gelecek şekilde belli sayıda milletvekili seçimine yönelik düzenleme yapılabilir” cümlesi eklenmiştir.

Bu durumda hem barajlı hem barajsız nispi ve hem de çoğunluk sisteminin birlikte uygulanması, tek derecede de seçimin sonuçlandırılması gerekmektedir. O nedenle, Milletvekili Seçimi Kanununda, her partinin 1. Sıradan başlamak üzere 100 kişiye kadar Türkiye milletvekili adayı göstermesi, genel oy oranı %1’den fazla olan her partinin küsuratlar dikkate alınmaksızın bu statüde milletvekili kazanması, daha sonra küsuratlar nedeniyle eksik kalan kısmın, en yüksek küsurattan başlayarak 100’e tamamlanması yönünde düzenleme yapılmalıdır. Örneğin, A partisi %35,70; B partisi %21,88; C partisi 15,40; D Partisi %10,85; E partisi %7,50; F Partisi; %4,48; G Partisi %3,33; H partisi 2,24 ; I Partisi de 1,28 oy almış ise, öncelikle sırasıyla A:35, B:21, C:15, D:10, E:7, F:4, G:3, H:2, I:1 olmak üzere toplamda 98 adet Türkiye milletvekili seçilecektir. Bakiye 100-98=2 milletvekili ise, en yüksek küsuratı olan B (88) partisi ile D (85) partisinden seçilecektir. Küsuratların eşit olması halinde oy sayısı dikkate alınabilir.

Sorun 2: Milletvekili adaylarının belirlenmesinde halk veya parti üyeleri yerine, siyasi partideki oligarşik yapı veya siyasi parti başkanının iradesinin etkili olması dolayısıyla milletvekillerinin halktan kopukluğu sonucunun doğması.

Çözüm 2: Siyasi partilerin milletvekili adaylarını belirleme sürecine müdahale edilmesi örgütlenme özgürlüğüne de müdahale oluşturur. Bir başka anlatımla bir siyasi partinin ön seçim, merkez yoklaması, örgüt (temayül) yoklaması, kontenjan aday belirlemesi gibi yöntemlerden hangisini seçeceği konusundaki emredici hükümler parti kurma hakkına (AY m 68) aşırı müdahale niteliğinde olur. O halde, siyasi partilere değil, seçim sistemine yapılacak müdahale ile milletvekili adaylarının belirlenmesi yöntemine etki edilebilir.

Siyasi partinin amacı nedir? Yasamada mı yoksa yürütmede mi etkili olmak? Tabii ki hem yerelde hem de genelde öncelikle yürütmeyi ele geçirme asıl amaçtır. Bu amaca ulaşılması için ya siyasi parti başkanının ya da etkili başka görevlisinin (başkan yardımcısı, genel sekreter vs.) Cumhurbaşkanı adayı olması ve dolayısıyla parti politikalarının yürütmede uygulanması amaçlanmaktadır. Bundan başka etkin bir yürütme için yasama ile yürütmenin de mümkün olduğunca uyumlu çalışmasının sağlanması gerekmektedir. Yasama meclisinde de kanun çıkaracak çoğunluğun sağlanması için milletvekili aday belirlemesi ve seçiminin halka doğrudan dayanması sağlanmalıdır.

Öncelikle milletvekillerinin liste ile seçilmesi usulü terk edilmelidir. Çünkü, listelerin belirlenmesinde seçmenin etkisi olmamakta, siyasi parti tarafından belirlenen kişiye oy verilmek zorunda kalınmaktadır. Seçmen partiye oy vermek istemesine rağmen, oy vermek istemediği kimseyi seçme zorunluluğunda bırakılmaktadır.

Milletvekili adaylarının halka dayanmalarını sağlamak için dar bölge çoğunluk sistemi benimsenmelidir. Dar bölge basit çoğunluk sistemi, yani tek turlu tek isimli çoğunluk sistemi, ülkenin her biri bir milletvekili çıkaracak şekilde seçim bölgesine bölünerek, en fazla oyu alan parti adayının veya bağımsız adayın ilgili seçim bölgesinden seçilmesini ifade etmektedir. Ülke milletvekili sayısınca seçim bölgesine bölünmekte ve bir seçim bölgesinde kullanılan geçerli oyların basit çoğunluğunu alan aday seçilmektedir. Örneğin, 500 (100 tanesi Türkiye Milletvekili kontenjanına dahil olduğundan) milletvekili için 500 adet seçim çevresi belirlenecektir. Her seçim çevresinde en yüksek oyu alan aday milletvekili seçilecektir. Bu şekilde, milletvekili siyasi partideki oligarşik yapı veya siyasi parti liderine değil, doğrudan halka dayanarak siyaset üretecektir. Aklını parti liderine kiraya vermemiş olacaktır. Siyasi partiler adaylarını halkla iç içe olan kimselerden belirlemedikleri takdirde, yasamada söz sahibi olma imkanını kaybedeceklerdir. Bir başka anlatımla siyasi partilerin aday belirleme sürecinde seçmen iradesini göz önünde tutmaları gerekecektir. Milletvekili adayının kişiliğini ve hizmet etme yeteneğini en iyi şekilde onu tanıyan ve aynı çevrede yaşayan hemşerisi değerlendirir. Bu şekilde halkın seçimlere katılımı da en üst düzeyde sağlanır. Çünkü insanlar tanıdıkları ile ilgili tercih kullanımında daha katılımcı davranır. Seçmen hem parti hem de aday üzerinde tercih hakkını kullanacaktır. Örneğin desteklediği partiden olmasına rağmen, şahsi zaaflara sahip ve kendisini yönetme yeteneği bulunmayan bir milletvekiline oy vermeyecek, en yakın görüşteki başka partideki tanıdığı bildiği adaya yönelecektir. Bu şekilde, adayların seçmenle ve bölgeyle ilişki kurulmadan belirlenmesi ihtimali azalacaktır. Belediye başkanlığı seçimleri de bir nevi dar bölge çoğunluk sistemine dayanmaktadır. Her belediye bir bölge olmakta ve o bölgede çoğunluğun oyunu alan kişi belediye başkanı seçilmektedir. O nedenle partiler belediye başkan adayını belirlerken halk tarafından tanınan, sayılan, sevilen, bilinen kişileri aday yapmaktadırlar. Aynı belirleme neden milletvekili ve belediye meclis üyeleri bakımından da gerçekleşmesin?

Dar bölge basit çoğunluk sisteminde, adayın ismi partinin önüne geçtiğinden, parti liderinin veya başka etkenlerin tepeden aday belirlemesi sınırlanmış olacak, siyasi partiler aday belirlerken seçmenin beklentisini gözeterek ve seçmenin olumlu yönde kanaat getirerek oy verebileceği kimseleri belirlemeye çalışacaktır. Parti disiplini gerekçesiyle merkezden yoklama ile aday belirleyen partilere ait milletvekillerinin seçilme şansı azalacaktır.

Sorun 3: %10 seçim barajının yüksekliği temsilde adalette olumsuzluk yaratmaktadır.

Çözüm 3: Yönetimde istikrar için %10 baraj oranı makul sayılabilir. Çünkü, 1 nolu çözümde de belirtildiği üzere, %1 oranından fazla oy alan her partinin mecliste temsili sağlanmaktadır. Ancak diğer demokratik ülkelere göre çok yüksek olan bu barajın %5’e kadar düşürülmesi de mümkündür.

Ayrıca, Milletvekili Seçim Kanunu’na 13.3.2018 tarihinde, 7102 sayılı Kanunun 15. maddesi ile eklenen 12/A maddesiyle seçim ittifakı mümkün kılınmıştır. Buna göre, “seçimlere katılma yeterliliği taşıyan siyasi partiler, ittifak yaparak seçime katılabilir. İttifak yapan siyasi partiler, kendi aday listelerini verir. İttifak yaparak seçime katılma kararı alan siyasi partiler, seçimin başlangıç tarihinden itibaren en geç yedi gün içinde, genel başkanların imzalarını ihtiva eden ittifak protokolünü Yüksek Seçim Kuruluna teslim eder… İttifak protokolünde; siyasi partilerce belirlenmesi halinde, ittifak unvanı ve kanunlara aykırı olmayan diğer hususlar yer alır.” Yine Kanun’un 33. maddesine eklenen “seçim ittifakı yapılması halinde, yüzde onluk barajın hesaplanmasında ittifak yapan siyasi partilerin aldıkları geçerli oyların toplamı esas alınır ve bu siyasi partiler için ayrıca baraj hesaplaması yapılmaz” hükmü barajın yukarıda bahsedilen olumsuzluğunu azaltırken, uzlaşıyı mümkün kılması ve farklı partilerin Meclis’te temsilini sağlayabilecek olması yönleriyle olumlu görülebilir. Nitekim 24 Haziran 2018 seçimlerine Cumhur ittifakı olarak Ak Parti ve MHP, Millet ittifakı olarak CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi birlikte girmiş; YSK’nın açıklamasına göre İyi Parti yüzde on barajını aşamamış olmasına rağmen; ittifak olarak seçime girdiğinden ittifakın barajı aşması İyi Parti’nin milletvekili hesabına dâhil olması sonucunu doğurmuştur.

b. Yerel Yönetimler Seçimi

Türkiye'de 2019 yerel seçimleri 2972 sayılı Kanuna göre, 30 büyükşehir belediyesi, 51 il belediyesi, 922 ilçe, 32 bin 105 mahalle ve 18 bin 306 köyde yapılmıştır. *İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır (2972 SK m 2/2). Mahalli İdareler seçimlerinde aday tespiti 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 37 nci maddesindeki hükümlere göre yapılır (2972 SK m 10/2).

** “İl genel meclisi ve belediye meclisi üyeliklerine seçilenlerin tespiti: * Bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oy toplamının onda birine tekabül eden sayı, bütün partilerin ve bağımsız adayların aldıkları oy sayısından ayrı ayrı çıkarılır. Bu çıkarmadan sonra geriye oyu kalmayan siyasi partiler ve bağımsız adaylar üye tahsisinde hesaba katılmaz. Yapılan çıkarmadan sonra geriye oyu kalan siyasi partilerin ve bağımsız adayların isimleri alt alta, kalan oyları da hizalarına yazılır. Bu sayılar önce bire, sonra ikiye, sonra üçe ... şeklinde devam edilmek suretiyle o seçim çevresinin çıkaracağı asıl üye sayısına ulaşıncaya kadar bölünür. Elde edilen paylar, siyasi parti ayırımı yapılmaksızın, en büyükten en küçüğe doğru sıralanır Belediye ve il genel meclisi üye tamsayısı kadar üyelikler, bu payların sahibi olan siyasi partilere ve bağımsız adaylara, sayıların büyüklük sırasına göre tahsis olunur. Son kalan asıl üyelikler için birbirine eşit rakamlar bulunduğu takdirde bunlar, aralarında ad çekmek suretiyle, tahsis yapılır” (m 2972 SK m 23).

Örneğin 5 meclis üyesinin çıkacağı ilçedeki seçimlerde A partisi 360.000; B partisi 120.000, C partisi 50.000; D partisi 10.000; E Partisi 7.000 geçerli oy almışsa toplam geçerli oy 547.000 olup, bunun %10’u 54.700 oyun altındaki C, D ve E partileri baraja takılıp elenecek, bu sayıyı aşan her partinin aldığı oydan 54.700 çıkarılarak bulunan sonuçlara duhont yöntemi uygulanacaktır. Buna göre;

%10 Düşülmüş
Oy Sayısı 2’ye Bölümü 3’e Bölümü
A Partisi 305.300-1 152.650-2 50.883-4
B Partisi 65.300-3 32.650-5 10.883

A partisinden 3; B partisinden 2 adet meclis üyesi çıkacaktır. Bu sistemin temsilde adaleti sağlamadığı açıktır.

Ancak daha da önemlisi yerel seçimlerde partiler ve belediye başkan adayları ön planda olmakta, halk partiyi ve belediye başkan adayını dikkate alarak oy kullanmaktadır. Belediye meclis üyeleri ise silik kalmaktadır. Şöyle ki, siyasi partilerin belediye meclis üyesi adayları seçmenlere liste halinde sunulmakta, aday listelerinde seçmen herhangi bir değişiklik yapamamakta (kapalı liste) ve tercihli oy usulü bulunmamaktadır. Kaldı ki 2972 sayılı Kanuna göre, belediye meclis üyeliği seçimlerinde siyasi partilerin aday listeleri birleşik oy pusulasında yer almamakta, oy pusulasında sadece logosu, kısaltılmış adı ve tam adıyla partiler görünmektedir (2972 SK m 18). Aday listeleriyse kapalı oy verme yerinde, yani sandık başında seçmenin görebileceği bir yere asılmaktadır (298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun m 76/2). Bu yönleriyle belediye meclis üyeliği seçimleri adayların değil, siyasi partilerin yarıştığı bir görünüm sergilemektedir.

Başkan adayını ve meclis üye adaylarını genelde siyasi parti belirlediğinden, meclis tarafından alınacak kararlarda parti disiplini ve iradesi (grup kararları) ön plana çıkmaktadır. Bu da yerel yönetimlerin seçimlerde halktan kopması sonucunu doğurmaktadır. Bu olumsuz sonucu önlemek için en azından ve ilk etapta, mahalle bazında örgütlenme sistemine geçilmeli ve halkla doğrudan temas halinde olup, sorunları ilk elden ve doğrudan meclise aktarma imkanına sahip mahalle muhtarlarının14 siyasi partilerden aday gösterilmesine ve belediye meclislerinde temsiline imkan tanınmalı, mahalle/mahalleler bazında her meclis üyeliği için bölgeler belirlenmeli ve bu bölgelerde çoğunluğu alan meclise seçilmelidir

D.DİĞER HUSUSLAR

Her türlü meclis, komisyon toplantılarının, ihalelerin internetten canlı yayımlanmasını, mali tablolar ile bilançoların denetlenebilir şekilde halkın bilgisine sunulmasını, sözleşmelerin hukuki sonuçlarının ticari sır adı altında gizlenmesinin önlenmesini, yapılan şikayet, öneri, çözümlerin, meclis üyelerinin iletişim bilgilerinin ulaşılabilir şekilde paylaşılmasını, imarla ilgili hususlara halkın etkin katılımının oluşmasını sağlayacak Şeffaflık ve Hesapverilebilirlik Kanunu; kayırma olmadan, bilgi, başarı ve yetenek kıstaslarına göre işinin ehli ve yetkin kişilerin görevlere atanmasını, işe alınma, terfi, cezalandırmalarda objektif kıstasların ve sınavların esas alınmasını, sözlü sınav ve mülakatların video kaydı veya başka yöntemlerle denetimini veya bunların yapay zeka yardımıyla objektif kıstaslara göre gerçekleştirilmesini sağlayacak Liyakat Kanunu15; etik ilkeleri ve bunların ihlalinin yaptırımlarını içeren ve her düzeyde yasama, yürütme, yargı organlarında görev alanları kapsayan Etik Kanunu gibi demokratik toplumun temel kanunları hazırlanmalıdır. Konuşmaların süresini 5 ve 10 dk. olacak şekilde sınırlandıran, temel kanunların Genel Kurulda bölümler halinde görüşülmesine veya torba kanun uygulamasına son veren, yazılı soruya belli bir sürede cevap verilmemesini etkin yaptırıma bağlayan İçtüzük düzenlemelerine gidilmelidir. İstinaf yargılama sisteminden vazgeçilerek16 ilk derece mahkeme kararlarının denetimi eskiden olduğu gibi Yargıtay’a bırakılmalı ancak, Yargıtay’da ihtisaslaşma ve daire sayısı arttırılmalıdır. Usul hukuku kuralları sert bir şekilde uygulanmalı, zorunlu avukatlık ve avukatlık mesleki sorumluluk sigortasına geçilmelidir. Yargı kararına uyulmaması genel görevi kötüye kullanma suçuna yönelik ceza yerine, özel bir madde ile ağır cezai yaptırıma bağlanmalıdır. Savcılık ile hakimlik makamı hem konum olarak ayrılmalı, Türkiye Cumhuriyet Başsavcılığı kurulmalı, adli-idari kolluk ayrımına gidilmelidir. Ancak bu gibi düzenlemeler ikincil nitelikte olup, öncelikle yukarıda belirtilen Anayasal değişikliklerin acilen yapılması gerekmektedir.

Yukarıdaki görüş ve tekliflerimin mevcut sistemin iyileştirilmesine katkı sağlaması dileğiyle…

13.5.2021.







1 Bursa Barosu Avukatı ve Bahçeşehir Üniversitesi Kamu Hukuku Doktora Öğrencisi.
2 GERÇİK, İbrahim Zeyd, Türk Sosyal Karakteri Üzerine Kuramsal Bir Çalışma, Alanya Akademik Bakış, 4(1), Sayfa No.1-23, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/964888
3 “Türkiye, Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF), “Eğitim Kalitesi 2018” başlığıyla yayımladığı listede 99’uncu sırada yer aldı. Ülkelerin eğitim sistemi kalitesine göre oluşturulan listede Katar, Malezya, Endonezya, İran ve Pakistan gibi ülkeler Türkiye’nin önünde sıralandı… Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) 2018 yılı verilerine göre Türkiye’deki eğitim sistemi sınıfta kaldı. WEF’in 137 ülkenin eğitim sistemini puanlandığı, “Eğitim Kalitesi 2018” raporunda Türkiye, yalnızca 38 ülkenin önüne geçebildi. Eğitim sistemi kalitesinde 137 ülke arasında 101’inci sırada yer aldığı 2017 yılına göre 2018 yılında iki basamak yükselen Türkiye, Mozambik, Nikaragua, Tanzanya, Etiyopya ve Kamboçya’nın bulunduğu yüzdelik dilimden kurtulamadı. Öğrencilerin doğru mesleğe yönlendirilmesi, akademideki altyapı çalışmaları, eğitime harcanan paranın genel bütçeye oranı gibi ölçütler göz önüne alınarak oluşturulan listenin tepesinde İsviçre yer aldı. Toplam bütçe harcamasının yüzde 30’una yakınını eğitim harcamalarına ayıran Singapur ikinciliğe yerleşirken listenin üçüncü ve dördüncü sırasındaki ülkeler sırasıyla Finlandiya ve Hollanda oldu…”, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye-egitimde-pakistanin-gerisinde-kaldi-1065687

4 Asena Altın Gülova / Hilmiye Türesin Tetik / Deniz Dirik, Güç Zehirlenmesine Kavramsal Bir Bakış, https://www.researchgate.net/publication/325314606_GUC_ZEHIRLENMESINE_KAVRAMSAL_BIR_BAKIS

5 Gerekçe ile ilgili detaylı açıklamalar “C. SEÇİM KANUNLARINDA YAPILMASI GEREKEN DEĞİŞİKLİKLER” bölümünde yapılmıştır.
6 Bkz. 9 sayılı Milletlerarası Andlaşmaların Onaylanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (RG: 15/7/2018, 30479).
7 Bu husustaki detaylı açıklama ve gerekçeler için bkz. SÜTÇÜ, Nezih, “4483 Sayılı Memurlar Ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkındaki Kanun Nasıl Yozlaştırıldı ?”, İstanbul Barosu Dergisi, 2005/3, s.772 vd. ; Burs Barosu Dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2005, s.139 vd.

8 Bu hususta detaylı açıklamalar Terazi Hukuk Dergisi, 2014/12, s. 604 vd. “Anayasa Değişikliği Yapılmalı İdari Yargılama Usulü Kanunu Yürürlükten Kaldırılmalı ve Yargı Birliği Sağlanmalıdır” isimli makalemde mevcuttur.
9 “Yargı Yolu” başlıklı, Anayasa m 125/1 maddesi ile kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların milli veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülebilmesi imkanı tanınmıştır.
10 3533 sayılı Kanun m 4.
11 YAYLA, Yıldızhan, İdare Hukuku, İstanbul, 2009, s. 106; YAŞAR, Nuri, İdari Yargı Kararlarının Etkinleştirilmesi Arayışında İdari Yargı, İdari Yargıç ve Yargısal Emir, İstanbul, 2002, s. 74 (Sayın Yazar, Carrede Malberg’in görüşünü sunmuştur).
12 2575 sayılı Danıştay Kanunu m 23/e’de Danıştay’ın Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık tarafından gönderilen işler hakkında görüşünü bildireceği açıkça belirtilmektedir.
13 AYM 18.11.1995, 54/59 (RG: 21.11.1995, 22470 Mük.).
14 *Köy muhtarlığı ve köy ihtiyar meclisi üyeliği, mahalle muhtarlığı ve mahalle ihtiyar heyeti üyeliği seçimlerinde adaylık usulü yoktur. En az altı aydan beri o mahalle veya köyde oturmak şartıyla on sekiz yaşını dolduran her Türk vatandaşı, bu Kanunda ve bu Kanunun atıf yaptığı diğer kanunlarda öngörülen hükümlerce seçilmeye mani hali olmamak kaydıyla, muhtar, köy ihtiyar meclisi ve mahalle ihtiyar heyeti üyesi seçilebilir. Bunlar için ilkokul mezuniyeti şartı aranmaz; okur-yazar olmak yeterlidir (m 31). Muhtar, ihtiyar heyeti ve ihtiyar meclisi seçimleri ekseriyet sistemine göre yapılır (m 32).

15 Her ne kadar AY m 70 hükmünde “Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez” ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun m 3 hükmünde de Liyakat İlkesi “Devlet kamu hizmetleri görevlerine girmeyi, sınıflar içinde ilerleme ve yükselmeyi, görevin sona erdirilmesini liyakat sistemine dayandırmak ve bu sistemin eşit imkânlarla uygulanmasında Devlet memurlarını güvenliğe sahip kılmak” şeklinde tanımlanmışsa da bu hükümler liyakate dayalı sistem kurmayı ve sürdürmeyi sağlayacak ve garanti edecek nitelikte değildir.
16 Bu sistemin özellikle hukuk yargılamaları bakımından çalışmayacağı ve sorunlar yaratacağı, 12.1.2017 tarihinde Türk Hukuk Sitesinde yayımlanan “İstinaf Sisteminin Değerlendirilmesi ve İstinaf-Temyiz Yargılamasında Nispi Harç Uygulaması” isimli makalede detaylarıyla açıklanmıştır (http://www.turkhukuksitesi.com/makale_1940.htm).
---------------

------------------------------------------------------------

---------------

------------------------------------------------------------

2
Bu makaleden kısa alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir :

"Türkiye Nasıl Düzelir? Çözüm Önerisi Olarak Güçlendirilmiş Parlementer Sistem Yerine İyileştirilmiş Başkanlık Sistemi!" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Nezih Sütçü'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak yazarının izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.


[Yazıcıya Gönderin] [Bilgisayarınıza İndirin][Arkadaşa Gönderin] [Yazarla İletişim]
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
» Makale Bilgileri
Tarih
24-05-2021 - 14:25
(19 gün önce)
Makaleyi Düzeltin
Yeni Makale Gönderin!
Değerlendirme
Henüz hiç değerlendirilmedi.
Okuyucu
142
Bu Makaleyi Şu An Okuyanlar (1) :  
* Son okunma 1 saat 40 dakika 4 saniye önce.
* Ortalama Günde 7,10 okuyucu.
* Karakter Sayısı : 97813, Kelime Sayısı : 12799, Boyut : 95,52 Kb.
* Henüz yazarla iletişime geçen okuyucu yok.
* Makale No : 2166
Yorumlar : 0
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
Makalelerde Arayın
» Çok Tartışılan Makaleler
» En Beğenilen Makaleler
» Çok Okunan Makaleler
» En Yeni Makaleler
THS Sunucusu bu sayfayı 0,05827999 saniyede 13 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.