Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Aktif Makale Hukuk Muhakemeleri Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı Bağlamında Belirsiz Alacak Davası

Yazan : M. İhsan Darende [Yazarla İletişim]
Avukat

Makale Özeti
Hukuk Muhakemeleri Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı, belirsiz alacak davasında değer artışı hususunda değişiklik öngörmektedir. Bu değişiklik davanın niteliğini etkileme ve ciddi hak kayıplarına yol açma potansiyeline sahiptir. Bu sebeple belirsiz alacak davasının niteliğinin incelenmesi daha önemli hale gelmiştir.

HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI TASLAĞI

BAĞLAMINDA
BELİRSİZ ALACAK DAVASI



6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK), etkin hukuki koruma sağlamayı ve hak arama özgürlüğünün efektif kullanımını amaç edinmiştir. Bu amaçla düzenlenen müesseselerden birisi de “Belirsiz alacak davası”dır. Belirsiz alacak davası[1], Hükümet Tasarısı’nda yer almadığı halde, Adalet Komisyonu görüşmeleri sırasında eklenmiş bir müessesedir[2]. Tasarıya sonradan eklendiği ve yeterince tartışılmadığı için, reform niteliği taşıyan bu müessese ve bilhassa “Kısmi dava” ile ilişkisi, uygulamada tereddütlere yol açmıştır. Özellikle “Dava tipi”nin hukuki yararla ilgili olması ve hukuki yararın da dava koşulu niteliği taşıması sebebiyle tereddütler kaygıya dönüşme eğilimi taşımaktadır[3].



Başka bir makalede[4] belirtildiği üzere, HMK, 1086 sayılı Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu (HUMK)’un temel felsefesi korunarak hazırlanmıştır[5]. Bununla birlikte, HUMK’ta yer alan ve aksayan, eskiyen, güncelliğini yitiren, adil yargılanma hakkı ile bağdaşmayan hükümlerde revizyon yapılmış, dil sadeleştirilmiş ve güncellenmiş[6], hak arama özgürlüğünün etkin kullanımını sağlayan, ilkelere bağlı, hızlı, güvenli ve adil bir yargılama süreci tesis edilmeye çalışılmıştır.



Yukarıda belirtildiği üzere, HUMK düzenlemesinin geliştirildiği hususların en önemlilerinden birisi “Belirsiz alacak davası”dır. Gerekçede de[7] belirtildiği üzere bu müessese, hukuki korumayı etkin hale getirebilmek amacıyla düzenlenmiştir. Ancak kısmi dava ile aralarındaki benzerlikler, her iki dava çeşidinin açıkça belirlenmesini ve farklarının ortaya konmasını gerektirmektedir:



Belirsiz alacak davası HMK’nın 107. maddesinde düzenlenmiş olup, bu hüküm şöyledir: “(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir./ (2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir./ (3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.”



Mukayeseye başlayabilmek için, hemen, kısmi davaya ilişkin hükmün de dercedilmesi yararlı olacaktır (HMK 109): “(1) Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir./ 2) Talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamaz.[8]/ (3) Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hâli dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmez.”



Bu düzenlemeler karşısında belirsiz alacak davasının niteliğini tespit etmek zorunludur:



BELİRSİZ ALACAK DAVASININ NİTELİĞİ:



Uygulamada belirsiz davanın aslında tam dava olduğu, tam miktar belirlenemediği için sadece belirlenebilen kısmın dava edildiği görüşü hakimdir[9]. Bu görüş bir yönüyle doğrudur. Çünkü davanın tam değerini belirlemede objektif veya sübjektif imkânsızlık varsa, davacıdan bu miktarı dava etmesi beklenemez; bu sebeple de belirlenebilir kısmı dava etme hakkı tanınarak, tam davayı açmış sayılmaktadır. Zaten bu sebeple zamanaşımı tam miktar için kesilmekte, faiz tam miktar için yürütülmektedir. Ancak her durumda dava edilen miktar, tam davanın sadece (Belirlenebilir) bir bölümüdür. Böyle olunca kısmi dava hükümlerinin, belirsiz dava ile birlikte değerlendirilmesi şarttır. Aslında belirsiz alacak davasının niteliği konusunda doğru, adil ve sosyal ihtiyaca uygun açıklama şudur: Belirsiz alacak davası, alacağın dava edil(e)meyen kısmı açısından, kısmi dava niteliği taşıyan ancak alacağın belirlenebilir kısmının tamamının dava edilmesi sebebiyle, tam davanın sonuçlarını doğuran, Sui Generis (Türü Kendine Özgü) bir dava türüdür. Daha açığı; belirsiz alacak davası, iradi olmayan (Zorunlu) bir kısmi dava çeşididir. İradi değildir çünkü alacağın bir kısmının dava edilmemiş olması, davacının tercihinden değil, hesaplama ve tespit imkansızlığından kaynaklanmaktadır. Seçim iradi olmadığı için davacı, hesaplanabilir kısmın tamamını dava etmiştir ve bu dava şartıdır. Yani hesaplanabilir kısmın bir bölümünü iradi olarak dava dışı bırakan davacı, belirsiz alacak değil, kısmi dava açmış demektir. Buna rağmen belirsiz alacak davası formunu kullanmışsa, dava şartı noksandır. Davacı hesaplanabilir kısmın tümünü dava ettiği ve bakiye alacağın hesaplanma imkânı bulunmadığı için, zamanaşımı, faiz gibi hususlarda tam davanın tüm sonuçları doğacaktır. Ama bu sonuçlar doğsa da dava gerçekte, kısmi dava niteliğini devam ettirmektedir. Çünkü hesaplama imkansızlığından kaynaklanmış da olsa, alacağın bir kısmı henüz dava edilmemiştir. Bu kısım yönünden uygulanması gereken kurallar ise kısmi dava hükümlerine tabidir. Özellikle hesaplama imkansızlığı ortadan kalktığında, davacı talebini artırmazsa doğacak sonuçlar, tam dava değil, kısmi dava niteliğine göre belirlenmek zorundadır. Kısaca kısmi dava tipi, belirsiz davaya konu olabilecek uyuşmazlıkları da kapsamına alan “Üst küme” niteliği taşımaktadır. Yani (Konusu bölünebilen) her belirsiz alacak davası, istenirse kısmi dava şeklinde de açılabilir. Ya da belirsiz alacak davası biçiminde açılmış davada, davacı, miktar belirlenebilir hale gelmesine rağmen, değeri artırmayabilir ve bu suretle dava, kısmi daya dönüşmüş olur. Daha doğrusu belirsiz alacak davası, başlangıçtaki niteliği itibariyle, kısmi davanın özel olarak düzenlenmiş bir türevidir, yani kısmi dava niteliği taşımaktadır. Çünkü burada da uyuşmazlığın, sonradan artırılabilir bir kısmı dava edilmektedir. Kısmi davadan -Doğurduğu sonuçlar bakımından- farkı ise tam ve kesin miktar belirlenebilir olduğunda, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmadan artırım imkânı tanınmasıdır[10]. Nitekim 107. maddenin ikinci fıkrasında: “Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir” denmektedir. Burada davacıya bir hak sunulmaktadır; yükümlülük yüklenmekte değildir. Davacı bu hakkı kullanmaya zorlanamaz. Dolayısıyla alacak belirlenebilir olmasına rağmen davacı miktarı artırmadıysa, dava tümüyle kısmi davaya dönüşmüş olur; davacı ek dava açarak, alacağın kalan kısmını talep edebilir. Gerçekten de 107. maddenin üçüncü fıkrasında; “Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir” denmek suretiyle belirsiz alacak davasının, başlangıçta, kısmi dava niteliği taşıdığı vurgulanmıştır. Çünkü bu fıkranın düzenlendiği 107. maddenin başlığı “Belirsiz alacak ve tespit davası”dır. Belirsiz alacak davasını açıklayan bir hükümde, kısmi eda davasından söz edilmesi ve kısmi eda davası açmanın mümkün olduğu durumlarda, belirsiz tespit davası açılabileceğinin vurgulanması, belirsiz alacak davasının, başlangıçta kısmi dava niteliği taşıdığını göstermektedir. Ancak miktarı belirlemenin imkânsızlığı sebebiyle kanun koyucu, sonradan yapılacak artırımı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi tutmamıştır. Yani iki dava tipinin sonuçları açısından farkı, alacağın miktarının belirlendiği anda ortaya çıkmaktadır.



Hukuk Muhakemeleri Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı’nda Belirsiz Alacak Davası İle İlgili Düzenlemeler:



Ancak uygulamada maalesef belirsiz alacak davası açılabilmesi için, belirlenen kısmın tamamının dava edilmesi gerektiğine ilişkin koşul dikkate alınmamış, hiçbir tespite dayanmayan, tamamen afaki olarak belirtmiş değerler gösterilerek açılmış davalara bakılmaya devam edilmiştir. Sadece çok az/sembolik meblağlarla açılan davalar hukuki yarar yokluğundan reddedilmiştir. Bu hususta olması gereken uygulama, aşağıda açıklanmıştır. Ancak burada, mevcut uygulamayı (Yani afaki meblağlarla açılan ve görülmeye devam eden çok sayıda belirsiz davayı) esas alarak düzenlenen, Hukuk Muhakemeleri Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı’ndan (Taslak) söz edebilmek için, bu aksaklığa vurgu yapılmıştır. Çünkü Taslak’ın 5. maddesi şöyledir:



6100 sayılı Kanunun 107’nci maddesinin kenar başlığı “Belirsiz alacak davası” şeklinde ve maddenin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve üçüncü fıkra yürürlükten kaldırılmıştır. “(2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir.



Gerekçede bu hükmün sebebi şöyle açıklanmaktadır:



Belirsiz alacak davasında alacağın tamamı dava edilmekte, ancak davanın açıldığı tarihte alacağın miktar yahut değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi davacıdan beklenememekte veya bu belirlemeyi yapmak davacı açısından imkânsız bulunmaktadır. Mevcut hükme göre karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğu “An”da davacı talebini belirlemelidir. Uygulamada sorun yaşanan ve doktrinde de tartışılan konu, alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu “An”ın tespitine yöneliktir. Maddenin ikinci fıkrasında yapılan değişiklikle bu “An”ın, bir başka ifadeyle alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün hale geldiğinin tespiti mahkemece yapılacaktır. Hâkim, bu belirlemeyi yapmak artık “mümkün olduğunda” talebini tam ve kesin olarak belirlemesi için davacıya iki haftalık kesin süre verecektir. Bu süre verme işlemi tahkikat aşaması sona ermeden yapılacaktır. Bu hüküm bölge adliye mahkemesince tahkikat yapıldığı hallerde de uygulanabilecektir. İsviçre hukukunda da kabul edilen genel görüş, hâkimin davacıya talebini belirlemesi için süre vermesi gerektiği yönündedir.

Ayrıca 107’nci maddenin ikinci fıkrasında yer alan ve davacının, davanın başında belirtmiş olduğu talebini “artırabileceğine” ilişkin hüküm, yapılan diğer değişikliğin zorunlu sonucu olarak davacının talebini tam ve kesin olarak “belirleyebileceği” şeklinde değiştirilmektedir.



Bu hüküm yasalaştığı takdirde uygulama nasıl gelişecektir? İki ihtimal söz konusudur:



Birincisi: Hâkimin verdiği kesin sürede artırım yapmayan davacı, daha sonra gerçek değeri dava etme hakkını kaybedecektir. Çünkü dava niteliği itibariyle zaten tam davadır (Kısmen katıldığımız kısmen karşı olduğumuz görüş budur); tam miktarın belirlenmesi imkânsız olduğu için, belirlenebilen bölümü dava edilmiştir, şimdi miktar belirlenebilir hale gelmiş, hâkim kesin süre vermiştir. Bu kesin süreye rağmen miktarı artırmayan davacı artık bir daha dava açamaz; zira tam davada ek dava açılması söz konuş değildir.



İkincisi: Hâkimin verdiği kesin sürede artırım yapmayan davacı, belirsiz davayı kısmi davaya dönüştürmüş olur. Çünkü bu andan itibaren, alacağın dava edilmemiş olan kısmı, zorunluluğa ve/veya imkansızlığa değil, tercihe dayalı hale gelmiştir. Yani dava artık her yönüyle, sadece kısmi davaya dönüşmüştür. Böylece daha baştan itibaren, zamanaşımı sadece dava edilen miktar üzerinden kesilmiş, faiz de sadece aynı miktar üzerinden işlemiş olur. Hâkim mevcut değere göre karar verir ama bu, kısmi davada verilen karardan farklı değildir; yani isterse davacı, geri kalan miktar için ek dava açabilir. Elbette ek davaya, HMK’nın 109. maddesi hükümleri uygulanacaktır.



Taslak’ın amacı, yargısal çevrelerden gelen talep ve uyarılara cevap vermektir: Her ne kadar henüz somut bir içtihada dönmüş olmasa da Yargıtay üyelerinden bazılarının katıldıkları seminer ve eğitim programlarında, mevcut düzenlemede dahi, tam değer belirlenebilir hale geldikten sonra artırım yapılamaması halinde, mevcut duruma göre karar verilmesi ve geri kalan kısmın artık dava edilemeyeceği görüşünü ileri sürdükleri işitilmektedir. Yani Yargıtayın, belirsiz davada artırım yapılmaması halinde, ileride ek dava açılamayacağı görüşüne yakın olduğu, Taslak’ın da bu sebeple düzenlediği ileri sürülmektedir. Bu doğru mudur? Bilemeyiz. Ancak bu görüşün Kanun’un amacına ve bilhassa hak arama özgürlüğünün genişletilmesine dönük hedefe aykırı olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Şöyle ki:



HMK 109/3 hükmünü tekrar dikkate alalım:



Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hali dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmez.



Bu hükmün gerekçesi şöyledir:



Maddenin üçüncü fıkrasında ise dava açılırken fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmamasına ilişkin bir kayda yer verilmemiş olmasının, dava dışı tutulan kesim bakımından feragat edilmesi anlamına gelmeyeceği hususu açıkça hüküm altına alınmış, bu konudaki suskunluğun ilerde ek dava açma imkânının ortadan kaldırmayacağına işaret edilmiştir. Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmişse, bu durumda feragat nedeniyle alacak da zaten sona ermiş olacağından ek dava yoluyla ileri sürülmesi mümkün bir alacaktan söz edilemeyecektir.



Kanun’un amacı hem hak arama özgürlüğünün sınırlarını genişletmek hem de usul ve şekil işlemleri sebebiyle asıl haktan feragate engel olmaktır. Islah müessesesi bu ikinci amaç sebebiyle düzenlenmiştir. Bu durumda Kanun, bir yandan hak arama özgürlüğünün sınırlarının genişletmeye çalışırken (Belirsiz davanın ihdas sebebi budur), diğer yandan kısmi davada bile açıkça engellediği zımni feragat yasağını, belirsiz davada ikame etmesi kendi içinde büyük bir çelişki oluşturacaktır.



Çünkü “Fazlaya ilişkin haklarını saklı tuttuğunu” bildirmeyen, yani davasını kısmi olarak açtığını belirtmeyen davacının davası, tam dava olarak nitelenemeyecektir; meğerki asıl haktan açıkça feragat etmiş olsun. Böyle bir durumda bile dava kısmi dava olarak nitelenecektir. Pekiyi belirsiz dava aslında (Görüşümüze göre kısmen) tam dava niteliği taşıyorken, sadece imkânsızlık sebebiyle değerin bir bölümü dava edilmişken, değer belirlenebilir hale geldikten sonra (Ki Taslak’a göre bu, hâkim açısındandır; davacı değeri halen müphem görmüştür ki artırım yapmamaktadır; örneğin bilirkişi raporuna itiraz etmiş ama kabul görmemiştir) miktarın kesin süreye rağmen artırılmaması, feragat olarak yorumlanabilir mi? Kesin süreye uymamakla karşı yan yararına usuli kazanılmış hak oluştuğu iddia edilebilir. Çünkü kesin süreye uymamanın en önemli suçlarından birisi budur. Ancak sorun usuli kazanılmış hakla ilgili değildir. Çünkü Taslak’ta öngörülen, kesin süre içinde davacının miktarı belirleyebilmesidir. Hüküm davacıya emir vermekte değildir, imkân sunmaktadır. Kesin sürenin buradaki sonucu, belirsiz davanın başlangıçta yarattığı tam dava sonuçlarından feragattir; yani zamanaşımı sadece dava edilen kısım için kesilir, faiz sadece dava edilen bölüm için işler (Temerrüt sebebiyle daha önce işlemeye başlamış faize ilişkin hükümler saklıdır). Ancak alacağın bakiye kısmından açık bir feragat olmadığı sürece bu miktarın dava edilmesine, yani ek dava açılmasına engel olmak, hak arama özgürlüğü ile bağdaşmamaktadır. Burada kesin süreye uymamanın, geri kalan bölümden açık bir feragat olarak yorumlanması gerektiği ileri sürülebilir. Ama bu da doğru değildir. Çünkü tam davayı, kısmi olduğunu açıklamadan açan davacının hakları nasıl korunuyorsa, belirleme imkansızlığı sebebiyle (Uygulamada baskın olan görüş kabul edilse dahi) tam davasını belirsiz formatta açan davacının hakları da aynı düzeyde korunmak zorundadır. Çünkü belirsiz dava tam dava alanını genişletmek ve hak arama özgürlüğünün sınırlarını genişletmek üzere ihdas edilmiştir. Amacı bu olan bir müessese, sıradan bir tam davadan daha eksik bir güvenceye tabi tutulamaz. O halde kesin süreye uymamanın doğuracağı sonuç, geri kalan alacaktan feragat değil, belirsiz davanın başlangıçta sağladığı hak ve imkanlardan, yani zamanaşımının tüm alacak için kesilmesi ve tüm alacak için faiz işlemesine dönük hükümlerden feragattir.



Nitekim Taslak’ın gerekçesinde, artışın istinaf kanun yolunda da yapılabileceği belirtilerek, bilhassa bilirkişi raporuna itirazın karşılanmaması sebebiyle artıştan kaçınan davacının hakları saklı tutulmak istenmiştir. Her ne kadar gerekçe bağlayıcı olmasa da düzenlemedeki sübjektif amacın, esas haktan feragat olmadığını göstermesi bakımından önemlidir.



BELİRSİZ DAVANIN ŞARTLARI



Miktar veya değerin tam ve kesin miktarını belirleme imkânsızlığı hangi durumlarda kabul edilecektir? Yukarıda açıklandığı üzere kanun koyucu iki ayrı imkânsızlık durumu belirlemiştir: Birincisi objektif, ikincisi ise sübjektif, yani davacı açısından imkânsızlıktır. İmkânsızlık, miktarın hiç kimse tarafından kesin olarak belirlenememesi durumunda objektif, sadece davacıdan beklenemeyecek olması durumunda ise sübjektif niteliktedir. Örneğin beden bütünlüğün bozulması durumunda, zarar kapsamının belirlenebilmesi, belli süreler beklenmesini, vücudun iyileşme sürecinin gözlenmesini gerektirmektedir. Bu süreçten önce dava açıldığında, zararın kapsamını belirlemek, sadece davacı açısından değil, herkes için, yani objektif olarak imkânsızdır. Buna karşılık, zararın kapsamında genişleme olmasa dahi, miktarı belirlemek, teknik bilgilerin varlığına, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanmasına, karmaşık hesaplamalar yapılmasına bağlı olabilir. Örneğin destekten yoksun kalma tazminatında, birçok istatistikî verinin kullanıldığı logaritmik hesapların yapılması gerekmektedir. Böyle hesaplamaları yapabilmek, teknik konularda uzman olmayı gerektirmektedir. Davacıdan böyle bir uzmanlığı beklemek mümkün olmadığı gibi ona, dava açmadan önce, uzmanına hesaplattırma mükellefiyeti de yüklenemez. Bu gibi durumlarda, kesin miktarı belirlemek, herkes için değilse de davacı açısından imkânsızdır. Özetle kesin miktarı belirlemek, teknik veya hukuki uzmanlık gerektiriyorsa, kural olarak sübjektif imkânsızlık mevcuttur.



Belirsiz alacak davası, kural olarak tazminat taleplerinde söz konusu olacaktır. Çünkü kusurun ve zararın belirlenebilmesi, olgunun hukuki normlarla karşılaştırılmasını ve ayrıca teknik bilgiye sahip olmayı gerektirmektedir. Alacak davalarında ise kural olarak, miktarı belirleme imkânsızlığı bulunmamaktadır. Bu sebeple alacak davaları, kural olarak, belirsiz alacak davasına konu edilemeyecektir. Tekrar belirtelim ki, miktarın açıkça belirlenmiş olmaması başka şeydir, belirlemenin –Objektif veya sübjektif olarak- imkânsız olması başka… Yani miktarı açıkça belirli olmayan alacak davaları, belirsiz alacak davasına konu edilemezse de kısmi dava şeklinde ileri sürülebilir. Özellikle işçi alacakları, kural olarak, belirsiz alacak davası şeklinde değil, “Kısmi dava” tipinde dava edilmelidir[11]. Çünkü alacakların büyük çoğunluğunda, miktar, sözleşme esas alınarak belirlenebilmekte ancak bazı normatif değerlendirmeler de yapılmaktadır. Sözleşme esas alınarak alacağın miktarını belirlemede, kural olarak, imkânsızlıktan söz edilemez. Ancak miktarın açıkça belirlenmiş olmadığı da kuşkusuzdur. Çünkü nispeten karmaşık olabilecek hesaplamaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu sebeple işçi alacakları, kural olarak, belirsiz değil, kısmi davaya konu edilebilecektir. Elbette her iki yönde de kuralın istisnaları olabilecektir. Örneğin uzun süreli fazla çalışma alacağı davalarında, çalışma sürelerini gösteren belge veya delillerin işverenin yedinde bulunduğu, bu sebeple işçinin net süreyi belirlemesinin dahi bu belgelere ulaşmasına bağlı olduğu olaylarda, işçi açısından, miktarı belirlemede imkânsızlık olacağı aşikârdır. Dolayısıyla önceden kalıp ve kurallar oluşturmak yerine, her somut olayın özelliklerine göre, miktar belirlemenin imkânsız olup olmadığını değerlendirmek gerekecektir.



Özetle belirsiz alacak davasının şartı, alacak veya değerin tam ve kesin miktarını belirlemede, objektif veya sübjektif açıdan imkânsızlık bulunmasıdır. Sübjektif imkânsızlığa, davacının iki yöndeki bilgi noksanlığı sebep olabilir: Birincisi, hakkın dayandığı maddi olgular hakkındaki bilgisizliktir. Örneğin sözleşmede, alacağın miktarını belirlemeye esas olacak verileri tespit etme yetkisi, taraflardan birisine bırakılmış ve onun belirlemesi, diğer yana bildirilmemiş olabilir. Ya da hesaplamaya esas alınacak belgeler, sadece taraflardan birinde bulunabilir. Bu tür durumlardaki bilgisizlik, alacağın dayandığı olguya ilişkindir ve dava içinde, karşı tarafın verdiği bilgilerle bu eksiklik tamamlandığında, miktar artırılabilecektir. Nitekim 107. maddenin ikinci fıkrasında: “Karşı tarafın verdiği bilgi … sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir” denmektedir. İkincisinde ise olguya ilişkin bilgide noksanlık yoktur. Ancak olgunun tasnif ve değerlendirilmesi, teknik bilgiyi gerektirmektedir ve davacıda noksan olan bu teknik bilgidir. Daha çok tazminat davalarını ilgilendiren bu durumda da teknik bilgideki noksanlık, davacı açısından tespit imkânsızlığı yaratmaktadır. Nitekim 107. maddenin ikinci fıkrasında: “… tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir” denmektedir.



Miktarı belirlemede imkânsızlık yoksa ne olacaktır? Bu durumda dava, hukuki yarar dava şartı bulunmadığı için, usulden ve derhal, yani süre verilmeksizin reddedilecektir. Çünkü bu süre vererek giderilebilecek bir eksiklik değildir. Uygulama da bu yönde gelişmiştir:



Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 02.11.2016 tarih ve 2015/22-1078E-2016/1010K sayılı kararına konu davada, işçilik alacakları belirsiz alacak davası formunda açılmıştır. Yerel mahkeme, davayı kısmi dava olarak nitelendirerek, talebin kabulüne karar vermiştir. 22. Hukuk Dairesi kararı, dava konusu alacakların belirlenmesinde imkânsızlık bulunmadığı, bu sebeple davanın, dava şartı noksanlığı sebebiyle usulden ve derhal reddedilmesi gerektiği gerekçesiyle bozmuş, mahkeme karar direnmiştir. Genel Kurul kararında şu açıklama yapılmıştır:



Açıklanan yasal düzenlemeler ışığında eldeki davada, iddianın ileri sürülüş biçimi açısından somut olay değerlendirildiğinde:

Davacı vekili dava dilekçesinin sonuç kısmında talep ettiği her alacak için bir miktar yazdıktan sonra parantez içinde (Belirsiz) ibaresini kullanarak işçilik alacaklarının tahsilini talep etmiştir. Ayrıca yargılama sırasında alınan bilirkişi raporuna göre alacak miktarının artırılması talepli dilekçesinde ise (Belirsiz alacak davasındaki) taleplerini artırdığını belirterek davasının belirsiz alacak davası olduğunu açıkça beyan etmiştir. Davacı vekilinin talebinin açıkça belirsiz alacak davası olduğu halde mahkemece davanın kısmi dava kabul edilerek karar verilmesi doğru değildir.



ZAMANAŞIMIN KESİLMESİ



Belirsiz alacak davasıyla ilgili düzenleme, bu tipe uygun davanın açıldığı anda, alacağın tümü için zamanaşımın kesilip kesilmediği hususunda da tartışma yaratmıştır. Bir görüşe göre[12]; bu dava hakkı, miktarı belirlemedeki imkânsızlık sebebiyle tanındığından, asgari miktar üzerinden açılan dava, tüm alacak için zamanaşımını keser. Çünkü kanunun amacı hukuki korumayı etkin olarak sağlamaktır: Etkin koruma sağlamayı amaçlayan bir kanun, belirlenmesi imkânsız olan miktar açısından, zamanaşımının işlemesine izin veremez. Yukarıda bu görüşün, temelini, belirsiz davayı tam davanın bir türevi olarak kabulünde bulduğunu açıklamıştık.



Kanun koyucunun sübjektif amacının da bu yönde olduğu tahmin edilmektedir[13]. Ancak bu görüşün ihtiyatla ele alınması gerekmektedir:



Özel hukuk, kural olarak, şahısların birbirleriyle sürekli olarak kurdukları ve çoğu günlük hayatın içinde yer alan özel ilişkileri konu aldığından, yani özel ilişkileri düzenlemeye yöneldiğinden, ilişki kalıp ve kategorileri oluşturmuştur. Bu kalıp ve kategorilerin sağladığı güven duygusu, işlemleri kolaylaştırır, ilişkilerin hızla ve güvenle kurulmasının temelini oluşturur. Böylece özel hayattaki sınırsız ihtiyaçlar, hızla giderilir ve bunu sağlayan toplumsal iş bölümü, işlemlerin dayandığı kalıp ve kategoriler üzerinde kurulur[14].



Özel hukuk ilişkilerindeki güven ve çabukluk ihtiyacı, bu ilişkileri konu alan uyuşmazlıkların da hızla çözümlenmesini zorunlu kılar. Uyuşmazlıkların çözümündeki yavaşlık, ilişki kurarken, uyuşmazlık çıkabileceğini de öngören şahsın güven duygusunu zedeler. Başka bir deyişle, uyuşmazlıkların kısa sürede çözümlenmeyeceğini öngören kişiler, özel hukuk ilişkisi kurarken, uyuşmazlık çıkma ihtimalini de düşünerek rahatsız olur, yeterince güven duyamaz, bu da özel ilişkilerindeki akıcılığa zarar verir, toplumsal iş bölümünü aksatır. Bu sebeple özel hukuk yargılamasında çabukluk ihtiyacı, sadece uyuşmazlığın tarafları için değil, toplum için de vazgeçilmez önemdedir. Başka deyişle, her somut uyuşmazlığın en kısa sürede çözüme bağlanmasında kamu yararı mevcuttur.



Tüm hukuk dalları gibi, yargılama hukukunun uzak (Ve kanımca asli) amacı da toplumsal ilişkileri yaşanabilir kılmak, toplumsal ilerleme yolunu açık tutmak, böylece toplumun, tüm üyelerini en yüksek bilgi ve refah seviyesine çıkarmasını sağlamaktır. Bu sebeple devlete düşen görev, şahıslara etkin hukuki koruma ve en az onun kadar önemli, etkin hak arama özgürlüğü tanımak; daha doğrusu, hak arama özgürlüğünü etkin olarak kullanmayı sağlayacak tüm araçları temin etmektir. Hak arama özgürlüğünün etkin kullanımının güvence altına alınmadığı bir toplumda, özel hukuk ilişkisine duyulan güven de ortadan kalkar.



Bu yönden bakıldığında, kesin miktarını belirleyemeyeceği bir uyuşmazlığı, asgari değer üzerinden dava eden şahsı, alacağın tümü açısından zamanaşımını kesmiş saymak, etkin hukuki korumanın koşulu gibi gözükmektedir. Ancak bu yorum tarzında, kendisi için hiç risk teşkil etmeyecek çok küçük bir miktarı dava eden şahsın, hukuk sistemi üzerinden talihini denemesine imkân tanınmış olacaktır. Dava açmayı risksiz gören birçok şahsın bu yola başvurması halinde, yargı sisteminin tıkanmasına yol açılacak ve bu durumda ise kamu açısından etkin hukuki koruma sağlama amacı zarar görecektir. Çünkü yargısal faaliyetin hızını azaltacak her yığılma, etkin hukuki koruma imkânını da zayıflatacaktır. O halde, “Tek tek şahıslara, hak arama özgürlüğünü etkin şekilde kullandırma” amacı ile bu özgürlüğün özensizce kullanılması sebebiyle, “Toplumun hukuki korumasında meydana gelecek zayıflamayı engelleme” gayesi arasında denge kurulması zorunludur. Aksi takdirde, yargı sistemi üzerinden talih deneme fırsatının özensizce kullanılması, sistemi tıkayabilir ve bu da kanunun amacı olan etkin hukuki korumayı sağlamak yerine zafiyete uğratır. Gerçi yukarıda açıklandığı üzere belirlenebilir kısmın tamamını dava etmiş olmayan kişi, belirsiz dava değil kısmi dava açmış demektir. Çünkü alacağın hesaplanabilir kısmını da bölmüştür ve bu iradi bir bölmedir. İradi kısmi davada ise tam davanın sonuçları doğamaz.



Bu sebeple belirsiz alacak davası açan şahısların sorumlu davranmasını (Yani hesaplanabilir kısmın tamamını dava etmesini) sağlamak zorunludur. Bu da iki şekilde olabilir: Birincisinde, dava edilen uyuşmazlığın belirlenebilir asgari değerini değil de bunun çok altında bir miktarı göstererek dava açan şahsı kötü niyetli kabul etmek ve belirlenebilen asgari değeri göstermediği (Hesaplanabilir kısmın tamamını dava etmediği) için, belirsiz alacak davası açmada hukuki yararı bulunmadığı sonucuna varmak; yani dava şartı noksanlığı sebebiyle davayı usulden reddetmektir (HMK 114/1-h). Çünkü aslında iradi olarak kısmi dava açtığı halde, davasını belirsiz alacak olarak nitelemiştir. İkincisinde ise zamanaşımının, kısmi davada olduğu gibi, belirsiz alacak davasında da sadece dava edilen miktar için kesildiğini kabul etmek ve böylece iddia ettiği hakta ciddiyet taşıyan şahısları korumaya almaktır. Bu yorum tarzında davacı, daha sorumlu davranacak ve uyuşmazlığın miktarını daha özenle tespit edecektir.



Kanun koyucunun sübjektif amacı, birinci seçeneğe daha yakın gibidir. 107. maddenin gerekçesinde; “Hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilir” denmek suretiyle belirsiz alacak davasında, hesaplanabilecek bir asgari değerin dava edilmesinin amaçlandığı ortaya konmuştur. Yani kanun koyucu, tam ve kesin miktarı belirleme imkânı olmayan şahsın, keyfi bir değer göstererek değil, hesaplanabilen asgari değer üzerinden dava açacağını varsaymıştır. Ancak hukuk devletinde geçerli yorum ilkesi, sübjektif amaca göre değil, objektif amaca göre yorumdur. Bu ilkeye göre, kanun koyucunun değil, kanunun ne amaçladığı araştırılır ve mevcut kuralın, hangi toplumsal ihtiyaca cevap vermek üzere ihdas edildiği belirlenmeye çalışılır.



Kanunun objektif amacının da bu doğrultuda olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü kısmi davayı tanımlayan 109. maddede; “Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir” dendiği halde, belirsiz alacak davasını izah açıklayan 107. maddede: “alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir” cümlesi yer almaktadır. Yani kısmi davada, dava edilecek bölüm için hiçbir sınırlandırma yapılmazken, belirsiz alacak davasında, “asgari bir miktarın” gösterilmesi zorunlu tutulmuştur. Burada öngörülen asgari miktar, hiç kuşkusuz, dava açıldığı anda, alacağın belirlenebilir durumda olan en az tutarıdır. Yani davacı, kısmi dava yerine, belirsiz alacak davası açmak istiyorsa, belirlenebilir en az tutarı dava etmek zorundadır. Bu dava tipinin dava şartı budur. Davacının, kısmi davada olduğu gibi, keyfi olarak belirleyeceği bir miktar üzerinden dava açması mümkün değildir. Dolayısıyla belirlenebilir asgari tutarın altında bir değer gösterilerek açılan belirsiz alacak davası, dava şartı noksanlığı sebebiyle reddedilmelidir. Bu suretle yargı sistemi üzerinden talih denemelerinin önüne geçilebilir.



Ancak burada da hesaplanabilecek asgari değer nasıl ve ne zaman belirlenecektir? Bu değerlendirmenin başlangıçta yapılması halinde, sadece çok küçük meblağlı davalar (Dava şartı noksanlığından) reddedilecek ancak bu, sistemin deneme tahtasına çevrilmesini engellemeye yetmeyecektir. Bu değerlendirme, tam miktar hesaplandıktan sonra yapılacak olursa dava, bu kez de çok daha ileri ve dolayısıyla geç bir aşamada reddedilecek, bu da ciddi hak kayıplarına yol açacaktır. Kanımca bu husus dava şartı ile ilgili olduğundan, değerlendirmenin ön inceleme aşamasında yapılması zorunludur: HMK’nın 137. maddesi uyarınca; “Mahkeme ön incelemede; dava şartlarını ve ilk itirazları inceler…” ve 138. maddesi uyarınca: “Mahkeme, öncelikle dava şartları ve ilk itirazlar hakkında dosya üzerinden karar verir; gerektiği takdirde kararını vermeden önce, bu konuda tarafları ön inceleme duruşmasında dinleyebilir”[15]. Belirsiz alacak davasının ön inceleme aşamasında yargıç, ileri sürülen uyuşmazlık bakımından, belirlenebilir asgari tutarı hesaplamalı veya hesaplatmalı ve dava şartı yerine gelmemişse, davayı usulden reddetmelidir. HMK’nın 115/2. maddesi uyarınca: “Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder.” Buradaki dava şartı, hukuki yarar noksanlığına ilişkin olduğu için, süre verilerek giderilmesi mümkün değildir. Ancak bu değerlendirmede, asgari tutarın aşikâr şekilde altında olan davalar için red yoluna gidilmeli, bu tutara yakın miktarlar içinse dava şartının tahakkuk ettiği kabul edilmelidir.



Bu keyfiliği engellemenin ikinci yolu ise zamanaşımın, sadece dava edilen miktar için kesildiğini kabul etmektir. Böylece hakları konusunda daha ciddi ve özenli olan kişilerin dava açmaları sağlanacak, risk almadan talihini denemek isteyen kişiler korunmayacaktır. Ya da hakkını ciddi olarak arayan şahsın daha sorumlu davranması sağlanmış olacaktır. Bu değerlendirmeden önce, karşılaşılabilecek çeşitli ihtimalleri gözden geçirmek yararlı olacaktır:



Belirsiz alacak davası açıldığında, zamanaşımın, alacağın tümü için kesildiği kabul edildiği takdirde, davacı, miktar kesinleştikten sonra değeri artırmak yerine, ilk hükmün kesinleşmesini bekleyip, daha sonra ek dava açmak isterse ne olacaktır? Yani davacı, belirsiz alacak davasının sağladığı hakkı kullanmak yerine, talebini kısmi davaya dönüştürse, böylece karar, alacağın tümü değil de dava edilen kısmı hakkında verilirse, hüküm, hangi miktarda alacak için zamanaşımını kesecektir? Bu soruya verilebilecek tek cevap, zamanaşımının, sadece hükmedilen miktar için kesileceğidir. Çünkü talep artık, kısmi davaya dönüşmüştür. O halde, daha önce alacağın tümü için kesilmiş olan zamanaşımı, yani hükmedilmeyen alacak miktarı için, daha önceden, salt belirsiz alacak davası açılmış olması sebebiyle kesilmiş olan zamanaşımı, davadaki son işlemden itibaren yeniden işlemeye başlayacak demektir. Bu durumda ise davalı, uzun süre, davacının baskısı altında kalacaktır. Oysa zamanaşımı, alacaklının, hakkını uzun süre takipsiz bırakması sebebiyle borçluda doğan güveni korumak ve onu, süresiz olarak alacaklının baskısı altında kalmaktan kurtarmak için ihdas edilmiş bir müessesedir[16]. Yani zamanaşımı, borçlunun hukuki güvenliğine ve korunmasına hizmet etmektedir ve bu uygulamada borçlunun güvenlik duygusu ihlal edilmiş olacaktır.



Bir başka yorum tarzında ise, asgari değer üzerinden açılan davada, zamanaşımının tüm alacak yönünden kesilebilmesi için, davacının, miktar belirlendiğinde değeri artırması aranacak; yani davacı değeri artırmayarak, talebini kısmi davaya döndürür ise zamanaşımının, baştan itibaren, sadece dava edilen kısım için kesildiği kabul edilecektir. Yani zamanaşımın başlangıçta tüm alacak için kesildiği kabul edilse de talep sonradan kısmi davaya dönüşmekle, sanki bozucu şart gerçekleşmiş gibi, dava edilemeyen miktar için önceden ortaya çıkan kesilme sonucunun, sonradan ortadan kalktığı varsayılacaktır. Daha açık bir ifade ile belirsiz alacak davasının, ancak davanın içinde artırım yapıldığı takdirde bu vasfını koruyacağı kabul edilecek, artırım yapılmadığı takdirde ise başlangıçtan itibaren kısmi dava özelliği taşıdığı sonucuna varılacaktır. Zaten yukarıda açıklandığı üzere belirsiz alacak davası, kısmi davanın bir türevidir.



Bu yorum tarzının üstün tarafı şudur: Kısmi davada davacı, ilk dava sonuçlandıktan ve miktar belirlendikten sonra ek dava açarak, davalıyı uzunca bir süre baskı altında tutabilmektedir. Eğer kısmi dava, dava edilmeyen miktar için de zamanaşımını keserse, davacı bu imkânı daha kolay bir şekilde kullanacaktır. Bu da zamanaşımı müessesesinin kabulünü gerektiren kamu yararına aykırılık teşkil edecektir. İşte bu sebeple, yani ek dava açma imkânı yüzünden, kısmi davada zamanaşımı, sadece dava edilen kısım için kesilir[17]. Oysa belirsiz alacak davasının özelliği, miktarın, davanın içinde artırılmasıdır. Bu davayı kısmi davadan ayıran özellik budur. Davacı, miktarı davanın içinde artırmazsa dava, zaten bir türevi olduğu kısmi davaya dönüşür. Miktar davanın içinde artırıldığında, davacının, davalıyı baskı altında tuttuğundan da söz edilemez, hakkını uzun süre takipsiz bıraktığından da. Dava uzun sürmüş ve bu arada zamanaşımı süresi dolmuşsa, bunun kabahati, davacıya değil, yargı sistemine aittir. Yani davalının baskı altında kalması, davacıdan değil, sistemden kaynaklanmıştır. Bu durumda, belirlenebilen asgari tutarı başlangıçta dava eden, tam miktarı belirlemesi de imkânsız olan davacıyı, yargılama sürecinin uzun sürmesinden kaynaklanan zamanaşımı riskine karşı korumak gerekmektedir. Özetle davacı, asgari miktarı davanın içinde artırdığı takdirde, dava, belirsiz alacak niteliğini sürdürecek; aksi takdirde, başlangıçtan itibaren kısmi dava olarak nitelendirilecektir. Belirsiz alacak davasında, değerin dava içinde, genişletme yasağına tabi olmadan artırma hakkının bulunması ve bu hakkın, başlangıçtaki belirleme imkânsızlığından kaynaklanması karşısında, dava değerinin, baştan itibaren, hükmedilen miktar olarak kabul edilmesi zorunludur. Yani davacının, daha en başta dahi, hükmedilen miktarı dava ettiğini kabul etmek gerekecektir. Bu durumda hem davalı, davacı tarafından baskı altında tutulmuş olmayacak hem de davacı, hakkını uzun süre akim bırakmamış olacaktır. Dolayısıyla davanın belirsiz alacak niteliğini muhafaza ettiği hallerde, zamanaşımının, baştan itibaren alacağın tümü için kesildiği kabul edilmelidir.



Belirsiz davada davacı, tahkikat sonucu belirlenen miktarı kabul etmek istemezse, örneğin bilirkişi raporuna itiraz ederse ancak mahkeme itirazı reddederse ne yapacaktır? Değeri bilirkişinin belirlediği miktara artırır ve mahkeme de bu miktar üzerinden hüküm kurarsa, zamanaşımı hangi miktar üzerinden kesilecektir? Sadece hükmedilen miktar üzerinden kesilirse ve hüküm kanun yolu yargılamasında davacı yararına bozulur da sonradan değerin daha fazla olduğu belirlenirse, bu fark alacak miktarı açısından zamanaşımı nasıl değerlendirilecektir? Daha doğrusu, tahkikat sonucu ortaya çıkan miktarı eksik de bulsa, değeri artıran ve bu miktar alacağına hükmedilen davacının, kanun yoluna başvurmakta hukuki yararı mevcut mudur? Kanımca miktarı yetersiz bulan davacı, artırımı, bilirkişi raporuna göre değil, kendi ileri sürdüğü değere kadar yapmalıdır. Böylece hem kanun yoluna gitme hakkı kazanacak hem de zamanaşımın bu miktar üzerinden kesilmesini sağlamış olacaktır. Buna karşılık davacı, değeri, raporda belirtilen miktara kadar artırır ve mahkeme de buna hükmederse, tüm talebi karşılanmış olduğundan, kanun yoluna gitmekte hukuki yararının bulunmadığı kabul edilme riski taşımaktadır. Çünkü dava artık her yönüyle tam davaya dönüşmüş olacaktır. Bu tercihi kullanacak olan kişiye, artırım sırasında davanın niteliğini kısmi dava olarak ıslah etmesini öneririm. Böylece dava etmediği ama saklı tuttuğu bir kısım kalacaktır.



Özetle belirsiz alacak davasının kötüye kullanılarak, yargı sisteminin tıkanmasının engellenmesi için; asgari tutarın altında açılan davalarda dava şartı noksanlığından dolayı red yolu tercih edilmeli; miktarın davanın içinde artırıldığı ve böylece dava niteliğinin muhafaza edildiği belirsiz alacak davalarında, zamanaşımının, başlangıçtan itibaren alacağın tümü üzerinden kesildiği kabul edilmeli; buna karşılık, miktar dava içinde artırılmıyorsa, dava, başlangıçtan itibaren, kısmi davaya dönüştüğünden, zamanaşımının, sadece dava edilen değer için kesildiği sonucuna varılmalıdır. Toplumun hukuki korunmasını sağlama hususundaki kamu yararı ile şahsi hak arama özgürlüğü arasındaki denge bu suretle kurulabilir.



Uygulamada belirsiz davanın, zamanaşımını tüm miktar için kestiği kabul edilmektedir. Örneğin Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 12.09.2019 tarih ve 2019/5415E-2019/15705K sayılı kararında şöyle denmektedir:



Dava açılmasının sonuçlarından birisi de zamanaşımının kesilmesidir. Zamanaşımı dava dilekçesinde belirtilen talep sonucu miktar için kesilecektir. Belirsiz alacak davasında zamanaşımının dava dilekçesinde belirtilen geçici talep sonucu için mi yoksa yargılama sonucunda miktarı tam olarak belirlenen kesin talep sonucunun tümü için mi dava tarihinde kesileceği konusunda 6100 sayılı HMK'da açık bir hüküm bulunmamaktadır.

Belirsiz alacak davasının düzenlenme nedeni, davacının dava açarken alacağının tümü için dava açmak istediği hâlde, alacağının miktarını belirlemesi imkânsız veya kendisinden beklenemeyecek olmasıdır. Davacının belirsiz alacak davası açarken amacı alacağının tümünü dava etmek ve tümü hakkında karar verilmesini sağlamaktır. Kısmî dava açmakta olduğu gibi, alacağının bir kısmını dava etmek değildir. Dava dilekçesinde belirttiği talep sonucu da geçicidir, dava açarken asıl amacı alacağının belirlenir belirlenmez bu miktar üzerinden karara bağlanmasıdır. Belirsiz alacak davasında davacıya alacağını belirlemesinin imkânsız veya kendisinden beklenemeyecek olduğu istisnai bir durumda böyle bir dava açma olanağı tanınmıştır. Kanun koyucu alacağın belirlenmesinin imkânsız veya kendisinden beklenemeyecek durumda olması hâlinde belirsiz alacak davası açma imkânı tanıdığına göre, böyle bir davanın sonuçlarının da amaca uygun olarak değerlendirilmesi gerekir. Bu nedenle talep sonucu hangi tarihte kesin olarak belirtilirse belirtilsin, dava açıldığı tarihte kesin talep sonucu miktarınca zamanaşımı süresi kesilmiş sayılmalıdır (Pekcanıtez, H.: Belirsiz Alacak Davası (HMK m.107), Ankara 2011, s. 59).

Belirsiz alacak davası açan davacı, alacağı belirlenebilir hâle geldikten sonra kesin talep sonucunu mahkemeye bildirecektir. Bu belirleme, dilekçelerin değişiminden yani davalı tarafın delillerini mahkemeye sunmasından sonra söz konusu olabileceği gibi, tahkikat sırasında, özellikle delillerin incelenmesi aşamasında da olabilir. Herhâlde talep sonucunun belirlenmesi tahkikat sonuna kadar yapılabilir ise de bu belirlemenin daha önceki aşamada yapılmasına da engel yoktur.

Öte yandan yine belirsiz alacak davasının Kanuna konuluş amacı ve davanın niteliği dikkate alındığında, dava tarihinden önce gerçekleşen bir temerrüt olgusunun bulunmadığı durumlarda belirsiz alacak davasında yargılama sonucunda miktarı tam ve kesin olarak belirlenen alacağın tümü için temerrüt, davanın açıldığı tarihte gerçekleşeceğinden faize de dava tarihinden itibaren hükmedilmesi gerekir.

Belirsiz alacak davasında zamanaşımı süresi alacağın tamamı için davanın açıldığı tarihten itibaren kesilmekte, yine temerrüt sebebiyle faiz talebi de davanın açıldığı tarihten itibaren istenebilmektedir. Alacağın geri kalan kısmının talep edilebilmesi için ise davalı tarafın iznine veya ıslah yoluna başvurulmasına gerek bulunmamaktadır (Pekcanıtez, H.: İşçilik Alacaklarında Belirsiz Alacak Davası, Prof. Dr. Turhan Esener Armağanı, 1. İş Hukuku Uluslarası Kongresi, s. 224).

Açıklanan bu maddi ve hukuki olgular ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun uygulamaları (Örn: Yargıtay HGK'nın 2016/22-1070 E. ve 2018/1392 karar sayılı ilamı) ışığında uyuşmazlık değerlendirildiğinde dava konusu işçilik alacaklarının dava tarihi itibariyle belirlenmesi olanağı bulunmadığından 6100 sayılı HMK'nın 107'nci maddesi uyarınca belirsiz alacak davası olarak açılan bu davada talep artırım dilekçesi ile talep edilen miktarlara da davanın açılması ile doğacak olan maddi ve şekli hukuka ilişkin sonuçların (zamanaşımının kesilmesi vs.) geçerli olması gerekeceğinden dava dilekçesinde talep edilen tarihinden itibaren faiz yürütülmesine ilişkin mahkeme kararı doğrudur ve onanmalıdır.



TAM MİKTARIN TESPİTİNDE TEREDDÜTLER:



Uygulamada tereddüt yaşanan hususlardan birisi bilirkişi incelemesi vs. gibi yöntemlerle miktar belirli hale gelmesine rağmen, davacı bu miktarı yetersiz buluyor ve yeniden inceleme talep ediyor ve fakat mahkeme yeniden inceleme yapmıyorsa nasıl davranmak gerektiğidir. Burada üç şekilde hareket etmek mümkündür:



Birincisinde: Miktar artırılırken, bilirkişinin hesapladığı değil, davacının talep ettiği (Yüksek olan) miktar bildirilir. Bu durumda dava kısmen reddedilecek ve davacı kanun yoluna gittiğinde, karar onun yararına bozulursa, artırdığı miktarla sınırlı olarak yeniden hüküm kurulabilecektir. Ancak kanun yolunda bozma olmazsa, talep ettiği fazla miktarın (Ücreti vekâlet ve yargılama giderleri gibi) riskleri davacı üzerinde kalacaktır. Burada bir başka olumsuzluk, destek ve işgücü kaybı tazminatı gibi, zaman geçtikçe miktarı yükselen tazminat türlerinde yaşanacaktır. Bozmadan sonra gerçekleşen ücret artışları sebebiyle davacının baştan artırdığı miktar aşılabilir. Bu durumda ya HMK’nın 109/3. maddesi kıyasen uygulanarak, açık feragat olmadığı için artan kısımla ilgili ek dava açılabileceği veya ıslah yoluna gidilebileceği kabul dilecek ya da HMK 107’de, 109/3 benzeri düzenleme olmadığı için, talep sınırının (ıslahla dahi) aşılamayacağı kabul olunacaktır. Bu ikinci yorum tarzının, hak arama özgürlüğünü genişletme amacıyla çeliştiği açıktır ve böyle bir yorum yapılmamalıdır. Taslak’ta bu hususlar dikkate alınarak, istinaf aşamasında tahkikatın devam ettiği hallerde artırımın yapılabileceği, davacıya süre verilebileceği açıklanmıştır.



İkincisinde: Miktar artırılmayarak, dava açıkça kısmi davaya dönüştürülecek, kanun yolu incelemesinde ilk bilirkişi raporu yetersiz bulunur ve bozmadan sonra yeni bir miktar tespit edilirse, ıslah ya da ek dava yoluyla bu miktarı talep edilecektir. Ancak bu seçenek, pratikte işlemeyecektir. Çünkü açılan tespit değil eda davası olunca, bilirkişi raporunda tespit edilen miktar yetersiz bulunsa dahi, kısmi dava tümüyle kabul olunduğundan, bozma yapılmayacaktır. Böylece gerçek miktarı belirleme imkânı bulunamayacak, ilk raporda tespit edilmeyen miktar da eklenerek ek dava açılacaktır.



Üçüncüsünde: Davacı, bilirkişi raporunda belirtilen miktara itirazlarını tekrar edip, kanun yolunda bozma olur da sonradan gerçek tazminat veya alacak miktarı daha yüksek olarak tespit edilirse, talebini bu gerçek miktara yükseltme hakkını saklı tutarak, şimdilik, raporda belirtilen miktara yükseltecektir. Bu durumda davacı, davası kabul olunsa dahi fazlaya ilişkin hakları saklı tutulmadığından, gerçek alacak miktarının eksik tespit edildiği gerekçesiyle kanun yoluna başvuracaktır. Böyle bir kanun yolu incelemesinde, gerçek miktarın tespit edilip edilemediğinin denetlenmesi zorunludur. Karar miktarın eksik tespit edildiği (Ve dolayısıyla henüz davacı talep etmese dahi, zorunluluk sebebiyle eksik hükmedildiği) gerekçesiyle bozulup da yeni incelemede daha yüksek miktar tespit edildiğinde davacı, talebini bu miktara yükseltecektir. Ancak bunu nasıl yapacaktır? Bir görüşe göre miktar sadece bir kez artırılabildiğinden, ikincisinde ıslah yoluna başvurulması zorunludur[18]. Ancak kanımca böyle bir yorum tarzı, belirsiz alacak davasının niteliği ile bağdaşmamaktadır. Davacının taleplerine rağmen mahkeme, gerçek ve doğru miktarı tespit etmekten kaçındığı takdirde, davacıyı (Yukarıda birinci seçenekte bahsedildiği şekilde) halen belirsiz olan daha yüksek bir miktarı açıklamaya zorlamak, bütün riski onun üzerine yıkmak suretiyle, hak arama özgürlüğünün özünü zedeleyecektir. Üstelik kanun yolu incelemesinde, belirlenen miktarın yetersiz olduğu yani gerçek tazminat veya alacak miktarının halen belirsiz kaldığı tespit edilmiş olacaktır. Bu belirsizliğin giderilmesini engelleyen ise mahkemedir ve karar da bu sebeple bozulmuştur. O halde davacının bozmadan önce yaptığı artırım, gerçek miktar belirlendikten sonra yapılmış bir artırım olarak nitelendirilemez, davacı bu artırımı yapmaya zorlanmış, üstelik haklarını da saklı tutmuştur. Bu durumda bozmadan sonra gerçek miktar belirlendiğinde, davacının, ıslaha veya muvafakate gerek kalmadan, dava değerini bu gerçek miktara çıkartabilmesi gerekir. Bir başka deyişle davacının bozmadan önceki artırımı, bozucu şarta bağlanmış olup, kanun yolu incelemesinde karar, ilk miktarın yetersizliği sebebiyle bozulmuşsa, ilk artırım, bozucu şart gerçekleştiği için hükümsüz kalmıştır; davacı burada gerçek miktar için ilk kez artırım yapmaktadır[19].



Av. M. İhsan DARENDE

























--------------------------------------------------------------------------------

[1] Terminolojinin uygun seçilmediği açıktır. Bu dava türünün en yaygın kullanımı, alacak değil, tazminat davalarında karşımıza çıkmaktadır. Alacak davalarında belirsizlik istisnai nitelik taşımaktadır. Bu sebeple amaca uygun kavram; “belirsiz değerli dava” veya benzeri şekilde olmalıydı.

[2] Adalet Komisyonu Raporu

[3] Yanlış dava tipinin seçilmesi halinde, hukuki yarar yokluğu sebebiyle –usulden de olsa- “davanın reddi” ihtimalinin bulunması kaygılara yol açmaktadır.

[4] M. İhsan Darende, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda Delil Sunma Zamanı, Türk Hukuk Sitesi Kütüphanesi, Bilimsel Çalışmalar Bölümü (http://www.turkhukuksitesi.com/makale_1410.htm)

[5] Genel Gerekçe’den: “Bu ilkelerden birincisi, yepyeni bir tasarı hazırlamak yerine, mevcut 1086 sayılı Kanunun temel felsefesi korunup, mevcut hükümleri değerlendirilerek tasarının hazırlanmasıdır. Zira 1086 sayılı Kanunun kabulünden bugüne kadar yaklaşık 80 yıllık bir yargılama hukuku tecrübesi ve kültürü oluşmuştur. Bu süre içinde, doktrinde birçok kitap, tez ve makaleler yazılmış, farklı görüşler tartışılmış, yargı kararlarıyla ortaya çıkan ciddi bir içtihat birikimi ortaya çıkmıştır. Tüm bu birikimin yok sayılmasının doğru olmayacağı düşüncesi ile yeni bir yargılama sistemi yerine, mevcut yargılama hukuku kurallarının gözden geçirilmesi, aksayan yönlerinin tespit edilerek düzeltilmesi, geçen süre içinde eskiyen, güncelliğini kaybeden, ihtiyacı karşılamayan kurumların yenilenmesi, karşılaştırmalı hukuk çerçevesinde yeni kurum ve kuralların kabul edilmesi, uygulamada ortaya çıkan sorunlara, temel kavram ve kurumlan zedelemeden cevap verecek yeni düzenlemelerin kabul edilmesi ilkesi benimsenmiştir.”

[6] Genel Gerekçe’den: “Tasarıda güncel ve akıcı bir dil kullanılması ilkesi benimsenmiştir. Ancak özellikle hukukî kavramlar konusunda, Üzerinde tereddüt edilmeyen, yerleşmiş, herkesin anladığı kavram ve terimler aynen muhafaza edilmiştir. Türk Medenî Kanunu’nun, özel hukuk alanında temel Kanun olması dikkate alınarak, mümkün olduğunca, bu Kanunun kabul ettiği kavramlar ve terimler öncelikle tercih edilmiştir. Belirli bir alanda uygulaması olan kavram ve kurumların, o alanda yerleşmiş kavram ve terimlerin kullanılmasına özen gösterilmiştir. Kavram, kurum ve terim bakımından karışıklığa meydan vermemek için, mümkün olduğunca teknik kavramlarda aynı terimler kullanılmaya çalışılmıştır. Esas olarak doktrin ve uygulamada genel kabul gören terimler kullanılmaya çalışılmıştır. Genel kabul görmeyen terimlere Tasarıda yer verilmemesine özen gösterilmiştir. Örneğin "bağımlı katılan" yerine, "fer'î müdahil", "bağımsız katılan" yerine, "aslî müdahale" terimleri kullanılmıştır.”

[7] Madde 107’nin gerekçesinden: “Hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilir. Özellikle, zararın baştan belirlenemediği, ancak bir incelemeden sonra tam olarak tespiti mümkün olan tazminat taleplerinde böyle bir durumla karşılaşılabilmesi söz konusudur. Hukuk sistemimiz içinde, böyle bir durumla karşılaşan kişinin hak araması bakımından birçok güçlük söz konusudur. Öncelikle kendisinden aslında tam olarak bilmediği bir alacak için dava açması istenmekte, ayrıca, daha sonra kendi talebinden daha fazla bir miktar alacağının olduğu ortaya çıktığında da bunu davayı genişletme yasağı çerçevesinde ileri sürmesi mümkün olabilmekteydi. Böyle bir durumda, gerçekten bilinmeyen bir alacak için dava açmaya zorlamak gibi, hak aramanın özüyle izah edilemeyecek bir yol ve aslında tarafın kendi ihmali ya da kusuru olmadığı hâlde bir yasakla karşılaşması gibi de bir engel söz konusuydu. Oysa hak arama özgürlüğü, böyle bir sınırlamayı ve gerçek dışı davranmaya zorlamayı değil, gerçekten hakkı ihlâl edilen veya ihlâl tehlikesi altında olan kişiyi, mümkün olduğunca geniş şekilde korumayı amaçlamalıdır. Son dönemde, gerek mukayeseli hukukta gerekse Türk Hukukunda artık salt hukukî korumanın ötesine geçilerek ‘etkin hukukî koruma’nın gündeme gelmiş olması da bunu gerektirir. Kaldı ki miktar ya da değeri belirsiz bir alacak için dava açılması gerektiğinde birtakım sınırlamalar getirmek, dava içinde yeni taleplere veya o davanın dışında yeni davalara yol açarak, usûl ekonomisine aykırı bir durum da meydana getirecektir. Ayrıca, miktarı veya değeri bilinmeyen bir alacak için klasik kısmî davanın da tam bir çözüm üretmediği gerçektir./ Belirsiz alacak ve tespit davalarına ilişkin hükümlerin mukayeseli hukukta da yer aldığı dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklının, hukukî ilişki ile asgarî bir miktar ya da değer belirterek belirsiz alacak davası açabilmesi kabul edilmiştir.

[8] İkinci fıkra 6644 SY’nin 4. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. 6644 SY’nin Komisyon raporunda, bu hususta şu açıklama mevcuttur:

Bölünebilen edimlerde, alacak kesinlik görüntüsü içinde olsa dahi kısmi dava hakkının yasaklanamayacağı(I), giderek bu konuda sayı sınırının da konamayacağı(II), davanın somut niteliğine göre dürüstlük kuralına aykırılık var ise bu konuda bir usulî ve içtihadî boşluğun bulunmadığı (HMK m. 29, TMK m.2,3) (III), Hukuk Muhakemeleri Kanunun 109/2 hükmünün hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı ile çatışma içinde olduğu (Anayasa m. 36) (IV), tasarruf ilkesiyle de çeliştiği (Anayasa m. 35, HMK m. 29/1) (V)ortaya konmuş ve fıkranın yürürlükten kaldırılması eğilimi, Komisyon bütününde yoğunluk kazanmıştır. Beliren eğilim doğrultusunda “MADDE 4- 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 109 uncu maddesinin ikinci fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.” biçimindeki değişiklik öngören ilga önergesi kabul edilerek çerçeve 4’üncü madde olarak ihdas edilmiştir.

[9] Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22.06.2016 t. ve 2016/22-888E-2016/831K sayılı kararında şöyle denmektedir:

Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.

Madde gerekçesinde; bu davanın kabul edilmesinin artık salt hukuki korumanın ötesine geçilerek etkin hukuki korumanın gündeme gelmiş olmasının da bunu gerektirdiği belirtildiği gibi, hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukuki ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgari olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilecektir. Belirsiz alacak ve tespit davalarına ilişkin hükümlerin mukayeseli hukukta da yer aldığı dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hallerde, alacaklının, hukuki ilişki ile asgari bir miktar ya da değer belirterek belirsiz alacak davası açabilmesi kabul edilmiştir. Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmaması ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Belirsiz alacak veya tespit davası açıldıktan sonra, yargılamanın ilerleyen aşamalarında, karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin, bilirkişi ya da keşif incelemesi sonrası), baştan belirsiz olan alacak belirli hale gelmişse, davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilmesi benimsenmiştir. Miktarı belirsiz alacaklarda zamanaşımının dolmasına çok kısa sürenin varolduğu hallerde yalnızca tespit yahut kısmi eda ile birlikte tespit davasının açılabileceği genel olarak kabul edilmektedir. Alacaklı, yalnızca eda davası veya yalnızca tespit davası yahut kısmi eda ile birlikte külli tespit davası açabilme seçeneklerine sahip olduğu, hak-arama özgürlüğünün (Any.m.36, İHAS.m.6) özünde varolan bu seçenekler, yasa veya içtihat yoluyla yasaklanamayacağı, esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her eda davasının temelinde bir külli tespit unsuru bulunduğu, başka deyimle eda hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirsiz olup olmadığı ile ilgili olarak bazı kriterler kabul edilmiştir. Bu kriterler davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin; 1-Davacının kendisinden beklenememesi, 2-Bunun olanaksız olması, 3-Açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması olarak belirtilmektedir.

Belirsiz alacak davasının getirdiği en önemli etkin koruma, usul ekonomisi ve hak arama özgürlüğüne hizmet etmesi yanında, davacının yüksek yargılama giderlerine katlanma ve dava konusu hakkın zamanaşımına uğrama riskini azaltmasıdır.

[10] Alacağın tümü için zamanaşımını kesme ve faiz başlatma, diğer farklardır.

[11] Uygulamada en büyük kargaşa bu hususta çıkmıştır. İşçi alacaklarına bakan üç Yargıtay dairesi farklı ölçütler getirmişlerdir. Kimisi hakkaniyet indirimi gerektiren durumları, örneğin uzun süre fazla mesai çalışmasının tanıkla ispatında yerleşen hakkaniyet indirimi uygulamasını, belirsiz alacak davasının sebebi olarak görmüşlerdir. Oysa hakimin yapacağı hakkaniyet indirimi, hüküm verilmedikçe belirlenebilir olamaz ve bu sebeple bu sebep, belirsiz alacak davasına kayna teşkil edemez.

[12] Nezih Sütçü, Belirsiz Alacak Davası, Türk Hukuk Sitesi Kütüphanesi, Bilimsel Çalışmalar Bölümü (www.turkhukuksitesi.com/makale_1415.htm)

[13] 107. maddenin gerekçesinde: “Hukuk sistemimiz içinde, böyle bir durumla karşılaşan kişinin hak araması bakımından birçok güçlük söz konusudur. Öncelikle kendisinden aslında tam olarak bilmediği bir alacak için dava açması istenmekte, ayrıca, daha sonra kendi talebinden daha fazla bir miktar alacağının olduğu ortaya çıktığında da bunu davayı genişletme yasağı çerçevesinde ileri sürmesi mümkün olabilmekteydi. Böyle bir durumda, gerçekten bilinmeyen bir alacak için dava açmaya zorlamak gibi, hak aramanın özüyle izah edilemeyecek bir yol ve aslında tarafın kendi ihmali ya da kusuru olmadığı hâlde bir yasakla karşılaşması gibi de bir engel söz konusuydu. Oysa hak arama özgürlüğü, böyle bir sınırlamayı ve gerçek dışı davranmaya zorlamayı değil, gerçekten hakkı ihlâl edilen veya ihlâl tehlikesi altında olan kişiyi, mümkün olduğunca geniş şekilde korumayı amaçlamalıdır. Son dönemde, gerek mukayeseli hukukta gerekse Türk hukukunda artık salt hukukî korumanın ötesine geçilerek ‘etkin hukukî koruma’nın gündeme gelmiş olması da bunu gerektirir. Kaldı ki miktar ya da değeri belirsiz bir alacak için dava açılması gerektiğinde birtakım sınırlamalar getirmek, dava içinde yeni taleplere veya o davanın dışında yeni davalara yol açarak, usûl ekonomisine aykırı bir durum da meydana getirecektir. Ayrıca, miktarı veya değeri bilinmeyen bir alacak için klasik kısmî davanın da tam bir çözüm üretmediği gerçektir.” denmektedir. Bu açıklama, doğrudan zamanaşımı ile ilgili değilse de, hukuki korumaya ve miktarın belirlenmesindeki güçlüğe yapılan atıf, sübjektif amacın bu yönde olduğunu ortaya koymaktadır.

[14] M. İhsan Darende, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda Delil Sunma Zamanı, Türk Hukuk Sitesi Kütüphanesi, Bilimsel Çalışmalar Bölümü (http://www.turkhukuksitesi.com/makale_1410.htm)

[15] Basit yargılama usulünde de aynı düzenleme mevcuttur (HMK 320/2): “Daha önce karar verilemeyen hâllerde mahkeme, ilk duruşmada dava şartları ve ilk itirazlarla hak düşürücü süre ve zamanaşımı hakkında tarafları dinler.”

[16] Selahattin Sulhi Tekinay, Sermet Akman, Haluk Burcuoğlu, Atilla Top, Borçlar hukuku Genel Hükümler, 6. baskı, sayfa 1382,1383 (burada zamanaşımı müessesesinin sebepleri dört başlık altında toplanmıştır: 1-Uzun süre ihtilaf konusu yapılmayan alacağın, ya sona erdiği ya da baştan beri meydana gelmemiş olması olasılığının yüksekliği 2-Alacağa uzun süre kayıtsız kalan şahsın bu hakkının artık korunmaya değer olmadığı 3- Uzun süre önceki ihtilafların yenilenmesinin kamuya zarar vermesi 4- Eski işler yüzünden mahkemelerin işinin artırılmaması

[17] Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, beşinci baskı, cilt: 1, sayfa: 979

[18] Hakan PEKCANITEZ, Belirsiz Alacak Davası, Ankara, 2011, s. 56-57

[19] Ancak ilk görüş kabul edilse dahi, bozma, ilk dava hükmünü, kısmi dava hükmü haline getirmiş olacağından, ek dava veya ıslah yoluyla farkın talep edilmesi mümkün olacaktır. Yani ilk artırım sırasında fazlaya ilişkin haklar saklı tutulmuş olmasa dahi, davacı yararına kanun yoluna gidilmekle karar kesinleşmeyecek, ilk karar kısmi hüküm haline dönüşecek ve fark tazminat veya alacaktan HMK 109/3 uyarınca feragat edilmiş olmayacağından, bu farkın ıslah veya ek davayla talep edilmesi mümkün olacaktır. Fakat bu yorum tarzının belirsiz alacak davasının amacı ve niteliği ile bağdaşmadığını, hak arama özgürlünü sınırlandırdığını tekrar belirtelim.
Bu makaleden kısa alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir :

"Hukuk Muhakemeleri Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı Bağlamında Belirsiz Alacak Davası" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı M. İhsan Darende'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak yazarının izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.


[Yazıcıya Gönderin] [Bilgisayarınıza İndirin][Arkadaşa Gönderin] [Yazarla İletişim]
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
» Makale Bilgileri
Tarih
13-07-2020 - 14:11
(25 gün önce)
Makaleyi Düzeltin
Yeni Makale Gönderin!
Değerlendirme
Şu ana dek 1 okuyucu bu makaleyi değerlendirdi : 1 okuyucu (100%) makaleyi yararlı bulurken, 0 okuyucu (0%) yararlı bulmadı.
Okuyucu
346
Bu Makaleyi Şu An Okuyanlar (1) :  
* Son okunma 42 dakika 35 saniye önce.
* Ortalama Günde 13,84 okuyucu.
* Karakter Sayısı : 61724, Kelime Sayısı : 7847, Boyut : 60,28 Kb.
* 1 kez yazdırıldı.
* 2 kez indirildi.
* Henüz yazarla iletişime geçen okuyucu yok.
* Makale No : 2118
Yorumlar : 0
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
Makalelerde Arayın
» Çok Tartışılan Makaleler
» En Beğenilen Makaleler
» Çok Okunan Makaleler
» En Yeni Makaleler
THS Sunucusu bu sayfayı 0,07813311 saniyede 13 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.