Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Aktif Makale Hukukun Dili

Yazan : Ali Nezhet Bozlu [Yazarla İletişim]
Avukat

Yazarın Notu
Mersin Barosu Dergisi

Hukuk’un Dili

Av. Ali Nezhet Bozlu


“Arazi; hudutları tefrika kati vasıtalarla tahdit ve tayin edilmiş bulunan sathı zemindir.” diyen hocamızın ardından, öğrenci arkadaşların arasından gelen derin ve faili meçhul “Amiiiiiin !” nidası, sadece Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde değil, çevredeki fakültelerde de anlatılıp gülünen hoş bir anıdır. Kendiliğinden, önünde bir tartışma olmadan gelişen bu olay, Nizamname’nin dilindeki Arapça’nın anlaşılamadığını ve bu anlaşılmazlık karşısında bir ayete gösterilen tepkinin verilmesini yansıtmaktaydı. Ne var ki, Türkiye Barolar Birliği ile Baromuzun ortaklaşa düzenlediği (yeni) Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tanıtım Toplantısı’nda, Kanun’daki yeni düzenlemeler kadar Kanun’un dilinin ne kadar Türkçe olup olmadığı oldukça ciddi bir ortamda tartışıldı. Kanun’un dilini eleştiren arkadaşlar, Arapça kelimelerin hala korunduğunu, bunların anlaşılmasının zor olduğunu, bunun yerine Türkçe kelimeler kullanılması gerektiğini, kanunların halk tarafından anlaşılmaz halde bulunduğunu söylediler. Kürsüdeki hocalarımız ise kanunlarda yerleşmiş kavramların değiştirilmediğini, hukukun bir bilim olduğunu ve herkesin kanunları okuyarak hukuku bilemeyeceğini, hukuk bilmeyenlerin yerine hâkimlerin, savcıların ve avukatların tarafın menfaatlerini ilgilendiren işlemleri yerine getirdiklerini söylediler. Konunun önemi ve tartışmaya değer olduğu su götürmez.

Konu, hukukun dilinin ne olduğunun, nereden geldiğinin incelendiği bir kitaba, hatta ansiklopediye alınabilecek cinstendir. Bir dergi çalışmasında ise, konunun ana hatlarına dair (ve oldukça eksik bir biçimde) bir rota çizilebilir.

HAMMURABİ KANUNLARI tarihin en iyi korunmuş yazılı kanunlarından biridir. Milattan Önce 1760 yılına ait olan bu Babil Kanunu’nun dili Akadçadır. Ancak, araştırmacılar, bu kanunların sadece bir topluluk içinde uygulanmadığını, temelinin Sümer Kanunlarına dayandığı, Semitik (Akad, Fenike, Arap, Sami, Habeş, Suryani ve İbrani dil gruplarını içine alan dil grubu) ve Sümer gelenekleri ve halklarıyla birleşik olduğunu ifade etmektedirler. (1) Resmi dilin Akadça olması, geçmişin birikiminden kaynaklanmaktadır. Tarihte belki de ilk kez düzenli ordu sistemini kuran Akadlar, bütün Mezopotamya’yı egemenlikleri altına alan ilk topluluktur. Sami asıllı kavim, Sümerleri yenerek Mezopotamya’ya girdiği halde Sümer dili ve kültürünü özümsemiş ve kendisine temel almıştı. Öte yandan ünlü Kadeş Anlaşması’na taraf olan ve bilinen en eski Hint – Avrupa diline sahip olan Hititler resmi yazılarını Akad çivi yazısı ile, diğer yazılarını ise hiyerogliflerle yazmışlardır. Anlaşma’nın diğer tarafı Eski Mısır’dan ise günümüze kadar gelmiş olan yazılı eserlerde, Kral Bochoris dönemine kadar Asya kökenli yasalarla karşılaştırılacak ne bir yasa metni, ne bir yasa koyucu ile karşılaşılabilmiştir. (2) Napolyon’un Mısır seferi sırasında bir Fransız askerinin kale yapımındaki bir kazıda tesadüfen bulduğu Rosetta Taşı’nın (Rosetta Stone) yardımıyla, yüzyıllardır bir sır olarak kalan Hiyeroglif yazısı çözülebilmiştir. Taşın özelliği üç dilde, Mısır halkının kullandığı Demotik, Mısır asillerinin kullandığı Hiyeroglif ve Antik Yunanca olarak yazılmış olmasıydı ve bundan yararlanılarak Mısır Hiyeroglifleri çözülebildi.

ANTİK YUNAN’ın Mısır yasaları ile olan ilişkisine ise Platon’un Timaios kitabında rastlamak mümkündür. Milattan Önce 640-559 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen Atina’lı devlet adamı Solon’a Mısırlı bir rahip, o zaman ki Atina’dan dokuz bin yıl önce bir Yunan uygarlığı bulunduğunu ve bu uygarlığın doğal felaketler sonucu yok olduğunu anlatır: “Demek oluyor ki sana dokuz bin yıl önceki yurttaşlarının kurumlarını, onların şanlı başarılarını kısaca anlatacağım. Başka zaman vaktimiz olunca bunların hepsini yeni baştan, teker teker ele alırız. Önce onların yasalarını bizimkilerle karşılaştır. Göreceksin ki şimdiki yasalarımızdan birçoğu sizin o zaman ki yasalarınızdan alınmıştır.” (3) Solon zamanındaki Atina devletinden dokuz bin yıl önce başka bir Yunan uygarlığı olup olmadığı tarihçilerin, hatta Isac Newton gibi bilim adamlarının ilgi alanı olsa da (4), Solon’un tacir olması nedeniyle birçok ülkeyi dolaştığı ve özellikle Mısır’dan etkilendiği, hukuk tarihi açısından önemlidir.

Antik Yunan denildiğinde en başta PLATON ve ARİSTOTELES’in akla gelmesi diğer bilim adamlarına ve filozoflara yapılmış bir haksızlık olmasa gerek. Platon’ un Devlet kitabı ile ARİSTOTELES’in Politika kitabı, hukukla iç içe geçmiş ancak daha çok siyasal bilimler alanına dahil edilen eserlerdendir. Konuyla ilgili olarak, Platon’un Yasalar kitabına değinmekte fayda var. Aslında 12 kitaptan oluşan bir kitaplar topluluğu olan Yasalar’da Platon, Girit ve Isparta yasalarının kökenlerini (5), Pers monarşisini (6) inceler. Okuyucuda ilgi uyandıran Mülkiyet Hakkına Saygı (7), Üç Mahkeme Aşaması (8), Askerlikte Kadın Erkek Eşitliği (9), Hırsızlık (10) gibi konuların yanı sıra, çok önemli birçok önemli yasal düzenlemeyi irdeler. Kratylos kitabında Platon dil üzerinde durur. Yasa yapıcılık bir uzmanlık işidir. (11) Yasa yapıcının en çok dikkat etmesi gereken şey, her objeye doğası itibariyle en uygun aleti yapmaya çalışan sanatçı gibi davranmaktır (12) Sonuç olarak, bu eserlerden, Eski Yunan’da bütün bilimsel alanların yanı sıra hukukta da önemli bir çeviri hareketinin olduğu ve karşılaştırmalı hukukun ayrıntılı bir şekilde çalışıldığı açıkça görünmektedir.

BÜYÜK İSKENDER ve SASANİ KRALLARI, tarihçiler ve bilim adamları tarafından sadece savaşçı devletlerin kuvvetli kralları olarak ele alınmamışlardır. Ebu Sehl İbn Nevbaht, Kitabü’n-Nahmutan adlı kitabında Yunan Kralı İskender’in Pers işgali sırasında kütüphanelerde bulduğu her şeyin birer nüshasını çıkartarak Yunan ve Mısır dillerine çevirdiğini, kitaplardan ihtiyaç duyduklarını aldığını geri kalanı yaktırdığını; ancak Pers krallarının bu kitapların nüshalarını Hindistan ve Çin’de korumaya aldıklarını, daha sonra Sasani Kralları’nın bu kitapları tekrar toparladıklarını yazmaktadır. (13) Pers tarihçi Hamza el-İsfahaniye göre, İskender’in Pers dilindeki kitapları Yunanca’ya çevirdikten sonra yaktırmasının nedeni Persler’in bilimleri başka hiçbir ulusun yapamadığı kadar bir araya getirmiş oldukları için kıskanmasından kaynaklanmaktadır. (14) Burada da, tıpkı Eski Yunan gibi büyük çeviri hareketleri, çeşitli kültürlerden gelen bilimleri hatta bilim adamlarını toplama çabası göze çarpmaktadır.

ARAPÇA bu halkayı öyle takip etmektedir ki, din dışı Yunanca kitapların Arapçaya çevrilmesi hareketi 8. Yüzyılın ortasından 10. Yüzyılın ortasına kadar iki yüzyıl boyunca devam etmiş ve insanlığa devasa bir malzeme sunmuştur. (15) Yunanca – Arapça çeviri hareketini toplumsal ve tarihsel bir fenomen olarak değerlendiren Yale Üniversitesi’nden Arapça ve Greko – Arapça Profesörü Dimitri Gutas klasik çağ sonrası dinsel olmayan Yunanca eserler konusundaki araştırmaların Arapça’nın tanıklığı olmadan ilerlemesinin çok zor olacağının haklı bir iddia olduğunu ifade etmektedir. Hatta, Gutas’a göre, Arapça, Latince’nin önüne geçmekte ve Yunanca’dan sonra ikinci klasik dil olmaktadır. (16)

Yaşanan basit bir Yunanca – Arapça çeviri hareketi miydi, yoksa daha fazlasını mı ifade ediyordu?

Bu soru, hem görsel olarak ve hem de içerik itibariyle okuyucuyu oldukça tatmin eden bir eserle, Prof. Dr. Fuat Zengin’in 5 ciltlik “İslamda Bilim ve Teknik”iyle çarpıcı bir şekilde yanıtlanmaktadır. (17) Eserde, Astronomi, Coğrafya, Denizcilik, Saatler, Geometri, Optik, Tıp, Kimya, Mineraller Ve Fosil Oluşumlar, Fizik ve Teknik, Mimari, Savaş Tekniği, Antik Objeler ve Orientleştrici Stilde Avrupa Camı ve Seramiği başlıkları yer almaktadır. Eserin Önsöz’ünde, yazar şu belirlemeleri yapmaktadır:

“Kendilerine borçlu olduğumuz J.-J. Sédillot, L.-A. Sédillot, J.-T. Reinaud ve F. Woepcke gibi öncülerin güçlü etkilerinden itibaren, bilim tarihi ağırlıklı çalışan oryantalistlerin, Arap-İslam kültür çevresinde insanlığın düşünce tarihine katkı olarak ortaya konulmuş başarılı çalışmalara ilişkin yaygın ama yanlış kanaatin değiştirilmesinde kesinlikle birçok katkıları olmuştur. Buna rağmen E. Wiedemann’ın 1917 yılında dile getirdiği şu şikayet maalesef hâlâ geçerliliğini korumaktadır: «Arapların Antik Çağ’dan kazandıkları bilgileri sadece tercümeler yoluyla bize ulaştırdıkları ve buna önemli sayılabilecek bir yenilik eklemedikleri görüşüyle her defasında yeniden karşılaşılmaktadır.» Bunun sebebi her şeyden önce bilimler historiyografyasında inatçı bir şekilde tutunan, Arap-İslam kültür çevresinin bilimler tarihindeki yaklaşık 800 yıllık yaratıcı dönemini görmezden gelen ve böylelikle de modern insanın temel bilim tarihi bakış açısını daha okul kitaplarından başlayarak perçinleyen ele alış tarzında görülebilir. Bu yargı sadece Batı dünyası için değil, aynı zamanda en geniş anlamda, okul kitaplarının Amerikan ya da Avrupalı örneklerine göre şekillendirildiği, günümüz Arap İslam kültür bölgesi için de geçerlidir. Ümit ederiz ki bu katalogta tanıtılan müzemiz araç ve gereçleriyle, müzede ya da dışarıdaki sergilerde (ilki 2004 yılının ilk yarısında Palais de la découverte’de yapılması planlanmıştır) oluşacak tanışıklık yoluyla ziyaretçiler, “bilimler tarihinin bütünlüğü” düşüncesine ulaşırlar. Bu düşüncenin ifadesi şudur: Arap-İslam dünyası, geç antik dönem ile Avrupa yakın çağı arasındaki devirde, gelişime en müsait ve etkisi en güçlü kültür sahasıdır ve de eski dünya ile oluşmaya namzet Avrupa arasındaki yegâne gerçek bağdır.” (18)

Cengiz Özakıncı’nın “İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü” isimli çalışması da konuyla ilgili önemli bir başvuru kitabıdır. (19) Bu çalışmayı başvuru kitabı olarak nitelendirmemin nedeni, Özakıncı’nın bu çalışmasında çok sayıda önemli kaynak taramasının yanı sıra, konularla ilgili resimleri bol ve yerinde kullanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Kitapta, Fernand Grenard’ın “Asyanın Yükselişi ve Düşüşü” kitabından yapılan alıntı şu şekildedir:

“Aristoteles Avrupa’da Bizans aracılığıyla değil, Araplar aracılığıyla, Arapça çevirilerinden tanındı. Bizim ‘Averroes’ diye tanıdığımız Kurtubalı İbnür’rüşt, Aristoteles’in bütün yapıtlarını Avrupa’ya aktardı. Thomas d’Aquin, anıtsal yazınının bütün yapı taşlarını ondan almış, Kurtubalı haham Musa bin Me’mun’u okuyarak eksikliklerini gidermiştir. Robert Guiscard tarafından kurulan ya da yeniden örgütlenen ünlü Salerno Tıbbiyesi doğrudan doğruya Arapça öğretim yapıyordu. İdrisi, Sicilya’daki II. Roger’in sarayında Batlamyos’tan çok daha doğru olarak coğrafya öğretti. Batı, biraz topallayarak da olsa Müslüman bilginlerin yapıtlarını izledi. Bu Müslüman bilginler matematik, cebir, trigonometri, astronomi, optik, kimya, tıp, cerrahi, eczacılık alanlarında Yunan öncüllerinin alanlarını inanılmaz biçimde genişletmiş ve derinleştirmişti. İslam uygarlığı, Barbar Avrupa’nın eğitiminde en egemen rolü oynamıştır. Fransa’nın Marsilya, Montpellier, Narbonne, Barselona limanlarını olduğu gibi, Batı İtalya limanlarını da canlandıran olgu, Müslümanların yaptığı ticaret olmuştur. Arap parası Dinar, uzun süre Avrupa’nın başlıca parasıydı.” (19) (Koyu yerler yazar tarafından yapılmıştır). Bu dönemin öne çıkan isimleri arasında ZARKALİ, İBNİ SİNA, FARABİ, KİNDİ ve HOREZMİ sayılabilir.

HASAN ALİ YÜCEL, böyle bir coğrafya ve kültür yapısı üzerindeki Osmanlı’dan doğal ve kaçınılmaz olarak devralınan Arapça ağırlıklı hukuk dilini, bir çeviri hareketi fırtınasıyla Türkçeye kazandıran “Maarif Vekili”dir. (20) Türk Hukuk Lugati’nin Önsözü’nde, Hasan Ali Yücel, derin felsefe bilgisini açıkça ortaya koyan ifadeleriyle, süreci şöyle özetler:

“İnsanlar arasında en eski devirlerden beri kurulmuş sosyal münasebetlerin en çetin anlaşmazlıklara konu olması, Hak dediğimiz kıymete Kelime adını verdiğimiz klişe içinde sınır kazandırmayı zorunlu kılmıştır. Onun için kelimesi olmayan bir hak mevcut değildir; başka bir deyişle kelime ile ifade edilmedikçe herhangi bir hak cemiyet içinde müeyyideli bir değer kazanmış sayılamaz. Hak, kendi olarak belki değişmez bir anlamdır; fakat hukuk bilimleri onları tedvin (kodifikasyon, hukuk birleştirme faaliyeti b.n.) ederken bu değişmeyen anlamın meydana çıkışında cemiyetle beraber ve hayatla baş başa türlü anlayışlar şekline girmiştir. Hatta hakkın değişmez tarafını düşünüş bile asırlar ve devirler içinde bir çok değişmelere uğramıştır. Onun içindir ki cemiyet içinde hukuk kıymetlerinin kabuğu olan sözler de bu türlü değişmeler göstermiştir. Dinlerin hakim olduğu zamanlarda hukuk dili de o dinin kitabından ve kitabının dilinden çıkmıştır. Bizde Medeni Kanun’a kadar hukuk sözleri İslamca idi ve cümle arasında ‘olur’, ‘bulur’ gibi Türkçe kelimeler, sıralanmış Arapça sözcükleri birbirine bağlamakla kalırdı. Bir memlekette milli bir hukuk ve onun bu vasıfta dili olmadıkça milli bir dil tam var bellenemez. Hususiyle demokrat esaslara dayanan bir cemiyet, halkının yabancısı klişelerle kurulmuş bir yaşayış binası halinde ise bu cemiyetle o cemiyetin yaşama esasları arasında tehlikeli bir karşıtlık var demektir.” (21)

Böylece Hasan Ali Yücel’in belirlediği “Türk hukukunu Türk dilinde söyleyebilmek ihtiyacı” ndan (22) hareketle, Türk Hukuk Kurumu Başkanı Manisa Mebusu Refik İnce’nin 1 Mart 1943 tarihli “Önsöz”üne göre, Türk Hukuk Kurumu 11.02.1937 tarihinde bir “Türk Hukuk Kamusu (Ansiklopedisi)” meydana getirmeye karar verir. Bu hazırlıklar devam ederken 1939 yılında da bir “Hukuk Lugati” meydana getirmek kararlaştırılır. İş programında “Hukukun bütün şubelerine, felsefesine dair eski ve yeni tüm ıstılahları (terimleri, b.n.) içine almak”, “İslam ve Roma hukuklarının tarihi ve ilmi bakımlardan ehemmiyetleri göz önünde tutularak lugati bu yönde de ihtiyacı temin edecek bir halde meydana getirmek”, “Türk milletinin medeniyet alemi hukukiyle münasebetlerini muhafazaya ve devam ettirmeye medar olan Almanca, Fransızca, İngilizce ve Latince ile –mümkün olduğu kadar- her hukuk ıstılahının karşılığını göstermek” ve “Türk hukuk ıstılahlarının karşısında muhtelif yabancı dillerden karşılık bulundurunca bu defa bunların aksini alarak lugate bir ‘Almanca-Türkçe’, ‘Fransızca-Türkçe’, ‘İngilizce-Türkçe’ hukuk lugatlerini ilave etmek.” maddeleri belirlenir. Böylece, “Bilhassa eski harflerle ve eski mevzuatla gün geçtikçe alaka ve münasebeti kesilen genç nesil, bu lugat sayesinde o münasebeti idame ettirerek bir daimi zincirleme halinde bulunan milli hayata ve hukuka bağlılığını muhafaza edecek ve derslerinin noksanlarını tamamlayacaktır.” (23)

HUKUK SOSYAL BİR DİSİPLİNDİR tespiti, hukukun toplumsal yanı ile birlikte bir disiplin olduğunu da vurguluyor. Hukuk, akla ve mantığa dayalı ideal varlığı konu alan Matematik gibi rasyonel bir bilim olmasa da, yönlendirici kurallara ulaşabilen normatif bir disiplin olduğu açık. Onun, toplumla yakından ilgili olduğu ve toplumla beraber, toplumun ihtiyaçlarına göre değişiklik gösterdiği de ortada. Bu yüzden toplumbilim ile yakından ilişkili. Öte yandan, onun bütün öğeleri de değişken değil. Örneğin nihai amacı olarak Adaleti tesis etmek değişikliğe uğramıyor. Bu yüzden felsefe ile güçlü bağları var. Hukuk, adalet arayışından kaynaklandığı, normatif bir yapıya sahip olduğu için kendine has bir dili var ama çeşitli dillerin de üzerinde; bir tek dile ait olmadığı gibi, basit bir çeviri ile hukuki kavramların yerleştirilebileceğini sanmak da yanıltıcı. Eğer onun, toplum ve toplumsal hayat içinde canlı bir organizma gibi geliştiğini, değiştiğini düşünüyorsak; onun geçmişini ve çeşitli toplumlardaki değişim ve gelişimini gözlemlemek, hatta iyi bilmek gerekmez mi?




(1) Mesopotamia – The World’s Earliest Civilization - Kathleen Kuiper, Britannica Educational Publishing, sf. 75

(2) The Law of The Near &Middle East: Readings, Cases and Materials - Herbert J. Liebesny, State University of New York Press Albany 1975, sf. 4.

(3) Timaios – Platon, Sosyal Yayınlar, İstanbul 2001, sf. 17-19.

(4) The Cronology of The Ancient Kingdoms – Isac Newton, The Echo Library 2007, sf. 82

(5) “ATİNALI: Söyle bana: yasa size toplu yemek yemeyi, beden eğitimini ve silahlanma biçimini ne için buyurmuş ola ki? … KLEİNİAS: Böyle bakarsan, Giritli yasa koyucunun kamusal olsun, özel olsun, bütün bu yasaları savaşı göz önünde bulundurarak buyurduğunu az çok anlayabilirsin; buna göre de savaşta güçlü olunmadığında öteki şeylerden hiçbiri – ne mal ne mülk ne de başka bir etkinlik – bir işe yaramadığı ve yenilenlerin bütün varlığının yenenlere geçtiği için yasaları bize koruyalım diye vermiştir.” Yasalar – Platon, Kabalcı Yayınları, Üçüncü Basım, 2007. Sf. 48-49.

(6) “ATİNALI: Dinle öyleyse. Devlet düzenlerinin iki ana biçimi vardır: bütün öteki biçimlerin bundan çıktığı söylense, doğru olur; birine monarşi ötekine demokrasi adını verebiliriz; monarşi Perslerde, demokrasi de bizde en uç noktasına varmıştır; ötekilerin hemen hepsi, dediğim gibi, bu ikisinin çeşitlemeleridir. O halde özgürlük ve uyum sağ görüşle birleşecekse, her iki yönetim biçiminden de bazı şeyler almalıdır; bunlardan yoksun olan bir devletin hiçbir zaman doğru düzgün yönetilemeyeceği söylendiği zaman, anlatılmak istenen de budur.” Yasalar – Platon, Kabalcı Yayınları, Üçüncü Basım, 2007. Sf. 144

(7) “ATİNALI: “Şöyle bir şey basit bir kural olarak konulabilir: ‘Hiç kimse benden izin almadıkça elden geldiğince benim malıma dokunamaz, en küçük parçasını dahi yerinden kımıldatamaz. Aklım başımda ise, ben de başkalarının malına karşı aynı şekilde davranmalıyım.” Yasalar – Platon, Kabalcı Yayınları, Üçüncü Basım, 2007. Sf.421.

(8) “Mahkemelerden birincisi davalı ile davacının aralarında anlaşarak seçtikleri yargıçlardan oluşacaktır. Aslında bunlara ‘hakem’ demek ‘yargıç’ adından daha çok yakışır. İkinci mahkeme oniki gruba ayrılmış köylü ve kabile üyelerinden kurulu olacak, birinci mahkemede sonuç alınamamışsa, taraflar daha büyük bir cezayı göze alarak davalarını buraya getireceklerdir; davalı bu ikinci mahkemeyi de kazanamazsa, fazladan suçlamada yazılı tutarın beşte birini ödeyecektir. Eğer biri yargıçları suçlayarak üçüncü bir mahkeme isterse, davayı seçkin yargıçlar mahkemesine götürecek, bunu da kazanamazsa, cezanın birbuçuk katını ödeyecektir.” Yasalar – Platon, Kabalcı Yayınları, Üçüncü Basım, 2007. Sf. 474.

(9) “Benim yasamda erkekler için söylenen şeyler aynen kızlar için de öngörülüyor; yani kızları da aynı şekilde eğitmeli, ‘binicilik ve jimnastik erkeklere yakışır, kadınlara ise yakışmaz’ sözünden hiç korkmadan bunu söylüyorum. Çünkü eski öykülerden duyduklarıma inanıyorum: Karadeniz dolaylarında Sarmat adı verilen boyun kadınları yalnız binicilik konusunda değil, ok ve başka silahlar kullanma konusunda da erkeklerle bir arada aynı eğitim almakla yükümlüymüşler. Bundan başka bu konuda şöyle bir düşüncem var: ben diyorum ki, bu durumun gerçekleşmesi mümkün oluyorsa, bugün bizim bölgemizde herkesin, erkekler kadar kadınların da bütün güçleriyle eşit biçimde aynı çalışmaları yapmaması çok aptalca bir şey. Çünkü hemen hemen her kent aynı harcama ve aynı çabayla iki katı yerine yarım varlık gösteriyor; ve kuşkusuz bunun yasa koyucunun hatası olması şaşırtıcı.” Yasalar – Platon, Kabalcı Yayınları, Üçüncü Basım, 2007. Sf. 281-282.

(10) “Hırsızlığa gelince, çalınan şey ister büyük ister küçük olsun, hepsi için gene bir tek yasa ve ceza koyalım: öncelikle eğer biri böyle bir davayı kaybederse ve kura payının dışında ödeme yapmaya yetecek kadar varlığı varsa, çalınan malın iki katını ödesin. Eğer yoksa, ödeyinceye ya da davayı kazananı ikna edinceye kadar hapis yatsın.” Yasalar – Platon, Kabalcı Yayınları, Üçüncü Basım, 2007. Sf. 346.

(11) “Sokrates: İşte gördüğün gibi Hermogenes, ad koymak öyle her önüne gelenin değil, ad koymasını bilenin işidir; ve bu kimse görünüşe göre, yasa-yapıcı, yani insanlara arasında en ender türde rastlanan türden bir sanatçıdır.” Kratylos – Platon, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 2000, Sf.19

(12) “Sokrates: Eğer her yasa-yapıcı aynı hecelerle iş görmüyorsa, unutmamak gerekir ki: her demirci de, aynı amaç için aynı aleti yaparken, aynı demir üzerinde çalışmaz; ama, aynı demir üzerinde çalışmasa bile, ona aynı şekli verdiği sürece, ister bizim burada, ister Barbarlar elinde yapılmış olsun, alet iyi bir alet olur… İster bizden olsun, ister Barbarlar’dan, yasa-yapıcı için de böyle düşünmüyor musun? Eğer o, her obje için uygun olan adın şeklini hecelere -bunların doğası ne olursa olsun- verebiliyorsa, ister bizde olsun, ister başka bir yerde, iyi bir yasa-yapıcı sayılmaz mı?” Kratylos – Platon, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 2000, sf. 21

(13) “Ebu Sehl ibn Nevbahti’nin Kitabü’n-Nahmutan’ından:
- Yunanlıların Kralı İskender, Pers ülkesini fethetmek için Bizans’ın Makedonya denen kentinden yola çıktı… Dara’nın oğlu Kral Dara’yı öldürttü ve krallığını işgal etti… ve çeşitli binaların taşlarına ve tahtalarına kazınmış değişik türdeki bilgileri, bu binaları yakıp yıkarak, içlerinde korunan her ne varsa darmadağın ederek ortadan kaldırdı.
- Ama yine de İstahr (Persepolis) arşivlerinde ve hazinelerinde bulduğu her şeyin birer nüshasını çıkarttı ve bunları Bizans (Yunanca) ve Kopt (Mısır) dillerine çevirtti. (Bu malzemeden) istediklerinin kopyalarını almayı tamamladıktan sonra Pers dilinde (sıradan yazıyla) ve kaştağ denen (süslü ve resimli) yazıyla yazılı ne varsa yaktırdı. Astronomi, tıp ve (gök cisimlerinin astrolojik) özelliklerine dair bilimlerden ihtiyaç duyduklarını aldı. Bu kitapları, geri kalan bilimler, mallar, hazineler ve eline geçirdiği bilginlerle birlikte Mısır’a gönderdi.
- Ama Hindistan ve Çin sınırları içinde (bu kitaplardan) geriye bir şeyler kalmıştı. Bunlar, Pers krallarının, Zerdüşt ve bilge Camasb’ın isteği üzerine birer nüshası çıkarılan ve oralarda korumaya alınan kitaplardı..
- Bundan sonra, bilgi Irak’ta ortadan kaldırıldı.
- Sonra, Sasani Ardeşir ibn Babek; Hindistan ve Çin ve Bizans’ta saklanan kitaplar iç in bu ülkelere haber gönderdi. Eline ulaşan her şeyin kopyasını çıkarttırdı ve Irakta kalan birkaç parçanın da peşine düştü. Dağılmış olanları topladı, parçalanmış olanları yeniden bir araya getirdi.
- Onun ardından oğlu Sabur da bütün kitaplar Pers diline çevrilene kadar aynı şeyi yaptı. Bunu yaparken, Mısır’ı yöneten Babilli Hermes, Suriyeli Dorotheus, bilimiyle ünlü Atina kentinden Yunanlı Keyderus, İskenderiyeli Ptolemaios, Hintli Farmasb bu eserlerin derlenmesini yaparken hangi yolu izledilerse o da aynı yolu izledi. Kitaplara yorumlar yazdılar ve onları Babil’den gelen bütün bu kitaplardan öğrendikleri şekilde halka öğrettiler.
- Ardeşir ve Sabur’dan sonra, Kisra Anuşirvan bu kitapları topladı, onları bir araya getirdi. Bilgiye duyduğu arzu ve sevgi nedeniyle bütün işlerinde bu kitaplara dayandı” Yunanca Düşünce Arapça Kültür – Dimitri Gutas, Kitap Yayınevi, 1. Basım, Temmuz 2003 İstanbul, sf. 47-48

(14) Yunanca Düşünce Arapça Kültür – Dimitri Gutas, Kitap Yayınevi, 1. Basım, Temmuz 2003, İstanbul, sf. 48

(15) “Bizans İmparatorluğu ve Yakındoğu’da bulunabilen edebiyat ve tarih dışındaki hemen bütün din dışı Yunanca kitaplar, 8. Yüzyılın ortasından 10. Yüzyılın sonuna kadar, Arapça’ya çevrilmişti; 150 yıldır süregelen Yunanca-Arapça araştırmaları bu konuda bize bol bol kanıt sunuyor. Demek ki yazınsal ve tarihsel eserler dışında Helenistik, Roma ve geç ilkçağ dönemlerinden bugüne kalan aşağıda belirttiğimiz konulardaki Yunanca eserler ve ayrıca sayıları çok daha fazla olup Yunanca asılları günümüze dek ulaşmayan birçok başka eser, çevirmenlerin büyülü kalemleri sayesinde bir dönüşüm geçirmişti: Astroloji, simya ve diğer mistik bilimler; quadrivium (dörtlü) konuları; aritmetik, geometri, astronomi ve müzik teorisi; tarihi boyunca Aristoteles felsefesinin bütün alanları: metafizik, etik, fizik, zooloji, botanik ve özellikle mantık – Organon; bütün sağlık bilimleri: tıp, farmakoloji ve veterinerlik; askerlik sanatı (taktika) üzerine Bizans yazmaları, popüler bilge söz derlemeleri, hatta şahin derlemeciliğiyle ilgili kitaplar gibi kenarda köşede kalmış çeşitli yazı türleri. Bu konuların hepsi çevirmenlerin elinden geçmiştir. Kühn’ün hazırladığı Galenos’un bütün yapıtlarının ve Berlin Akademisi’nin yayına hazırladığı Aristoteles üzerine Yunanca yorumların (çevrilmiş kitapların yalnızca küçük bir kısmı) yetmiş dört büyük ciltte toplandığı düşünüldüğünde, çevrilen malzemenin boyutları açısından girişimin azameti daha iyi anlaşılır.” Yunanca Düşünce Arapça Kültür – Dimitri Gutas, Kitap Yayınevi, 1. Basım, Temmuz 2003, İstanbul, sf. 15

(16) Yunanca Düşünce Arapça Kültür – Dimitri Gutas, Kitap Yayınevi, 1. Basım, Temmuz 2003, İstanbul, sf. 15

(17) İslamda Bilim ve Teknik – Prof. Dr. Fuat Sezgin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, İkinci Basım 2008, İstanbul.

(18) İslamda Bilim ve Teknik – Prof. Dr. Fuat Sezgin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, İkinci Basım 2008, İstanbul, I. Cilt, sf. 16-17.

(19) Otopsi Yayınları, 14. Basım, Eylül 2009., sf. 275-277.

(20) Hasan Ali Yücel’in çeviri fırtınasının boyutu, sadece hukuk alanında değil; siyasetten felsefeye, şiirden romana Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, İtalyanca, Yunanca v.s. birçok daldaki eseri kapsayan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi kapsamındaki kitaplardan görülebilir.

(21) Türk Hukuk Lugati, Önsözler, 14 Birinci Kanun, 1943, Maarif Vekili Hasan Ali Yücel.

(22) Aynı Önsöz’den.

(23) Türk Hukuk Kurumu Başkanı Manisa Mebusu Refik İnce’nin 1 Mart 1943 tarihli “Önsöz”ünden.
Bu makaleden kısa alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir :

"Hukukun Dili" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Ali Nezhet Bozlu'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak yazarının izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.


[Yazıcıya Gönderin] [Bilgisayarınıza İndirin][Arkadaşa Gönderin] [Yazarla İletişim]
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
» Makale Bilgileri
Tarih
29-04-2012 - 10:49
(876 gün önce)
Yeni Makale Gönderin!
Değerlendirme
Şu ana dek 2 okuyucu bu makaleyi değerlendirdi : 2 okuyucu (100%) makaleyi yararlı bulurken, 0 okuyucu (0%) yararlı bulmadı.
Okuyucu
1662
Bu Makaleyi Şu An Okuyanlar (1) :  
* Son okunma 2 saat 54 dakika 10 saniye önce.
* Ortalama Günde 1,90 okuyucu.
* Karakter Sayısı : 25412, Kelime Sayısı : 3295, Boyut : 24,82 Kb.
* 4 kez yazdırıldı.
* 4 kez indirildi.
* Henüz yazarla iletişime geçen okuyucu yok.
* Makale No : 1463
Yorumlar : 0
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
Makalelerde Arayın
» Çok Tartışılan Makaleler
» En Beğenilen Makaleler
» Çok Okunan Makaleler
» En Yeni Makaleler
THS Sunucusu bu sayfayı 0,07837796 saniyede 14 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2013) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.