Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Aktif Makale Fıkra İcabı

Yazan : Ali Nezhet Bozlu [Yazarla İletişim]
Avukat

Makale Özeti
Fıkralardaki halimizden ibarettir
Yazarın Notu
Mersin Barosu Dergisi

Fıkra icabı

Av. Ali Nezhet Bozlu

Özellikle seçtiğim bir fıkra yok Dinleyici. Google arama motoruna “avukat fıkraları” yazdım ve çıkan sonuçlardan birkaç fıkrayı seninle beraber değerlendirmek istedim, hepsi bu. Sen de biliyorsun ki fıkralar bir şeyler anlatır, anlatılanlardan bir sonuç çıkarma amacını güder, mizah unsuru barındırır. Kökleri çok eskilere dayanır ve edebi metinlerden sayılırlar. Ülkemizde şahıs, yöre, topluluk, meslek vesaire özelliklerle anlatıla gelir ve genelde güldürmeyi amaçlarlar. Fıkralarda belgeler, kanıtlar, ayrıntılar olmaz. İddiasız ve ispatlayıcı yönleri ağırlıklı değildir. Ama Dinleyici, bu kadar iddiasız, bu kadar ayrıntısız, bu kadar delilsiz olmasına rağmen, fıkralar kadar yaygın ve inanılmış değer yargısı barındıran edebi metinler bulamazsın. Bu yüzden incelenmeye, hatta yorumlanmaya değerdirler. İşte bir tanesi:

***
Zenginin biri ölümüne yakın, biri doktor, biri papaz, diğeri avukat olan üç yakın arkadaşını yanına çağırarak bir ricada bulunmuş.
- 300 bin dolar kadar bir tasarrufum var, bunu yanımda öteki dünyaya götürmek istiyorum. Ama kimseye de güvenemiyorum. Şimdi size 100'er bin dolar vereceğim. Bu paraları ne olur ben gömülürken kefenimin iç cebine koyuverin...
Adam ölmüş ve üç arkadaşı verdikleri sözü yerine getirmişler. Bir süre sonra doktor vicdan azabına yakalanmış. Diğer iki arkadaşını çağırarak onlara itirafta bulunmuş
- Hastanenin çok acil ihtiyacı vardı onun için 100 bin doların 20 bin dolarını hastaneye sarf ettim, kefene 80 bin koydum.
Papaz utana sıkıla mırıldanmış.
- Maalesef ben de aynı günahı işledim paranın yarısını kilisenin inşaatına ayırdım. Kefenin cebine 50 bin dolar koydum.
Avukat gülümsemiş.
- Ben sözümü aynen yerine getirdim, kefenin cebine 100 bin dolarlık çek koydum.
***
Burada, Zengin’in arkadaşlarının mesleklerine biraz daha yakından bakman gerekiyor Dinleyici, zira her mesleğin bir anlamı var, bir derinliği var. Zengin’in yakın arkadaşlarından biri olan doktor, insan hayatında sağlıkla ilgili başrol oynuyor, sağlığı simgeliyor. Papaz dini, insanın manevi dünyasını, inancı dile getiriyor. Avukat ise adalet ve güven duygusunu. Bu meslekler tesadüfen bu fıkraya girmiş değil, seçilmiş ve özenle konulmuş. “Zenginin biri ölümüne yakın…” diye başlıyor, bir insanın hayatının bitimi söz konusu. Önemli bir dönemeç, önemli bir an. Bunu ister istemez algılıyorsun Dinleyici. Fıkra “.. biri doktor, biri papaz, diğeri avukat olan üç yakın arkadaşını yanına çağırarak…” diye devam ediyor ki burada sıralama da önemli. Önce sağlıkçı söyleniyor, sağlık fizik dünyada en önemli şey, eskiler boşuna dememişler “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.” diye. Öyleyse doktor başköşeyi almalı. Sonra ruhani, manevi rahatlık gelmeli, hele ölüm de yakın ise bir din adamının rol alması kaçınılmaz. Rahip ikinci sırayı alıyor böylece. Bunlar tamam olduktan sonra Zengin’in hukuki işlerini yürütecek, güven ve adalet düşüncesini simgeleyecek birine daha ihtiyaç var. Avukat bu halkayı, bu düşünce silsilesini tamamlıyor. Bu üçü ile Zengin “yakın arkadaş” olarak anlatılıyor. Yani Zengin’in bu üç insanla konuşacakları hem önemli, hem de ortada bir yakınlık, bir güven, manevi bir bağlılık var. Devamında Zengin’in 300 bin dolar tasarrufu dikkatle, eşit bir şekilde üçe bölünüyor ve böylece dağıtılıyor. “Şimdi size 100’er bin dolar vereceğim” diyor Zengin. Çünkü anlatının devamında, doktor, din adamı ve avukat aynı sınavdan geçirilecek ve sınava eşit şartlarda başlamaları gerekiyor. Demek ki bu anlatıda bir eşitçilik, bir objektiflik, bir bilimsel bakış açısı, bir adil şart ortamı yaratılmalı. Ve o önemli dönemeç, ölüm olayı gerçekleşiyor, sınav başlatılıyor: “Adam ölmüş ve üç arkadaşı verdikleri sözü yerine getirmişler.” Anlatan güven duygusu içinde olduğunu dile getirmeli, sözün yerine getirildiğinden emin bir şekilde anlatmalı ki, sen Dinleyici bu sözün nasıl yerine getirildiğini ilgiyle gözlemleyebilsin. Zengin öldükten sonra, doktor kendisine emanet edilen paranın 20 bin dolarını hastaneye sarf ettiğini söylüyor. İç rahatlatıcı bir durum, çünkü burada sosyal bir amaç var, kişisel bir harcama yok, doktor bu parayı kendine mal edinmemiş. Üstelik doktor bunu vicdan azabıyla söylüyor. Papaz da utana sıkıla “aynı günahı işledim” diyor. Paranın yarısını kilise inşaatına ayırmış, kefenin cebine kalan yarısını koymuşsa da, üstelik ve en önemlisi bu kişisel bir harcama olmasa da adamda bir namus var, bir sıkılma, bir günah işlediğini ifade etme var. Ancak meslektaşımız sözünü aynen yerine getirdiğini ve kefenin cebine 100 bin dolarlık çek koyduğunu söylüyor. Yani aynı koşullarda teste tabi tutulan üç kişilik, üç önemli meslek bir sınava giriyor ve bizimki utanmaz, arlanmazlığı bir tarafa, zeytinyağı gibi üste çıkarak konuşuyor, “Ben sözümü aynen yerine getirdim”.

Biraz sabredersen Dinleyici, şimdi, fıkrayı başa alalım ve başka bir noktadan bakalım. Zengin “300 bin dolar kadar bir tasarrufum var, bunu yanımda öteki dünyaya götürmek istiyorum.” diyor. Dileği, paranın kefeninin iç cebine koyulması. “Kefenin cebi yok” atasözünün olduğu bir toplumda yaşıyorsun Dinleyici, ama burada, tam da gerçekçi bir değerlendirme yapacağın bu yerde hiçbir değerlendirme yapmıyorsun. Zengin “Bu paraları ne olur ben gömülürken kefenimin iç cebine koyuverin...” diyor, ama sen hiç tepki vermiyorsun. Zengin, cenazeye gelenlerin görmeyeceği şekilde, kefene bir iç cep diktirmiş diyorum, başını diğer tarafa çeviriyorsun. Bu ilk önermeyi, bu çıkış noktasını yuttun diyorum, duymazdan geliyorsun.

İşin başka tarafları da var. Örneğin Zengin’in çocuğu, eşi, akrabası, bakıma muhtaç yakını var mıdır diye düşünüyor musun? İtiraz edeyim deme Dinleyici, düşünmüyorsun. Böyle bir parayı en başta çocuklarından, eşinden veya akrabandan, eğer bunlar yoksa örneğin kamu yararına çalışan bir kurumdan kaçırıp kefenin cebine koymak sana aykırı gelmiyor. Akıl, vicdan veya ahlak süzgeçlerin iptal olmuş vaziyette, zihnine bunları ölçmeden kayıt yaptırıyorsun. Çünkü Dinleyici, sen bu kısımda değilsin, sen bir yakalamacı, bir sınava çeken, sınavdan geçirip denetleyen durumundasın. Dolayısıyla zihne, akla, mantığa ihtiyacı yok; zihin duruyor ve sadece verileni alıyor. Ortada bir söz var ya Dinleyici, işte sen o sözün, o kuru sözün avcısı durumundasın, gözün sürekli avda, iyi bir yer yakalamışsın ve oradan hiç ayrılmıyorsun. Söz tutulacak mı, tutulmayacak mı, gerisi umurunda bile değil. Fıkranın sonuna kadar da verilen sözü takip ediyorsun. Fıkranın sonunda avukat çeki yazıp Zengin’in kefeninin cebine koyduğunu ifade ediyor ve işte tam burada o tatilde olan aklın, o durgun zihnin, o uyanmayan vicdanın faaliyete başlıyor, muhakemelerini yapıyor ve avukatı yakalayıveriyor: “Hah hah hah ha! Vay namussuz vay?” diye patlatıyorsun kahkahayı. Peki, Zengin bu parayı kendisiyle beraber kefenin gizli cebinde gömmek istediğinde, çocuklarından, eşinden, toplumdan kaçırmak istediğinde dalgın olduğunu, dikkatinin dağıtıldığını kabul ediyorum. Ama olayın bir halkası daha var maalesef Dinleyici. Eğer bu ilk önermeleri yuttuysan, avukatın yaptığını da yutman gerekirdi, eğer ilk anda dalgınsan ve dikkatin dağınıksa, avukatın yaptığı karşısında da dalgın ve dikkatinin dağınık olması gerekirdi. Çünkü parayı yanında götürebilen Zengin, çeki de yanında neden götüremesin? Ve hukuki bir şey söyleyeyim Dinleyici, çek bir ödeme aracıdır ve görüldüğünde ödenir diye öğretilir Ticaret Hukukunda. Nakit gibidir yani, nakdi yanında götürebilen çeki de hayda hayda yanında götürebilecektir. Ama sen büyük bir yakalayışla avukatı yakalayıveriyorsun, avukatın yaptığını ahlaki, vicdani bulmuyorsun ve hükmünü kuruyorsun. Bir de ciddi ciddi “Ne yani, avukat doğru mu yapmış?” diyorsun ve meselenin özünün, kurgunun başından beri nasıl da yönlendirmeci, nasıl da yanlış, nasıl da temelinin çürük olduğunu anlamak istemiyorsun. Bağırıp çağırmana gerek yok Dinleyici, “Ne yani, avukat doğru mu yapmış?” derken, doğrunun bu kurgunun neresinde olduğuna dikkat etmen gerektiğini, bu kurgunun başından beri yanlış olarak sana sunulduğunu, yanlış bir temelin yanlış sonuçları olacağını anlamak istemiyorsun.

İşte bir başkası:

***
George ve Harry balonda Atlantik Okyanusu’nu geçmektedirler. George Harry'ye döner ve “Biraz alçalıp nerede olduğumuzu anlayalım” der. Harry sıcak gazı biraz kısar ve balon alçalmaya başlar. George "Hala nerede olduğumuzu anlayamadım biraz daha alçalalım ve şu aşağıdaki adama soralım" der. Harry adama bağırır:
"Hey bayım nerede olduğumuzu söyleyebilir misiniz lütfen. "
Adam geri bağırır: "Bir balondasınız ve 100 metre yukardasınız"
George Harry'ye döner ve "Bu adam bir avukat" der.
Şaşırır Harry, "Nasıl anladın?" der.
"Çünkü" der George "Verdiği bilgi %100 doğru, fakat faydasız".
***

Demek ki Dinleyici, ciddi bir ansiklopedinin “Avukat” kısmına iki nokta üst üste koyduktan sonra “Verdiği bilgi % 100 doğru, fakat faydasız” diye yazılırsa çok bilimsel olur diye bir düşünce var bu toplumda. Hayır, itiraz etmene gerek yok, sende de bu düşünce olmasaydı “Çok doğru valla” demezdin. Gül, eğlen tabii bu senin en doğal hakkın ama şu George ve Harry’nin balonla nereyi ve hangi irtifada geçtiklerine biraz dikkat etmeni istiyorum sadece. Gördün değil mi? Atlantik Okyanusu’nu geçiyorlar ve George Harry’e dönüp nerede olduklarını anlamak için biraz alçalmayı öneriyor. O kadar yüksekteler ki, George “Hala nerede olduğumuzu anlayamadım, biraz daha alçalalım” diyor ve nihayet aşağıdaki adamı görene kadar alçalıyorlar. Anlayacağın, rekorlar kitaplarında isimleri olmasa da, bu George ve Harry Atlantik Okyanusu’nu haritasız ve aşağıyı göremeyecek kadar yüksek irtifada, belki de pusulasız geçebiliyorlar. “Halla hala, mümkün değil” deme, işte bu mümkün oluvermiş bu fıkrada, ne yaparsın. Hani böyle olağanüstü şeyler olduğu zaman genel geçer bir laf vardır ya “film icabı” diye, bu da “fıkra icabı” oluvermiş işte. Sonra aşağıdaki adam görünür oluyor ve soruyorlar ve adam “Bir balondasınız ve 100 metre yukarıdasınız” diyor. Adam doğru olmasına doğru, ama George ve Harry için faydasız bir şey söylüyor. Çünkü George ve Harry’nin cevabını almak istedikleri şey coğrafi olarak nerede oldukları. Ve George, adamın avukat olduğunu anlayıveriyor, lafı yapıştırıveriyor. Peki Dinleyici, George ve arkadaşı Harry’nin Atlantik Okyanusu’nu haritasız, pusulasız ve yeryüzünün tanımlanamayacağı, bir insanın görünemeyeceği kadar yüksek bir irtifada geçebildiğini kabul ettiğine göre, bu iki kafadarın nerede olduklarını biliyor olmaları da gerekmez miydi? İşte burada “film icabı” bitiverip gerçek hayata bir anda geçiş yapılıveriyor. Artık akıl, mantık konuşmaya başlıyor ve aşağıdaki adama bir soru soruluyor, devamında doğru ama faydasız bir cevap alınıyor ve tak tak tak gayet mantıklı, akıllı bir sonuç çıkarılıveriyor. Neden? Çünkü avukata söylenecek birkaç çift laf olması lazım. Bu kadar çaba, bu kadar kurgu, bu kadar senaryo sırf bu lafı etmek için.

İşte bir tane daha:

***

Önemli bir iş için mülakat yapılacakmış. Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir de avukat başvurmuş. Önce matematikçiyi içeriye almışlar ve bir masaya oturtup, sormuşlar:
“İki kere iki kaç eder?”
Matematikçi bir süre düşünmüş, önüne kâğıt kalemi almış, 10-15 sayfa doldurduktan sonra demiş ki: ''Eminim ki dört eder.''
Sonra fizikçiye aynı soruyu sormuşlar. Fizikçi de önce düşünmüş, sonra bir deney düzeneği kurmuş, sağa sola toplar fırlatmış. Yarım saat sonra : ''Yaptığım deneylere göre 3,9 ama 0,2'lik bir hata payı olabilir.'' demiş
En son avukatı almışlar içeri, sormuşlar soruyu. Avukat hiç düşünmeden etrafına sinsi sinsi bakmış ve sormuş:
''Kaç olmasını istersiniz?''
***

Yine dalgın değilsindir umarım, bak aynı senaryoyla karşı karşıyayız. “Önemli bir mülakat” söz konusu, yani bir ciddiyet pompalanması lazım. Konu hakkında uzmanları tekrardan toplayalım, biri matematikçi olsun, bir diğeri fizikçi olsun bir de avukat olsun ki avukat hakkında o malum işlemimizi yapabilelim. Matematikçiyi içeri alsınlar ve bir masaya oturtup “Önemli bir mülakat” gereği soruyu sorsunlar veeeee işte o “Önemli bir mülakat”ın, üç kişilik heyeti toplamanın nedeni olan ciddi soru gelsin: “İki kere iki kaç eder?” Bir dakika Dinleyici, hemen gülümseme, devamı da var. Matematikçi önüne kâğıt kalem alsın, onlarca sayfa doldursun ve sonucu bu yoğun çabalardan sonra emin bir ifade ile bulabilsin: “Eminim ki dört eder”. Sonra fizikçi aynı testten geçirilsin. Fizikçi de işin o malum önemi sahte bir karmaşalık gerektirdiğinden deney düzeneği kursun, sağa sola toplar fırlatsın, yarım saat uğraşsın ve matematikçi kadar kesin olmayan bir sonuç bulsun. Neden? Fizikçinin matematikçiye göre biraz daha hata paylı bir sonuç bulması gerekiyor, çünkü bir sıralama yapıyoruz ve yukarıdan aşağıya olması gereken bu sıralamada matematikçi birinci, fizikçi ikinci olmalı. Derken, işte o malum an geliyor ve o malum işlemlere maruz tutulacak avukat “hiç düşünmeden”, üstelik “etrafına sinsi sinsi bakarak” mülakatı yapanlara kaç olmasını istediklerini soruyor. Orada kahkahayı patlatıyorsun ve “Vay mel’un vay?” diyorsun. Şimdi beni tekrar aynı döngüye sokma Dinleyici, çünkü o malum işlemi anladın. Yani avukat kısmına gelene kadar hepsi fıkra icabı, sayfalar doldurmalar, deneyler yapmalar, düşünmeler falan filan… Ama iş avukata geldiğinde gerçek dünya ve gerçek muhakeme sistemi çalıştı, ayaklar yere bastı değil mi? Avukat hiç düşünmedi ve kaç olmasını istediklerini sordu. Neden? Çünkü sinsi, çünkü gerçekleri, en basit matematik gerçekleri bile çarpıtabilecek kapasitesi, senin deyiminle namussuzluğu, mel’unluğu var. Ama şimdi tam burada, bu konu ile ilgili bir başka gerçek olayı buraya aktarmakta fayda var. Üstelik bu olay da, gerçek, yaşanmış bir olay olmasına rağmen avukat fıkraları arasında anlatılıyor:

***
Ceza davalarına bakan avukat bir arkadaşım anlatmıştı:
Yoksul bir babanın oğlu şoförlük yaparken ölümlü bir kazaya neden olmuş. Olayda tam kusurlu. Şoförün babası avukata başvurarak hukuki yardım istiyor. Arkadaşım adamın yoksulluğuna bakarak hiçbir ücret talep etmeksizin davayı takip ediyor.
Ancak bütün deliller aleyhte. Yapılacak bir şey yok. Şoförün mahkûmiyetine karar veriliyor.
Şoförün babası büroya gelerek yakınıyor.
“Yoksulluğun gözü kör olsun. Paramız olsa da iyi bir avukat tutsaydık bunlar başımıza gelmezdi.''
***
Hayır Dinleyici, bu olayı avukatların bazılarının iyi insanlar olduğunu ispatlamak, bazı avukatların ücretsiz olarak insanlara yardımcı olduklarını vurgulamak için buraya almadım. Dikkatini çekmek istediğim şey son kısım, yoksul babanın büroda yakınması: “Paramız olsa da iyi bir avukat tutsaydık bunlar başımıza gelmezdi.” Bu gerçek olay, toplum psikolojisini de çok iyi yansıtıyor Dinleyici. Öncelikle toplum, avukat ücretsiz yardımcı olsa dahi sadece ve sadece sonuca bakar. Bu bizim kanayan yaramızdır Dinleyici. Yukarıdaki sinsi avukatla ilgili olan kısmı ise, yoksul babanın beklentisi: “Paramız olsa da iyi bir avukat tutsaydık bunlar başımıza gelmezdi.” Neden? Çünkü “iyi bir avukat”ın toplum ve senin bakımından algılanış biçimi bu. Olay, aslında o avukatın isteğine göre değil bizzat sizin iki kere ikinin kaç etmesi gerektiğini istemenize göre şekilleniyor. Boşa itiraz etme Dinleyici, itirazlarını kabul etmiyorum. Çünkü senin ve toplumun “iyi bir avukat”tan anladığı tam da iki kere ikinin kaç etmesini istediğiniz şekilde bir sonuç çıkartmasına bağlı. Daha açık konuşmak gerekirse, esasen siz iki kere ikinin dört etmesini istemediğiniz, bilimsel, hukuki bir sonuç istemediğiniz için size kaç etmesini istediğinizi sorma gereği duyuyor o “sinsi”. Bu toplumda, avukatın görevini bütün deliller aleyhte, yapılacak hiçbir şey olmamasına rağmen, lehe bir arayışa girmek, mahkemenin varsa sanık lehine olan delillere biraz daha yoğunlaşmasını sağlayabilmek, kanun yollarını tüketmek ve sanığın haklarını sonuna kadar korumaya çalışmak olmaktan çıkardınız Dinleyici. Tam tersine toplum ve sen, avukatı bir sihirbaz, bir iki kere ikiyi beş veya kaç istiyorsan o kadar etme hokkabazı haline getirdiniz. O “sinsi” senin beklentine göre hareket ettiği için dikkat etmeni istiyorum Dinleyici. Çünkü o “sinsi” senin ve senin gibilerden oluşan ikiyüzlü toplumun yarattığı bir eserden başka bir şey değil ve hatta esasen kendi kendinle uğraşıyor, kendini tuzağa düşürmeye çalışıyor, kendine küfür ediyor ve kendine gülüyorsun. Bak yine “O avukatın cevabı ahlaka, adaba sığar mı?” diyorsun. Ben burada ahlak bekçiliği yapmıyorum, kimseye ahlak notu vermiyorum Dinleyici. Sadece “fıkra icabı” neye güldüğünü, kimi tuzağa düşürdüğünü anlatmaya çalışıyorum.

Hala bu fıkraları özellikle seçtiğimi, kendime hareket alanı yarattığımı, çok vahim fıkraları buraya almadığımı söylüyorsun Dinleyici. Peki, daha vahim, daha vicdanı, ahlakı olmayan, hiç hareket alanımın olamayacağı bir fıkra aktarayım o zaman:

***
Hayırsever vakıflardan birindeki çalışanlar şehrin en başarılı avukatından henüz herhangi bir bağış almamış olduklarını fark ettiler. Bağış toplama görevindeki kişi avukatı bağışta bulunması için ikna etmeye çalışıyordu:
“Araştırmalarımıza göre yıllık geliriniz en az 500.000 $. Ancak bugüne kadar hiç bir hayır işine bir kuruş bağışta bulunmamışsınız. O paranın bir kısmını bir şekilde topluma iade etmek istemez miydiniz?”
Avukat açtı ağzını:
“Önce, araştırmalarınız annemin uzun bir hastalıktan sonra ölmek üzere olduğunu ve hastane masraflarının onun yıllık gelirinin bir kaç kat üstünde olduğunu da gösterdi mi? Sonra, kardeşimin malul bir gazi, kör ve tekerlekli iskemleye mahkûm olduğunu? Ya da kız kardeşimin kocasının bir trafik kazasında öldüğünü ve onu üç çocuğuyla beş parasız bıraktığını?”
Görevli yerin dibine geçmişti.
Sadece:
“Hayır, hiç bir bilgim yoktu...” diye mırıldanabildi.
Avukat onun sözünü keserek devam etti:
“Pekâlâ, ben onlara zerre kadar para vermezken, size niçin vereyim?”
***
İçin rahat etti değil mi? Çünkü “Tam bir iblisle karşı karşıyayız, buna da bir şey diyemez herhalde” diye düşündüğünü biliyorum Dinleyici. Mel’un avukatın yıllık geliri 500.000 Amerikan Dolarının üstünde; annesi hastalıktan ölmek üzere; erkek kardeşi malul bir gazi, kör ve tekerlekli bir iskemleye mahkum; kız kardeşi üç çocukla tek başına beş parasız. Ve diyor ki “Ben onlara zerre kadar para vermezken size niçin vereyim?” İşte tayin edici olan bu son cümle Dinleyici. Bu mel’un İblis hastalıktan ölmek üzere olan annesine; malul bir gazi, kör ve tekerlekli iskemleye mahkum erkek kardeşine; eşini kaybetmiş, beş parasız ve üç çocuklu kız kardeşine zerre kadar para vermediğini açık açık söylüyor. Aldatmıyor, yalana başvurmuyor, uyutmaya çalışmıyor. Doğrudan doğruya, meydan okuyarak söylüyor, “en yakınlarıma yardım etmeyen ben size hiç etmem” diyor. Vicdanı olmadığını, ahlakı olmadığını, acıma duygusu olmadığını söylüyor. Peki şu şizofren, şu iki yüzlü, şu olmadığı gibi görünmeye çalışan toplum ve bu toplumun kirleriyle kirli bireyleri olarak yer yer yaptığımız aynı vicdansızlıkları, aynı duyarsızlıkları, aynı ahlaksızlıkları bırak başkalarına, kendi kendimize itiraf edebiliyor muyuz Dinleyici? Tek tek örnek vermemi isteme benden, etik felsefesi yapmıyoruz burada, kimseyi mahkum etmeye çalışmıyoruz. İnsanları vicdana, ahlaka davet etme derdim yok demiştim sana. Daha başka bir şeye bakmanı istiyorum sadece, azıcık daha öteye bakmanı istiyorum. Adem’e secde etmeyen, kendisinin daha üstün ateş cevherinden, Adem’in ise daha aşağı toprak cevherinden yaratıldığını söyleyen İblis’ten korkulmaz diyorum sana Dinleyici. Çünkü yaptıkları açık seçiktir, seni beklentiye sokmaz, kim olduğu bellidir. Ama Adem’i ve Havva’yı olmayacak vaadlerle aldatan İblis tehlikelidir, açık değildir, olmadığı gibi görünür, kim olduğunu ve neye uğradığını anlayamazsın. Gerçek tuzak ikincisindedir, onun için azıcık bu tarafa daha bakmanı istiyorum.

Son olarak da, kesinlikle samimi bir şekilde senden özür dilediğimi ifade etmek istiyorum Dinleyici. Çünkü artık ne avukatlara ve ne de başka mesleklere dair fıkraları, hatta yöre, topluluk vesair fıkraları eski tadıyla dinleyemeyeceksin. Beyninin bir tarafında benimle tartışacaksın belki; belki de fıkralarla yapılan malum işlemi bildiğin için kendini serbestçe koyuveremeyeceksin. Hatta artık meslekleri, toplulukları, yöreleri bir kenara bırakıp neden bu fıkraların bu şekilde üretildiğini, neden sürekli aşağılama, karalama veya malum işlemlere sokma kaygısı güttüklerini sorgulamaya başlayacaksın. İşin nereye gideceğini bilmiyorum, ama yine de özür diliyorum.
Bu makaleden kısa alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir :

"Fıkra İcabı" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Ali Nezhet Bozlu'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak yazarının izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.


[Yazıcıya Gönderin] [Bilgisayarınıza İndirin][Arkadaşa Gönderin] [Yazarla İletişim]
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
» Makale Bilgileri
Tarih
29-04-2012 - 18:47
(2752 gün önce)
Yeni Makale Gönderin!
Değerlendirme
Şu ana dek 4 okuyucu bu makaleyi değerlendirdi : 3 okuyucu (75%) makaleyi yararlı bulurken, 1 okuyucu (25%) yararlı bulmadı.
Okuyucu
3682
Bu Makaleyi Şu An Okuyanlar (1) :  
* Son okunma 6 saat 10 dakika 6 saniye önce.
* Ortalama Günde 1,34 okuyucu.
* Karakter Sayısı : 20435, Kelime Sayısı : 2789, Boyut : 19,96 Kb.
* 6 kez yazdırıldı.
* 5 kez indirildi.
* Henüz yazarla iletişime geçen okuyucu yok.
* Makale No : 1465
Yorumlar : 0
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
Makalelerde Arayın
» Çok Tartışılan Makaleler
» En Beğenilen Makaleler
» Çok Okunan Makaleler
» En Yeni Makaleler
THS Sunucusu bu sayfayı 0,03555608 saniyede 14 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.