Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Aktif Makale İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine Başvuru Koşulları

Yazan : Bedrettin Yılmaz [Yazarla İletişim]
avukat

Makale Özeti
İHAM'a başvuruda bulunurken içhukuk yollarının tüketilmesi ve koşulları

GİRİŞ


A) AVRUPA HUKUKU VE TÜRKİYE

Uluslararası sözleşmeler; imzacı devletlerin tek taraflı taahhütlerini içeriyorken, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AÎHS) taahhütlere bağlılığı denetleme sistemi kurmasıyla, sözleşmelere ciddi bir yenilik getirmiştir.

Türkiye 1954 yılında imzalayıp onayladığı AİHS' nin, 1987 yılında Komisyonun ve 1989 yılında Divan’ın yargılama yetkisini tanımasıyla denetleme sistemine dahil olmuştur.[1]
Avrupa însan Hakları Mahkemesi’nin (AÎHM) Türkiye’yi mahkum eden kararları üzerine, sözleşmenin iç hukuktaki yeri, etkisi tartışma gündemimize girmiştir. Uzunca bir süre tartışılacağa benzeyen bu konu günübirlik bir mesele olmaktan çıkıp Türkiye’yi içeride ve dışarıda tartışmaya açacağı gerçektir.

B) AİHS'NİN NİTELİĞİ

Avrupa’nın birleşmesi yolundaki düşünceler üzerine bir araya gelen devletler, daha yakın birliğe kavuşturacak örgüt kurma amacıyla Avrupa Konseyi Statüsünü 1949 yılında imzalamışlardır. Aynı yıl içinde sözleşme hazırlanmasını kararlaştırmışlar ve Türkiye dahil on iki üye ülke, AÎHS' ni imzalamışlardır.

Sözleşme 1953 yılında yürürlüğe girmiş, TBMM'si 1954 yılında 6366 sayılı kanunla sözleşmeyi onaylamıştır[2]. Sözleşmenin girişinde; Konseyin amacının üyeler arasında daha sıkı birlik kurmak olduğu, bu amaca ulaşmak için de İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ndeki hakların her yerde etkin olarak uygulanması, insan hak ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi bunun içinde hakların güvenceye kavuşturulmak istenildiği açıklanmıştır. Sözleşmenin 1.maddesi, hakların üye devletlerin sınırları içindeki herkese tanınacağına amirdir.

Sözleşmenin 52.maddesi, üye devletlere sözleşme hükümlerinin kendi iç hukuklarında fiilen nasıl uygulanmasını sağladıkları konusunda açıklama yapma yükümlülüğü getirmiştir.
Sözleşmenin 55.maddesi, sözleşmenin yorum ve uygulamaları hakkındaki uyuşmazlıklarda, üye devletlerin kendi aralarında ikili anlaşma yapabilmelerini sınırlamaktadır.

Bu sözleşme, Konsey üyesi ülkelerin imzalarına isteğe bağlı olarak açık bırakılmış, keza önceden haber vermek şartıyla sözleşmeye taraf olmaktan vazgeçme imkanı da vermiştir.(söz.58, 59)

Zaman içinde sözleşmede değişiklik yapan veya maddi kurallar, haklar tanıyan, ek protokoller üye devletlerin imzasına açılmıştır. Protokollerin maddi ve usul kurallarının, sözleşmenin ayrılmaz parçası olduğu, sözleşmenin bütün hükümlerine tabi olduğu belirtilmektedir, (l. ek protokol m.5 vd.) Türkiye, yargı yetkisini tanıyan beyanında, bazı çekincelerini bildirmiştir. Buna göre, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde, askeri personelin hukuki statüsü ve disiplin sistemiyle ilgili konularda, demokratik toplum kavramının T.C. Anayasasında’ki ilkelere uygun yorumlanması gibi çekinceler sunmuştur. Bakanlar Kurulunun 1992 yılındaki kararıyla, söz konusu çekincelerini kaldırdığını Konseye bildirmiştir[3].

C) 1982 ANAYASASI VE SÖZLEŞMELER ;

Anayasamız 90.maddesiyle, 1961 Anayasasının sistemini aynen benimseyerek, milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların TBMM'nin bir kanunla uygun bulması şartıyla yürürlüğe gireceğini hükme bağlamıştır. Maddenin 4.fıkrasında "Türk kanunlarında değişiklik getiren andlaşmaların yapılmasında 1.fıkra hükmü uygulanır." dedikten sonra 5.fıkrasında da, bu andlaşmaların kanun hükmünde olduğu, anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağına amirdir. Maddenin gerekçesinde, kanunlarda değişiklik getiren andlaşmaların TBMM'nin onayına sunulması, kanun yapma yetkisinin yasama organının yetkisinde olmasının tabii bir neticesidir, denilmiş, böylece anayasa hukukumuzun andlaşmalara uydurulmuş olacağı belirtilmiştir. Anayasanın Temel haklar ve Ödevler başlıklı kısmın genel gerekçesin de; 'Türkiye nin imzalayıp onaylamış bulunduğu ve bu sıfatla milli hukukumuza dahil sayılan uluslararası sözleşme ve andlaşmalar, özellikle Evrensel bildirge ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi göz önünde tutulmuştur." denilmiştir. Devamla, "Temel hak ve özgürlüklerden herkesin yararlanabilmesi, yani bunların herkes tarafından kullanılabilir hale gelebilmesi için devletin 'müdahale etmez' tutumunun ' yetersizliği nedeniyle, hak ve özgürlüklerin devlet tarafından desteklenmesi yani devletin hak ve özgürlüklerin gerçekleşmesine yardımcı olma gereği de benimsenmiştir. Hak ve özgürlüklerin topluma mal edilmesi,’sosyalleştirilmesi’ şeklinde ifade olunan bu husus, “Devlet., kişinin hak ve özgürlüklerini, fert huzuru, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal bütün engelleri kaldırmaya çalışır.” denmek suretiyle Anayasanın genel esaslar hükümleri arasında yer almaktadır. AÎH Divan üyeliğimizi yapmış sn. Feyyaz Gölcüklü, Anayasa Komisyonu Başkan vekili sıfatıyla, Anayasa tasarısı görüşmelerinde Danışma Meclisinde yaptığı konuşmada; “insan hak ve özgürlükleri konusunda andlaşmaların sistemini "benimsediklerini, Evrensel Beyanname ve Avrupa sözleşmesine Türk Devleti imzasını koyup o belgelere uymayı, onları uygulamayı taahhüt etmiştir” diyerek, yabancı saydığımız bu kaynakların bizim milli hukukumuza dahil olduğunu atıflarında belirtmektedir[4].

D) ANAYASA VE AİHS İLİŞKİSİ ;

Anayasamız açıkça AÎHS' ne kanun gücü vermiş olmakla beraber, anayasaya aykırılığının ileri sürülememesi özelliği vererek, kanundan daha güçlü hale getirmek istemiştir. Bu durumda anayasaya aykırı AÎHS' si hükümlerinin yürürlükte kalacağı kabul edilmiştir. Sözleşme hükümleri anayasaya aykırı olsa dahi geçerli mevzuat olarak yürürlükte kalmasının yanında, Türk kanunlarında değişiklik getirdiğinde sonraki kanun olma özelliği nedeniyle de, kanun hükmünü zımmen ilga etmiş olacaktır. TBMM'si bir kanunu değiştirme yetkisine sahip olmasına karşın, sözleşmeyi değiştirme yetkisine sahip değildir. Yine Anayasa hükümlerini değiştirebilen TBMM’si, sözleşmede değişiklik yapabilme yetkisine sahip değildir. Ayrıca, Türkiye sözleşmeyi onaylayarak, Anayasa da dahil iç hukukunun sözleşmeye uygun olması taahhüdünde bulunmuştur. Anayasadan kaynaklanan bir hak ihlali halinde dahi, AÎHM' si sözleşmeye aykırılık tesbiti yaparak Türkiye yi mahkum edebilmektedir. Türkiye Anayasası da dahil bütün mevzuatının sözleşmeye uygun olacağı taahhüdünde bulunmuş, ihlal halinde de yargılanmayı kabul etmiştir. Dolayısıyla Anayasanın temel hak ve özgürlükleri ve protokoldeki maddi hükümler ve sözleşmenin hükümlerine uygun olmak zorundadır.

Buradan şu sonuç açıkça çıkmaktadır ki, sözleşme hükümleri anayasanın hükümlerinden yukarıda korunmaktadır. Bu nedenle AÎHS'sinin etkisi, değeri, sonucu itibariyle Anayasadan üstün norm niteliğindedir. Yani normlar basamağında en üst sırada AÎHS'i bulunmaktadır. Bu yorum Avrupa Konseyi statüsünün amacı ve sözleşme ile sağlanmak istenilen ‘hukuk birliği’ amacına da uygundur. 800 milyon Avrupalı’nın insan hakları kapsamlı ortak hukuku nitelemesi de böyle olmayı gerektirir. Ayrıca devletlerin birbiri aleyhine sözleşme hükümlerini ihlal halinde AÎHM'ne başvurmaları da bu yorumu doğrulamaktadır.

E) ULUSAL MAHKEMELER VE AİHM İLİŞKİSİ

AİHM'si, ulusal mahkemelerin üstünde temyiz mercii nitelisinde olmadığından, ulusal mahkemelerin kararlarını bozmak, değiştirmek yetkisine sahip değildir. Ancak ulusal mahkeme kararlarının veya idari makamların kararlarının sözleşmeye uygunluğunu denetlemekte aykırılık varsa bunu tesbit etmekle görevlidir.

Anayasa Mahkemesi, kanunların anayasa uygunluğunu denetlemekte, AÎHM'si de, üye devletlerin iç hukukunun ve eylemlerinin sözleşmeye uygunluğunu denetlemektedir. Anayasada dahil bütün iç kural ve kurumlarıyla beraber üye devlet AÎHM' nin sözleşmeye uygunluk denetimine tabidir. Doğaldır ki Anayasa Mahkemesinin kararlarının da sözleşmeye uygunluğunu denetleme görevi vardır. AİHM' si sözleşme hükümleri ve uygulamalarını yorumlamaya tek ve kesin yetkili mahkemedir. Sözleşmeyi son mercii olarak yorumlama yetkisi üye devletleri bağlayıcı olduğu için, ulusal mahkemeler önlerindeki davalarda sözleşme hükümleriyle ilgili uyuşmazlıklarda AÎHM' nin tanımlama, kapsam ve içeriğini dikkate alarak yorum yapmak zorundadırlar. AÎHM' si, bir anlamda insan hakları alanında özel uzman mahkeme niteliğindedir, însan haklarıyla ilgili uyuşmazlıklarda ulusal mahkemelerin AÎHM'nin yorumlarını, içtihatlarını esas almalıdırlar. Dolayısıyla ulusal mahkeme, veya idari makam, uyguladığı kanun veya anayasa hükmü, sözleşmeye aykırı olduğunda iç hukuk kuralını uygulamamalıdır

F) AİHM KARARLARININ NİTELİĞİ

AİHM'si, sözleşmenin ihlalini tesbit ettiğinde üye devleti mahkum ederek, gerektiğinde tazminata karar vermektedir. İhlal genellikle uygulamadan kaynaklanmakla beraber, bizzat kanuni mevzuatın kendisinden de kaynaklanabilmektedir. Uygulamadan kaynaklanan ihlal hallerinin tekrarlanmaması idari tedbirlerle mümkün olabilmektedir. Ancak, ihlal doğrudan kanunun uygulanmasından kaynaklanıyorsa AİHM' si her ne kadar 'kanun değişikliğini tavsiye' kararı olamasa da ihlalin tekrarlanmaması yükümlülüğü zorunlu olarak kanuni değişikliği gerektirmektedir. Diğer yandan AİHM, kararlarında gerekçe ve hüküm bölümü “KARAR” başlığı altında birlikte yazılmaktadır. Dolayısıyla teknik olarak hüküm bölümü ve gerekçe bölümü ayırımı da yapılamadığından, ihlale neden gösterilen gerekçe doğrudan bağlayıcı bulunmaktadır. Gerekçe, açıkça kanun değişikliğini gerektiriyorsa, ihlalin tekrarlanmasını önlemek için kararın gereği olarak kanun değişikliği yapmak zorunlu olmaktadır. Nitekim Bakanlar Komitesi, üye devletin ihlalin tekrarlanmaması için nasıl bir tedbir aldığını takip etmekte ve yeterli tedbir alındığı kanaatine ulaştığında bir raporla, dosyayı kapatmaktadır.
G) UYGULAMADAN KAYNAKLANAN İHLALLER
Uygulama sorunu sayılabilecek olan yaygın ihlal türleri; davaların makul sürede bitirilememesi, yeterli ve haklı kuşkuya dayanmayan gözaltına alma eylemi, cezaevlerinde veya gözaltında onur kırıcı muamele, duruşmanın aleniliği, şahitlerin dinlenilmesi ve karşı delillerin araştırılması, savunma imkanı verilmesi, avukat temini gibi adil yargılama konularında görülmektedir. Esasında bu hak. ihlalleri iç hukuka da aykırıdır. Yani kamu personelinin ihmali veya görevini kötüye kullanımları sonucu kanuna aykırı olarak, sözleşme ihlali yapılmaktadır.
AİHM' ne başvurabilmek için iç hukuk yollarının tüketilmiş olması şartı da, kamu görevlilerinin uygulamalarından kaynaklanan ihlalin, ulusal makamlara başvurularak önlenmesi içindir. Bununla mağduriyetinin iç hukuk yoluyla tazmin edilmesi amaçlanmıştır. Ancak iç hukuk kuralları uygulamadan kaynalanan ihlali gideremez ve tazmin edemezse AİHM' ne başvurulabilmektedir.

Mahkeme'ye başvurmadan önce, ilgili devletin hukukunda öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmiş olması gerekir. Örneğin, şikâyetiniz bir yargı kararı ile ilgili ise, varsa temyiz yoluna başvurmanız ve sonucu almanız yeterlidir. İç hukuk yolları tüketilirken, yasaların öngördüğü usule ve süreye ilişkin kurallara da uygun hareket edilmelidir. Eğer, iç hukuk yollarını tüketmek için yaptiğiniz başvurular, süre, görev veya usul yönünden reddedilmiş olursa, Mahkeme büyük bir olasılıkla başvurunuzu kabul etmeyecektir.

İç hukuk yollarını tükettikten, başka bir deyişle, son merciinin kararını aldıktan sonra, Mahkeme'ye 6 ay içinde başvurmak gerekir. Başvuru bir mahkumiyet ile ilgili ise, süre muhtemel bir iade-i- muhakeme talebinin reddi tarihinden itibaren değil, normal müracaat yollarının sonunda verilen karar tarihinden itibaren işlemeye başlar. Eğer altı aylık sürenin bitiminden önce kısa ve açık bir şekilde de olsa taleplerinizi Mahkeme'ye bildirmemiş iseniz, Mahkeme şikâyetinizi inceleyemeyecektir.



H) AİHM’NE BAŞVURU KOŞULLARI

· İç hukuk yollarının tüketilmesi gereklidir.
· Altı ay (zaman aşımı) kuralına uyulmalıdır.
· Başvuranın kimliği belli olmalıdır.
· Başvuru AİHK’nn yetkisi içinde olmalıdır.
· Yapılan başvurunun daha önce Komisyon tarafından incelenmemiş olması gereklidir.
· Aynı konuda başka bir uluslararası yere başvurulmuş olunmamalıdır.
· Başvurunun çok açık olarak dayanaktan yoksun olmaması gereklidir
· Hakkın kötüye kullanılmaması gereklidir.


H-1) İÇHUKUK YOLLARININ TÜKETİLMESİ

H.1.a) Genel Bakış
H.1.b) Türkiye’de Durum



H.1.a) GENEL BAKIŞ

Sözleşmeci devlet veya vatandaşların, mahkemeye başvurup mahkeme önünde dava açarken bazı gerekleri (kabuledilebilirlik koşullarını ) yerine getirmeleri gerekir. Bunlar içerisinde önem arzedenlerin başında iç hukuk yollarının tüketilmiş olma zorunluluğu gelir. Başka bir deyişle bir olayda Sözleşmedeki haklardan en az birinin ihlal edildiğini, önce idari veya adli nitelikteki makamlar önünde ileri sürerek bir netice almamış veya istediği neticeye ulaşamamış olmak gerekir. Bu, iç hukuk yollarının etkili olması, yani ulaşılabilir ve sonuç elde edilebilir nitelikte olması gerekir. Bazı özel hallerde başvurucular iç hukuk yollarını tüketmekten muaf tutulabilirler.

Uluslararası yargıya başvurmadan önce, yakınılan devlet hukukunca öngörülen tüm başvuru yollarının tüketilmiş ve olumlu bir sonuç alınmamış olması gereği, kural halini almıştır. Bu kural, devletlerin egemenliğine ve yargı organlarının yetkisine saygı ilkesinden kaynaklanır. İç hukuk yollarının önceden tüketilmesi zorunluluğu devletler hukukunda tanınan bir ilkedir ve insan haklarının korunmasına ilişkin diğer uluslar arası belgelerde de yer almaktadır[5].

Mahkemeye yapılan başvuruların büyük çoğunluğu, başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle reddedilmektedir. Bu şartın aranmasının nedeni, bireye yapılan haksızlığın devletin iç hukuk düzeni çerçevesinde düzeltilebilmesi için ilgili devlete fırsat verilmesidir.[6] İnsan haklarının korunması bakımından asıl alan devlet korumalarıdır, eğer devlet ve iç hukuk sorunun çözülmesinde yetersiz kalırsa, o zaman uluslar arası yargı devreye girer[7].

İç hukuk yollarını tüketme bir uluslararası hukuk kuralı halini aldığından bu kural bireyin hak ve özgürlüklerini korumada asıl koruma görevinin ulusal devlete düştüğünü, sözleşme organlarının görevlerinin ise ikincil nitelikte olduğunu göstermektedir. Bu açıdan, iç hukuk yollarının tüketilmesi biçimsel bir şart olmaktan öte, sözleşmenin iç hukukta uygulanmasını zorlayıcı bir fonksiyon üstlenmektedir[8].

İç hukuk yolları, olay AİHM önüne gelmeden önce öz ve biçim yönünden tüketilmiş olmalıdır.Öz yönünden iç hukuk yollarının tüketilmesi demek, Mahkeme önünde ileri sürülen hususlar, iç hukuk yolu tüketilirken de ileri sürülmüş olması demektir. Yani AİHM’ne gelmeden önce aynı husus aynı şekilde milli mahkemeler önünde ileri sürülmüş ve bundan bir netice alınmamış olması gerekir. Biçim yönünden iç hukuk yollarının tüketilmesi ise, milli hukukta öngörülen iç hukuk yollarının yöntem, biçim, süre ve diğer şartlara uygun olarak tüketilmesini ifade eder. Yani ihlale konu olan olay ile ilgili olarak iç hukuktaki doğru makama öngörülen usul ve süre içerisinde başvurulmalıdır[9]. Örneğin milli mevzuatlarda öngörülen hak düşürücü dava süresinin bilerek geçirilip yargı yolu açık olmak üzere verilmiş olan milli mahkeme kararının kesinleştirilip AİHM’ne başvurulması söz konusu değildir. Biçim yönünden tüm başvuru yolları milli mevzuatların öngördüğü biçimde bitirilmeli, bunun akabinde milli hukuk düzeni içinde başvurulacak bir mercii kalmaması neticesinde olay AİHM’ne götürülmelidir. Aksi halde iç hukuk yolları tüketilmemiş sayılır. Ayrıca eğer hak ve özgürlüğü ihlal edilen birey, önünde birden fazla iç hukuk yolu varsa bunların hepsini tüketmek zorunda değildir. Kural olarak; bunlardan kendisine en uygun olanını seçip, seçtiği yolu tüketmekle iç hukuk yolunu tüketmiş sayılır[10].

Fakat mahkeme iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralını, genişleterek uygulamaya aktarmaktadır. Bir bakıma iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının Mahkemece, bazı istisnaları, içtihatlarla türetilmiştir. Bu şekilde Mahkeme içtihatlarıyla gelişen iç hukuk yollarının tüketilmesini gerektirmeyen durumlar şöyle sıralanabilir:

- İç hukuk yolunun etkisiz olması[11].
- Açık bir ulusal yasa hükmünün bulunması.
- Yerleşmiş bir yargı içtihadının bulunması.
- Sözleşmeye aykırı yerleşmiş yönetsel uygulamalar[12].
- Davanın sürümcemede kalması.
- Engelleme.

Bu şekilde Strasbourg organları tüketilmesi gereken iç hukuk yollarına ilişkin bazı kriterler oluşturmuştur. Tüketilecek iç hukuk yolları; etkin ulaşılabilir, normal usulün bir parçası olmalı ve bir başarı şansı sunmalıdır.

İç hukuk yolları yargısal, yönetsel ve siyasal yollar olmak üzere üç gruba ayrılabilir. Bunlardan en etkili olanı elbette yargısal yollardır. Bazı durumlarda ulusal hukuk yönetsel başvuru yollarının da tüketilmiş olmasını da öngörebilir, böyle durumlarda bu yolların da tüketilmiş olması şartı da aranır[13]. Yani ilke olarak tüketilmesi gereken iç hukuk yolları yargısal yollar olmakla birlikte, eğer bir idari makam yasada itiraz mercii olarak görülmüşse, belirtilen bu idari yolların da tüketilmesi gerekmektedir. Burada asıl önemli olan husus, sorunu yasal olarak çözüme kavuşturma yetkisinin başvurulan yerin görevi içine girmesi ve iletilen sorunu çözme yetkisi bakımından kuruma bir serbesti tanınmamasıdır[14].


Yapılan her başvuruda iç hukuk yollarını tüketmek için yapılan başvurular ya da iç hukuk yollarına başvurulmadıysa başvurulmama gerekçeleri başvurunca belirtilmelidir. Buna rağmen tüketilmesi gereken iç hukuk yolları varsa hakkında şikayette bulunulan devlet durumu kanıtlama yükümlülüğü ile karşı karşıyadır[15].

İç başvuru yollarının tüketilme zorunluluğu çeşitli uluslar arası belgelerde de yer almaktadır. Örneğin MvSHS m.41/1 c, Amerika İHS m.46, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Önlenmesine İlişkin Sözleşme m.5/2 b. İlke ile amaçlanan, taraf devlete, sözleşme ve ek protokollerle güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlalinin gerektiğinde söz konusu devletin kendi iç hukuku çerçevesinde ortadan kaldırılmasına olanak sağlamaktır. Bu da Sözleşme ile öngörülen koruma sisteminin iç hukuka göre ikincil ve tamamlayıcı nitelikte olduğunu göstermektedir. İhlalin ortadan kaldırılması bakımından öncelik her bir üye devletin iç hukukuna verilmiştir. Nitekim AİHM, 23.07.1988 tarihli Linguistique ve 07.12.1976 tarihli Handyside kararlarında sözleşme ile kurulan güvence mekanizmasının, ulusal düzeydeki koruma mekanizmasına göre tamamlayıcı nitelik gösterdiğini vurgulamıştır. Yine 15.11.1996 tarihli Yunanistan’a karşı Sadık Ahmet Kararı’na (BN: 46/1995/552/638) konu yapılan başvuru, Yunan Hükümeti’nin iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin ön itirazı kabul edilerek sözleşme ile oluşturulan denetim mekanizmasının insan hakları korumasının ulusal sistemlere nazaran tamamlayıcı oluşu, sözleşmenin eski 26. maddesinde öngörülen kural karşısında başvuranın Yunan Mahkemeleri önünde ne sözleşmenin 10. maddesinde, ne de iç hukukta eş değer veya benzer sonuç doğuran hiçbir imkandan yararlanmaması, sadece Ceza Kanunu md.192’yi ihlale ilişkin ve kamu düzenini bozmaya yönelik suçlamayı reddetmesi nedeniyle üçe karşı altı oyla iç hukuk yolları tüketilmediğinden reddedilmiştir.

İç başvuru yollarının tüketilmesi koşulu, gerek bireysel başvuru (AİHS m.25) ve gerekse devlet başvurusu (AİHS m.24) için geçerlidir. Ancak devlet başvurusu açısından bu koşul eğer devlet bir birey yerine ihlal iddiasını ileri sürüyorsa aranır. Buna karşılık devlet belirli bir kişinin haklarının ihlal edildiğini ileri sürmeksizin genel olarak sözleşmeye aykırılık iddasını ileri sürmüş ise iç başvuru yollarının tüketilmesi koşulu doğal olarak aranmaz[16].

Kural olarak bireysel başvuruda bulunabilmek için iç hukuk yollarının tüketilmesi, örneğin kesinleşmiş bir takipsizlik veya mahkumiyet hükmünün bulunması ve bu karardan itibaren 6 aydan fazla bir sürenin geçmemiş olması gerekir. (AİHS m.26) Bununla birlikte olayın özelliklerine göre iç huku yolu bulunmuyorsa veya bulunmakla birlikte etkili değilse veya yasayla başvuru yolları kapatılmışsa başvuruya konu olay veya eylemin meydana geldiği tarihten itibaren 6 ay içinde doğrudan başvuru yapılabilir[17]. AİHM’de yeterli bir sürede sonuç vermeyen veya başvurucunun kayıplarını bütünüyle gidermeye olanak tanımayan hukuk yolunun 26. madde bakımından tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu sayılmayacağını vurgulamaktadır. Öte yandan tüketilmesi gereken iç hukuk yolunun şikayete konu olan ihlalle ilgili olması gerekir. Bu nedenle davalı devlet zarar veren şekilde hareket etmiş ise davalı devlet ile bağlantısı olmayan üçüncü kişi aleyhine dava açma ihtimali 26. madde bakımından tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu sayılmaz. Bu doğrultuda özellikle ilgili devletlerin yasalarına göre hakim kararıyla tutuklama kararı ve uygulaması olmaksızın inandırıcı gerekçelere dayansa bile Komisyona göre 4 günü aşan, Divan’a göre 4 gün 6 saati aşan gözaltı sürelerinin söz konusu olduğu durumlarda Mansur, Mitap/Müftüoğlu davalarında olduğu gibi tutuklama ve yargılamada makul sürenin aşılması iddiaları söz konusu olursa böyle bir başvuru yapılabilir. Öte yandan ilgili, iç hukuk yollarına başvururken, şikayet konusu davranışın AİHS veya eki protokollere aykırılığını ileri sürmüş olmalıdır[18].

Bunlar dışında, ülkemizi yakından ilg,lendiren bir başka konu ise, Güneydoğu kökenli terör olaylarıyla mücadele sırasında gündeme gelen işkence ve köy yakma ya da zorla köy boşaltma iddiaların ileri sürüldüğü olaylarda etkili iç hukuk yollarının bulunmadığından bahisle başvuruların kabul edilebileceğine ilişkin istisnai uygulamadır. Ancak bu yönde kabuledilebilirlik kararı verilen başvuru sayısındaki son yıllardaki artış, bu istisnai uygulamanın Komisyon ve Avrupa İnsan Hakları İlk Derece Mahkemesi tarafından genel uygulama haline dönüşme tehlikesi gösterdiğini ortaya koymaktadır. Türkiye’nin uluslar arası imajını çok sarsan bu durumu düzeltmek ise, yasama ve yürütme organlarına düşen görevler yanında, yargının da büyük gayretler göstermesini gerektirmektedir. Nitekim iç hukuk yolları tüketilmediğinden dolayı reddedilen 23 Eylül 1998 tarihli “Aytekin davası”, bu konuda Türk adli makamlarının gayret göstermesi halinde iç hukuk yolları tüketilmediğinden bahisle yapılan başvurunun reddedilebileceğini göstermektedir[19].

İç hukuk yolları başvuru esnasında tüketilmiş olmalıdır. Ancak istisnai durumlarda eğer sorun, başvurunun dayanağının olması olması sorunuyla dar bir bağlantı içindeyse iç hukuk yollarının tüketilmediği konusundaki karar, başvurunun kabul edilmesinden sonra da verilebilir. AİHS m. 35/1’deki koşulun yerine getirilip getirilmediği yüzeysel biçimde ve aşırı bir formalizme kaçmadan yorumlanmalıdır. Komisyon, Berktay kararında, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını, başvurunun önemine ve bunun geç ileri sürülmesine dayanarak geri çevirmiştir. Özel durumlarda (başvurunun uzun sürmesi, ihlalin sürekliliği gibi) başvuru, iç başvuru yolları tüketilmeden de yapılabilir. Eğer başvurunun yapıldığı sırada iç hukuktaki başvuru son aşamaya gelmiş ise ve kabul edilebilirlik kararı verilinceye kadar bir karar verilmesi bekleniyorsa bu koşul gerçekleşmiş sayılmaktadır.

H.1.b) TÜRKİYE’DE DURUM

AİHM’ne kişisel başvuru hakkını tanımamızı takiben, yıllar içinde Türkiye’de alınan çeşitli mahkeme ve idari kararlara karşı Komisyon’a yönelik kişisel başvuruların sayısı önemli ölçüde artma eğilimi göstermiştir.Oysa bilinmektedir ki 28.01.1987’de bireysel başvuru kakkının tanınması ile her bireyin yazacağı basit bir dilekçeyle (üstelik Türkçe olarak) StrasburgA gönderilmesi, bir başvurulnun işleme konulması için yeterli olmaktadır. Ancak hemen ifade etmeliyiz ki ülkemizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki siyasi arayışlar içerisinde olan, özellikle 1920’lerden beri Türkiye’nin Güneydoğu sorununa açık veya örtülü destek veren ülkelerin de yardımıyla bu başvuruların artmasında önemli rol oynamışlardır. Bu bölgelerden giden dava başvurularında bir Diyarbakır-Londra-Strasburg üçgeninin oluştuğunu görmekteyiz. Herhangi bir hak ihlali için süratle harekete geçen Diyarbakır İnsan Hakları Derneği yetkilileri tarafından, sözleşmede yer alan iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı gözardı edilerek, süratle topladıkları dellillerii önce Londra’ya (İngiltere’de yerleşik) KHRP’e (Kürdistan Human Rights Protect) yani Kürt İnsan Hakları Projesi isimli kuruluşa oradan da Komisyona ulaştırılmaktadır.

Bu gibi başvurularda, Avurpa İnsan Hakları Komisyonu’nun kabul edilebilirlik incelemesi aşamasında, zaman zaman hiçbir yargı kararı veya tahkikat belgesi sunamamış olması bazen de devlet görevlilerninsorumlu tutulduğu hak ihlallerinde, özellikle Memurin Muhakematı Hakkındaki kanun’dan kaynaklanan olumsuz düzenlemeler nedeniyle bir süre sonra Mahkeme, Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesi’ndeki insanların başvurabileceği etkin bir yargı yolu bulunmadığına işaret ederek, Avrupa Mahkemesi’ne başvuru için gerekli olan iç hukuk yollarının tüketilmesi önşartını aramamayı uygun bulmuştur. Kal böyle olunca, başvuruların sayısında tırmanış meydana gelmiştir. Ancak hemen ifade edilmelidir ki gerek komisyon gerekse mahkeme iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulu açısından, her olayın şartlarını inceleyerek karar vermiş, bu konuda bir genelleme yapmayı tercih etmemiştir. Akdıvar başvurusunda mahkeme açık bir ifade ile şöyle bir saptamada bulunmuştu: “…. İç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeni ile başvurunun reddedilmemesi gerekmektedir. Ancak ifade edilmelidir ki mahkemenin bu tespiti, bölgeden yapılacak tüm başvurular açısından bir genelleme değildir ve başvuracakların bölgede mevcut ve çalışmakta olan iç hukuk çarelerine başvurmalarının gerekmediği anlamını taşımamaktadır…”[20].

Mahkeme bu görüşü doğrultusunda, Aytekin başvurusunda ise, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olmasını, başvurunun esasının incelenmesi açısından bir engel olarak kabul etmiş ve Türk Devleti’nin bu yöndeki itirazını kabul etmiştir[21].

Halen devam etmekte olan başvuruların çoğunluğu sözleşmenin işkence ve kötü muameleye ilişkin 3 tutuklama ve gözaltı sürelerine ilişkin 5, adil yargılanmaya ilişkin 6, düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne ilişkin 9, ifade hürriyetine ilişkin 10 ve mülk dokunulmazlığına ilişkin sözleşmeye ek 1 Protokolün ihlâli iddialarını içermektedir.
Ülkemiz aleyhinde diğer devletlerce yapılan başvurulara, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin başvuruları ile 1982 yılında Fransa, Norveç, Danimarka, İsveç ve Hollanda’nın başvuruları örnek gösterilebilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Divan Yargıcı Prof. Dr. Feyyaz Gölcüklü de Türkiye'den son yıllarda "iç hukuk yolları tüketilmeden" bireysel başvuruların yapıldığını, bunların da mahkeme tarafından kabul edilmeye başlandığını hatırlatarak, burada mahkemenin, "iç hukukta mevzuatın yer alması ve işlerliğine" baktığını, devlete yükümlülük getirdiğini kaydediyor. Mahkemeye her ülkeden başvuruların geldiğini, ancak Türkiye'den gelen "işkence, köy yakma, kötü muamale" gibi başvuruların, önyargı denmese de kötü etki bıraktığını ifade eden Prof. Dr. Gölcüklü, şunları söylüyor: "Türkiye'ye karşı muazzam bir kampanya var. Şikayet sayısı arttı. Bu, insan hakları ihlalinin artmasından değil. İnsanlar bu yolu öğrendi. Divan yargıçlarının taraf tutması mümkün değil. Ama insan ister istemez etkilenir. Daha dün ülkesinde insan haklarından bahsedilmeyen bir ülkenin yargıcının bize insan haklarını anlatması zoruma gidiyor." şeklindeki beyanı da olayın vehameti açısından önemlidir.

Türkiye aleyhinde AİHM de 303 dava ile en fazla davayı açan Avukat Hasip Kaplan da, mahkemenin iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğine bakmadan son zamanlarda birçok davayı kabul etmesinin Türkiye'nin belli bir bölgesinde hukukun işlemediğini varsaydığını söylüyor. Türkiye'nin aslında batısı ile doğusu arasında iki farklı durumun var olduğunu söyleyen Kaplan, "Güneydoğu'da 1978'den beri 19 yıldır uygulanan bir olağanüstü hal ve oradaki çatışmalardan dolayı yakılan köyler, binlerce gözaltı ve binlerce faili meçhul cinayet var. Bu bölgede uygulamalar idari pratik halini almaya, Güneydoğu'da yapılan başvurular işleme konulmamaya, iç hukuk yolları işlememeye başlayınca başvuruların çoğu iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğine bakılmadan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nce kabul edilmeye başlandı. Komisyonun verdiği onlarca karardan sonra "Aksoy ve Akdıvar" davasının divanda kabul edilmesi ile Türkiye'nin belli bir bölgesinde hukukun işlemediği kabul edilmiş bulunmaktadır" diyor. İnsan hakları ile güvenlik arasında çok ciddi bir ilişki var. Güvenliğin olmadığı yerde insan hakları ciddi şekilde ihlal ediliyor. İnsan haklarının en önemlisi olan yaşama hakkının garanti edilebilmesi için her şeyden önce güvenliğe ihtiyaç var. Ancak şu da bir gerçek ki güvenliği uzun vadeli olarak sağlamak istiyorsanız toplumda insan hakları ve demokrasiyi tesis etmeniz gerekiyor. İnsan haklarının sağlanmadığı, hukukun hakim olmadığı ve toplum bireylerinin devletle barışık olmadığı bir yerde güvenliği sağlamak mümkün değil. Kanun gücü ve kaba kuvvetle güvenlik sağlanmış olsa bile bunun kalıcı olması çok zor. Türkiye, Güneydoğu'da işte bu ikilemi yaşıyor.

Mahkeme’nin, Türkiye’den giden başvurulara ilişkin bu yönde kararlar verdiği ve benzer kararlar vermeye devam edeceğine benziyor. Bu bağlamda önem arzeden ve emsal teşkil edecek iki karara -Akdıvar Kararı ve Aytekin Kararı’na- detaylı bakmakta yarar vardır.



H.1.b.aa) AKDIVAR DAVASI

Dava, Diyarbakır Dicle ilçesi Kelekçi köyünden altı kişinin başvurusu üzerine açıldı. Başvurucular, köylerine 10 Kasım 1992 tarihinde jandarmalar tarafından bir saldırı yapıldığını, 9 evin yakıldığını ve köyün keyfî olarak boşaltıldığını ileri sürdüler. Başvurucular, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin özel yaşamın ve aile hayatının korunmasına ilişkin 8. Maddesi ile mal ve mülkiyetten barış içinde yararlanma hakkını güvence altına alan 1. Protokolün 1. Maddesine dayanıyorlardı. (Mahkeme aşamasında ileri sürülmeyen diğer şikayetler için bkz. Başvuru No. 21893/93, Başvurunun Kabul Kararı, 19 Ekim 1994, Gemalmaz, cilt I (1995))

Hükümet, ilkin kolluk güçlerinin yalnızca köyde arama yapmış olduklarını, ancak PKK'nın daha sonra evleri yaktığını ileri sürdü. Daha sonra ise, hükümet, kolluk güçlerinin 10 Kasım 1992 tarihinde köye girmemiş olduklarını ileri sürdü. Komisyon, yaptığı bağımsız araştırma sonucunda, ulusal makamlar tarafından başvuru konusu olaya ilişkin hiçbir soruşturma yapılmamış olduğunu ve 9 evin yakılmasıyla ilgili jandarma tutanağında ya da tutanak sonrasında, faillerin belirlenmesi yönünde hiçbir çabanın görülmediğini belirledi. Ayrıca, köylülerin çeşitli düzeylerdeki makamlara evlerini kaybetmelerinden kaynaklanan problemleriyle ilgili dilekçe yazarak başvurmuş olmalarına karşın, hiçbir makam, onlara tazminat ya da mali yardım konusunda yardımcı olmamış, yol göstermemişti. Hükümet, köylülerin evlerin yakılmasından PKK'yi sorumlu tuttukları ifadelerini Mahkemeye sunmakla birlikte, bu ifadeler Eylül 1994'te, Komisyonun başvuruyu hükümete iletmesinden sonra alınmıştı. Komisyon ve Mahkeme, bu ifadelerin jandarma tarafından hazırlandığı kanısına vardı. Komisyon, bağımsız olarak başvuruculardan aldığı ifadelere dayanarak, evlerin kolluk güçlerince yakıldığı sonucuna vardı.

Dostane bir çözüme varılamaması üzerine Komisyon ve hükümet, davayı Aralık 1995'te Mahkemeye götürdüler. Hükümet, "prosesin suistimal edildiği" ve iç hak arama yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, iki itiraz getirdi. Hükümete göre, "başvurucuların Türkiye'nin Güneydoğusunda mevcut bulunan hak arama yollarını kullanmamışlardır; bu, ... PKK'nın Türkiye'yi ve onun yargı kuruluşlarını kötü gösterme ve terörist faaliyetlerinin meşru olduğu fikrini geliştirme genel politikasının bir parçasıdır. Bu stratejinin bir parçası olarak, Türk yargı sisteminin genel olarak etkin olmadığını ve bu tür şikayetleri ele alamayacak durumda olduğunu kanıtlamak ve Türkiye'nin Güneydoğu’sundaki halkı, Cumhuriyetin kurumlarından ve özellikle de onun mahkemelerinden uzaklaştırmak gerekiyordu. Dolayısıyla bu davada başvurucuların iç hukuk yollarını tüketmemesi, siyasal bir gaye taşımaktadır." (16 Eylül 1996 tarihli karar, paragraf 51)

Fakat Mahkeme, Komisyon’un bulgularının başvurucuların iddialarına temel sağlaması nedeniyle bu itirazı reddetti; prosesin suistimal edildiğine dair bir kanıt yoktu. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin itirazı konusunda ise, mülkiyete yönelik zararların, "bu zararlar PKK tarafından verilmiş bile olsa" tazmin edildiğini göstermek amacıyla, idari mahkemeler tarafından alınmış bazı kararları mahkemeye sundu. Komisyon ve Mahkeme, hükümet tarafından sunulan mahkeme kararlarında, işlenen suçla ilgili sorumluluğun tesis edilmediğine işaret etti. Komisyon araştırmasında, devlet görevlilerinin, kolluk güçlerine yönelik hiçbir suçlamayı kabul etmeme eğiliminde olduklarını belirledi. (Adı geçen karar, parag. 62) Komisyon, hükümetin, kolluk görevlilerinin kasti olarak mülkiyete zarar vermeleri nedeniyle kovuşturulduklarına ya da cezalandırıldıklarına dair hiçbir kanıt gösteremediğine de işaret etti.

Mahkeme ise, iç hukuk yollarının yalnızca varolmasının yeterli olmadığı; iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının geçerli olması için, bu yolların etkin olarak kullanılabilmesi ve yeterli sonuçlar vermesi gerektiği yönündeki içtihat ilkesini tekrarladı. Mahkemeye göre, "söz konusu hak arama yollarının yalnızca teoride değil, pratikte de varlığının yeterince kesin olması gerekir." (Adı geçen karar, para. 66) Mahkeme, bu bakımdan ispat yükünün bölüşümü kuralını vurguladı: "İç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri süren hükümet, söz konusu hak arama yolunun davayla ilgili dönemde teoride ve pratikte açık ve etkin bir yol olduğunu, başvurucuların şikayetlerine çözüm getirebilecek nitelikte olduğunu ve makul ölçüde başarılı sonuç alınabileceğini göstermek durumundadır. Fakat, bir kez ispat yükü karşılandığında, bu kez de başvurucular, hükümetin sunduğu hak arama yolunun gerçekten de tüketildiğini ya da eldeki davanın koşullarında bir nedenle yetersiz ve etkisiz olduğunu ya da onları, bu yolları tüketmekten alıkoyan özel koşullar olduğunu göstermek zorundadır." (Adı geçen karar, para. 68)
Mahkemeye göre, bir şikayetçiyi iç hukuk yollarına başvurmaktan haklı olarak alıkoyabilecek nedenlerden biri, "ulusal makamların, devlet görevlilerinin yanlış muamele yaptıkları ya da zarar verdikleri yönündeki ciddi iddialara karşı tamamen pasif kalmaları, örneğin soruşturma açmamaları ya da yardım önermemeleri" olabilir. (Adı geçen karar) Dolayısıyla, iç hukuk yollarını tüketme kuralı, bu yolların yalnızca formel olarak varolup olmamasına değil, aynı zamanda "bunların içinde işlediği genel hukuksal ve siyasal bağlama ve başvurucuların kişisel koşullarına da bakarak" gerçekçi bir şekilde yorumlanmalıdır. (Adı geçen karar, para. 69) Bu nedenle, Mahkeme, davanın koşullarında başvurucuların iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünden muaf oldukları kararına vardı.

Mahkeme, Komisyonun bulgularına dayanarak, evlerin yakılmasından kolluk güçlerinin sorumlu olduğu konusunda hiçbir kuşku olmadığı, buna karşın kolluk güçlerinin başvurucuları göç etmeye zorladıkları konusunda kanıt olmadığı kanısına vardı. Hükümet, kolluk güçlerinin bu eylemini haklı gösterme yoluna gitmeyerek, basitçe Mahkemenin vardığı sonucu reddetmekle yetindi. (Ayrıca bkz. Türkiye'ye karşı Çagırga davası, Başvuru 21895/93, Başvurunun Kabulü Kararı, 19 Ekim 1994; Türkiye'ye karşı Demir davası, Başvuru 22280/93, 9 Ocak 1995 tarihli karar) Öte yandan bu sonuçla dava, yalnızca mülkiyete zarar ve haneye müdahale davası olarak kalmış; bu yönde bir emrin varlığı kanıtlanamasa bile (ki bu bakımdan da ispat yükünün paylaşımı kuralı uygulanmalıydı) objektif bir zorunluluk olan başvurucuların zorla yerlerinden edilmesi ele alınmamıştır. Tazminatın belirlenmesinde de, mülkiyete verilen zararların ve manevi tazminatın yanı sıra, yalnızca başka bir yerde ikamet etmeleriyle ilgili zararları tazmin edilmiştir. (Bkz. Türkiye'ye karşı Akdıvar davası (Tazminat), 1 Nisan 1998 tarihli hüküm)
(Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 16 Eylül 1996 tarihli karar (99/1995/605/693)



H.1.b.aaa) SELÇUK VE ASKER DAVASI


Keje Selçuk ve İsmet Asker tarafından 15 Aralık 1993'te yapılan bu başvuru, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından 22 Ocak 1997'de Mahkemeye sunuldu. Başvuru konusu, başvurucuların Kulp İslamköy'deki evlerinin 16 Haziran 1993'te kolluk güçlerince kasten yakılması ve jandarmaların, 10 gün sonra tekrar gelerek Asker'in değirmenini de yakmaları idi. Jandarmalar, birkaç ay önce de köye baskın yapmış, PKK tarafından kullanıldığını iddia ettikleri köyün boşaltılmaması halinde, köydeki bazı evleri yakmakla tehdit etmişlerdi. Başvurucular, bu ihlâlin sorumlusu olarak Kulp Jandarma Komutanı Recep Cömert'i belirttiler.

16 Haziran 1993 sabahı köye gelen askerler, Asker ailesinin evinde arama yapmış, ardından da, Asker ailesi eşyalarını toplamaya çalışırken, evi ateşe vermişlerdi. Asker ailesi, kendi anlatımlarına göre, ahıra açılan bir kapıdan çıkmayı zorlukla başarmış ve yangını söndürmeye çalışan köylüler, jandarma erleri tarafından engellenmişti. (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 24 Nisan 1998 tarihli hüküm (12/1997/796/998-999), para. 13)

Asker ailesinin evi, ahırı, malları, erzak ve ağaçları bu şekilde tahrip edilmişti. Ardından Keje Selçuk'un evine baskın yapan askerler, Keje Hanım ve onunla birlikte kalan çocukları evden dışarı çıkartmış, gaz döktükten sonra evi ateşe vermişlerdi. Köylülerin yardım etmesi engellenmiş, Komutan Cömert, Keje Hanımın ifadesine göre, onu iterek köyden gitmesi gerektiğini ima etmiş ve Keje Hanım Diyarbakır'a göçmüştü. 25 Haziranda köye yapılan bir baskında, Keje Hanımın değirmeni ile üç ev yakılmış; Asker ailesi de köyü terketmişti.

Kulp'a göçen Asker ailesi, Kaymakamlığa bir dilekçe vererek, maruz kaldıkları hasarı ve Komutan Cömert'in olaydaki sorumluluğunu bildirdi. Asker ailesi, bu dilekçeye hiçbir yanıt almadı. Köy muhtarı, on gün sonra olayı Kaymakamlığa bildirmiş, ancak sorumluluğu PKK'ya atfetmişti. (Adı geçen hüküm, para. 16)

Komisyona ifade veren Komutan, Haziran 1993'te İslamköy'e hiç gitmediğini, burada evlerin yakıldığı konusunda bir rapor da almadığını ileri sürdü. Cömert, kendisine karşı bu tür "iddiaların" gazetelerde zaman zaman yapıldığını söyledi. (Adı geçen hüküm, para. 17) Hükümete göre ise, başvurucuların iddiaları başkalarınca "uydurulmuştu"; başvuru, "PKK'nın etkisi altında ya da para için" yapılmıştı. Başvurucuların evleri, "bölgede Devletin yerini almaya çalışan PKK tarafından, köylüler genellikle kolluk güçleriyle iyi ilişkiler içinde olduklarından, onları cezalandırmak ya da uyarmak amacıyla yakılmış"tı. Aslında başvurucular, "kanuna itaat eden vatandaşlar"dı ve hükümete karşı faaliyetleri konusunda kayıt yoktu. Asker ailesinin bir oğlu askerdeydi; Keje Hanımın bir oğlu askerde ve bir oğlu da memurdu. "Cezalandırılmalarının" sebebi bu olabilirdi. (Adı geçen hüküm, para. 18) Hükümet, söz konusu değirmenin yakıldığı konusundaki kuşkularını belirterek, değirmen yakıldıysa bile bunu kolluk güçlerinin yapmadığını ileri sürdü. Ayrıca, Asker ailesinin dilekçesi konusunda da kuşkuları vardı, çünkü başvuruculara bir belge verilmemişti.

Komisyonun başvuruyu Hükümete iletmesinin ardından, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, 4 Mayıs 1994'te, Kulp Savcılığından başvurucuların herhangi bir şikayette bulunup bulunmadığının soruşturulmasını ve böyle bir şikayet yapılmamışsa, olayla ilgili bir araştırma yapılmasını istedi. Savcılığın başvurusu üzerine, Kulp Kaymakamlığına vekalet eden Jandarma Komutanı Ergülmez, söz konusu dilekçenin kaydının olmadığını bildirdi. Bunun üzerine, Savcılık bir soruşturma başlattı. Komisyon, dosyanın incelenmesinde, olayla ilgili Kulp Jandarma Komutanlığına yazılan yazıya yanıt alınmadığı gibi, olaydan sorumlu tutulan jandarmaların ve tanıkların ifadelerinin de alınmadığını saptadı. (Adı geçen hüküm, para. 24) Kulp Savcılığı, başvuru konusunun 1993 kış aylarında PKK ile kolluk güçleri arasında gerçekleşen yoğun çatışmalar sırasında mülkiyete zarar verilmesiyle ilgili olduğunu ve kolluk güçlerinin sorumluluğunun idarî görevleri sırasında doğması nedeniyle, davanın idari hukuk konusu olduğu gerekçesiyle, takipsizlik kararı vererek dosyayı 30 Kasım 1994'te Kulp Kaymakamlığına gönderdi.

Komisyon, başvurucuların ve tanıkların sözlü ifadesini aldı ve ilgili dosyaları inceledi. Hükümetten kolluk güçlerinin 1993 Haziranında Kulp'taki faaliyetleriyle ilgili belgeler ısrarla istendiyse de, bu belgeler tam olarak sunulmadı. Komisyonun bulguları, başvurucuların anlatımlarıyla uyuşuyordu. Komisyon, köyün 1994 sonunda "PKK faaliyetlerinin yoğunlaşması sonucunda" tamamen "terk edildiği" kararına vardı. (Adı geçen hüküm, prg. 32)

Mahkeme, hükümetin Komisyonun bulgularına karşı itirazlarını ele aldıktan sonra, Komisyonun bulgularını, "makul bir kuşkunun ötesinde kanıtlandıkları" için kabul etti. (Adı geçen hüküm, para. 57)

Hükümet, diğer davalarda olduğu gibi bu başvurunun da, iç hukuk yolları tüketilmeden yapılması nedeniyle reddedilmesi gerektiği itirazını getirdi. Hükümet, Van İdare Mahkemesinin, evi askerler tarafından yakılmış olan Nizamettin Ağırtmış'a tazminat verilmesine 1996 yılında hükmettiği bir davayı da örnek gösterdi (Karar No. 1996/771, dosya no. 1993/427, karar tarihi 27.12.1996).

Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi konusunda Akdıvar davasında da uygulamış olduğu "yeterli ve etkin iç hukuk yollarının tüketilmesi" kuralını ve başvurucuları bu yollara başvurmaktan alıkoyan haklı gerekçeler kuralını uyguladı. Daha önemlisi, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, hak arayışını önleyecek şekilde ve formalist bir anlayışla uygulanmaması gerektiği yönündeki içtihadını vurguladı. (Adı geçen hüküm, para. 65-67, özellikle para. 65) Mahkeme, "köylerin tahrip edilmesi probleminin yaygınlığına" karşın, kolluk güçlerinin kastî olarak mülkiyeti tahrip etmesiyle ilgili şikayetler durumunda tazminata hükmedildiğine ve sorumlu görevliler hakkında soruşturma açıldığına dair tek bir karar bile gösterilmediğini belirtti. Hükümetin örnek olarak gösterdiği dava, davaya benzerliği bakımından açık değildi. Asker ailesinin şikayetiyle ilgili olarak, başvurunun hükümete iletilmesinin ardından başlatılan hukuksal işlemler de sınırlıydı ve sonucu belirsizdi. Sonuç olarak bu davada da Mahkeme Türkiye’yi aynı gerekçelerle haksız buldu, ve Türkiye’yi mahkum etti.
(Türkiye'ye karşı Selçuk ve Asker davası, 24 Nisan 1998 tarihli hüküm 12/1997/796/998-999)

Türkiye’yi ilgilendiren benzer bir çok kararda Mahkeme tarafından hep aynı noktalara işaret edilmiştir. Süregelen davalarda da aynı akıbete uğramamak için ciddi önlemler alınmalı ve yapısal reformlar uygulanmalıdır. Aksi halde bunlar Türkiye’nin başını çok ağrıtacağa benziyor.



SONUÇ

Netice itibatiyle; Türkiye aleyhine açılan davalar anayasaya aykırı olsa bile iç hukukta düzenlemeler yapılıp, anayasanın ilgili hükmü üç ay içerisinde değiştirilmek zorundadır. Ancak unutmamak gerekiyor ki sözleşmenin benimsendiği düzende, insan haklarının iç hukukça korunması asılken, uluslararası koruma ikincil niteliktedir. Bu nedenle bireyin sözleşmenin öngördüğü güvenceden yararlanabilmesi için önce iç hukuk yollarını tüketmesi gerekmektedir. Sözleşmenin öngördüğü koruma, tamamlayıcı bir korumadır. İşte tam bu noktada Türkiye çoğu zaman farklı bir muameleye maruz kalmaktadır. Özellikle son yıllarda Güneydoğu'dan yapılan başvuruların çoğu iç hukuk yolları tüketilmemesine rağmen komisyon tarafından kabul edilip mahkemeye gönderiliyor. Komisyon bu uygulamasını da şu gerekçeye dayandırıyor. Sözleşmeye göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurulabilmesi için önce iç hukuk yollarının tüketilmiş olmasının bir de istisnası vardır. Öncelikle iç hukukun, "elverişli, etkin işleyen, somut sonuç veren, makul sayılamayacak derecede gecikmelere yol açmayan" özelliklere sahip olması gerekmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bir noktada Türkiye'den özellikle de Güneydoğu'dan yapılan başvurularda iç hukuk yollarının tüketilmesi şartını aramaması, Türkiye'deki iç hukukun yukarıda bahsi geçen özelliklere sahip olmadığını kabul etmesi anlamına geliyor. Türkiye'nin AİHM nezdindeki eski avukatı Prof. Dr. Bakır Çağlar Türkiye'nin üçte birinin 19 yıldır olağanüstü hal yasaları altında yaşadığını ve adeta olağanüstü halin olağanlaştığını söyleyerek şöyle diyor: "Türkiye'de medyada bazen, '-25 derecede arazi hakimiyeti sağlandı' türünde haberlere rastlarsınız. -25 derecede arazi hakimiyetinin sağlandığı bir yerde insan hakları hakimiyetini nasıl sağlayacaksınız. AİHM Türkiye'den yapılan bir çok başvuruda iç hukuk yollarının tüketilmesine gerek olmadığına karar verdi." Bu sözler aynı zamanda acı bir itirafı da ortaya koyuyor. Türkiye'yi defalarca dışarıda bir avukat olarak savunmak zorunda kalmış Çağlar, "19 yıldır devam eden olağanüstü hal ortamında, feodal düzenin devam ettiği bir ortamda, Türkiye'yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde savunmak teknik olarak mümkün değildir" diyor.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 15. maddesine göre, "Savaş ve milletin varlığını tehdit eden diğer bir toplumsal tehlike halinde her Yüksek Sözleşen Taraf ancak durumun gerektirdiği ölçüde ve devletler hukukundan doğan insanın kişiliğine bağlı birtakım temel haklara, olağanüstü durumlarda, hatta savaş halinde bile dokunulamayacak ve bunlara ilişkin hükümler hiç bir zaman askıya alınamayacaktır"[22].

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Divan Yargıcı Prof. Dr. Feyyaz Gölcüklü de Türkiye'den son yıllarda "iç hukuk yolları tüketilmeden" bireysel başvuruların yapıldığını, bunların da mahkeme tarafından kabul edilmeye başlandığını hatırlatarak, burada mahkemenin, "iç hukukta mevzuatın yer alması ve işlerliğine" baktığını, devlete yükümlülük getirdiğini kaydediyor. Mahkemeye her ülkeden başvuruların geldiğini, ancak Türkiye'den gelen "işkence, köy yakma, kötü muamale" gibi başvuruların, önyargı denmese de kötü etki bıraktığını ifade eden Prof. Dr. Gölcüklü, şunları söylüyor: "Türkiye'ye karşı muazzam bir kampanya var. Şikayet sayısı arttı. Bu, insan hakları ihlalinin artmasından değil. İnsanlar bu yolu öğrendi. Divan yargıçlarının taraf tutması mümkün değil. Ama insan ister istemez etkilenir. Daha dün ülkesinde insan haklarından bahsedilmeyen bir ülkenin yargıcının bize insan haklarını anlatması zoruma gidiyor"[23], şeklindeki beyanı da anlatmaya çalıştıklarımızı doğrular niteliktedir. Hal böyleyken devletin bu noktada üzerine düşen vazifeyi yerine getirmekten başka çaresi kalmıyor.

Her ne kadar hükümetin AİHM önünde yaptığı savunmalarda Sözleşmenin iç hukukumuzun bir parçası olduğunu, bu nedenle iç hukuk yollarının tüketilmesi bakımından Türkiye’deki mahkemeler önünde ileri sürülmesi gerektiğini belirtse de, Türk yargıçları yukarıdaki yaklaşım ve anlayıştan çok uzaktadırlar. Sayın Prof. Dr. Turgut Tarhanlı’nın 19 Haziran tarihli makalesinde belirttiği gibi “bu anlayışı kırmanın en önemli araçlarından birisi yargıç ve savcılara verilecek eğitimdir. Ancak sadece eğitimin de yetmeyeceği kanısındayım, eğitimle AİHM içtihatlarını ciddiye alacak zihinsel dönüşüm yaratabilirse de, bir de maalesef yabancı dil bilme oranının düşüklüğü gibi bazı maddi engeller de söz konusu. Türkiye’nin yukarıda belirttiğim gelişmelere ayak uydurabilmesi için bazı adımlar atması gerekiyor. AİHM kararlarını Türkçe’ye çevirip hakim ve savcılara dağıtmanın yanı sıra, en azından yüksek yargı organlarına atanacak hakimlerde Avrupa Konseyinin resmi dillerinden birini iyi derecede bilmek gibi bir şart getirilebilir. Ayrıca ilk derece mahkemelerinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere, Adalet Bakanlığı bünyesinde bir “AİHS danışma merkezi” kurulabilir; hakim ve savcılar önlerindeki davaları AİHM içtihatlarına uygun bir şekilde tamamlamak için bu merkezden danışmanlık alabilirler. Bunlar ve diğer türden adımlar ancak insan hakları perspektifini temel alan bir yaklaşımın gelişmesiyle atılabilir. Böylesi bir bakış açısının gelişmesiyledir ki, Türkiye “utanç verici mahkumiyetlerin” ardından sadece tazminat ödemekle yetinmeyip; failleri yargılayıp cezaevine gönderdiği gibi, benzeri olayların yaşanmaması içinde gereken tedbirleri de alır. Bu da ancak “93 konsepti” gibi Susurluk türevi anlayışlarla samimi bir hesaplaşmanın üzerine inşa olabilir. AİHM gibi ulusalüstü yargı organlarının yetkisini tanımak Türkiye’de demokrasi ve insan haklarının “balans ayarını” yapabilmek için son derece zengin imkanlar sunmaktadır. Yeter ki, Strasbourg’un aynasında suretini gören Türkiye titreyip kendine gelebilsin”[24].

Anlatmaya çalıştıklarımız doğrultusunda bu güne değin sayısız kitap yazıldı, panel düzenlendi veya çeşitli yerlerde çeşitli makaleler yayımlandı. Hepsinde de ortak olan konu Türkiye’deki iç hukuktan kaynaklanan aksaklıklar ve bunların ülke dışındaki yansımalarıydı. Varılan sonuç hemen hepsinde aynıydı: İhlaller meydana geliyor, devlet ihlali önlemek için yetersiz kalıyor. İç hukuk mekanizmasını iyi işletmiyor ya da işletemiyor. Bu da Türkiye’nin AİHM önüne giden davalarında bilinen sonuçların tekrarına neden oluyor. Türkiye’nin bu anlamda deyim yerindeyse şapkasını çıkarıp önüne koyması gerekiyor. Her şeyden önce kendi yurttaşı için sonra da uluslar arası kamuoyu için mümkün mertebe en seri şekilde en etkin ve ulaşılabilir iç hukuk mekanizmasını işletmelidir. Aksi halde Mahkeme tarafından verilen kararlarda da görüldüğü gibi iç hukuk yollarının tüketilmesi sorunu Türkiye’nin başını daha çok ağrıtmaya devam edecektir.





















KAYNAKÇA

Bakır Çağlar’ın konuşmasından derleme

Bireysel Başvuru için İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtüzüğü, İstanbul Barosu CMUK Uygulama Servisi Yayınları, İstanbul 1999

Bozkurt, Enver; Kanat, Selim, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Başvueu Elkitabı, 1. Baskı, Asil Yayınları, İstanbul 2004,

CENGİZ, Orhan Kemal, Uygulamacılar İçin ;nsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne başvuru Rehberi, Genişletilmiş 2. Basım, İzmir barosu CMUK Komisyonu Yayını, İzmir 2001

ÇAĞLAR, Bakır, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Hukuku’nda Türkiye, Türkiye Bilimler Akademisi Forumu 6, Ankara 2002

ÇAVUŞOĞLU, Naz, “Avrupa Konseyi: İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin Denetim Sistemi”, İnsan Hakları, YKY, İstanbul 2000

ÇAVUŞOĞLU, Naz, İnsan hakları Avrupa mahkemesi: Kararların Uygulanması, Su Yayınları, İstanbul 2003

DOĞRU, Osman, İnsan Hakları Derlemesi, Cilt 3, İstanbul Barosu Yayınları, İstanbul 2000

DOĞRU, Osman, İnsan Hakları Avrupa mahkemesi içtihatları, Cilt 1, Beta Yayınevi, istanbul 2002

Feyyaz Gölcüklü’nün konuşmasından derleme.

GEMALMAZ, Mehmet Semih, Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun genel teorisine Giriş 3. Baskı, Beta yayınları İstanbul 2001

GÖLCÜKLÜ, Feyyaz, İnsan Hakları Avrupa mahkemesi Kararları, İstanbul 2000

İ.Soysal Siyasal Bağıtlar - TTK yy. s.309 vd

İzmir Barosu, Web Sitesi, 2004

KARAHASANOĞLU, C.S., Sözleşmelere yer veren AMF, istanbul 2000

TANRIKULU, Mehmet Sezgin, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine Başvuru İçiç El Kitabı, Genişletilmiş 2. Basım. İstanbul Barosu CMUK Uygulama Servisi yayını, İstanbul 2002

TEZCAN, Durmuş, Türkiye’nin insan hakları sorunu, İstanbul 2002

Turgut Tarhanlı, Köşe yazısı, 27 Haziran 2001, Radikal Gazetesi

TÜRMEN , Rıza, İnsan hakları Sözleşmesi Sisteminde İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi, Kunter Armağanı, İstanbul 1998

ÜNAL, Şeref, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi İnsan Hakları Uluslar Arası İlkeleri, TBMM Kültür Sanat Yayın Kurulu Yayınları, No:89, TBMM Basımevi, Ankara 2001

YAMAN, Hamza, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Müracaat Usul ve Esasları. İstanbul 2002

“www.ihd.com.tr” sitesi

[1] Bireysel Başvuru için İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi içtüzüğü

[2] TTK yy. s.309 vd

[3] Prof. Dr. M. S. Gemalmaz, Kabuledilebilirlik kararları, İstanbul, Beta yayınları, s 149

[4] C.S. Karahasanoğlu-Sözleşmelere yer veren AMF. S.43.304,570

[5] TÜRMEN, Rıza, İnsan hakları Sözleşmesi Sisteminde İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi, Kunter Armağanı, İstanbul 1998, S. 775 vd.

[6] Ünal, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, S.392-393

[7] Diğer bir deyişle İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Hukuku “iki çevreli” koruma sistemi getirmektedir. Bu çevreler Ulusal Çevre ve Avrupa Çevresidir. Bunlardan öncelik Ulusal Çevreye aittir. Ancak bu prensip, Türkiye’nin Güneydoğu davalarında görüldüğü gibi, her zaman geçerli değildir. Bu gibi istisnai durumlarda Strazbourg Mahkemesi ilk ve son derece mahkemesi olarak karşımıza çıkar. ÇAĞLAR, Bakır, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Hukuku’nda Türkiye, Türkiye Bilimler Akademisi Forumu 6, Ankara 2002 S.31

[8] ÇAVUŞOĞLU, “Avrupa Konseyi: İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin Denetim Sistemi”, S.463

[9] TANRIKULU, S.40

[10] GÖLCÜKLÜ-GÖZÜBÜYÜK, S.68-69. CENGİZ, S.20

[11] AKDIVAR ve DİĞERLERİ/TÜRKİYE 21896/93 16.09.1996. Davada Abdurrahman Akdıvar, Ahmet Akdıvar, Zülfikar Çiçek, Ahmet Çiçek, Abdurrahman Aktaş, Mehmet Karabulut, Hüseyin Akdıvar isimli sekiz Türk vatandaşı Diyarbakır İlinin Dicle İlçesinin Kelekçi Köyünde yaşamaktadırlar. Başvurucular yaptıkları başvuruda 10.11.1992’de köylerinin güvenlik güçleri tarafından yakıldığını iddia etmektedirler, Hükümet ise bu iddianın yersiz olduğunu ileri sürmüş ve iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunarak davanın reddedilmesi talep etmiştir. Mahkeme ise yaptığı inceleme sonunda güvenlik güçlerinin –tahminen bölgedeki yoğun terör faaliyetleri gerilimi altında- 10.11.1992 tarihinde Kelekçi’deki 9 evin yakılmasından sorumlu olduklarının ikna edici bir şekilde gösterildiği sonucuna varmıştır. Başvuru yollarının tüketilmediği yolundaki Hükümet itirazı konusunda ise Mahkeme köy tahribatı probleminin boyutlarına rağmen mal ve mülkün güvenlik güçlerince kasıtlı olarak tahrip edildiği iddialarına karşılık tazminat ödendiğine veya güvenlik mensupları hakkında daha önce de kovuşturmalar yapıldığına dair Hükümetin örnekler vermemesinin dikkat çekici olduğu kanısındadır. Bu bağlamda Mahkeme güvenlik mensuplarının bu çeşit yasa dışı davranışlarda bulunduklarını kabul etmede yetkililerin bir isteksizlik içinde olduğunu belirten Komisyon temsilcisinin dayandığı delilleri not ederek, tarafsız bir soruşturma yapılmamış olmasını, yetkililer tarafından başvuruculara delil toplamak amacıyla iş birliği teklifinde bulunulmadığını veya bağış kabilinden bir ödeme dahi yapılmadığını kaydederek dahası idare mahkemelerindeki hukuk yollarının bu tür bir davadan mal ve mülkün jandarma mensupları tarafından tahrip edildiği iddiasıyla ilgili bir karar verilebileceğine ikna olmayarak iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının reddine karar vermiştir. Fakat Mahkeme bu kararın davanın özel koşullarıyla ilgili olduğunu belirtmiş ve bu kararın Türkiye’nin bu bölgesindeki hukuk yollarının etkisiz olduğu veya başvurucuların mevcut olan ve işleyen hukuk yollarına normal olarak başvurma yükümlülüklerinden ve muaf tutuldukları şeklinde genel bir beyan olarak yorumlanamayacağını vurgulamıştır. Davanın tam metni için bkz. DOĞRU, OSMAN, İnsan Hakları Derlemesi, Cilt 3, İstanbul Barosu Yayınları, İstanbul 2000, S.99-158

[12] AYDIN/TÜRKİYE 23178/94 25.09.1997 Davada başvurucu Şükran Aydın 1976 doğumlu Kürt Kökenli bir Türk vatandaşıdır… Olay Derik ilçesine bağlı Taşıt köyünde cereyan etmiştir. İddiaya göre köye 29 Haziran 1993 tarihinde gelen köy korucularından ve jandarma subaylarından oluşan bir gruptan 4 kişi evlerine gelmiş PKK hakkında birkaç soru sormuşlar, ardından evdeki herkesi köy meydanına götürmüşler ve oradan da kendisini babası Seyfo Aydın’ı ve yengesi Ferahdiba Aydın’ı Derik jandarma merkezlerine götürmüşlerdir. Burada başvurucu kendisinin daha sonra “işkence odası” olarak nitelendirdiği bir odaya götürülmüş, elbiseleri çıkarılmış bir araba lastiği üzerine oturtulmuş sürekli döndürülerek üzerine tazyikli su sıkılmıştır. Ardından da üzeri giydirilerekbu defa da sorgu odasına alınmıştır. Burada asker kıyafetli birisikendisine tecavüz etmiştir. Ayrıca babası ve yengesi de işkence görmüşlerdir. Daha sonra başvurucu ve iki akrabası 2 Temmuz 1993’te Derik Savcısı Bekir Özenir’e şikayette bulunmuşlardır. Daha sonra tahkikata geçen savcı başvurucunun kızlık zarının kontrolü ve vücudunda darp izlerinin olup olmadığının anlaşılması için önce Derik Devlet hastanesine ardından 9 Temmuz’da Mardin Devlet hastanesine ardından da 12 Temmuz’da Diyarbekir Doğumevi hastanesine sevk etmiştir. Fakat yapılan muayenelerde kızlık zarının yırtılma tarihi saptanamamıştır. Kaldı ki son kontrolden önce başvurucu artık evlidir. Tüm bunlar olurken savcı başvurucuları defalarca sorguya çekmiştir. Mahkeme ise yapılan bu tahkikattan ve idarenin tutmundan tatmin olmamıştır. Zira Derik jandarma merkezinin kayıtlarına bakıldığında başvurucular ile ilgili herhangi bir kayda rastlanmadığı gibi kayıtlardaki 1993 yılına dair gözaltı sayısının sadece yedi olduğu va bu sayının bir önceki yılda gözaltına alınan kişi sayısından yüzde doksan oranında azalma olduğu saptanmıştır. Bu da kayıt defterinin sağlıklılığı ve de idari uygulamaların meşruyeti hakkında şüpheler yaratmaktadır. Bu nedenlerle Mahkeme iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının reddine karar vermiştir.

[13] GÖLCÜKLÜ-GÖZÜBÜYÜK, S.64

[14] ÇAVUŞOĞLU, “Avrupa Konseyi: İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin Denetim Sistemi” S.463-464

[15] CENGİZ, Orhan Kemal, Uygulamacılar İçin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Başvuru Rehberi, Genişletilmiş 2. Basım, İzmir Barosu CMUK Komisyonu Yayını, İzmir 2001, S.20

[16] Türmen, Kunter Armağanı İstanbul, 1998, S.778

[17] Bkz. ÇAVUŞOĞLU, İstanbul, 1998, S.464

[18] GÖZÜBÜYÜK, Bireysel Başvuru, S.38 vd.; ayrıca bkz. Türmen, Rıza, İnsan Hakları Sözleşmesi Sisteminde İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi, Kunter Armağanı, İstanbul 1998, S.783 vd.

[19] 23.09.1998 tarihli bu kararda, Jandarma Karakolu önünde geçerken durmadığından bahisle nöbetçi askerin attığı kurşunla ölen inşaat müteahhidi Aytekin’e ateş eden askerle ilgili kovuşturma devam ederken maktülün ailesi tarafından Komisyona yapılan başvuruyla ilgili olarak AİHM iç hukuk yollarının tüketilmediğinden bahisle davayı reddetmiştir. Bu konuda konuda anılan kararın 85. paragrafı bu durumu çok yalın bir şekilde vurgulamaktadır.

[20] Akdıvar ve Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar, paragraf 77

[21] Aytekin ve Türkiye, 23 Eylül 1998 tarihli harar, paragraf 85-86

[22] Prof. Dr. Bakır Çağlar’ın konuşmasından derlenmiştir.

[23] Prof. Dr. Feyyaz Gölcüklü’nün konuşmasından derlenmiştir.

[24] Paragraf, 27 Haziran 2001 tarihli Radikal gazetesinde yayınlanmıştır. Yazı Prof. Dr. Turgut Tarhanlı tarafından 19 Haziran 2001 tarihinde makale olarak derlenmiştir.
Bu makaleden kısa alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir :

"İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine Başvuru Koşulları" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Bedrettin Yılmaz'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak yazarının izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.


[Yazıcıya Gönderin] [Bilgisayarınıza İndirin][Arkadaşa Gönderin] [Yazarla İletişim]
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
» Makale Bilgileri
Tarih
14-09-2007 - 21:27
(2511 gün önce)
Yeni Makale Gönderin!
Değerlendirme
Şu ana dek 6 okuyucu bu makaleyi değerlendirdi : 4 okuyucu (67%) makaleyi yararlı bulurken, 2 okuyucu (33%) yararlı bulmadı.
Okuyucu
24439
Bu Makaleyi Şu An Okuyanlar (1) :  
* Son okunma 6 saat 44 dakika 41 saniye önce.
* Ortalama Günde 9,73 okuyucu.
* Karakter Sayısı : 84111, Kelime Sayısı : 8213, Boyut : 82,14 Kb.
* 8 kez yazdırıldı.
* 1 kez arkadaşa gönderildi.
* 9 kez indirildi.
* 14 okur yazarla iletişim kurdu.
* Makale No : 677
Yorumlar : 0
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
Makalelerde Arayın
» Çok Tartışılan Makaleler
» En Beğenilen Makaleler
» Çok Okunan Makaleler
» En Yeni Makaleler
THS Sunucusu bu sayfayı 0,94051790 saniyede 14 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2013) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.