Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Aktif Makale Menkul Kıymetlerin Teminata Konu Olması İşlemlerine İlişkin Ab Direktifleri Ve Uluslararası Konvansiyonlar Işığında İstanbul Uluslararası Finans Merkezi Stratejisi Ve Eylem Planı Uyarınca İç Mevzuatın Uyumlaştırılması

Yazan : Ümit Yayla [Yazarla İletişim]
MERKEZİ KAYIT KURULUŞU, GENEL MÜDÜR YARDIMCISI

MENKUL KIYMETLERİN TEMİNATA KONU OLMASI İŞLEMLERİNE İLİŞKİN AVRUPA BİRLİĞİ DİREKTİFLERİ VE ULUSLARARASI KONVANSİYONLAR IŞIĞINDA İSTANBUL ULUSLARARASI FİNANS MERKEZİ STRATEJİSİ VE EYLEM PLANI UYARINCA İÇ MEVZUATIN UYUMLAŞTIRILMASI



HARMONIZATION OF INTERNAL LEGISLATION ACCORDING TO ISTANBUL INTERNATIONAL FINANCIAL CENTER STRATEGY AND ACTION PLAN IN THE LIGHT OF EUROPEAN DIRECTIVES AND INTERNATIONAL CONVENTIONS REGARDING SECURITIES BEING SUBJECT TO COLLATERAL


Doç.Dr.Yakup Ergincan*
Av.Ümit Yayla**















ÖZET
Dokuzuncu Kalkınma Planında yer alan İstanbul'un uluslararası finans merkezi olması hedefini gerçekleştirmek üzere yapılan çalışmalar kapsamında, İstanbul Uluslararası Finans Merkezi Stratejisi ve Eylem Planı 2 Ekim 2009 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Finans ve sermaye piyasasına yönelik köklü reformlar içeren Strateji ve Eylem Planı kapsamında menkul kıymetlerin teminata konu olması işlemlerinin hukuki dayanağının UNIDROIT ve AB düzenlemeleriyle uyumlu hale getirilmesi, 15 no’lu eylem planı olarak karara bağlanmıştır.
Bu kapsamda sermaye piyasalarımızdaki teminat ilişkilerine yönelik başlıca problemlerin aşılmasını sağlayan AB direktifleri ile konu ile ilgisi bulunan uluslararası konvansiyonlar inceleme konusu yapılmış ve ülkemizde varılan nokta ele alınmıştır.
Anahtar kelimeler: Sermaye piyasaları, menkul kıymet, teminat, ödeme ve mutabakat sistemleri, UNIDROIT, Hague Konvansiyonu, Cenevre Konvansiyonu, PRIMA, lex rei sitae.

ABSTRACT
Strategy and Action Plan for Istanbul International Financial Center has been entered into force by being published in the Official Gazette dated 2 October 2009, within the context of the studies to fulfil the purpose of Istanbul being a financial center under the 9th Development Plan. It is concluded as the 15th action plan to harmonize the legal basis of the transactions of the securities subject to collateral and the regulations of UNIDROIT and EU in the context of the Strategy and Action Plan which provides radical reforms relating to the finance and capital market.
Therefore, EU directives enabling to overcome essential problems related to collateral transactions in our capital markets, relevant international conventions and the latest developments in Turkey are analysed in this paper.
Keywords: Capital markets, securities, collateral, payment and settlement systems, UNIDROIT, Hague Convention, Geneva Convention, PRIMA, lex rei sitae.







İÇİNDEKİLER

I. GİRİŞ 1
II. AVRUPA BİRLİĞİ DİREKTİFLERİ 1
1. Finansal Teminat Düzenlemeleri Direktifi (Directive 2002/47/EC on Financial Collateral Arrangements) 2
A- Amacı 2
B- Kapsamı 3
C- Tarafları 4
D- Finansal Teminat Direktifinde Düzenlenen Hususlar 5
2. Mutabakat Kesinliği Direktifi (1998/26/EC Settlement Finality in Payment and Securities Settlement Systems) 9
A- Düzenleme Amacı 9
B- Direktifte Düzenlenen Hususlar 10
III. ULUSLARARASI KONVANSİYONLAR 13
1. UNIDROIT Aracılığa Konu Menkul Kıymetlere İlişkin Maddi Kurallar Konvansiyonu (Unidroit Convention on Substantive Rules For Intermediated Securities) 13
A- Konvansiyonla Ulaşılmak İstenen Amaçlar 14
B- Konvansiyonun Türk Sermaye Piyasasına Etkileri 16
2. Hague Menkul Kıymetler Konvansiyonu (Convention on the Law Applicable to Certain Rights in Respect of Securities held with an Intermediary) 22
A- Konvansiyonun Konusu 23
B- Konvansiyonda Düzenlenen Hususlar 24
C- Hague Konvansiyonu Karşısında Avrupa Birliği’nin Tutumu 28
IV. TÜRKİYE’DE KONUSU MENKUL KIYMETLER OLAN TEMİNAT SÖZLEŞMELERİNE İLİŞKİN DÜZENLEMELER 31
1. Finansal Teminat Sözleşmelerinin Kurulması 31
2. Ödeme Sistemleri 33
V. SONUÇ 34


I. GİRİŞ
Dokuzuncu Kalkınma Planında yer alan İstanbul'un uluslararası finans merkezi olması hedefini gerçekleştirmek üzere yapılan çalışmalar kapsamında, İstanbul Uluslararası Finans Merkezi Stratejisi ve Eylem Planı (Strateji ve Eylem Planı) 29 Eylül 2009 tarihli ve 2009/31 sayılı Yüksek Planlama Kurulu Kararıyla onaylanmış ve 2 Ekim 2009 tarihli ve 27364 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Finans ve sermaye piyasasına yönelik köklü reformlara ışık tutan Strateji ve Eylem Planı kapsamında belirlenen temel eylem konularından biri de, uluslararası standartlarda işleyen bir hukuk altyapısını oluşturmaktır. Bu çerçevede menkul kıymetlerin teminata konu olması işlemlerine ilişkin mevzuatın gözden geçirilmesi ve menkul kıymetlerin teminata konu olması işlemlerinin hukuki dayanağının UNIDROIT ve AB düzenlemeleriyle uyumlu hale getirilmesi, 15 no’lu eylem planı olarak karara bağlanmıştır.
Bu kapsamda sermaye piyasalarımızdaki teminat ilişkilerine yönelik sınırların çizilmesini ve belli başlı problemlerin aşılmasını sağlayan AB direktifleri ile konu ile ilgisi bulunan uluslararası konvansiyonlar inceleme konusu yapılmış, son bölümde ise ülkemizde varılan nokta ele alınmıştır.

II. AVRUPA BİRLİĞİ DİREKTİFLERİ
Avrupa Birliği, genel kabul görmüş takas ve mutabakat sistemlerindeki katılımcılar arasında gerçekleşen işlemler açısından dengeyi ve etkinliği temin etmek amacıyla sistemik riskin azaltılmasına yönelik çalışmalarını uzun bir zamandır sürdürmekte ve bu konuda reform yapmaktadır. Teminat hukuku reformunun yapılmasının en önemli sebeplerinden biri formalitelerin yarattığı sıkıntıların ve harcanan zamanın ortadan kaldırılmasıdır. Diğer amaçları ise teminatın sınır ötesi kullanımına ilişkin en büyük engellerin ortadan kaldırılması, finansal teminat düzenlemelerine yönelik açık, efektif, basit rejimlerin yaratılması, idari külfetlerin ve finansal teminatın yaratılması ve icra edilmesi açısından zorluk yaratan faktörlerin sınırlandırılması, finansal piyasalarda kullanılan spesifik risk azaltım tekniklerinin tanınması, rehinli teminatların yeniden kullanılabilmesi hakkının tanınması, uygulanabilir hukukta hukuki kesinliğin sağlanması olarak sayılabilir.
Bu bağlamda, 1998 yılında Mutabakat Kesinliği Direktifi (Directive 98/26/EC Of The European Parliament and of The Council of 19 May 1998 on settlement finality in payment and securities settlement systems) ve 2002 yılında Finansal Teminat Düzenlemeleri Direktifi (Directive 2002/47/EC of the European Parliament and of the Council of 6 June 2002 on financial collateral arrangements) kabul edilmiştir. Yukarıda açıklandığı üzere ülkemiz teminat düzenlemelerinin Avrupa Birliği düzenlemeleri ile uyumlu hale getirilmesi amaçlandığından söz konusu düzenlemeleri anlamak önem taşımaktadır.
1. Finansal Teminat Düzenlemeleri Direktifi (Directive 2002/47/EC on Financial Collateral Arrangements)
A- Amacı
Tek pazar entegrasyonunun ve piyasada istikrarın sağlanması ve daha az maliyetli bir finansal piyasanın meydana getirilmesi amacı ile Avrupa Parlamentosu ve Konseyi tarafından, finansal teminat sözleşmelerine ilişkin olarak 6 Haziran 2002 tarih ve 2002/47/EC sayılı Finansal Teminat Direktifi (FTD) yürürlüğe konulmuştur. FTD genel olarak iflas sürecinde veya süreci dışında finansal teminat düzenlemeleri ve hükümlerinin etkinliğini zedeleyen iç hukuk kurallarının ortadan kaldırılmasını amaçlamaktadır.
FTD, finansal teminatın sınır ötesi işlemlerde kullanımının hukuki çerçevesini oluşturmakta ve bunun yanı sıra teminat düzenlemelerine uygulanan birçok şekil şartını da bertaraf etmektedir. FTD, Avrupa finans piyasasında teminat işlemlerini kolaylaştırmak, teminat kullanımı konusunda hukuki kesinliği sağlamak ve piyasa katılımcılarının karşılaşabileceği riskleri en aza indirmek için teminat işlemlerinde entegrasyonu sağlamayı, bu işlemleri uygun maliyet esasına dayandırmayı ve en nihayetinde sınır ötesi işlemlerin ve rekabetin artmasını hedeflemektedir. FTD, yazılı şekilde yapılan veya uygulanacak hukukun öngördüğü ispat kuralları çerçevesinde ispat edilebilen finansal teminat düzenlemelerini korumaktadır. Finansal teminat, teminat verenin finansal yükümlülüklerini yerine getirmemesi durumunda ortaya çıkacak zarar riskini en aza indirmek için teminat veren tarafından teminat alana verilen varlık olarak nitelendirilir.
FTD'nin düzenleme konusu yapmış olduğu finansal teminat sözleşmeleri, AB'de çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Zira, bu teminat sözleşmeleri, sermaye piyasası, bankacılık, ödeme ve takas sistemleri ile genel banka kredilerine kadar birçok alanda etkin bir uygulamaya sahiptir. Öte yandan, söz konusu teminat sözleşmeleri ödeme ve menkul kıymet takas işlemlerine ilişkin sistemik risklerin azaltılması amacıyla kullanılan araçların da başında gelmektedir. Bu tür teminatlar genel olarak nakit veya menkul kıymet şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Menkul kıymet şeklindeki teminatlar da çoğunlukla, hazine bonoları veya yüksek güvenilirliğe sahip şirketler tarafından çıkarılmış olan hisse senedi ve diğer sermaye piyasası araçlarından oluşmaktadır.
B- Kapsamı
Teminata konu olabilecek varlıklar FTD’nin ilk halinde nakit ve finansal araçlar olarak sayılmıştır. Ancak finansal teminat işlemlerinin artışı ile bağlantılı olarak teminat konusu olmaya elverişli varlıklara duyulan ihtiyacın da artması sebebiyle 6 Mayıs 2009 tarihinde FTD ve Mutabakat Kesinliği Direktifinde (98/26/EC) Değişiklik Yapılmasına ilişkin olarak çıkarılan Direktif (2009/44/EC) ile alacak hakları da teminat konusu varlıklar kapsamına dahil edilmiştir. Böylece yapılan değişiklikle FTD uyarınca alacak hakları, bir kredi kurumunun kredi karşılığında alacak hakkı kazandığı sözleşmelerden doğan maddi haklar olarak tanımlanmıştır. Bir finansal teminat sözleşmesinin FTD kapsamında değerlendirilebilmesi ve FTD hükümlerine tabi olabilmesi için FTD m.1,(5) uyarınca, bu hususun söz konusu finansal teminat sözleşmede açıkça yazılı olarak belirtilmesi gerekmektedir.
2008 yılında Avrupa Birliği Komisyonu tarafından çıkarılan çalışma belgesinde alacak haklarının teminat konusu kapsamına alınması gerekliliğinin nedeni ifade edilmiştir. Alacak hakları bankaların bilançolarının en önemli aktifini meydana getirmektedir. Ancak bankalar bu alacak haklarını nakit ihtiyaçlarını karşılamak için kullanamamakta, yüksek tutarlardaki bu meblağlar ekonomide etkin şekilde kullanılamayarak hareketsiz olarak bankaların aktiflerinde durmaktaydı. Bu doğrultuda, alacak haklarının teminat konusu kapsamına dahil edilmesi sadece teminat konusu kapsamını genişletmekyi amaçlamamış, bankaların bilançolarında atıl duran alacakların da harekete geçmesini sağlamayı hedeflemiştir.
C- Tarafları
FTD’nin 1.maddesi uyarınca, bir teminat sözleşmesinin bu Direktif hükümlerine tabi olabilmesi için, finansal teminat veren ve teminat alan taraflardan her birinin aşağıda belirtilen kategorilerden birine girmesi gerekmektedir. Bu kategoriler temel olarak kamu kurumları ve gerçek kişi dışında kalan diğer kişiler şeklinde ikiye ayrılmakta olup FTD m.1,(2) uyarınca şu şekilde sayılmaktadırlar:
a. Kamu otoriteleri;
aa. Kamu borçlarının idaresinden sorumlu veya bununla ilgili bulunan kamu kurumları,
ab. Müşteri hesabı tutmaya yetkili bulunan kamu kurumları,
b. Merkez Bankası, Avrupa Merkez Bankası, Uluslararası Takas Bankası, Çok Taraflı Kalkınma Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Avrupa Yatırım Bankası,
c. Denetime tabi finansal kurumlar,
d. Mutabakat Kesinliği Direktifi m.2,(c) uyarınca tanımlanan takas aracıları ve takas odası ve belirtilen direktif kapsamı içerisinde kalan ve üye devletin kendi hukukuna göre faaliyette bulunan future, opsiyon ve türev piyasalarda faaliyet gösteren benzer kurumlar, tahvil veya benzeri diğer şekillerdeki alacak hakkı sağlayan menkul kıymetleri elinde bulunduran kişiler adına hareket eden gerçek kişiler dışındaki tröstler.
FTD m.2,(1),(e) uyarınca ayrıca, finansal teminat sözleşmesinin bir tarafı yukarıda sayılan gruplara ait kurum veya kişilerden biri olmak şartı ile, tüzel kişiliği bulunmayan şirketleri de kapsayan ve gerçek kişi dışında kalan diğer yapıların taraf olduğu finansal teminat sözleşmeleri de Direktif kapsamına dahil edilmiştir. Bununla birlikte, FTD m.1,(3) hükmü, üye ülkelere, finansal teminat sözleşmelerinin taraflarından birinin şirketleşmemiş firmalar ve ortaklıkları da içerecek şekilde gerçek kişi dışında bir kişilik olması halinde, bu sözleşmeleri FTD kapsamı dışında bırakma yetkisi tanımaktadır. Üye ülkelere istisna getirme yetkisi veren bu hüküm ile, FTD 'nin uygulama alanı üye ülkeler tarafından tayin edilebilmektedir.
D- Finansal Teminat Direktifinde Düzenlenen Hususlar
FTD uyarınca finansal teminat düzenlemeleri (i) mülkiyeti devreden (title transfer financial collateral arrangements) ve (ii) mülkiyeti devretmeyen [mülkiyetin kredi verene geçmediği ama rehin akdiyle desteklediği ikili (security financial collateral arrangements) teminat sözleşmeleri] şeklinde kurulabilir.
a- Mülkiyeti Devreden Finansal Teminat Düzenlemeleri
Mülkiyeti devreden menkul kıymet teminat sözleşmesi, teminat alan ile teminat veren arasında ilgili yükümlülüklerin yerine getirilmesini güvence altına alan, kredi kullananın temerrüdü halinde kıymetlerin sahipliğini teminat sahibine nihai olarak geçiren sözleşmedir. Mülkiyeti devreden teminat sözleşmelerinde teminat alan teminat konusu sermaye piyasası araçlarının mülkiyetini devralır. Taraflar arasındaki sözleşmenin sona ermesi halinde teminat alan teminat olarak verilen sermaye piyasası araçlarına özdeş sermaye piyasası aracının mülkiyetini teminat verene devretmek yükümlülüğü altına girer.
b- Mülkiyeti Devretmeyen Finansal Teminat Düzenlemeleri Kapsamında Finansal Teminatı Kullanma Hakkı
Teminat konusu sermaye piyasası araçlarının mülkiyetinin teminat alana devredilmediği teminat sözleşmelerinde, taraflar, teminat alanın teminat konusu sermaye piyasası araçlarını kullanma hakkına sahip olduğu konusunda anlaşabilirler. Teminat konusu sermaye piyasası araçlarını kullanan teminat alan, sözleşmenin sona ermesi ile birlikte özdeş sermaye piyasası aracını iade yükümlülüğü altındadır. Teminat alanın özdeş teminat verme yükümlülüğü kapsamında sağladığı teminatlar, asıl teminatın tabi olduğu teminat hükümlerine tabi olup, asıl teminat ile aynı tarihte verilmiş kabul edilir. Ayrıca teminat sözleşmesinde kararlaştırılmış olması şartıyla teminat alan özdeş teminatı yerine koymak yerine teminatın mali değerini teminat verenin yükümlülüklerinden mahsup etmek imkanına da sahiptir.
c- Finansal Teminatın Nakde Çevrilmesi
Temerrüt halinde teminat alan, taraflar arasında aksine bir düzenleme yoksa herhangi bir ihbarda bulunma, bir idari veya adli merciden onay veya izin alma, teminatın açık artırma yolu ile nakde çevrilmesi veya karşı tarafa süre verilmesi gibi herhangi bir önkoşulu yerine getirme yükümlülüğü olmadan teminat konusu sermaye piyasası araçlarından alacağını karşılama hakkına sahiptir.
Mülkiyetin teminat alana geçmediği teminat sözleşmelerinde teminat alan, teminat konusu sermaye piyasası araçlarını satarak satım bedelinden alacağını karşılayabileceği gibi teminat konusu sermaye piyasası araçlarını mülkiyetine geçirerek mali değerini teminat verenin yükümlülüklerinden mahsup etmek imkanına da sahiptir. Ancak bunun için, tarafların önceden bu hakkın kullanılabileceği yönünde anlaşması ve teminat konusu sermaye piyasası araçlarının değerlemesinin ne şekilde yapılacağının taraflar arasında belirlenmiş olması gerekmektedir. Teminat konusu varlığın nakit olması halinde ise, nakdin satılması söz konusu olamayacağından, söz konusu nakdin doğrudan teminat alana verilmesi (nakit karşılığın ödenmesi) ve teminat verenin borcundan mahsup edilmesi gerekmektedir [FTD, m.4,(1),(b)].
Teminat alan bakımından her ne kadar ikili bir tatmin yöntemi (satım ve satım bedelinden alacaklının tatmini veya mülkiyetin devri) söz konusu ise de, teminat konusu varlığın mülkiyetinin teminat alana devri/tahsisi yönteminin uygulanabilmesi için, FTD m.4,(2) maddesi uyarınca iki şartın gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Bunlardan ilki, bu hususun taraflarca teminat sözleşmesinde veya teminat konusu finansal aracın meydana getirilmesi sırasında açıkça kararlaştırılmış olmasıdır. Bu hususa ilişkin ikinci şart ise, finansal teminata konu finansal aracın değerlemesinin nasıl yapılacağı konusunda anlaşmış olmalarıdır. FTD’nin anılan hükmü ile bu iki şartın aranmasının nedeni olarak, rehin verenin menfaatinin korunması ve şeffaflığın sağlanması ileri sürülmektedir .
Öte yandan, üye ülkelere bu hükümden (teminat konusu varlığın mülkiyetinin teminat alana devri/tahsisi yönteminden) ayrılma imkanı tanınmıştır. FTD m.4,(3) uyarınca, üye ülkelerden teminat konusu varlığın mülkiyetin devri veya tahsisi yönteminin uygulanmasına izin vermeyenler, bu hükmü iç hukuklarına iktibas etmek zorunda değildir. Dolayısıyla, her ne kadar FTD hükümlerinde teminat alan bakımından temel olarak ikili bir tatmin yöntemi öngörülmüş ise de, teminat konusu varlığın mülkiyetin devri veya tahsisi yönteminin uygulanabilmesi için söz konusu üye devlet hukukunca hükmün iktibas edilmiş olması, bu hususun taraflarca önceden kararlaştırılmış olması ve değerlemenin nasıl yapılacağının taraflarca kararlaştırılmış olması gerekmektedir.
d- Temerrüt Halinde Netleştirme Hükmü (FTD m.7)
Taraflar finansal teminat düzenlemeleri kapsamında;
(i) tasfiye işlemleri veya yeniden yapılandırma tedbirlerinin başlatılması veya devam edilmesine bakılmaksızın veya,
(ii) bu haklar bakımından iddia edilen herhangi bir temlik, adli veya diğer elden çıkarma yöntemlerine bakılmaksızın netleştirme hükümlerinin uygulanabileceğini kararlaştırabilirler.
Bu doğrultuda, tarafların karşılıklı borçları vadeleri beklenmeksizin muaccel hale gelir ve bu borçlar tahmini cari değeri üzerinden bir para borcu olarak ifade edilir veya sona erdirilerek yerini aynı miktara tekabül eden başka bir borç alır. Böylece her bir tarafın diğerine ödeyeceği tutar hesaplanır ve bu mahsuplaşma sonucunda borçlu olduğu tutar daha yüksek olan tarafın diğerine ödeyeceği borç tutarı belirlenir.
Finansal teminat sözleşmesi taraflarının karşılıklı alacak ve borçlarına ilişkin netleştirme işlemleri, FTD’nin 7. maddesi uyarınca garanti altına alınmıştır. Zira söz konusu hükümler uyarınca, taraflar arasındaki finansal teminat sözleşmesinin netleştirmeye ilişkin hükümleri, teminat borçlusunun iflası, yeniden yapılandırılması veya teminat borçlusu ile ilgili olarak yargısal veya icrai işlem (haciz vb.) yapılması halinde de uygulanacaktır. Ayrıca, taraflar arasındaki finansal teminat sözleşmesinde aksi kararlaştırılmış olmadıkça, FTD m.7,(2) uyarınca, yukarıda finansal teminat sözleşmelerinin icrası kısmında belirtilen hususlar netleştirme bakımından da geçerli olup, netleştirme hükümlerinin uygulanabilmesi için, üye ülkeler tarafından başkaca ek şartlar ileri sürülmesi mümkün değildir.
e- Aciz Hali Hükümlerinin Uygulanmaması (FTD m.8)
Bir finansal teminat düzenlemesi ve bu düzenlemeye dayanılarak verilen finansal teminat;
(i) finansal teminat düzenlemesinin ya da finansal teminatın tasfiye işlemleri veya yeniden yapılandırma tedbirlerinin alındığı gün ve fakat söz konusu kararın alınmasından önce yürürlüğe girmesi gerekçesiyle,
(ii) finansal teminat düzenlemesinin ya da finansal teminatın tasfiye işlemleri veya yeniden yapılandırma tedbirlerinin başlamasından önceki belirli bir süre içerisinde yapıldığı gerekçesiyle
geçersiz sayılamaz.
FTD’nin 8. maddesi uyarınca, borçlunun temerrüdünün oluştuğu tarihin, söz konusu sözleşme uyarınca teminat borçlusu olan kişinin tasfiyesine veya yeniden yapılandırılmasına başlandığı tarih olduğunun ileri sürülmesi ve yalnızca bu nedene dayanılarak söz konusu sözleşmenin geçersiz sayılması veya iptal edilmesi mümkün değildir. Ayrıca, finansal teminat sözleşmesinin icra edilebilir hale gelmesi ve fakat bu hususun teminat borçlusunun tasfiye sürecinin başlamasının hemen ardından gerçekleşmesi ve teminat alanın tasfiye sürecinin başladığını bilmediğini veya bilmesi gerekmediğini ispat etmesi halinde, finansal teminat sözleşmesinin icrasına ilişkin hususlar üçüncü kişiler bakımından da bağlayıcı olacaktır.
Benzer şekilde, finansal teminat sözleşmesinde, teminat konusu varlığın nitelik ve değerine ilişkin değişiklik yapılabileceğine dair hükümler bulunması halinde, bu hükümlerin, finansal teminat sözleşmesinin icra edilebilir hale gelmesinin ardından uygulanmasının talep edilmesi halinde, salt teminat borçlusuna ilişkin tasfiye işlemlerine başlanmış olması, bu hükümleri geçersiz veya uygulanamaz hale getirmeyecektir.
2. Mutabakat Kesinliği Direktifi (1998/26/EC Settlement Finality in Payment and Securities Settlement Systems)
A- Düzenleme Amacı
Uluslararası para ve sermaye piyasalarında işlemler gittikçe daha karmaşık bir yapıya sahip olmakla birlikte daha basit yapıdaki işlemlere göre şekillenmiş olan ulusal düzeydeki hukuk düzenlemeleri piyasadaki hızlı değişim ve gelişmeye ayak uyduramamıştır. Ayrıca piyasada gözlemlenen söz konusu gelişmeler, risk yönetimine ve teminatlandırmaya duyulan ihtiyacı da arttırmıştır.
Bu doğrultuda, piyasa uygulamalarına gerekli ve yeterli hukuki alt yapıyı sağlayabilmek ve piyasaya duyulan güveni koruyabilmek amacıyla Avrupa Birliği tarafından yapılan düzenlemelerden biri de 11 Aralık 1999 tarihinde yürürlüğe giren Ödeme ve Menkul Kıymetler Mutabakat Sistemlerinde Mutabakat Kesinliği Direktifi’dir. (Mutabakat Kesinliği Direktifi/MKD)
Direktif, mutabakat sistemine girilen talimatların kesin yani geri alınamaz olmasını sağlayan düzenlemeler içerir. Nitekim talimatların kesinliği, tüm işlemlerin birbirine bağlı olduğu sistemlerde işlem güvenilirliğinin ve tüm sistemin korunması açısından önem taşımaktadır. Mutabakat Kesinliği Direktifi’nin ilk amacı netleştirme ve transfer emirlerine ilişkin mutabakatların kesinliğini temin etmek, ikinci amacı bir ortak mutabakat sistemi geliştirip, üye ülkelerin ilgili tasfiye hukuku düzenlemelerini ortadan kaldırarak, katılımcıları, oluşturulan sistemin kurallarına tabi kılmak ve üçüncü amacı ise teminatın icra edilebilirliğini temin etmektir. Bunun dışında MKD amaçları arasında Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin kendi aralarındaki mutabakat düzenlemelerinin etkili ve düşük maliyetle işlemesini sağlayarak sermayenin tedavülünü arttırmak da bulunmaktadır.
B- Direktifte Düzenlenen Hususlar
a- Kapsam
MKD;
(1) Direktifte tanımlanan sistemleri,
(2) Bu sistemlerin katılımcılarını,
(3) Sisteme katılım sebebiyle veya üye devletlerin merkez bankaları ve Avrupa Merkez Bankası’nın işlemleri çerçevesinde teminat olarak verilmiş menkul kıymetleri,
kapsamaktadır.
Yukarıda açıklandığı üzere teknolojik gelişmeler ve piyasanın değişen yapısı nedeniyle doğan ihtiyaçları karşılamak amacıyla, 2009 yılında yapılan değişiklikle “Interoperable Systems” (karşılıklı işleyebilen sistemler), MKD kapsamına alınmıştır. Karşılıklı işleyebilen sistemler, iki ya da daha fazla sayıda sistemi ifade eder. Bu sistemlerin operatörleri karşılıklı bir anlaşma içerisindedirler ve bu anlaşma uyarınca transfer emirlerini sistemler arasında yerine getirebilmektedirler. Direktif uyarınca, karşılıklı işleyebilen sistemlerin kendi aralarında yürürlüğe konan düzenlemeler sistem sayılmamaktadır [m.2,(a)].
b- Sistem
MKD uyarınca Avrupa Birliği’ne üye ülkeler (üye ülkeler) sistem olarak adlandırılan yapılanmalar kurmak, bir sistem operatörü atamak, bu sisteme uygulanacak hukuku belirlemek ve kurdukları sistem hakkında Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Kurumu’nu (ESMA) bilgilendirmekle yükümlüdürler. Sistem, merkezi karşı taraf, mutabakat aracısı, takas kurumu, sistem operatörü ve dolaylı katılımcılar haricinde en az üç katılımcıdan oluşan ve menkul kıymetlerin takasının gerçekleştirilmesine ilişkin belli kurallara ve standart düzenlemelere tabi olan yapılanmalar şeklinde açıklanmaktadır [m.2,(a)]. Katılımcı ise merkezi karşı taraf, mutabakat aracısı, takas kurumu, sistem operatörü ve sistemdeki transfer emirlerinden kaynaklanan mali yükümlülükleri yerine getirmekle sorumlu olmakla birlikte özellikleri direktifte belirtilmiş olan kredi kuruluşları, yatırım firmaları ve kamu otoriteleri olabilmektedir [m.2,(f)]. Somut olayın özelliklerine göre, devletler mutabakat aracısı, merkezi karşı taraf, takas kurumu ve dolaylı katılımcı haricinde iki katılımcı arasındaki yapılanmaları da sistem olarak kabul edebilmektedirler [m.2,(a)]. Üye devletlerden herhangi birinde uygulanan hukuk, sisteme uygulanacak hukuk olarak seçilir. Ancak bunun için sistem katılımcılarından birinin merkezinin o hukukun uygulandığı devlette olması şartı aranır [m.2,(a)]
c- Netleştirme ve transfer emirlerinin iflas süreçlerinden etkilenmemesi (m.3)
MKD’de transfer emirleri ve netleştirme işlemlerine ilişkin hükümlerin bir katılımcının aczi halinde dahi, aciz anından önce ortaya çıkması halinde bağlayıcı ve icra edilebilir olduğu öngörülmektedir. MKD’ye göre transfer emirlerinin sisteme giriş anı, acz veya iflas sürecinin başlamasından önce ise emir ve netleştirme işlemleri geçerliliğini koruyacaktır. Üye ülkeler, temerrüde düşen katılımcının malvarlığını, aciz gününde var olan mutabakat yükümlülüklerini karşılamak amacıyla kullanılabilmesi imkanını sağlamalıdır (m.4). Teminat verenin aczi teminat alanı etkilemeyecektir. Burada teminat veren terimi ile kastedilen merkez bankası veya sistem ile bağlantılı olarak teminat alan bir katılımcıdır.
Transfer emirleri, iflas/tasfiye sürecinin başlamasından sonra sisteme girmiş olmakla beraber sistem operatörü, transfer emirlerinin geri dönülemez şekilde kesinleştiği anda, sistem katılımcısının iflasını bilmiyor ve bilmesi gerekmiyor ise emir ve netleştirme işlemleri geçerli olacaktır. Emirlerin sisteme hangi anda girmiş sayılacağı sistemin tabi olduğu kurallar uyarınca belirlenir (m.3,1). İflastan önce yapılan sözleşme ve işlemlerden sarfınazar edilebileceğine ilişkin hiçbir kanun, düzenleme veya teamül netleştirme işleminin geçersizliği sonucunu doğurmayacağı da MKD’de düzenlenmiştir (m.3,2).
d- İflas/tasfiye süreçlerinin başlaması ve yetkili mercilerin görevi
Direktifte iflas/tasfiye sürecinin başlama anı olarak yetkili adli veya idari mercinin karar anı kabul edilmiştir (m.6,1). MKD’nin 2. maddesinin (j) bendinde açıklandığı üzere iflas süreci, kanunda öngörüldüğü şekilde transfer veya ödemeleri durduran veya kısıtlayan nitelikte malvarlığının yeniden yapılandırılması veya tasfiye kararı verilmesi anlamına gelmektedir. İflas sürecinin başlamış olduğu önce üye devletin belirleyeceği merciye ve bu merci tarafından da ESMA ve diğer üye devletlerin yetkili mercilerine bildirilir (m.6,2 ve m.6,3). Böylece sistem katılımcılarından biri hakkında iflas sürecinin başladığı bilgisinin katılımcının dahil olduğu sistem geneline ve bu sistemle bir bütün halinde işleyen diğer sistemlere ivedilikle ulaşması ve katılımcıların en çabuk şekilde bilgilendirilmesi amaçlanmaktadır.
MKD’nin 4. maddesiyle devletlere bir düzenleme yapma hakkı getirilmiştir. Bu düzenleme uyarınca, bir sistem katılımcısı hakkında iflas/tasfiye sürecinin başlaması halinde, katılımcının mutabakat hesabında bulunan para ve menkul kıymetler, kararın verildiği iş günü boyunca katılımcının sistemdeki veya karşılıklı işleyebilen sistemlerdeki yükümlülüklerini yerine getirmek için kullanılabilmektedir. Yine, teminatlandırılmış olmak şartıyla katılımcının sisteme ilişkin kredi alacağı da bu yükümlülükleri yerine getirmek için kullanılabilmektedir.
MKD’nin 7. maddesi uyarınca iflas/tasfiye sürecinin, katılımcıların sisteme katılmalarından kaynaklanan hak ve yükümlülükleri üzerinde geriye dönük etkisi olmamaktadır.
MKD’nin 8. maddesi hükmünde düzenlendiği üzere bir sistem katılımcısı hakkında iflas/tasfiye sürecinin başlamış olması halinde, sisteme katılımdan doğan hak ve yükümlülükler, sistemde uygulanması kararlaştırılmış olan hukuka göre belirlenmektedir.
e- Sisteme ilişkin teminatların teminat verenin iflasından etkilenmemesi
Direktifin 4. bölümü sistem operatörü ve katılımcılarının sisteme ilişkin olarak verilen teminatlar üzerindeki hakları ile üye devletlerin merkez bankaları ve Avrupa Merkez Bankası’nın kendilerine verilen teminatlar üzerindeki hakları korunmaktadır. Söz konusu haklar, katılımcı, karşılıklı işleyen sistemlerin operatörü, üye devletlerin merkez bankaları ve Avrupa Merkez Bankası’nın karşı tarafları ile teminat veren hakkında iflas sürecinin başlamış olmasından etkilenmemeli ve teminat paraya çevrilebilmelidir. (m.9)
Direktifin 9. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca menkul kıymetlerin veya menkul kıymetlere bağlı hakların katılımcılar, sistem operatörü, üye devletlerin merkez bankaları veya Avrupa Merkez Bankası’na teminat olarak verildiği durumlarda teminat hakkı üye devletlerden birinde bulunan bir sicile, hesaba veya merkezi saklama sistemine kaydediliyor ise; sistem operatörü, sistem katılımcısı, üye devletlerin merkez bankaları ve Avrupa Merkez Bankası’nın teminat alacaklıları sıfatıyla sahip olduğu haklar, söz konusu kaydın tutulduğu üye devlet hukukunca belirlenecektir.

III. ULUSLARARASI KONVANSİYONLAR
1. UNIDROIT Aracılığa Konu Menkul Kıymetlere İlişkin Maddi Kurallar Konvansiyonu (Unidroit Convention on Substantive Rules For Intermediated Securities )
9 Ekim 2009 tarihinde gerçekleştirilen diplomatik konferansta “Aracılığa Konu Menkul Kıymetlere İlişkin Maddi Kurallar Konvansiyonu (Konvansiyon)” kabul edilmiş olup, nihai konvansiyon ülkemiz tarafından aynı tarihte imzalanmıştır . Diplomatik konferansta konvansiyonun “Cenevre Konvansiyonu” olarak isimlendirilmesi mutabakatına varılmıştır.
Son 50 yıllık sürede aracılı menkul kıymetlerin saklanması ve alım satım işlemlerine konu edilmesi yöntemleri, gerçekleştirilen işlemlerde etkinliğin arttırılması, operasyonel kesinliğin sağlanması ve işlemlerin mümkün olan en hızlı şekilde gerçekleştirilmesine duyulan ihtiyaç nedeniyle oldukça hızlı bir değişim geçirmiştir. Geleneksel olarak fiziki senetlerin saklanması veya depo edilmesi yöntemi yerini menkul kıymetlerin bir merkezi saklamacı tarafından immobilize edildiği sisteme bırakmıştır. Yatırımcı, menkul kıymetleri nihai olarak bir merkezi saklamacıya bağlı olan bir dizi aracı kurum vasıtasıyla elinde tutmaya başlamış ve menkul kıymetlerin iktisabı, elden çıkarılması, menkul kıymetler üzerinde üçüncü kişiler lehine haklar tesis edilmesi ve menkul kıymetlerden kaynaklanan diğer hakların kullanılması ve takip edilmesi işlemleri, aracı kurumlar nezdinde açılan hesaplar üzerinde oluşturulan kayıtlar aracılığı ile gerçekleştirilmeye başlanılmıştır. Menkul kıymetlerin saklanması yöntemlerindeki uygulamada gerçekleşen hızlı değişime rağmen; hukuki altyapı, birçok ülkede hızlı değişime ayak uyduramayarak hukuki altyapı geleneksel fiziki senetlerin el değiştirmesi sisteminde kalmıştır. Uygulamada ihtiyaçların doğurduğu teknolojik ve altyapısal gelişmelere pek çok ülkede hukuki çerçevenin uyumlaştırılmamış olması nedeniyle; menkul kıymetlerin iktisap ve elden çıkarımıyla ilgili yasal risk oldukça büyüktür. Bu hukuki belirsizlik, sınır ötesi hukuki düzenlemeler birbiriyle gerektiği gibi uyumlu olmadığı için, menkul kıymetlerin sınır ötesi iktisap ve elden çıkarılmalarıyla artmaktadır. Buna ek olarak, mevcut yasal risk; işlem maliyetlerinin artmasından da rahatça anlaşılabileceği gibi pazarın verimliliğini etkilemektedir .
A- Konvansiyonla Ulaşılmak İstenen Amaçlar
Cenevre Konvansiyonu, yukarıda belirtilen ihtiyaçlar nedeniyle uluslararası düzeyde, hukuki çerçeve ile uygulama arasında oluşan boşluğu doldurmak, küresel düzeyde sağlam ve yeknesak bir hukuki altyapı oluşturmak amacıyla hazırlanmıştır. Konvansiyonun amaçları temel başlıklar halinde aşağıdaki şekilde sıralanabilir:
i. Yerel düzeyde sağlam bir sistem oluşturulması
Aracılı menkul değerlerle yapılan yurtiçi ve sınır ötesi işlemlerden doğan veya bu işlemlerle bağlantılı hukuki risk, sistemik risk ve bağlantılı maliyet ve giderlerin azaltılmasının sermaye piyasalarına erişimi ve bu piyasalara sermaye akışını kolaylaştırmak açısından taşıdığı önem göz önünde bulundurularak temel alınan ilk kıstas yerel düzeyde sağlam sistemler oluşturulmasını sağlamak olarak belirlenmiştir. Bu çerçevede, menkul kıymet sahiplerinin, menkul kıymetlerden kaynaklanan hakları ve menfaatleri, bunların saklanması, alım satım işlemlerine konu edilmesi ve bu hakların kullanılmasına ilişkin basit, açık ve net kurallar olması ve bu kuralların sağlam bir zemin üzerine oturtulmasını sağlayan düzenlemeler yapılması gerekmektedir. Bunun yanında, yatırımcının menfaatleri bir aracının iflası veya üçüncü kişilerin müdahalesi gibi risklere maruz kalmamalıdır .
ii. Farklı hukuki sistemlerin birbirleri ile uyumunun sağlanması
Konvansiyon ile ikinci olarak, menkul kıymetlerin sınır ötesi transfere konu olduğu farklı hukuk sistemlerinin birbirlerine uyumunun sağlanması amaçlanmıştır. Menkul kıymetlerin sınır ötesi transfere konu olduğu farklı ülkelerin hukuk sistemlerinin birbirleriyle çatışmaması, etkin ve verimli bir piyasanın oluşmasında önemli bir rol oynadığı dikkate alınarak, Vergilendirme, şirketler hukuku, idare hukuku, sermaye piyasaları gibi dallara ilişkin uyumlaştırılmanın arttırılması piyasa katılımcılarının maruz kalabileceği hukuki riskleri azaltacak ve daha etkin ve verimli bir piyasanın oluşmasına yardımcı olacaktır.
iii. Piyasa katılımcılarının ihtiyaçlarının karşılanması
Cenevre Konvansiyonu metninin hazırlanması sürecinde, piyasa katılımcılarının ihtiyaçlarının karşılanması önemli bir kriter olarak belirlenmiştir. Hesap sahipleri, aracı kuruluşlar ve teminat ilişkisi tarafları piyasa katılımcıları olarak tespit edilmiş ve bu aktörlerin gerek yerel gerek uluslararası düzeyde gerçekleştirdikleri menkul kıymet işlemlerinin güven içinde gerçekleştirilmesini sağlamaya yönelik düzenlemeler getirilmiştir.
B- Konvansiyonun Türk Sermaye Piyasasına Etkileri
a- Merkezi Saklama
Konvansiyon temel olarak aracı kuruluşların müşterileri adına açtıkları menkul kıymet hesapları aracılığı ile ve bu hesaplar üzerinde gerçekleştirdikleri işlemlere ilişkin düzenlemeler getirmektedir. Tanımlardan anlaşıldığı üzere merkezi menkul kıymet saklamacısı kurumlar, mevcut sermaye piyasası düzenlemelerimizden farklı olarak, “aracı kuruluş” tanımı içerisine dahil edilmişlerdir. Bu durumun doğal sonucu olarak Konvansiyonun hesaplar üzerindeki hak devirleri, teminat gibi konulara ilişkin düzenlemelerinin, sermaye piyasası mevzuatımızda tanımlanan aracı kuruluşların yanı sıra merkezi saklamacı kuruluşlar tarafından tutulmakta olan menkul kıymet hesapları ile de ilgili olarak uygulama alanı bulması söz konusu olacaktır.
Merkezi saklamacı kuruluşlar, Konvansiyonun tanımlar bölümünde aracı kuruluş tanımı içerisinde belirlenmiş olmakla birlikte 6.maddede “Bu Konvansiyon, bir merkezi menkul kıymet saklama kuruluşu, merkez bankası, devir acentesi veya tescil (kayıt) kurumu gibi bir kişi tarafından yürütülen, menkul kıymetlerin yaratılması, kaydedilmesi ya da bu menkul kıymetlerin ihraççısına karşı hesap mutabakatı yapılması işlevlerine ve faaliyetlerine uygulanmaz.” hükmü getirilmiştir. Söz konusu düzenleme çerçevesinde merkezi saklamacı kuruluşların temel faaliyetleri olan saklamacı nezdinde elektronik kayıt olarak takip edilen menkul kıymetlerin yaratılması, ihraç edilmesi, kayıtların izlenmesi işlemleri için Konvansiyon hükümleri uygulama alanı bulmayacak olup, Konvansiyonun merkezi saklamacı kurumlar açısından uygulanacak maddeleri hak sahipleri adına açılan hesaplar ve bu hesaplar aracılığı ile gerçekleştirilecek işlemlerden ibaret olacaktır. Diğer yandan Konvansiyonun 5.maddesinde Konvansiyona imza koyacak devletler bakımından bir seçim hakkı tanınmış ve Konvansiyon hükümlerinin devletlerin UNIDROIT’ya yapacakları beyan ile yalnızca merkez bankası tarafından temin edilen menkul kıymet hesaplarına ve faaliyeti konusunda bir devlet veya kamu otoritesinin yetkilendirme, düzenleme, denetim veya kontrolüne tâbi olan aracı kurumlara uygulaması yönünde seçim yapılmasına imkan verilmiştir .
b- Yatırımcının Hakları
Konvansiyonun 9. maddesinde hesap sahibinin hakları düzenlenmiş olup hakların kazanılması hesaba kaydedilmesi prensibi üzerine dayandırılmıştır. Temettü alma ve oy hakkı gibi menkul kıymete bağlı hakların müşterinin hesabına kaydedilmesi ile birlikte kazanılması öngörülmüştür. Bununla birlikte hesap sahibinin aracı kurum olması durumunda söz konusu hakları kazanabilmesi için kendi adına işlem yapıyor olması şartı aranarak, özellikle müşteri ismine saklama sistemi ile değil de omnibüs hesaplar aracılığı ile müşterileri adına olan tüm kıymetleri ortak bir hesapta izleyen aracı kurumlar ya da merkezi menkul kıymet saklamacısı kurumların söz konusu kıymetler üzerinde hak sahibi olmayacakları vurgulanmaya çalışılmıştır. Söz konusu düzenleme ile merkezi menkul kıymet saklamacısı nezdinde müşteri adına tutulan hesaplara menkul kıymetin kaydedilmesi ile birlikte menkul kıymetin yanı sıra menkul kıymetlere bağlı hakları da elde edileceği öngörülerek mevcut sermaye piyasası düzenlemelerimize paralel bir düzenleme getirilmiştir.
Konvansiyonun 9. maddesinin ikinci bendinde bu şekilde hak sahibinin hesabına kaydedilen hakların üçüncü kişilere ve menkul kıymetlerin kendi koşullarına ve yürürlükteki kanun hükümlerine uygun olarak, ilgili aracıya veya menkul kıymetlerin ihraççısına veya her ikisine karşı ileri sürülebilir nitelikte olduğu belirlenmiştir. 30.12.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun (Kanun) 13. maddesinde yer alan kayden izlenen sermaye piyasası araçları üzerindeki hakların üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilmesinde, Merkezi Kayıt Kuruluşuna yapılan bildirim tarihinin esas alınacağı düzenlemesinde Konvansiyon düzenlemesinden farklı olarak kayıt tarihi yerine bildirim tarihinin esas alınacağı belirlenmiştir. Söz konusu düzenleme ilk bakışta Konvansiyon hükümlerinden farklı gibi görünmektedir. Diğer yandan oy hakkı, temettü gibi menkul kıymetlere bağlı hakların bildirim tarihinin söz konusu hakların bağlı olduğu menkul kıymetin hak sahibinin hesabına kaydedildiği tarih ile eş olduğu göz önünde bulundurulduğunda Konvansiyonun mevcut düzenlemelerimizden farklı bir yöntem öngörmediği düşünülmektedir.
İlgili düzenleme ile hak sahibine ilgili aracıya talimat vererek menkul kıymetlerinin bir menkul kıymetler hesabı dışında saklanmasını isteme hakkı tanınmıştır. Bununla beraber, söz konusu hakkın kullanımı, Konvansiyon dışı hukuk, hesap sözleşmesi veya bir menkul kıymetler tasfiye sisteminin tekdüzen kurallarının aksi yönde bir düzenleme getirmiyor olması şartına tabi tutulmuştur. Konvansiyon dışı hukukun menkul kıymetlerin bir menkul kıymet hesabı aracılığı ile izlenmesini zorunlu kılması durumunda, ilgili devletin bu yönde bir beyanda bulunmasına gerek olmaksızın, madde düzenlemesi kendiliğinden o ülke için uygulama alanı bulmayacaktır. Mevcut düzenlemelerimiz uyarınca hak sahibinin Kuruluşumuz nezdinde kayden izlenmekte olan menkul kıymetleri başka bir şekilde saklanmasını isteme hakkı bulunmadığından Konvansiyonun anılan düzenlemesinin ülkemiz açısından uygulama alanı bulmayacağı düşünülmektedir.
c- Menkul Kıymetlerin Edinilmesi ve Elden Çıkarılması
Konvansiyonun 11.maddesinde menkul kıymetlerin alacaklandırma ve borçlandırma yoluyla edinilmesi ve elden çıkarılmasına ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. Söz konusu düzenleme uyarınca hak sahibinin menkul kıymetleri menkul kıymetlerin o hesap sahibinin menkul kıymetler hesabına alacaklandırılması yoluyla edineceği; menkul kıymetleri edinmenin üçüncü şahıslara karşı ileri sürülebilmesi ve geçerli olabilmesi için başka bir işlem yapmaya gerek olmadığı ya da Konvansiyon dışı hukukun bu konuda başkaca bir işlem yapma şartı getiremeyeceği düzenleme altına alınmıştır. Aynı şekilde bir hesap sahibinin, menkul kıymetleri, menkul kıymetlerin o hesap sahibinin hesabına borçlandırılması yoluyla elden çıkartmış olacağı; menkul kıymetler üzerinde bir ayni teminat hakkı ya da bir ayni teminat hakkı dışında sınırlı bir hak ve menfaatin de, bu madde çerçevesinde menkul kıymetlerin hesaba alacaklandırılması ve borçlandırılması yoluyla edinilebilir veya elden çıkartılabileceği düzenlenmiştir.
Menkul kıymetlerin edinilmesi ve elden çıkarılmasına ilişkin Konvansiyon düzenlemesinin mevcut sermaye piyasası düzenlemelerimiz ile paralel olduğu düzenlemerde herhangi bir değişikliğin gerekmeyeceği düşünülmektedir.
d- Menkul Kıymetlere İlişkin Hakların Tasfiye Karşısında Durumu
Konvansiyon’un 14. maddesinde Konvansiyonun 11 ve 12. maddeleri çerçevesinde üçüncü kişilere karşı elde edilen mülkiyet hakları, teminat hakları veya teminat dışında bir başka sınırlı hakkın bir tasfiye durumunda alacaklılara veya tasfiye idaresine karşı geçerli olacağı düzenlenmiştir. Bununla beraber aynı maddenin ikinci paragrafında söz konusu düzenlemenin, sıra cetveli oluşturulmasına, alacaklıları aldatmaya yönelik devirler ile belirli kişiler lehine yapılan ayrıcalıklı işlemlerin geçerliliğine ve aciz sebebiyle tasfiye idarecisinin kontrolü veya denetimi altındaki mallara ilişkin hakların kullanılmasına ilişkin kurallar gibi Konvansiyon dışı hukukun tasfiye takibine ilişkin maddi veya usul hukuku kurallarının uygulanmasına engel teşkil etmeyeceği belirtilmiştir.
30.12.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 86. maddesi uyarınca teminatı veren yatırım kuruluşunun tedrici tasfiyesine karar verilmesi durumunda aracı kurumun malvarlığı üzerindeki tasarruf yetkisi Yatırımcı Tazmin Merkezi’ne geçmektedir. Aynı madde uyarınca yatırım kuruluşunun malvarlığı öncelikle müşteri alacaklarına, sonra kamu alacaklarına ve kalan tutar Yatırımcı Tazmin Merkezi tarafından yapılan tedrici tasfiye giderlerinin ödenmesinde kullanılmaktadır. Aynı şekilde bir aracı kurumun iflasına karar verilmesi durumunda İcra ve İflas Kanunu hükümleri uyarınca müflisin tüm mal ve haklarının bir masa teşkil edeceği ve tasarruf yetkisinin iflas idaresine geçeceği; müflisin üzerinde rehin bulunan mallarının da iflas masasına dahil olacağı (m.185) gibi hükümler yer almaktadır. Konvansiyonun kabul edilmesi durumunda söz konusu düzenlemelerin özellikle teminat bakımından yeniden gözden geçirilip Konvansiyon ile uyumlu hale getirilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.
e- Üst Sırada Haciz Yasağı
Konvansiyonun 22. maddesinde hak sahibinin hesabında bulunan menkul kıymetlerin haczine ilişkin düzenleme getirilmiştir. Söz konusu düzenleme uyarınca, bir hesap sahibinin menkul kıymetlerinin, o hesap sahibi dışında bir kişiye ait olan bir menkul kıymetler hesabına ya da hesap sahibinin menkul kıymetler hesabına alacaklandırılan menkul kıymetlerin ihraççısına ya da o hesap sahibi ve ilgili aracı dışında bir kişiye karşı ya da onları etkileyecek şekilde haczedilmeyeceği öngörülmüştür. Bu şekilde düzenleme ile menkul kıymetlerle ilgili olarak ilgili adli ve idari merciler tarafından gönderilebilecek haciz bildirimlerinin yaratabileceği iki sakıncanın önlenmesi amaçlanmıştır. İlk olarak uygulanacak haciz işlemi ile haciz borçlusu dışında bir üçüncü kişinin ya da haciz borçlusunun hesabında bulunan menkul kıymetlerin ihraççısının haciz işleminden etkilenmemesi sağlanmaya çalışılmış böylece haciz işleminin yalnızca haciz borçlusunun hesabında bulunan ve kendi mülkiyetindeki kıymetlere yönelik olarak tesis edilmesi hedeflenmiştir. İkinci olarak haciz bildiriminin yalnızca haciz borçlusunun hesabının bulunduğu ilgili aracıya gönderilebileceği öngörülmüştür. Bu düzenleme ile özellikle müşteri ismine saklama yerine nihai hak sahibini tespit etmeye imkan tanımayan omnibüs hesaplar aracılığı ile menkul kıymetleri toplu halde saklama sistemi ile çalışan merkezi menkul kıymet saklamacısı kuruluşlara haciz bildirimi gönderilmesi engellenerek hak sahibi dışında bir başka kişinin menkul kıymetlerinin haczedilmesi önlenmeye çalışılmıştır.
Diğer yandan maddenin üçüncü fıkrasında bir akit devletin, kendi Konvansiyon-dışı hukukuna göre, ilgili aracı dışında bir kişi aleyhine ya da ilgili aracı dışında bir kişiyi etkileyecek şekilde bir hesap sahibinin menkul kıymetlerinin haczedilmesinin ilgili aracıya karşı da etkili ve etkin olduğunu ilân etmesine imkan tanınmıştır. Bu tip ilân ve bildirimlerde, diğer kişinin ismen veya kategorisiyle tanımlanması ve bu haczin ilgili aracıya karşı etkili ve etkin hale geldiği zaman belirlenmesi öngörülmüştür. Bu sayede, müşteri ismine saklama sisteme sistemini benimsemeyen merkezi menkul saklamacı Kuruluşlara haciz bildirimi gönderilmesi engellenerek merkezi saklamacı nezdinde toplu olarak saklanan ve gerçek hak sahibinin tespitine imkan sağlamayan sistemlerde haciz işleminin tesis edilmesinin yaratabileceği sakıncalar önlenmiştir . Devletlere müşteri ismine saklama sistemi üzerinden çalışan merkezi menkul kıymet saklamacılarına haciz gönderilebileceğini ilan etme imkanı tanınarak da mevcut durumda işlemekte olan sistemlerin yaşamasına imkan tanınmıştır.
Mevcut düzenlemelerimiz uyarınca merkezi menkul saklama kuruluşu niteliğinde olan Kuruluşumuzda kayıtlar gerçek hak sahipleri bazında tutulmakta olduğundan Konvansiyonun bu haliyle imzalanması sonrasında Kuruluşumuz nezdinde tutulmakta olan hesaplarla ilgili olarak elektronik yöntemlerle haciz işlemlerinin yapılabilmesi için maddenin üçüncü fıkrasında devletlere tanınan imkan kullanılarak MKK’ya elektronik yöntemlerle haciz gönderilebileceğine ilişkin bir bildirim yapılması gerekli olacaktır
f- Teminata İlişkin Düzenlemeler
Konvansiyon uyarınca teminat sözleşmeleri, mülkiyeti devretmeyen teminat sözleşmesi ya da mülkiyeti devreden teminat sözleşmesi şeklinde yapılabilmektedir. Mülkiyeti devretmeyen teminat sözleşmesi teminat alan ile teminat veren arasında ilgili yükümlülüklerin yerine getirilmesini güvence altına alan ve mülkiyetin devri yerine bir rehin hakkı veren sözleşme olarak tanımlanmıştır. Mülkiyeti devreden menkul kıymet teminat sözleşmesi ise kıymetlerin satışı ve geri alınmasını içeren bir anlaşmayı da içeren teminat alan ile teminat veren arasında ilgili yükümlülüklerin yerine getirilmesini güvence altına alan ve aksi takdirde yükümlülüğü karşılamayı vadeden ve kıymetlerin sahipliğini teminat verenden teminata alana geçiren sözleşme olarak tanımlanmaktadır.
Sermaye piyasası mevzuatımızda mülkiyetin devri yoluyla teminat verilmesine ilişkin bir düzenleme bulunmamaktaydı. Seri:V, No: 65 sayılı Sermaye Piyasası Araçlarının Kredili Alım, Açığa Satış ve Ödünç Alma ve Verme İşlemleri Hakkında Tebliğde (Kredili İşlem Tebliği) teminat konusunda dar bir kapsamla sınırlı olarak düzenleme yapılmıştır. Rehinli alacaklının, rehin verilen üzerinde sahip olduğu haklara getirilen Medeni Hukukumuzdaki kısıtlamalar günümüzde kredi ilişkilerinde gözlenen yoğunluk ve bu ilişkilerde alacaklının ve borçlunun karşılıklı menfaatlerinin dengelenmesi zorunluluğu karşısında güncelliğini kaybetmiştir. Bu bağlamda sermaye piyasası mevzuatında ve Kredili İşlem Tebliğinde teminat konusunda Konvansiyon düzenlemesine uygun olarak mülkiyeti geçiren ve mülkiyetin geçirilmediği bir yapının kurulmasının gerekliliği görülmekte idi. SPK tarafından hazırlanarak TBMM’ye sunulan ve 30.12.2012 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nda Konvansiyonun teminata ilişkin açıklanan düzenlemelerine uyumu sağlayacak hükümlere yer verilmektedir. Bu konu aşağıda ayrıntılı şekilde incelenmektedir .
2. Hague Menkul Kıymetler Konvansiyonu (Convention on the Law Applicable to Certain Rights in Respect of Securities held with an Intermediary)
Hague Menkul Kıymetler Konvansiyonu (Hague Konvansiyonu) aracı kuruluşlarda tutulan menkul kıymetlerin devir işlemlerinden kaynaklanan haklar ve yükümlülüklere ilişkin olarak uygulanacak hukukun belirlenmesi kurallarını düzenlemektedir. Hague Konvansiyonu, Aralık 2002 tarihinde imzaya açılmıştır. Bugüne kadar yalnızca Amerika, İsviçre (5 Temmuz 2006) ve Mauritius (28 Nisan 2008) tarafından imzalanmıştır. İsviçre 14 Eylül 2009 tarihinde ve Mauritius 15 Ekim 2009 tarihinde Hague Konvansiyonunu onaylamışlardır. ABD henüz onay işlemini gerçekleştirmemiştir. Avrupa Birliği’ne üye ülkeler Hague Konvansiyonunu imzalamanın ancak başta Amerika olmak üzere ticaret ortakları imzalarsa anlamlı olacağını açıklamışlardır. Konuyla ilgili Avrupa Birliği değerlendirmelerinde değinilen bir başka husus ise sınır ötesi işlemlerde risk yönetimi ve maliyetlerin azaltılması kaygısıyla hukuki belirsizliği en aza indirmek için yürürlüğe konulmuş olan Avrupa Birliği direktifleriyle Hague Konvansiyonunun tam bir uyum içerisinde olmamasıdır.
Menkul kıymetlerin saklanmasına ilişkin olarak, yatırımcı ile ihraççı arasına aracı kurumların ve merkezi saklamacıların girdiği çok katmanlı saklama sistemlerine geçiş, beraberinde hukuki belirsizliği de getirmiştir. Bu belirsizlik, çok katmanlı saklama sistemlerinin sınır ötesi işlemlerinde hangi hukukun uygulanacağına ilişkindir. Hague Konvansiyonu ise bu belirsizliği gidermeye yönelik, küresel çapta bir düzenlemedir. Konvansiyonun uygulama alanı, menkul kıymetlerin aracı kurumlarda saklandığı tüm halleri kapsadığı için; kişi bazındaki saklamalarla ilgilenmeyen Avrupa Birliği düzenlemelerinden geniştir. Yine Hague Konvansiyonunun uygulama alanını belirleyen 2. maddesinde sınırlı şekilde saydığı haller oldukça kapsamlıdır. Oysa Avrupa Birliği Direktiflerinde uygulanacak hukuk konusu, yalnızca teminata konu olan menkul kıymetler açısından ele alınmaktadır.
Hague Konvansiyonunun uygulama alanına ilişkin bir çekince ise, Konvansiyonda yer alan örneğin “menkul kıymetler” ve “menkul kıymetler hesabı” tanımları gibi tanımların çok geniş tutulmuş olduğu ve bu durumun Hague Konvansiyonunun uygulama alanına ilişkin bir belirsizlik yaratmasıdır . Halbuki Hague Konvansiyonunda yer alan tanım ve kapsama ilişkin düzenlemeler bilinçli şekilde geniş tutulmuş ve ayrıntılı düzenleme yapmaktan kaçınılmıştır. Bunun nedeni finans piyasasındaki gelişmelerin, Konvansiyon kapsamı dışında kalmasının önlemek istenmesidir.
A- Konvansiyonun Konusu
Hague Konvansiyonu, aracı kurumlarda tutulan menkul kıymetlere ilişkin belli hakların kullanımında uygulanacak hukukun ne şekilde belirleneceğini düzenler. Yani Hague Konvansiyonuyla devletler özel hukukunun konusuna giren yasa çatışması kuralları getirilmektedir. Nitekim ülkelerin maddi hukuk kuralları Konvansiyonun alanı dışında kalmaktadır .
Hague Konvansiyonunun 2. maddesinde, hangi hak kullanımlarının konvansiyon kapsamında değerlendirildiği sınırlı sayıda sayılmıştır. Ancak kapsamın geniş tutulabilmesi amacıyla detaylı tanımlamalardan kaçınılmış ve kapsam dahilindeki konular mümkün olduğunca ana hatlarıyla belirlenmiştir. Buna göre Hague Konvansiyonu, aracı kurumda tutulan menkul kıymetlere ilişkin olarak aşağıda sayılan durumlarda uygulanacak hukuku belirlemektedir (Konvansiyon m.2, p.1):
 Menkul kıymetlerin, menkul kıymetler hesabına alacak kaydedilmesinden doğan hakların hukuki yapısı ve aracı kurum ve üçüncü kişilere karşı etkisi,
 Aracı kurumda tutulan menkul kıymetler üzerindeki tasarrufların hukuki yapısı ve aracı kurum ve üçüncü kişilere karşı etkisi,
 Eğer varsa, aracı kurumda tutulan menkul kıymetler üzerinde yapılan tasarrufların kesinlik kazanabilmesi için yerine getirilmesi gereken şartlar,
 Bir kişinin aracı kurumda tutulan menkul kıymetler üzerindeki hakkının başka bir kişinin hakkından öncelikli olup olmadığı veya bu hakkı sona erdirip erdirmediği,
 Aracı kurumda tutulan menkul kıymetler üzerinde hesap sahibinden başka bir kişinin hesap sahibi veya bir diğer kişiye karşı hak iddia ettiği durumlarda aracı kurumun bu kişiye karşı yükümlülükleri,
 Eğer varsa aracı kurumda tutulan menkul kıymetler üzerindeki bir hakkın paraya çevrilmesine ilişkin yerine getirilmesi gereken şartlar,
 Aracı kurumda tutulan menkul kıymetler üzerindeki tasaffurların temettü veya diğer getirilerden faydalanmaya ve paraya çevirme veya satım gibi işlemleri yapmaya hak kazandırıp kazandırmadığı.
Hague Konvansiyonu, menkul kıymetler üzerinde yapılan tasarruflar sonucu doğan ayni hak ve yükümlülüklere uygulanacak hukukun nasıl belirleneceğine ilişkin kurallar getirmiştir. Sözleşmesel ve kişisel hak ve yükümlülükler Hague Konvansiyonunun alanına girmemektedir.
B- Konvansiyonda Düzenlenen Hususlar
a- Uygulanacak Hukukun Belirlenmesi
aa- Lex Rei Sitae Prensibi
Kaydi sistem öncesi dönemde menkul kıymetler üzerindeki ayni haklara uygulanacak hukukun belirlenmesinde lex rei sitae kuralı uygulanmaktaydı. Bu ilke uyarınca, menkul kıymetler üzerindeki tasarrufların geçerliliği, kıymetler üzerinde ayni hakkın kurulduğu veya devredilen kıymetlerin bulunduğu yer hukukuna göre belirlenmekteydi. Hamiline yazılı menkul kıymetler için kıymetin bulunduğu yer prensibi geçerliyken nama yazılı menkul kıymetlerde ihraççının merkezinin veya sicilinin bulunduğu yer hukuku esas alınmaktaydı. Ancak kaydi sisteme geçilmesiyle beraber menkul kıymetler elle tutulabilir somut varlıklar olmaktan çıkıp soyut malvarlıkları haline gelmişlerdir. Dolayısıyla maddi varlığı bulunmayan bu kıymetlerin bulunduğu yeri tespit ederek lex rei sitae kuralını uygulamak son derece zorlaşmıştır.
Lex rei sitae kuralı menkul kıymetlerin aracısız saklandığı sistemlerde uygulanabilir olmasına rağmen aracılı saklamada çok katmanlı saklama zincirleri nedeniyle uygulanamamaktadır. Bu sistemlerde, nihai hesap sahibi ile merkezi saklamacı arasında aracılar bulunmaktadır. Farklı ülkelerde bulunan merkezi saklamacı, nihai hesap sahibi ve aracılardan hangisinin bulunduğu yer menkul kıymetlerin bulunduğu yer olarak kabul edilecektir? Nitekim Hague Konvansiyonunun hazırlık aşamasında finans kuruluşlarıyla yapılan görüşmelerde kıymetlerin bulunduğu yerin tespiti için birbirinden tamamen farklı kriterler önerilmiş, kimi kurum vergilendirmeye göre yer tespitini önerirken kimi kurum da raporlama veya muhasebeleştirmeye göre tespit yapılmasını önermiştir. Bu zorluklar karşısında çok katmanlı sistemlerde nihai hesap sahibi bulununcaya kadar katmanların araştırılarak uygulanacak hukukun tespit edilmesi şeklinde açıklanabilecek bir yaklaşım geliştirilmiştir. (look-through approach) Ancak bu yaklaşım da uygulanacak hukuka ilişkin tek bir cevap veremediği için hukuki kesinlik sağlamaktan uzaktır. Örneğin farklı hukuklara tabi çok sayıda ihraççıya ait menkul kıymetlerden oluşan bir portföy üzerinde sınırlı ayni hak kurulduğunda anlaşmazlık halinde hangi ihraççının hukuku uygulanacağı veya ihraççının merkezinin ve sicilinin farklı yerlerde olduğu durumlarda hangi yerin hukuku tercih edileceği belirsizdir?
bb- PRIMA Prensibi
Menkul kıymetlerin bulunduğu yer hukuku kriterinin günümüz sistemlerinde uygulanmasının zorluğu karşısında, menkul kıymetlerin bulunduğu değil ancak ilgili aracı kurumun bulunduğu yer hukukunun uygulanmasını öngören ve PRIMA (place of the relevant intermediary approach) olarak kısaltılan bir kural getirilmiştir. Bu kural ilk defa Belçika’da 10 Kasım 1967 tarihinde menkul kıymetlerin tedavülüne ilişkin bir düzenlemede yer almıştır. Bu noktada PRIMA’nın getirdiği fark, çok katmanlı saklama sistemlerinde menkul kıymetlerin nerede saklandığını bulmak için katmanları incelemeye gerek olmaksızın ilgili hesabın bulunduğu yer hukukunun uygulanmasıdır.
Avrupa Birliği Direktiflerinde PRIMA prensibinin kabul edildiği görünmektedir. Mutabakat Kesinliği Direktifinde menkul kıymetlerin teminat olarak verildiği belli hallerde teminat alanın haklarının kaydedildiği yer hukuku, uygulanacak hukuk olarak belirlenmiştir. Teminat Direktifinde ise menkul kıymetler üzerindeki teminat hakkının kaydedildiği hesabın idare edildiği yer hukuku uygulanacak hukuk olarak belirlenmiştir. Ancak PRIMA prensibinin bu şekilde uygulanması menkul kıymet saklama sistemlerindeki gelişmeler karşısında zorlaşmaktadır. Nitekim uygulamada sıkça rastlandığı üzere aracı kurum işlevlerinin birden çok kurum tarafından paylaşıldığı durumlarda veya ilgili aracı kurumun ofislerinin değişik ülkelerde bulunduğu hallerde hesaplar tek bir noktadan idare edilmemektedir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde PRIMA prensibinin farklı bir uygulaması mevcuttur: Hesap sözleşmesinin tarafları uygulanacak hukuku kararlaştırırlar. Her ne kadar bu kural ilgili aracı kurumun bulunduğu yerden bahsetmese de, uygulanacak hukuku ilgili aracı kurum katmanında tespit ettiği ve diğer katmanlara gitmeye gerek kalmadığı için PRIMA kapsamında değerlendirilmektedir.
cc- Konvansiyonda Benimsenen Çözüm
Hague Konvansiyonunda artık ihtiyaçlara cevap veremeyen lex rei sitae prensibine yer verilmemiş; PRIMA prensibinin ise Avrupa’da ve Amerika’da kabul gören uygulamalarının bir kombinasyonu benimsenmiştir. Buna göre hesap sözleşmesinde başkaca bir hüküm olmadığı takdirde hesap sözleşmesinin bütününe tarafların kararlaştırdığı hukuk uygulanacaktır. Ancak taraflar, Hague Konvansiyonunun konusunu oluşturan ve 2. maddede sayılan hak ve yükümlülüklere başka bir hukukun uygulanacağını kararlaştırabilirler. Bu durumda aracı kurumun bir ofisinin taraflarca seçilen hukukun yürürlükteki hukuk olduğu devlette bulunması şarttır. (Hague Konvansiyonu m.4, p.1) Söz konusu ofiste aracılık faaliyetlerinin yürütülmesi gerekli olup yalnızca teknolojik işlerin yürütüldüğü, çağrı merkezi olarak kullanılan veya yalnızca idari veya tanıtım amaçlı, hesap sözleşmesi yapmaya yetkili bulunmayan ofisler bu kapsamda değerlendirilmemektedir (Hague Konvansiyonu m.4, p.2).
Uygulanacak hukuk 4.madde kapsamında belirlenemiyorsa Hague Konvansiyonu 5. maddesi uyarınca hesap sözleşmesinde açıkça ilgili aracı kurumun sözleşmeye belli bir ofisi aracılığıyla taraf olduğu belirtiliyorsa, uygulanacak hukuk söz konusu ofisin bulunduğu yer hukukudur. Ancak bu ofis için 4.maddenin ikinci paragrafında belirtilen aracılık faaliyetlerinde bulunma kriteri aranmaktadır. Uygulanacak hukuk bu şekilde de tespit edilemediğinde, Hague Konvansiyonunun 5. maddesinin ikinci ve üçüncü paragrafları uyarınca ilgili aracı kurumun kurulduğu veya iş yerinin bulunduğu yer hukuku uygulanacaktır.
dd- Uygulanacak Hukukun Değiştirilmesi
Taraflar hesap sözleşmesinde yapacakları değişiklikle daha önce kararlaştırılandan başka bir hukukun uygulanmasına karar verebilirler. Ancak hukuk değişimine onay vermeyen taraf açısından aşağıdaki hallerde önceki hukuk uygulanmaya devam edecektir (Hague Konvansiyonu m.7):
i. Aracılı menkul kıymetler üzerinde hukuk değişiminden önce doğan bir hakkın varlığı ve bu menkul kıymetler üzerinde yine hukuk değişiminden önce yapılan tasarrufların kesinleşmesi;
ii. Aracılı menkul kıymetler üzerinde hukuk değişiminden önce doğan bir hakkın, ilgili aracı kurum ve hukuk değişiminden önce bu menkul kıymetler üzerinde yapılan tasarrufların taraflarına karşı etkisi ve hukuki niteliği;
iii. Aracılı menkul kıymetler üzerinde hukuk değişiminden önce doğan bir hakkın, hukuk değişiminden sonra bu menkul kıymetleri haczedene karşı etkisi ve hukuki niteliği;
iv. Hukuk değişiminden sonra gerçekleşen iflasta iflas idaresine karşı konvansiyonun 2. maddesinin birinci paragrafında sayılan ve konvansiyonun uygulama alanını oluşturan hususların belirlenmesi;
v. Hukuk değişiminden önce menkul kıymetler üzerinde doğan hakların birbirlerine göre önceliği.
İflasın açılmasından önce gerçekleşen işlemlere ilişkin olarak Hague Konvansiyonu 2. maddesinin birinci paragrafında sayılan ve Konvansiyonun uygulama alanını belirleyen konular, Hague Konvansiyonu uyarınca uygulanacak hukuka tabidir. Ancak Hague Konvansiyonunda düzenlemelerin; iflas halinde hakların icrası, sıra cetveli ve tasarrufların geçersiz sayılmasına ilişkin olanlar dahil olmak üzere iflasa ilişkin hiçbir maddi ve usul kuralını etkilemeyeceği açıkça belirtilmiştir (Hague Konvansiyonu m.8).
C- Hague Konvansiyonu Karşısında Avrupa Birliği’nin Tutumu
2006 Temmuzunda Avrupa Komisyonu (Komisyon) Hague Konvansiyonuna ilişkin olarak bir hukuki değerlendirme yayınlamıştır. Söz konusu değerlendirmede dört konuda Hague Konvansiyonunun kabul edilmesinin etkileri tartışılmaktadır:
a- Konvansiyon Kabul Edildiği Takdirde Üçüncü Kişilerin Durumu
Hague Konvansiyonu uyarınca hesap sahibi ile aracı kurum arasındaki sözleşmede hangi ülke hukukunun uygulanacak hukuk olarak belirlendiğinin üçüncü kişiler tarafından öğrenilmesi oldukça zordur. Ancak Komisyon bu zorluğun büyük bir sıkıntı yaratacağını düşünmemektedir. Nitekim Teminat Direktifinde, menkul kıymetler üzerinde kurulan ayni hakların geçerliliğinin herhangi bir sicile kayıt gibi formalitelere bağlı kılınamayacağına ilişkin düzenleme karşısında, bu hakların üçüncü kişiler tarafından bilinmesi konusunda da aynı zorluklar yaşanmaktadır.
Komisyon konuyu menkul kıymetler üzerinde sözleşme yoluyla ve sözleşme dışı yoldan hak kazanan üçüncü kişiler açısından ayrı ayrı incelemiştir:
i. Menkul kıymetler üzerinde sözleşme yoluyla ayni hak kazanan üçüncü kişiler, zaten menkul kıymetlere ait hesabın varlığı, yeri ve bu hesap yoluyla saklanan menkul kıymetler hakkında bilgi edinmek zorundadır. Hague Konvansiyonu bunlara ek olarak uygulanacak hukuku da öğrenme yükümlülüğü getirecektir. Ayni hakkın sözleşme yoluyla kazanıldığı göz önüne alınırsa taraflar işbirliği içinde hareket edeceğinden uygulanacak hukukun üçüncü kişiler tarafından öğrenilmesinin zor olmayacağı düşünülmektedir .
ii. Menkul kıymetler üzerinde sözleşme dışı yolla hak iddia eden üçüncü kişiler genellikle mahkeme yoluyla menkul kıymetleri haczetmek isteyen alacaklılardır. Menkul kıymetlerin haczedilebilmesi için ise alacaklının menkul kıymetlerinin varlığını ve kıymetlerin tabi olduğu hukuku bilmek zorundadır. Hague Konvansiyonu bunu değiştirmeyecek yalnızca alacaklının öğrenmesi gereken kalemlere uygulanacak hukuku ekleyecektir. Bugün de uygulama mahkemeler aracılığıyla bu tür bilgilerin edinilmesi yönündedir.
b- Konvansiyonun Kabul Edilmesinin Maddi Hukuk Üzerinde Etkileri
Hague Konvansiyonunun kabul edilmesinin şirketler hukuku, iflas hukuku, kara para aklama karşıtı düzenlemeler, vergi hukuku ve Avrupa Birliği’nin maddi hukuk alanındaki reformlarını etkileyeceği yönünde görüşler vardır. Ancak bu endişelerin çoğu, Konvansiyonun yalnızca yasa çatışması kurallarından oluştuğu ve maddi hukuka ilişkin düzenlemelerle ilgilenmediği göz önüne alındığında yersiz kalmaktadır .
Komisyon değerlendirmesinde açıklandığı üzere, Avrupa Birliğinin iflasa ilişkin düzenlemeleri , bir Avrupa Birliği ülkesinde gerçekleşen iflasın diğer bir Avrupa Birliği ülkesindeki malvarlıkları üzerindeki ayni hakları etkilemeyeceği ilkesine dayanmaktadır. Bu doğrultuda iflas süreçlerinde malvarlığının bulunduğu yerin belirlenmesi ve malvarlığı üzerindeki hakların tespit edilmesi gerekmektedir. Hague Konvansiyonu, malvarlıklarının bulunduğu yerin belirlenmesiyle ilgilenmemektedir. Ancak malvarlıkları üzerindeki ayni hakların tespit edilmesine ilişkin olarak uygulanacak hukuk Konvansiyon hükümlerince belirlenecektir. Ayrıca Hague Konvansiyonunun 8. maddesinde, Hague Konvansiyonu hükümlerinin iflasa ilişkin maddi ve usul hukuk kurallarını etkilemeyeceğinin açıkça belirtildiği unutulmamalıdır.
c- Uygulanacak Hukuk Çeşitliliğinin Mutabakat Sistemleri Üzerinde Etkileri
Hague Konvansiyonu kabul edildiği takdirde Arupa Birliği’nde işleyen mutabakat sistemlerinde tarafların birbirinden farklı hukukları uygulanacak hukuk olarak kararlaştırmalarının hukuki kesinliğe zarar vereceğinden korkulmaktadır. Özellikle sistem operatörü ve sistemin diğer katılımcıları arasında ayni haklara ilişkin ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların farklı hukuklara tabi olmasının, sistemlerin etkili işleyişine ve sağlamlığına olumsuz etkileri olacağı düşünülmektedir. Nitekim Mutabakat Kesinliği Direktifinde, sistemin tek bir hukuk tarafından yönetilmesi gerektiği belirtilmiştir. [Mutabakat Kesinliği Direktifi m.2 (a)]

Komisyon tarafından ilk üç maddenin Hague Konvansiyonunun kabulüne engel teşkil etmediği ancak dördüncü maddede belirtilen çekinceler giderilmeden Hague Konvansiyonunun kabul edilemeyeceği belirtilmiştir. Bu doğrultuda Komisyonun önerdiği çözüm öncelikle Mutabakat Kesinliği Direktifinin 9(2) maddesinden ve Teminat Direktifinin 9(1) maddesinden, uygulanacak hukukun menkul kıymetlerin tutulduğu hesabın bulunduğu yer olması prensibine dayanan hükümlerin çıkarılmasıdır. Sonrasında ise Mutabakat Kesinliği Direktifinin 2. maddesinde sistemlerin, sistem üyeleri tarafından seçilen tek bir hukuka tabi olacağı hükmünün yanına, Hague Konvansiyonunun konusuna giren ayni haklara ilişkin olarak tüm katılımcılar tarafından tek bir hukukun seçileceği hükmü eklenmelidir. Komisyon bu şekilde uygulanacak hukuk çeşitliliğinin önüne geçileceği sonucuna varmıştır .
Komisyonun değerlendirmesinde Mutabakat Kesinliği Direktifi ve Teminat Direktifinin Konvansiyonla uyumlu olacak şekilde değiştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. 2006 yılında yayınlanan söz konusu değerlendirmeden sonra Direktiflerde değişiklikler yapılmış ancak Konvansiyonla uyum amacı taşıyan bir değişikliğe rastlanmamıştır. Bugün ise Komisyon tarafından yürütülen Menkul Kıymetler Direktifi çalışmalarında gelinen noktada, Mutabakat Kesinliği Direktifi ve Teminat Direktifinde yer alan PRIMA prensibi olduğu gibi korunmuş, hatta daha da sağlamlaştırılmıştır. Bu durumda Avrupa Birliği tarafından Konvansiyonun kabul edilmesi mümkün görünmemektedir .

IV. TÜRKİYE’DE KONUSU MENKUL KIYMETLER OLAN TEMİNAT SÖZLEŞMELERİNE İLİŞKİN DÜZENLEMELER
1. Finansal Teminat Sözleşmelerinin Kurulması
30.12.2012 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nda (Kanun) Teminat Direktifi ve Cenevre Konvansiyonu’nun teminata ilişkin hükümleriyle paralel düzenlemelere yer verilmiştir. Kanunun “Sermaye piyasası araçlarını konu alan teminat sözleşmeleri” başlığını taşıyan 47.maddesi uyarınca konusu sermaye piyasası aracı olan teminat sözleşmelerinin mülkiyeti devreden teminat sözleşmesi şeklinde de yapılabilmesi mümkün kılınmıştır. Böylece TMK’nın 949. maddesinde yer alan Lex Commissoria yasağına sermaye piyasalarıyla sınırlı olacak şekilde bir istisna getirilmektedir. Kanunda düzenlenen yeni bir teminat sözleşmesi şekli mülkiyetin teminat verende kaldığı sözleşmelerdir. Bu tür sözleşmelerde teminat alan, teminat konusu sermaye piyasası araçlarını kullanabilmektedir.
Hükümde belirleyici kriter olarak sermaye piyasası aracı esas alınmıştır. Bu nedenle hüküm mevcut haliyle sermaye piyasası işlemi olmayan ve fakat teminat olarak sermaye piyasası aracının konu olduğu tüm hukuki ilişkileri kapsayacaktır. Bu durumda Kanunun bir düzenlemesinin Kanunun kapsamı dışındaki bir alanda da geçerli olması tartışma yaratabilecektir. Diğer yandan belirleyici kriterin sermaye piyasası aracı olarak esas alınması sonucu bir sermaye piyasası işleminde, sermaye piyasası aracı dışında teminata konu olan varlıklar düzenleme kapsamı dışında kalacaktır. Bu nedenle sermaye piyasası aracı yerine sermaye piyasası işlemlerinin esas alınmasının isabetli olacağı düşünülmektedir.
Finansal Teminat Direktifi ile Cenevre Konvansiyonu’nun teminata ilişkin hükümlerinde yer almakla birlikte Kanunda bulunmayan bir düzenleme teminat sözleşmelerinde netleştirme işlemlerine ilişkin hükümlerdir. Söz konusu hükümler uyarınca finansal teminat sözleşmelerinde taraflardan biri acz haline düştüğü takdirde netleştirme kapsamında olduğu taraflarca daha önce kararlaştırılmış olan sözleşmelerin sonlandırılarak karşılıklı alacak ve borçların mahsubu sonucunda borcu daha çok olan tarafça ödenecek tek bir net tutar hesaplanmaktadır. Borçlu tarafça bu tutarın ödenmesiyle tarafların arasındaki ilişki sona ermiş olur. Böylece taraflar aralarında mevcut çok sayıda sözleşmeyi iflas idaresi veya yeniden yapılandırma mercilerine karşı teker teker ifa etmek ve alacaklarını bu mercilerden tahsil etmeye çalışmak zorunda kalmamaktadırlar. Yine bu şekilde alacakların tahsili için mevcut teminatların paraya çevrilmesine de gerek kalmamaktadır. Sözleşmenin sona ermesinden önce netleştirme sonucu bulunan net tutar üzerinden risk hesaplandığı takdirde ise daha düşük meblağlarda teminatlandırma yapılabilmektedir. Söz konusu düzenlemeler tarafların iradesi uyarınca sözleşmelere konulmaktaysa da özellikle taraflardan birinin iflası halinde özel hukuk alanında çıkılarak kamu hukuku alanına girilmekte ve idarenin taraflar arasındaki düzenlemelerin geçerliliği konusunda yaptırımı olabilmektedir. Bu nedenle netleştirme düzenlemelerinin geçerliliğinin iflas süreçlerinde dahi korunması önem taşımaktadır. Kanunda yer verilen teminat hükümlerinin güçlendirilmesi açısından netleştirmeye ilişkin düzenlemelerin de Kanunda yer almasının gerektiği düşünülmektedir. Söz konusu düzenlemenin içermesi gereken başlıca unsurlar şunlardır: i. Sermaye piyasası işlemine konu teminat sözleşmelerinde veya bu sözleşmelerin ait olduğu sözleşme gruplarında belirlenen temerrüt ve veya diğer sebeplerin gerçekleşmesi halinde tarafların netleştirme yöntemiyle karşılıklı borçlarının daha az olan borç tutarınca sona ereceğini kararlaştırılabilecekleri; ii. Böyle bir durumda tarafların karşılıklı borçlarının derhal muaccel hale geleceği ve bunların değerlerinin sözleşmede belirlenen şekilde hesaplanacağı; iii. Sözleşmede aksi kararlaştırılabilmekle birlikte temerrüt halinde netleştirmeye ilişkin sözleşme hükmünün uygulanmasının hiçbir idari veya adli izin, onay veya koşula bağlı olmadığı; iv. Temerrüt halinde netleştirmeye ilişkin sözleşme hükmünün uygulanmasının, taraflardan biri hakkında idari veya adli makamlarca malvarlığının yeniden yapılandırılması veya benzer mahiyette bir karar veya tasfiye kararı verilmesinden etkilenmeyeceği ve ilgili tüm üçüncü kişiler ile adli ve idari makamlara karşı ileri sürülebileceği.
Yine Kanunun 47.maddesinin beşinci fıkrasında teminat veren hakkında verilecek malvarlığının yeniden yapılanması veya tedrici tasfiye kararlarından teminata konu sermaye piyasası araçlarının ve teminat alanın etkilenmeyeceği; teminat alanın haklarının ilgili mercilere karşı da geçerli olacağı düzenlenmektedir. Bu düzenleme Teminat Direktifi ile paralellik göstermektedir.
2. Ödeme Sistemleri
Teminat düzenlemelerine ilişkin hükümler içeren diğer bir düzenleme, henüz taslak aşamasında olan ve Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) tarafından hazırlanarak görüşe açılan Ödeme ve Menkul Kıymet Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı’dır (Taslak). Taslakta yer alan hükümler Mutabakat Kesinliği Direktifi ile paralellik göstermekte ve ödeme ve mutabakat sistemine ilişkin olarak verilmiş teminatları kapsamaktadır. Taslakta, “üç veya daha fazla katılımcı arasındaki transfer emirlerinden kaynaklanan fon aktarımlarının gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla yapılan takas veya mutabakat işlemleri için gerekli alt yapıyı sunan ve ortak kuralları olan yapı” ödeme sistemi olarak tanımlanmakta olup “üç veya daha fazla katılımcı arasındaki transfer emirlerinden kaynaklanan menkul kıymet aktarımlarının gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla yapılan takas veya mutabakat işlemleri için gerekli altyapıyı sunan ve ortak kuralları olan yapı” ise menkul kıymet mutabakat sistemi olarak tanımlanmıştır (Taslak m.3). Aynı hükümde ödeme ve menkul kıymet mutabakat sistemleri birarada sistem olarak isimlendirilmiş ve sistemin günlük işleyişinden sorumlu olan ve sistem işletimi için gerekli olan faaliyet iznine sahip tüzel kişi de sistem işleticisi olarak tanımlanmıştır. Düzenleme esas olarak işlem güvenliğinin ve piyasaya duyulan güvenin korunmasını amaçlamaktadır.
Taslağın 11. maddesinde katılımcının veya sistem işleticisinin fon veya menkul kıymet aktarımlarının askıya alınmasını, bunlara sınırlama getirilmesini veya sürekli olarak durdurulmasını da içerecek şekilde fon veya menkul kıymetleri üzerinde tasarruf etmesini engelleyen kanunlarla düzenlenmiş her türlü tedbir ve kararların teminat sahibinin yükümlülükleri yerine getirildikten sonra teminatların kullanılmayan kısmı için uygulanacağı düzenlenmiştir. Hükmün bu anlatımı, Mutabakat Kesinliği Direktifi’nde ve Taslağın TCMB tarafından görüşe sunulan ilk halinde yer alan “sisteme ilişkin olarak verilen teminatlara ilişkin hakların acz hali tedbirlerinden etkilenmeyeceği ve söz konusu teminatların sisteme ilişkin yükümlülüğün yerine getirilmesi için kullanılacağı” şeklindeki düzenlemeyle uyumlu olmakla birlikte teminatların etkilenmeyeceğine dair açık ve doğrudan ifade terkedilmiştir.
Taslağın 11. maddesinin beşinci fıkrasında tedbir ve kararların sistem işleticisine tebliğ edildiği gün katılımcının mutabakat hesabında bulunan fon ve menkul kıymetlerin, öncelikle katılımcının sistemde var olan yükümlülüklerinin yerine getirilmesi için kullanılacağı düzenlenmiştir. Bu fıkra ödeme sisteminde katılımcıların alacaklıların alacağını elde edebilmesi konusunda yeni bir imkan getirmektedir.
Mutabakat Kesinliği Direktifinde yer alan ancak Taslağa girmeyen bir düzenleme, ödeme sistemi katılımcıları hakkında verilen acz hali kararlarından bütün katılımcıların derhal haberdar olabilmeleri amacıyla söz konusu kararların belirlenen yetkili bir merciye derhal bildirilecek olmasıdır. Ödeme sisteminde meydana gelebilecek sistemik risklere karşı katılımcılara bir güven sağlayacak olan bu düzenlemenin Taslakta yer almasının yerinde olacağı düşünülmektedir. Sermaye piyasaları ve ödeme sistemlerinde teminata ilişkin olarak getirilen bu düzenlemelerin yasalaşması ile iflas eden sermaye piyasası kuruluşlarına kredi veren kuruluşların aldıkları teminatların, teminat verenin iflasından etkilenmesinin önüne geçilebilecektir. Böylece sistemik riskin kontrol edilebilmesi ve kriz zamanlarında piyasaları etkisi altına alacak şok dalgalarından finansal kuruluşların daha az oranda etkilenmesi sağlanmış olacaktır.
V. SONUÇ
Avrupa Birliği çapında çıkarılan direktiflerle ve küresel çapta hazırlanan uluslararası konvansiyonlarla menkul kıymetlerin teminat işlemlerine konu olmasına ilişkin düzenlemeler çıkarılmıştır. AB Finansal Teminat Direktifi ile esas olarak kapsam dahiline alınan finansal teminat işlemlerinin tarafların iflası halinde geçerliliğinin korunmasına ilişkin düzenlemeler yapılmıştır. Benzer şekilde Cenevre Konvansiyonu’nda teminat işlemlerinin tarafların iflası halinde icra edilebilirliğine ilişkin düzenlemelere yer verilmektedir. AB Mutabakat Kesinliği Direktifi ile AB’ye üye ülkelerde kurulan mutabakat sistemleri ile bu sistemlerin karşılıklı kurdukları sistemlerde katılımcıların iflası halinde teminatların korunması ve icra edilebilmesi için izlenecek prosedürler ile yetkili mercilere ilişkin düzenlemeler yaratılmıştır. Hague Menkul Kıymetler Konvansiyonu ise Cenevre Konvansiyonu’ndan farklı olarak sözleşmelerin esasına uygulanacak kurallarla ilgilenmemekte ancak bu sözleşmelere uygulanacak hukukun tespit edilmesine ilişkin yasa çatışması kurallarını belirlemektedir.
AB Finansal Teminat Direktifi ile Mutabakat Kesinliği Direktifi AB’ye üye ülkelerce iç hukuklarına aktarılmış ve uygulanır durumdadır. Ancak Cenevre ve Hague Konvansiyonları yürürlüğe girmek için gerekli onaylayan devlet sayısına, çalışmamızın hazırlandığı tarihte ulaşamamışlardır. Ancak Cenevre Konvansiyonu’nun teminat ilişkilerine dair hükümleri Teminat Direktifi ile paralelllik taşıdığından AB çapında dolaylı da olsa uygulandığını söylemek mümkündür.
Ülkemizde Sermaye Piyasası Kanunu’nda Finansal Teminat Direktifi ve Cenevre Konvansiyonu’nyla uyumlu düzenlemelere yer verilmiştir. Ancak düzenlemede sermaye piyasası araçları esas alındığından sermaye piyasası işlemi olmayan ve fakat teminat olarak sermaye piyasası aracının konu olduğu tüm hukuki ilişkiler düzenlemenin kapsamı dahilinde kalmaktadır. Diğer yandan bir sermaye piyasası işleminde sermaye piyasası aracı dışında teminata konu olan varlıklar hüküm kapsamı dışında kalmaktadır. Bu nedenle sermaye piyasası aracı yerine sermaye piyasası işlemlerinin esas alınmasının isabetli olacağı düşünülmektedir.
Finansal Teminat Direktifi ve Cenevre Konvansiyonu’nun teminata ilişkin hükümlerinde düzenlenmiş olmakla birlikte Kanunda yer verilmeyen netleştirmeye ilişkin hükümlerin de Kanunda düzenlenmesi isabetli olacaktır. Nitekim hukukumuzda temerrüt halinde netleştirmenin taraflar arasında kararlaştırılmasını engelleyen bir hüküm bulunmamakla birlikte sözleşme serbestisinin olması tek başına temerrüt halinde netleştirme hükümlerinin hukuk sistemimizde korunduğu konusunda hukuki güvence verememektedir. Ayrıca gerek Konvansiyon gerek AB Direktifi uyarınca bu sözleşmelerin iflas prosedürlerine karşı korunması gerekmektedir.
Strateji ve Eylem Planı’nında yer alan 15 no.lu eylemi uyarınca menkul kıymetlerin teminata konu olması işlemlerinin hukuki dayanağının Cenevre Konvansiyonu ve AB düzenlemeleriyle uyumlu hale getirilmesi gerekmektedir. Halen yürütülen kanun çalışmalarının Cenevre Konvansiyonu ve AB Direktifleriyle uyumlu oldukları dikkate alındığında İstanbul Finans Merkezi Projesi’nde belirlenen hedeflere ulaşılması açısından olumlu sonuçlar doğuracağı düşünülmektedir.

KAYNAKÇA

GOODE Roy, KRONKE Herbert, MCKENDRICK Ewan, WOOL Jeffrey, International Instruments And Commentary, Oxford, 2004
GULLIFER Louise, “Goode on Legal Problems of Credit and Security”, Fourth Edition, 2008
LÖBER M. Klaus, Intermediated Securities As Collateral, Intermediated Securities Conference, University of Luxembourg, 23.09.2010, Luxembourg
PAECH Philipp Dr., Cross-border issues of securities law: European efforts to support securities markets with a coherent legal framework, May 2011
YATES Madeleine, MONTAGU Gerald, “The Law Of Global Custody”, 3rd edition, Ocak,2009
Comission of the European Communities, Comission Staff Working Document, Legal Assessment of Certain Aspects of the Hague Securities Convention, Brussels 2006
Hague Securities Convention: a Modern and Global Conflict of Laws Regime For Transactions Involving Securities Held with an Intermediary, Outline of the Convention http://www.hcch.net/index_en.php?act=conventions.text&cid=72 (19 Eylül 2012)
Permanent Bureau of the Hague Conference on Private International Law’s letter of comment to European Comission Directorate-General for International Market and Services in relation to “The Current Regime in the EC and the Hague Securities Convention”, 10 June 2009
Summary Report, Restricted Study Group on Item 1 of the Project: Harmonised Substantive Rules for the Use of Securities Held with Intermediaries as Collateral, Study Group For The Preparatıon Of Harmonısed Substantıve Rules On Transactıons On Transnatıonal And Connected Capital Markets, First session, Roma, 9-13 Eylül 2002, Study LXXVIII-Doc.5,UNIDROIT, http://www.unidroit.org/english/documents/2002/study78/s-78-005-e.pdf s.8

UNIDROIT Preliminary Draft Convention On Harmonized Substantive Rules Regarding Securities Held With An Intermediary, European Union Clearing and Settlement, Legal Certainty Group, Bölüm 3.4,7 Şubat 2005 http://ec.europa.eu/internal_market/financial-markets/docs/certainty/unidroit_en.pdf
UNIDROIT Study Group on Harmonised Rules Regarding Indirectly Held Securities, Position Paper, Ağustos 2003
Draft Official Commentary on the draft Convention on Substantive Rules regarding Intermediated Securities, Dıplomatıc Conference To Adopt A Conventıon On Substantıve Rules Regardıng Intermedıated Securıtıes, Conf. 11/2 – Doc.5 http://www.unidroit.org/english/conventions/2009intermediatedsecurities/conference/conferencedocuments2009/conf11-2-005-e.pdf 3 Temmuz 2009
Bu makaleden kısa alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir :

"Menkul Kıymetlerin Teminata Konu Olması İşlemlerine İlişkin Ab Direktifleri Ve Uluslararası Konvansiyonlar Işığında İstanbul Uluslararası Finans Merkezi Stratejisi Ve Eylem Planı Uyarınca İç Mevzuatın Uyumlaştırılması" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Ümit Yayla'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak yazarının izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.


[Yazıcıya Gönderin] [Bilgisayarınıza İndirin][Arkadaşa Gönderin] [Yazarla İletişim]
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
» Makale Bilgileri
Tarih
24-04-2013 - 16:13
(2461 gün önce)
Yeni Makale Gönderin!
Değerlendirme
Şu ana dek 1 okuyucu bu makaleyi değerlendirdi : 1 okuyucu (100%) makaleyi yararlı bulurken, 0 okuyucu (0%) yararlı bulmadı.
Okuyucu
3425
Bu Makaleyi Şu An Okuyanlar (1) :  
* Son okunma 4 saat 9 dakika 59 saniye önce.
* Ortalama Günde 1,39 okuyucu.
* Karakter Sayısı : 79173, Kelime Sayısı : 9169, Boyut : 77,32 Kb.
* 4 kez yazdırıldı.
* 4 kez indirildi.
* 2 okur yazarla iletişim kurdu.
* Makale No : 1612
Yorumlar : 0
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
Makalelerde Arayın
» Çok Tartışılan Makaleler
» En Beğenilen Makaleler
» Çok Okunan Makaleler
» En Yeni Makaleler
-
THS Sunucusu bu sayfayı 0,06916094 saniyede 14 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.