Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Aktif Makale Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne Göre Kamulaştırmasız El Atma

Yazan : Özge Yücel [Yazarla İletişim]
Araştırma Görevlisi

Yazarın Notu
Makale, Prof. Dr. Tunçer Karamustafaoğlu'na Armağan, Adalet Yayınevi, Ankara 2010'da 849-908. sayfalarda yayımlanmış olup atıfların armağandan yapılması rica edilir.

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NE GÖRE


KAMULAŞTIRMASIZ EL ATMA

Ar. Gör. Özge Yücel*

Özet
Mülkiyet hakkının yasalarda belirlenen sınırlama ölçütlerine uyulmadan sınırlanması, diğer deyişle mülkiyet hakkına hukuksal koşulları olmadığı halde el atılması doktrin ve yargı kararlarında “kamulaştırmasız el atma” veya “fiili kamulaştırma” biçiminde ifadesini bulmuştur. Çalışmamızda fiili kamulaştırmalar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları ışığında incelenmiştir. Mahkemenin yaptığı değerlendirmeler sözleşme ve protokol hükümlerinin anlamının açıklığa kavuşmasını sağlamıştır. İlk kez Sporrong ve Lönnroth-İsveç kararında ortaya konulan üç kural ilkesinin protokolün uygulanmasında çok önemli bir yeri vardır. Ayrıca sözleşmede açıkça öngörülmese de mahkeme içtihatlarıyla ortaya konulan orantılılık diğer deyişle bireysel yararla toplumsal yararın gerekleri arasında denge ilkesi ihlalin varlığını ortaya koyma konusunda çok etkili bir işleve sahiptir.
Anahtar sözcükler: mülkiyet, Sporrong, kamu yararı, orantılılık, el atma


De Facto Expropriations According to the European Convention on Human Rights

Abstract
The interventions on the property right in spite of absence of legal grounds are expressed as “de facto expropriations” in the doctrine and case law. In this article de facto expropriations are analyzed in the light of the related decisions of the European Court of Human Rights. The view of the court made the provisions of the first protocol clear. “Three rules” introduced firstly with the decision “Sporrong-Lönnroth v. Sweden” are significant in practicing protocol. Also the principle of proportion or the fair balance between the protection of right of individual and the requirements of the interests of the society has an important function while examining legality of interventions.
Keywords: property, Sporrong, public interest, proportion, intervention

GİRİŞ

Kamulaştırmasız el atma, klasik temel haklardan biri olan mülkiyet hakkının bir ihlali olarak karşımıza çıkar. Bir kimsenin temel hakları ancak “kamu yararı” gerektirirse hukukun genel ilkelerine aykırı düşmeyen bir yasayla sınırlanabilir. Hakkın ancak yasayla sınırlanabilmesi ilkesi çağdaş anayasaların yanında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin metnine de yansımıştır. Bu durumda mülkiyet hakkının bu ilkelere uymadan sınırlanması mülkiyet hakkının ihlalini oluşturur ve “de facto” yani fiili anlamda kamulaştırma sayılır.

“Kamulaştırma bir yandan, kamu yararının gerçekleştirilmesi için özel mülkiyette bulunan bir taşınmaza, malikinin rıza ve muvafakatine bakılmaksızın, idarece zorla el atılması olduğundan idari bir işlemdir. Bu nedenle, kamulaştırma idari uyuşmazlık ve davalara yol açabilir. Ama kamulaştırma öte yandan, etki ve sonuçlarını özel mülkiyet üzerinde göstermekte ve mülkiyet hakkını sona erdirmektedir. Bu yönüyle kamulaştırma adli uyuşmazlık ve davalara da yol açmaktadır”[1]. Kamulaştırmaya ilişkin ilkeler anayasada düzenlenmiş ve kamulaştırmaya ilişkin esas ve usuller ise Kamulaştırma Yasası ile ayrıntılı olarak düzenleme bulmuştur. Bu açıklamalar ışığında mülkiyet hakkının hukuka uygun sınırlamasının kamulaştırma olduğunu, bu ilkelere ve usule uymadan mülkiyet hakkına el atılmasının ise kamulaştırmasız el atma olacağını ve bu nedenle temel hakların ihlaliyle sonuçlanacağını söylemek olanaklıdır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1950’de Avrupa Konseyi’nce kabul edilen bir uluslararası sözleşme olup, buna taraf üye devletler temel hakların uluslararası düzeyde korunmasını amaçlamıştır. Sözleşmenin tam adı “İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme”dir. Sözleşme 1950’de oluşturulduğunda mülkiyet hakkı metinde yer almamıştır. Ancak bunun nedeni mülkiyet hakkının temel hak olarak görülmemesi değildi. Mülkiyet hakkının insan hakları arasında yer aldığı tartışmasız kabul edilir[2]. Ancak “savaş yorgunu Avrupa’nın mülkiyet konusundaki tutumunu belirlemesini geciktiren geçerli nedenleri bulunuyordu. Öncelikle savaşın yıkıp yaktığı kentlerin onarımı, birçoğunun yeniden yapılması gerekiyordu. Kimi ülkelerin sınırları değişmiş, topraklarının bir bölümü başka ülkelerin egemenlik alanında kalmıştı. Nazi soykırımından kaçarak yaşamlarını kurtarabilenler, malvarlıklarını bırakarak başka ülkelere göçmüşlerdi. Bu arada siyasal ve ekonomik seçenekler konusundaki belirsizlikler de sürüyordu. Avrupa Konseyi’ni kuran devletlerden bazıları, böylesine karmaşık bir ortamda devinim olanaklarını kısıtlayıp ekonomik yükümlülüklerini arttıracak düzenlemeleri sakıncalı görüyorlardı. Örneğin, savaş sonrasında sosyal devlet anlayışının olası etkilerini tartışan İngiltere ve İsveç yönetimleri, geniş kapsamlı bir mülkiyet anlayışının yakın gelecekteki ekonomik ve sosyal amaçlı girişimlerini engelleyebileceği kuşkularını taşıyorlardı. İzledikleri politikalar gereği üretim ve dağıtımla birlikte kamu hizmetinin yürütümünü üstlenen temel birimleri ulusallaştırma çalışmaları, mülkiyet hakkına yönelik abartılı ve katı bir koruma karşısında başarısız kılabilirdi. Bu ve benzer nitelikteki belirsizlikler nedeniyle, 3 Eylül 1953’te yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, mülkiyet hakkına ilişkin bir kural içermiyordu”[3]. Ancak sözleşme oluşturulup yürürlüğe girmeden önce mülkiyet hakkının da yer almasına yönelik bir protokol oluşturdular. Avrupa Konseyi üyesi hükümetler, 20 Mart 1952’de İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'ye Ek Protokol’ü imzalamışlardır. Protokolün birinci maddesi mülkiyetin korunmasını düzenler. Bu madde üç kuraldan oluşmaktadır. Bu kuralların ilki mülkiyet hakkına saygı duyulması biçiminde genel ilkedir. İkincisi mülkiyet hakkından kamu yararı nedeniyle hukuka uygun olarak yoksun bırakılmasının meşruluğu ilkesidir ve nihayet üçüncüsü, mülkiyet hakkının kamu yararına uygun olarak kullanılmasının düzenlemesinin yine meşru bir müdahale sayılacağı ilkesidir. Bu bağlamda kamulaştırmasız el atma iddiaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde ileri sürüldüğü zaman, mahkeme meşru müdahalelerin olup olmadığını incelemektedir, meşru bir müdahale yoksa mülkiyet hakkına saygı duyulmadığına ve hakkın ihlal edildiğine karar vermektedir. Anayasa Mahkemesi’nin bir kararına göre “kişinin mal ve mülkünden yoksun bırakılması ancak kamu yararı sebebiyle, yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak gerçekleştirilecektir. Nitekim bu kural uyarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen değişik davalarda kamulaştırmasız el koymayı mülkiyet hakkına aykırı bulmuştur”[4].

Bu çalışmada mahkemenin mülkiyet hakkı ihlali iddialarına yönelik verdiği kararlar mahkeme içtihatlarıyla oluşan ilkeler ve sözleşme doğrultusunda incelenecektir. Öncelikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ve Birinci Protokolün birinci maddesinin genel ilkelerinden söz edilecek, daha sonra sırasıyla kararlar ele alınacaktır. Önemi ve sonraki kararlarda kendisine yollama yapılması nedeniyle Sporrong-Lönnroth/İsveç kararına daha ayrıntılı olarak yer verilecektir.

I. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Temel İlkeleri
Sözleşme temel hak ve özgürlüklerin uluslararası düzeyde korunmasını amaçlar; bu nedenle ulus üstü bir yapı değildir. Mahkeme, devletlerin yetkili kurumlarının yerine kendisini koyarak karar vermekten kaçınmaktadır, devletlerin takdir yetkisine, sosyal ve ekonomik konularda aldığı kararlara ve tercihlere saygı duymaktadır. Bir hak ihlali savı öne sürüldüğünde iddia konusu ihlalin kaynaklandığı idari işlem veya eylemi sadece AİHS’ye uygunluk yönünden denetlemektedir. Fakat bu durum, AİHM’nin böyle bir müdahalenin meşruiyetini değerlendirmede etkisi olmadığı anlamına gelmez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin James-Birleşik Krallıkdavasında benimsediği gibi: “…AİHM kendi değerlendirmesini ulusal mercilerinkinin yerine koyamaz, ancak 1 No.lu Protokolün 1. maddesi uyarınca, itiraz edilen önlemi incelemek ve bunu yaparken de ulusal yetkililerin yaklaşımını belirleyen unsurları sorgulamak durumundadır ”[5]. Mahkeme AİHS’nin genel ve soyut kavramlarını içtihatlarıyla yorumlamaktadır, bu yolla da hakları etkin kılmaktadır.

Sözleşmede yer alan kavramlar ulusal düzeydeki yasal metinler ile diğer uluslararası veya topluluk hukuku düzenlemelerdeki kavramlarla benzerlik gösterebilir. Ama antlaşmalar hukukunun genel ilkelerini düzenleyen sözleşme hükümlerine bakılırsa, her sözleşmenin kendi içindeki anlamının uygulanması gerektiği görülür. Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin otuz birinci maddesine göre bir antlaşma, hükümlerine antlaşmanın bütünü içinde ve konu ve amacının ışığında verilecek alelade anlama uygun şekilde iyi niyetle yorumlanır. Yine aynı maddenin dördüncü bendine göre tarafların bir terime özel bir anlam vermek istedikleri tespit edilirse, o terime söz konusu anlam verilir[6]. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki birçok kavramın “özerk” anlama sahip olduğu, mahkemenin içtihatlarında kabul edilmiştir[7].

II. Birinci Protokolün Birinci Maddesi
“Madde 1 - Mülkiyetin korunması
Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”[8]



III. Birinci Protokolün Birinci Maddesinin Özellikleri
Bu maddenin belirgin özelliklerini üç kural ilkesi çevresinde anlatmaya çalışacağız. Mahkeme içtihatlarıyla bu maddenin üç kuraldan oluştuğu kabul edilmiş ve bu kurallar somut olayların koşullarıyla işlenerek belirgin duruma getirilmiştir.

A. Üç Kural İlkesi
Birinci Protokolün birinci maddesi üç belirgin kuraldan oluşmaktadır. Bu çözümleme Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından ilk kez Sporrong ve Lönnroth - İsveç davasındaki kararla ortaya konmuştur[9].

Mahkemeye göre “P1–1 üç ayrı kural içerir. Birinci kural genel olarak mülkiyetten barışçıl yararlanma ilkesini açıklar; bu birinci paragrafın ilk cümlesinde düzenlenmiştir. İkinci kural mülkiyetten yoksun bırakılmayı düzenler ve bunu belirli koşullara bağlı kılar, bu da aynı paragrafın ikinci cümlesinde yer alır. Üçüncü kural devletlerin kamu yararına uygun olarak ve bu amacın gerektirdiği ölçüde yasaların uygulanması yoluyla mülkiyetin kullanımını denetleme yetkisini tanır, bu ise ikinci paragrafta yer alır. Mahkeme ilk kuralın uyup uymadığını belirlemeden önce diğer ikisinin uygulanır olup olmadığını belirlemelidir”[10].

Sporrong kararının verildiği 1982 yılından beri AİHS Ek Protokol 1’in birinci maddesinin uygulama alanındaki genişlemeye paralel olarak mülkiyet dışındaki malvarlığı haklarına yönelik müdahaleler birinci kuraldaki genel ilke kapsamında değerlendirilmektedir[11]. Bu nedenle bu ilkelerin ayrı ayrı değerlendirilip uygulanma koşullarının belirlenmesi gerekir.

1. Genel İlke Birinci Kural: Mülkiyetten Barışçıl Yararlanma Hakkına Saygı Duyulması
Yukarıda belirtildiği gibi bu ilke genel nitelikte olup bunun anlamını açıklığa kavuşturan diğer ilkelerdir. Eğer ikinci ve üçüncü ilkeye göre değerlendirme yapıldığında müdahalenin haklı olduğu kanıtlanamıyorsa birinci ilkenin ihlal edildiği, çoğu zaman fiili kamulaştırma yapıldığı, dolayısıyla hakka saygı duyulmadığı sonucuna varılır. Kural “bir önlemin mülkün kullanımına veya dokunulmazlığına müdahale etkisi taşıdığı, ancak tam bir kazanca dönüşmediği ve mülkün kullanımının kontrolü amacını taşımadığı durumlarda geçerlidir”[12]. Bu kural bir başka yazara göre ise protokol metninde açıkça öngörülmeyip sözleşme organlarının ortaya attığı ve geliştirdiği bir el atma türüdür ve bunun adı mülkiyetin özüne el atmadır[13].

a. Mülkiyet Hakkının Konusu
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi P1–1 anlamında mülkiyet hakkının kapsamını geniş yorumlamaktadır. Birinci maddenin ilk cümlesindeki “possessions” yani malik olunan mallar kavramı sözcüğün teknik anlamıyla anlaşılmamalıdır, daha geniştir ve Fransızca bir sözcük olan “biens”ten gelmektedir. Şu durumda mallar kavramı buna dayanan istemlerle ilgili olarak daha somut biçimde tanımlanmalıdır[14]. Taşınır ve taşınmaz mallar üzerindeki mülkiyet hakkını, ortaklık paylarını, fikri ve sınai mülkiyet haklarını, bu bağlamda patentleri, markaları, elle tutulabilir veya tutulamaz varlıkları, tahkim kararlarını, ticari işletmenin bütün olarak taşıdığı ekonomik değeri, müşteri çevresini, alacak haklarını, bu bağlamda sözleşmeden doğan alacak haklarını, yasadan doğan alacak haklarını örneğin emeklilik maaşı hakkını, ev sahibinin kira alma hakkını, bir mesleği yürütme hakkını, belli bir usulün uygulanacağına dair meşru beklentiyi maddenin koruma kapsamında değerlendirmiştir[15]. Somut örnekler verilirse imar planlarıyla getirilen geçici veya uzun süreli yapılaşma yasakları, avukat stajyerinin ücretsiz çalıştırılması, meslek odalarına üye olma zorunluluğu, kiralanan konutların kiracıları tarafından satın alınmalarına olanak tanıyan yasa, yargı harçları sayılabilir[16]. Ancak mahkeme, devletin ulusal yasadan kaynaklanan kamusal bir yükümlülüğü bu kapsamda görmemiş, ortada bir medeni hak veya meşru beklenti olmadığı için kamusal yükümlülüğün tek başına bu madde ile korunamayacağına karar vermiştir[17]. Marckx-Belçika davasında ise mahkeme P1–1 kapsamında sadece kişinin mevcut mal ve mülkünün korunacağını, vasiyet veya gönüllü bağış yoluyla mülk edinme hakkını korumadığını vurgulamıştır[18]. Bunun dışında komisyon, bir işletmenin faaliyetine bağlı olarak doğmuş alacak hakkı niteliğindeki geliri hariç olmak üzere kârlılığına bağlı olarak geleceğe yönelik kazanç beklentisinin Birinci Protokolün birinci maddesi anlamında malvarlığına dahil sayılamayacağı görüşündedir[19].

b. Mülkiyetten Barışçıl Yararlanma Hakkına Saygı Duyulması İlkesinin Gerekleri
Birinci Protokol’ün birinci maddesinin genel ilkelerinden olan yasallık ilkesi, kişisel hakların korunabilmesi için, malvarlığına getirilen müdahalenin her şeyden önce ulusal hukuka uygun olmasını aramaktadır. Ulusal hukukun yorumunda çekingen davranan mahkeme müdahalenin ulusal hukukta hiçbir yasal dayanağının olmaması halinde veya ulusal yargı kararlarının idari yetkililerce yerine getirilmemesi gibi çok açık usulsüzlükleri takdir yetkisiyle bağdaşmaz ve hakkın ihlali olarak görmektedir[20]. Mahkeme birinci kuralın Sporrong ve Lönnroth – İsveç davasında kamulaştırma izinleri konusunda ihlal edildiğine karar vermiştir. Bu kuralın uygulandığı bir diğer örnek de Stran Grek Rafineries ve Stratis Andreadis – Yunanistan davasında tahkim kararının yürürlüğe konmasını geçersiz ve uygulanmaz kılan yasadır[21].

Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda ikinci ve üçüncü kurala girmemekle birlikte malikin mal ve mülkü üzerinde serbestçe tasarruf hakkına yönelen müdahalelerde daha çok de facto yani fiili bir durum söz konusudur ve bu ihlalle karşılaşan kişinin imdadına ilk kural yetişmektedir[22]. Bu çalışmada kamulaştırmasız el atma da daha çok haklı bir müdahalenin olmadığı fiili durumlar nedeniyle ilk kuralın çiğnenmesi ele alınıp incelenmiştir.

2. İkinci Kural: Mülkiyetten Yoksun Kılma ve Haklı Müdahale Olarak Koşulları
Sporrong ve Lönnroth davasında ortaya konulduğu gibi, ikinci cümle anlamında bir yoksunluk olup olmadığını belirlerken sadece resmi anlamda bir kamulaştırma yapılıp yapılmadığına değil, görünenlerin arkasındaki gerçekliklere, hakkın fiilen ne durumda olduğuna bakmak gerekir. Eğer hakka kullanılamaz biçimde el konulmuşsa mülkiyetten yoksunluk vardır ve bu durumda incelenmesi gereken bu müdahalenin haklı olup olmadığıdır.

Haklı olabilmesinin koşulları P1-1’in ikinci tümcesinde sıralanmıştır. Maddede açıkça sayılan koşullar kamu yararı, müdahalenin yasada öngörülmesi ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygunluktur. Ancak maddede açıkça söz edilmeyen önemli bir koşul daha vardır: orantılılık. AİHM kararlarında sıkça bireysel hakkın korunması ile toplumsal yararın gerekleri arasında adil bir denge kurulamadığı takdirde müdahalenin orantısız olduğuna ve ihlalin varlığına karar vermektedir. Adil dengenin sağlanması ise çoğu kez yeterli bir tazminatla olmaktadır. Ancak bazı durumlarda tazminat yetersiz kalmaktadır, bazı durumlarda ise tazminatın az ödenmesi dengeyi bozmamaktadır. Bu da bize somut olayın koşullarına göre orantı sağlama gerekliliğini göstermektedir.

a. Kamu Yararı ve Devletlerin Takdir Yetkisi
Kamu yararı kavramı “umum lehine” girişilen bir işlemi işaret etmekle beraber buradaki “umum” matematiksel bir çoğunluk değil, fakat kamu hizmeti olarak yapılması gerekenin gerçekleştirilmesidir[23]. Mahkeme James davasında da bir kişinin malının bir başka kişiye zorunlu devrinin kendiliğinden kamu yararına hizmet etmediği söylenemez, bu devri meşru amacın gerçekleştirilmesi için bir araç olarak görülebilir. Kamu yararı derken o malın doğrudan kamunun kullanımına açılması kast edilmez, sosyal adaleti yaygınlaştırmak amacıyla üretilen politikaların uygulanması da kamu yararına hizmet eder. Ancak kamu yararını belirlerken mahkeme ulusal makamların geniş bir takdir yetkisi olduğunu kabul etmektedir. Çünkü mahkemeye göre kamu yararı belirlemesi komisyonun da belirttiği gibi değer yargıları içerir ve toplumsal, ekonomik konularda devletlerin tercih hakkı olduğu kabul edilir.

b. Yasada Öngörülme
“Ulusal yasalarda öngörülen yöntemlerin uygulanması için bunların yeterince açık ve ulaşılabilir olması gerekir”[24]. Erişim konusunda AİHM iki koşul üzerinde durmaktadır: Yasanın adil olmayan bir biçimde uygulanmaması ve bireylerin mülklerine yapılabilecek olası müdahaleler konusunda bilgi sahibi olabilmelerini sağlayacak nitelikte açık olması. Hentrich – Fransa kararında[25], AİHM bir mal veya mülkü başkalarından önce satın alma hakkı önlemi ile bağlantılı olarak şunu belirtmiştir: Genel Vergi Yasasının 668. maddesi AİHS kapsamındaki yasa kavramına uygun olarak “kesinlik ve öngörülebilirlik koşulları” tam olarak yerine getirmemiştir[26]. Bu nedenle mahkeme müdahalenin haklı olmadığına karar vermiştir. Yasallık sadece söz konusu müdahalenin ulusal yasada belli bir hükme uygun olması gerektiği anlamına gelmez; aynı zamanda adil ve uygun bir usul uygulanmış olması, ilgili önlemin yetkili bir makamdan kaynaklanması, uygun makam tarafından uygulanması ve keyfi olmaması da gerekir[27]. Bununla birlikte mahkeme ulusal hukukun doğru biçimde uygulanıp uygulanmadığını incelemez[28].

Ayrıca, “yasallık prensibi, AİHS’ye ek 1. Protokol’ün 1. maddesinin, ikinci ve üçüncü kuralı düzenleyen metinde yer alan, kanunla düzenleme yapılması zorunluluğundan daha geniş bir anlama sahiptir. AİHM’ye göre hukukun üstünlüğü, demokratik toplum prensiplerinden biridir ve bu prensip, Sözleşme’nin bütün maddelerinde içsel olarak mevcuttur”[29].

c. Uluslararası Hukukun Genel İlkelerine Uygunluk
Uluslararası hukuk ilkeleriyle ilgili olarak Birinci Protokol tasarlanırken o sıradaki baskın görüşe göre uluslararası hukuka göre veya gerçekleşen tüm olaylarda zararları tazmin etme yükümlülüğünün varlığı düşüncesinde birleşilmiştir. Ancak bu ilkenin asıl olarak yabancıya ait bir malın kamulaştırılmasıyla ilgili olduğu sonucuna varılmıştır. … Bu yoruma göre Birinci Protokolün birinci maddesi devletin kendi vatandaşları ile yabancılar arasında bu konuda bir ayrım yapılmasına izin vermektedir[30], bu ise yazara göre sözleşmenin birinci ve on dördüncü maddesinde öngörülen herkese aynı hak ve özgürlükler sağlama amacına ters düşer. Ancak mahkeme protokolün hazırlık çalışmaları üzerinde yapılan incelemelere göre kamulaştırma olayları konusunda vatandaş olmayanlara tazminat ödeme yükümlülüğünü getirmesi konusunda anlaşılması, yabancıları koruma amacının vurgulanması nedeniyle bu yollamanın vatandaşları kapsamadığına kanaat getirmiştir. Bana göre bu uygulama ayrımcılık yapıldığı anlamına gelmez, uluslararası hukuk ilkelerinin yaptığı yollamanın yabancıları işaret etmesi yabancılara mutlaka tazminat ödeme gerekliliğini gösterir, ama bu ilke vatandaşların mağdur kalacağı anlamına gelmez. Vatandaşlar yabancılardan daha güvenceli bir konumda olduklarından onların zararlarının başka yolla giderilmesi olanağı her zaman vardır.

d. Orantılılık ve Tazminat Sorunu
Mahkemenin Sporrong kararında sözünü ettiği bireysel yararla toplumsal yarar arasında kurulması gereken dengenin sağlanıp sağlanmadığını araştırırken “ulusal mevzuatın zararı tazminde öngördüğü düzenlemeler ile bunların şikayete konu olan olaya nasıl uygulandıklarına bakmak lazımdır”[31]. Mahkemeye göre “…bireyi mülkiyet hakkından yoksun kılan önlemin yasalarla korunan kamu yararına yönelmiş olması yeterli değildir. Aynı zamanda başvurulan amaç ile izlenen yöntem arasında adaletli bir dengenin kurulmuş olması gerekir”[32]. Ayrıca mahkeme müdahalenin bireysel ve aşırı yük getirmesi halinde, gerekli dengenin kurulamayacağını kararlarında belirtmektedir. “Orantılılık ve denge edimlerin karşılıklı olmasını gerektirmektedir. … Mahkeme malvarlığına el atılan kişiye uygun bir tazminat ödenmesini benimsemekle birlikte tazminatın miktarı konusunda çok farklı değerlendirmeler yapmaktadır”[33].

3. Üçüncü Kural: Mülkiyetin Kullanımını Denetleme ve Haklı Müdahale Olarak Koşulları
Üçüncü kuralın düzenlendiği ikinci paragrafın İngilizce metninde kamu yararı yerine genel yarar kavramı kullanılsa da, AİHM’nin resmi sitesinden ulaşılan Türkçe metinde her ikisi için de kamu yararı teriminin kullanılmasıyla aralarında fark olmadığı görüşü desteklenmiştir. Diğer yandan burada da yasaya dayanma ve yasanın uygulanmasından söz edilmiştir, bu nedenle ikinci kural için söylediklerimiz bunun için de geçerlidir. Son olarak vergileri toplamak, cezaları uygulamak amacıyla mülkiyet hakkının kullanımının denetlenmesi sayılan kısıtlamalar orantılı olmalıdır, uygun bir araç seçilmeli, kısıtlama amacını aşmamalı ve adil denge bozulmamalıdır.

IV. İsveç’e Karşı Açılan Sporrong ve Lönnroth Davası*
A. Özeti
Sporrong ve Lönnroth Stockholm’de yüksek değerde arsa ve üzerinde yapılı binalara sahiptir ve burada ikamet ederler. Çıkan bir yasa doğrultusunda İsveç Hükümeti, Stockholm Belediyesine kamulaştırma izni vermiştir. Ancak yasaya göre belediye bir taşınmazı kamulaştırabilmek için taşınmaz sahiplerine ödenecek tazminatın belirlenmesi için mahkemeye başvurmak ve belirlenen tazminatı ödemek zorundadır. Belediye gerekli işlemleri yapamadığı için sürenin uzatılmasını istemiştir, bu şekilde Sporrong Miras Ortaklığına ait taşınmaz yirmi üç yıl, Lönnroth’a ait taşınmaz sekiz yıl boyunca kamulaştırma izni geçerliliğini sürdürmüştür. Diğer yandan da kamulaştırma yapılacağı gerekçesiyle yapı yasağı getirilmiştir. Sporrong’a ait taşınmaz yirmi beş yıl, Lönnroth’a ait taşınmaz on iki yıl boyunca inşaat yasaklarına konu olmuştur. Bu izin ve yasaklar sonucunda taşınmazı satma, kiralama, kullanma, yararlı değişiklikler yapma gibi mülkiyet hakkının sahibine verdiği yetkileri kullanma konusunda sıkıntı çekmişlerdir. Yukarıda sözü edilen yirmi üç yıl ve sekiz yılın sonunda ise kamulaştırma izni hükümetçe kaldırılmıştır. Malikler İsveç mahkemeleri önünde mülkiyet haklarına el konulduğu gerekçesiyle tazminat davası açmış; ancak mahkeme, hükümetin Kamulaştırma Yasasına uygun olarak izin verdiğine ve kamu yararı amacıyla mülkiyet hakkına kısıtlama getirildiğine, bu nedenle de mülkiyet hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir. AİHM, olayda mülkiyet hakkına doğrudan el konulmadığı ama verilen izin ve getirilen yasakların el konulma sonucunu doğurduğu, bunun da hakkın özüne dokunduğu sonucuna ulaşmıştır. Devletin kamu yararı nedeniyle kısıtlama yapabilmesi P1-1’e göre olanaklıdır ama söz konusu kamu yararı ile zarar verilen bireysel yarar arasında adil bir denge bulunmalıdır. Eğer bu denge kurulamazsa mülkiyet hakkı ihlal edilmiş olur. Olayda adil denge kurulamamıştır, bu nedenle P1–1 ile korunan mülkiyet hakkı ihlal edilmiştir.

B. Davanın Esası
Her iki başvuru da mal sahipleri olarak ehil merhum Sporrong’un terekesi ve Lönnroth’un taşınmazları üzerindeki uzun süreli kamulaştırma izinleri ve yasaklarının sonuçlarına ilişkindir.

1. Sporrong Miras Ortaklığı
10. Tüzelkişiliğe sahip Sporrong Miras Ortaklığı, Bayan M. Sporrong, ortak çocukları Bay C-O. Sporrong ve Bayan Atmer’den oluşmaktadır. Onlar Stockholm içinde ve civarında ikamet ederler. Söz konusu taşınmaz, Stockholm’ün merkezinde Lower Normmalm semtinde bulunan, üzerinde 1860’lardan gelen bir yapı bulunan “Riddaren No. 8” olarak bilinen vergilendirilebilir değeri 600,000 İsveç Kronu olan bir taşınmazdır.

a. Kamulaştırma izni
11. 31.07.1956’da 1947 Yapı Yasası’nın kırk dördüncü maddesine uygun olarak hükümet Stockholm Belediyesi’ne Sporrong Miras Ortaklığı’na ait olan taşınmaz da içinde olmak üzere 164 taşınmazı içeren bölgesel bir kamulaştırma izni verdi. Belediye, başkentin merkezindeki belli başlı alışveriş caddelerinden biri üzerinde büyük bir köprüyol (viyadük) yapmaya niyetlendi. Köprülü yolun ayaklarından biri Riddaren arazisi üzerinde kurulacaktı, arazinin kalanı da otoparka dönüştürülecekti.
1917 Kamulaştırma Yasası’na göre hükümet kamulaştırmanın yapılacağı süreyi beş yıl olarak belirledi, bu sürenin bitiminden önce Belediye tazminatın belirlenmesi amacıyla Taşınmaz Mahkemesi huzuruna çıkmaları için mal sahiplerini çağırtmak zorundaydı, aksi takdirde izin düşecekti.
12. Temmuz 1961’de belediyenin isteği üzerine hükümet bu süreyi 31.07.1964’e dek uzattı. Karar, Riddaren No.8 de içinde 138 taşınmazı etkiledi. Bu sırada söz konusu taşınmazlar hiçbir şehir planına konu değildi.
13. 2 Nisan 1964’te hükümet, belediyeye kamulaştırma izninin uzatılma süresini daha da genişletti. Bu uzatma aslında 164 taşınmazın Riddaren No. 8 içinde 120’sine uygulanabilir durumdaydı ve 31.07.1969’a kadar geçerliydi.
Belediye Lower Normmalm için “Kent 62” olarak bilinen genel bir kalkınma planı hazırlamıştı ve önceliği özel trafik ve yayaların yararı için caddeyi genişletmeye verdi. Daha sonra Lower Normmalm ve şehir merkezindeki diğer bir semt olan Östermalm için uyarlanmış bir genel kalkınma planı olan “Kent 67” yolların daha iyi bir ağa sahip olması yoluyla kamu taşımacılığını geliştirme gereksinimi vurguladı. Bazı yakın araziler cadde genişletme için kullanılmaya yatkındı, ama talimatlardan yararlanılması konusunda bir karar bekleniyordu. “Kent 62”nin benzeri tipinde olan uyarlanmış planın 1985’ten önce uygulandığı tahmin edilmiştir.
14. Temmuz 1969’da belediye “Kent 62” ve “Kent 67” planlarında verilen kamulaştırma izni için geçerli olduğunu belirterek Riddaren No. 8 içinde belirli taşınmazlar için kamulaştırma izninin üçüncü kez genişletilmesini istedi. 14 Mayıs 1971’de hükümet tazminatın belirlenmesi için gerekli yargısal sürecin işletilmesi için süreyi 31.07.1979’u yani istem tarihinden itibaren on yıl olarak belirledi. Mayıs 1975’te belediye Riddaren No. 8’in kullanımının ve mevcut yapının değiştirilemeyeceği planlar yürürlüğe koydu.
3 Mayıs 1979’da hükümet belediyenin istemi üzerine kamulaştırma iznini iptal etti.
15. Sporrong Miras Ortaklığı, taşınmazını satmaya hiç girişmedi.

b. Yapı Yasağı
16. 11.06.1954’te Stockholm İl İdare Meclisi, hedeflenen köprüyol ve yardımcı yol söz konusu taşınmazın kullanımını etkileyeceği için Riddaren No. 8 üzerinde yapı yasağı koymuştu. Yasak daha sonra meclis tarafından 21.07.1979’a kadar uzatıldı.
17. 1970’te Sporrong Ortaklığı binanın ön kapısını genişletmek için izin aldı. Ortaklık bunun dışında bu yasaktan bir bağışıklık elde etmedi, yasağı delmedi.
18. Riddaren No. 8’i etkileyen kamulaştırma izni ve yapı yasağı sırasıyla toplam yirmi üç ve yirmi beş yıl yürürlükte kaldı.

2. Bayan Lönnroth
19. Bayan I. M. Lönnroth, Lower Normmalm semtinde Barnhuset No.6’da üç parsellik taşınmazının olduğu Stockholm’de yaşar; taşınmaz üzerinde biri caddeye, diğeri arkaya bakan, 1887-1888’de yapılmış iki bina vardır. 1975 vergi yılında taşınmazın başvurana ait payının vergilendirilebilir değeri 862,500 İsveç Kronudur.

a. Kamulaştırma izni
20. 24.09.1971’de hükümet Stockholm Belediyesini Barnhuset No. 6 içinde 115 taşınmazı kamulaştırması için yetkilendirdi ve tazminatın belirlenmesi için gerekli yargısal sürecin işletilmesi için gerekli süre olarak belediyenin isteminden itibaren _yaklaşık on yıl kadar_ 31.12.1979’u belirledi. Kararlarını başvuranın taşınmazının olduğu arazi üzerinde yapılacak çok katlı otoparkın planlandığı “Kent 67” planına yollama yaparak haklı çıkardılar.
21. Ancak bu semtteki çalışma ertelendi ve bedel karşılığı yeni planlar hazırlandı. Taşınmazının ivedi onarım gereksinimine dayanarak Lönnroth hükümetten kamulaştırma iznini geri çekmesini istedi. Belediye var olan planların geri alınmaya izin vermediğini belirtti, hükümet ise 20.02.1975’te hükümet iznin belediyenin rıza açıklaması olmaksızın geri alınamayacağı temelinde reddetti. 3.5.1979’da hükümet konseyin istemi üzerine izni iptal etti.
22. Bayan Lönnroth’un mali durumu taşınmazını satmaya çalışmasına zorladı. 1970 ve 1975 arasında bunu yapmak için yedi girişimde bulundu, ama olası alıcılar belediye yetkililerine danıştıktan sonra vazgeçtiler. Üstelik kiracı bulmakta bile zaman zaman zorluk çekti.

b. Yapı Yasağı
23. 29.02.1968’de Stockholm İl İdare Meclisi Barnhuset No.6 üzerinde arazi otoparka dönüşeceği için yapı yasağı koymaya karar verdi. Yasak meclis tarafından 1.7.1980’e dek bu yasak uzatıldı.
24. 1970’te Lönnroth’a konut alanının üçüncü katında tadilat yapması için bağışıklık tanındı, başka bir bağışıklık da aramadı. 1970’lerin başlarında malın büyük ipotek alacaklısı taşınmazın cephesinin yenilenmesini istediğinde kredi almayı başaramadı. Özetlersek Lönnroth’un taşınmazı sırasıyla sekiz ve on iki yıl kamulaştırma izni yapı yasağına konu oldu.

3. Stockholm Belediyesinin Şehir Planlama Politikası
26. İkinci Dünya Savaşı boyunca ciddi biçimde zarar gördükten veya yıkıldıktan sonra yeniden yapılandırılan birçok arazide yapılan şeylere kıyasla Stockholm’ün merkezinde o yıllar boyunca olağanüstü değişiklikler yapılmaktadır.
27. Lower Normmalm, başkentin en önemli idari ve ticari etkinliklerinin yoğunlaştığı ve buna alışık olunan bir semtidir. 1945’lerde bu etkinliklerin tatmin edici biçimde yapılabilmesi için semtin yeniden yapılandırılması gerektiği görüşü gündeme geldi. Örneğin yollar arasında düzgün bir ağ kurulması gerekliydi. Dahası binaların çoğu yıpranmış ve onarım bakımından elverişsiz durumdaydı. Sağlıklı ve temiz bir çalışma çevresi yaratmak için olduğu kadar büro ve dükkanlar için uygun ortamlar sağlamak için de geniş kapsamlı yeniden kalkınma planı gerekliydi.
Değişik 1953 Yasası ve bu arada 1947 Yasasının kırk dördüncü maddesi ile düzenlenen bölgesel kamulaştırma belediyenin planlarını uygulaması için açar kurum olmuştu. On yıldan az sürede yüzden çok yapı yıkıldı. Boş arazilerin bazıları yeni yollar yapmak için kullanıldı ve diğerleri daha geniş ve daha işlevsel çok parçalı yapılarla bütünleştirildi.
28. 1970’lerde Stockholm’deki şehir planlama politikası gözle görülür biçimde evirildi. Yolları, geçitleri merkeze açmanın yararından çok belediye yetkilileri başkentteki araç sayısını düşürmeye çalışıyordu. 19.06.1978’de kabul edilen “Kent 77” planında bu yeni politika vurgulandı. Bu politika şimdiki şehir dokusunu dikkate alarak kademe kademe yapılanmaya dayanan kentsel yenilenmeyi koşuyor ve şimdiki yapıların çoğunluğunun korunmasını ve onarımını tasarlıyordu.
29. Ekim 1978’de belediyece yapılan başvuruyu kabul eden hükümet 3.5.1979’da 1956–1971 arası söz konusu olan kamulaştırma iznini başvurucular içinde yetmiş taşınmaz bakımından iptal etti. Çünkü belediyenin bu yeni şehir planlama tasarısını uygulayabilmesi için bu taşınmazları işgal etmesi gerekeceği anlaşıldı.
30. Bölgesel kamulaştırma izinlerinin varlığının yol açtığı zorluklara bakılmaksızın iptal kararı bu izinden etkilenen Stockholm’deki altmış altı taşınmazın satılmasını olanaklı kıldı.

C. İlgili İç Hukuk
1. Şehir Planlama Hukuku
31. 1947 Yasası İsveç’te şehir planlama politikasının temel yasal kurumudur. Bu amaçla yasa kent planları ve ana planlar çizilmesini öngörür.
32. Ana plan belediyece çizilecektir şu kadar ki daha ayrıntılı planlar için bir çatı kurmak gereklidir. Onaylanması için İl İdare Meclisi’ne planı gönderen belediye için bunun kabulü önemlidir.
33. Kent planları gerekli görülen kent alanları için hazırlanır (yirmi dördüncü madde). Bir şehir planı ana plandan daha ayrıntılıdır: yararlanılan çeşitli alanların ev, yollar, meydanlar, parklar gibi amaçlarını gösterir ve kullanımlarıyla ilgili daha özel koşulları içerir (yirmi beşinci madde). Belediye Meclisince kabulünden sonra İl İdare Meclisince onaylanması gerekir. Bu usul içinde taşınmaz sahiplerinin itirazlarını çeşitli kurumlara bildirme hakları vardır ve son çare olarak planın kabulüne ilişkin karara karşı çıkabilirler.
34. Bazen ana planlar ve kent planları karar için hükümetin önüne gelir.
35. Bu planlarla ilgili olarak veya bundan bağımsız olarak İsveç yetkilileri aralarında gerekli bir yasal bağlantı olmadığı halde kamulaştırma ve yapı yasağı gibi önlemlere başvururlar.

a. Kamulaştırmalar
36. Kamulaştırma açısından bu olayda uygulanabilir hukuk temel olarak 1.1.1973’ten sonra yerini 1972 Kamulaştırma Yasası’na bırakan 1917 Yasasıdır. Bu yasaya 1947 Yasası ile bazı eklemeler yapılmıştır.
37. Kamulaştırmanın yetkilendirilip yetkilendirilmemesine karar vermek hükümetin işidir. Kararları kamulaştırma izni biçiminde olur ve yasada düzenlenen çeşitli koşullara dayanır. İznin çıkması kendiliğinden kamulaştırma anlamına gelmez, bu sadece gerekliyse kamulaştırmayı yapması için bir kamu kuruluşuna (veya istisna olarak özel bir kişi veya şirkete) verilmiş bir yetkiyi ifade eder.
Sahibinin satma, kiraya verme veya rehin verme hakkını ona bırakır ve bu kamulaştırma yetkisi yetkililerin tazminatın belirlenmesi için yargısal süreci işleteceği, aksi takdirde iznin düşeceği bir süreye tâbidir. 1917 Yasası bu sürenin uzunluğu konusunda ve iznin geçerliliğinin kapsamı konusunda açık değildir.
1972 Yasasını ortaya çıkaran yasa tasarısındaki düşünceye ait resmi açıklama mal sahipleri için kamulaştırma izninin yol açtığı zararlara dikkat çekti. Bunlar belirsizlik, mal üzerinde tasarruf yetkisinin kısıtlanması, harcama yapıp yapmamaya karar vermedeki güçlük gibi süreç içinde daha da ciddileşen zararlardı. Bu nedenle 1972 Yasasının üçüncü bölümünün birinci paragrafının altıncı maddesi şunları öngörür (İsveççeden çevrilmiş):
“Kamulaştırma izinleri yargısal sürecin işletilmesi amacıyla mahkemeye çağırma hizmeti için belli bir süre özel nedenler varsa uzatılabilir. Uzatma istemleri süre dolmadan yapılmalıdır. Mal sahipleri süregelen kamulaştırma sorununun çok daha önemli ve ciddi zararlara neden olduğunu belirtirse süre istemleri üzerine azaltılır. Kamulaştırma izninin verilmesinden itibaren bir yıl geçmedikçe sürenin azaltılmasına karar verilemez.”
Kamulaştırma tazminat belirlenmeden ve ödenmeden tamamlanmaz. Taşınmaz Mahkemesi bu konuda yargı yetkisine sahiptir. Kararlarına karşı Temyiz Mahkemesine itiraz edilebilir ve son aşamada Yüksek Mahkemeye itiraz edilebilir.
38. 1.7.1953’ten önce kamulaştırma yalnızca bireysel taşınmazlarla ilgiliydi, her kamulaştırma izin istemi hangi amaçla kullanılacaksa yetkililerce ayrıntılarıyla açıklanırdı. Başvurular bölgesel kamulaştırma olarak bilinen kamulaştırmanın diğer türünde birleşiyor. İlgili hüküm 1947 Yasasının kırk dördüncü maddesinde bir değişiklik yaparak 1953’te getirildi ve 1971’den 1.1.1972’ye dek yürürlükte kaldı.
“Gerekli görülürse kamu taşımacılığı veya şehir planlaması amaçları doğrultusunda yoğun nüfuslu bir semtin yeniden kalkınmasını sağlamak için ve eğer böyle bir yeniden kalkınma tüm semtin yeniden yapılandırılması yoluyla yapılabilecekse Kral semt için şehir planı uyarlamasının yeniden kalkınma önlemleriyle birleştiği yerdeki belediyeye yeniden kalkınma için gerekli arsayı ve planın uygulanması sonucu olarak dikkate değer biçimde değeri artan aynı semtte veya civarındaki arsayı alma hakkı verebilir.”
1 Ocak–31 Aralık 1972 arasında 1917 Yasasındaki kırk dördüncü maddeye ilişkin hükümler şimdi 1972 Yasasında (Bölüm 1, Madde 1) yer alıyor. Bölgesel kamulaştırmalar büyük şehir planlama tasarıları için bir araç olarak görülürdü. Verdikleri izinler yeni bir şehir planı olarak doğabilir, yani ayrıntılı plandan önce bunun uygulaması iyi biçimde sonuçlanmalıdır.
39. 1972 Yasasının geçiş hükümlerinden on birinci maddeye göre yeni yasa yürürlüğe girmeye başlamadan önce yapılan başvurular eski yasaya tabidir.
40. 1917 Yasası gibi 1972 Yasası da kamulaştırma izninden yararlanılamamasından veya geçerliliğinin uzunluğundan doğan zararlar için tazminat olanağı öngörmüyor. Ancak bir istisnası var (Bölüm 5, Madde 16) : Eğer yetkili kurum veya kişi tazminatın belirlenmesi için yargısal süreci işletmiş olup sonradan vazgeçmişse kamulaştırma izninden doğan zararların tazminatı ödenebilir.

b. Yapı Yasakları
41. 1947 Yasası kent planına uygun olmayan herhangi bir yeni yapıyı yasaklar (otuz dördüncü madde). Yasa plan belediyece kabul edilip bölgesel yetkililerce onaylanmadan önce ve onaylanana kadar her türlü yapı çalışmasında geçici önlem olarak yasağa izin verir (1947 Yasasının on dördüncü ve on beşinci maddeleriyle birlikte otuz beşinci maddesi).
Yasanın on beşinci maddesi şöyledir:
“ Belirli bir bölgenin ana planın kabulüne veya zaten onaylanmış bir ana planın değişikliğine ilişkin bir istemde bir sorun olursa İl İdare Meclisi belediyenin istemi üzerine o bölgedeki tüm yeni yapıları yasaklayabilir. Bu yasak belediye meclisince bu konuda karar alınana dek ama bir yıldan çok olmamak üzere yürürlükte kalır. Gerekli olduğu zaman İl İdare Meclisi belediyenin istemi üzerine yasağın geçerliliğini bir kez en çok iki yıla kadar uzatabilir.
Önceki paragrafta sözü edilen yapı yasağından bağışıklığı İl İdare Meclisi tanıyabilir veya hükümetçe konulan kurallara uygun olarak Yapı Meclisi tanıyabilir.”
Aynı ilke yetkililer yeni bir kent planı kabul etmeyi veya olanı değiştirmeyi tasarlarken uygulanır (1947 Yasasının otuz beşinci maddesi). İlke sadece yeni yasalara ilişkindir ama 1947 Yasasının 158. maddesi yeni yapılarla ilgili hükümlerin “hükümetçe konulan kurallara göre var olan yapılardaki herhangi değişikliğin yeni bir yapı olarak nitelendirilmesi” biçiminde genişletilebileceğini öngörür. Buna ilişkin kural 1959 Yapı Yönergesinin yetmiş beşinci maddesinde yer alıyor.
“ “Yeni yapı” ifadesi şöyle anlaşılır:
1. Tamamıyla yeni yapıların yapılması,
2. Var olan yapıların dikey veya yatay genişletilmesi,
3. Yapıların içten veya dıştan yeniden yapılması veya yeniden yapım sayılabilecek kapsamda bir değişiklik,
4. Tamamen veya kısmen kullanım amacını değiştirme,
5. Kabul edilmiş ana plan, kent planı veya yapı planına artık hiçbir uygunluğu olmayacak sonuçlar doğuran değişiklikler veya kent planları veya yapı planlarıyla düzenlenmiş alanların dışında kalan bölgelerdeki yapı etkinlikleri üzerindeki düzenlemeler ve
6. İkiden çok konut veya müştemilat içermeyen konutsal yapılar hariç şimdiki haliyle yukarıda sözü edilen plan ve düzenlemelere uygunluğu olmayan yapılardaki değişiklikler.
Ancak bu maddenin amaçları bakımından “yeni yapı” ifadesi, yapıya izin verilmeyip önemli sayılabilecek bir süre boyunca aynen kalması beklenen yapılarda bile merkezi ısıtma, alafranga tuvaletlerin yapılmasını veya diğer sıhhi olanakların eklenmesini içermez.”
42. Parlamento kamu denetçisi (ombudsmanı) 1967 tarihli raporunda yapı yasaklarının uzun dönemli sonuçlarına yollama yaptı ve belirli çözümler tasarladı:
“Olgulardan çıkarılabileceği gibi Boras ve Östersund davalarındaki taşınmaz sahipleri şehir planlama tasarısından herhangi bir yarar görmeyi bekleyemezdi. Bunun anlamı tasarı uzun dönemli yasakların neden olduğu zararlı sonuçlar için herhangi bir tazminat öngörmüyor olmasıydı. Eğer bazı davalarda uzun süreli yasakların zararlı sonuçlarına karşı mal sahiplerini koruyan birtakım yollar işletilmezse o zaman şehir planlama tasarılarının daha az masraflı biçimde uygulanması için bir veya daha çok mal sahibi şehir planlama sorunlarını makul sürede çözümlemek için toplum yararına dayanılarak getirilen yasağın zararlı sonuçlarını mal sahipleri taşıyacak. Böyle bir sistem ise hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir devlet içinde bağdaştırılamaz bir durum yaratır. Ancak yasağın oldukça uzun süre yürürlükte kalması gibi bir gerçek vardır ve bu mal sahiplerinin şehir planlama tasarısıyla elde edebilecekleri beklenen yararla giderilemeyecek kadar zararlı sonuçlara yol açmıştır. Yukarıda anılan durum karşısında makul görülemeyecek kadar uzun süreli yapı yasaklarının zararlı sonuçlarına karşı özel mal sahiplerinin korunması için çalışma yapılması gerektiğini düşünüyorum.”

2. Kamu Yetkililerinin Kararlarına Karşı Yollar
a. Belediye Meclisi Kararlarına İtiraz
43. Başvuranlar olayı komisyona taşıdığında 1953 tarihli Belediye Yasası ve başkentteki olayda 1957 tarihli Stockholm Kenti Yasası belediyece alınan kararlara karşı itiraz hakkı öngörmüş ve düzenlemişti. Bu yasalar burada ikamet eden her kişiye bazı istisnalarla birlikte belediye meclisinin kararlarına karşı İl İdare Meclisi önünde itiraz etme hakkı vermişti. Böyle bir itiraz sadece şu nedenlere dayanabilirdi: yasal usulün izlenmemesi, hukukun ihlali, amacın dışında hareket, itiraz edenin kendi haklarının ihlali veya uygun olmayan bir amaç için yetkilerin kullanımı.
İtiraz, diğer tutanakların da gösterildiği belediye ilan tahtasında duyurulmuş karar tutanağının onaylandığı tarihten itibaren üç hafta içinde İl İdare Meclisine yapılmalıdır. İl İdare Meclisi kararı iptal etmezse bu kararın itiraz edene bildirilmesinden itibaren üç hafta içinde Yüksek İdare Mahkemesi’ne itiraz edilebilir. Neredeyse bütün belirleyici hükümler şimdi 1977 tarihli Belediye Yasasının yedinci bölümünde yer alıyor. Bu hükümler 1980’de 1.1.1981’den itibaren yürürlüğe girmek üzere biraz değiştirildi. Değişen bu hükme göre itirazın artık İl İdare Meclisine değil İdari İstinaf Mahkemesine yapılması gerekir.
44. Yukarıda sözü edilen kurallar belediye meclisinin hükümetten kamulaştırma izni vermesi veya bunu uzatması yönündeki istemleri konusundaki kararları için uygulanır. Diğer yandan İl İdare Meclisinden yapı yasağı koyması veya uzatması yönündeki istemlerine ilişkin kararlarına uygulanmaz. Böyle bir karar idare mahkemesi önünde herhangi bir itiraz yoluna açık değildir.

b. İdarenin İşlemlerine Karşı Yollar
i. İdari İtirazlar
45. İsveç’te idari işlevler büyük oranda hükümetten bağımsız bir karar alma düzeneği olan idari yetkililere geçmiştir; bu yetkililer herhangi bir bakanlık veya hükümet tarafından yönetilmiyor veya çeşitli bakanlıklar bunlara yasayı bu olayda veya başka bir olayda nasıl uygulanacağını gösteren emir veya yönergeler vermiyor.
46. Ancak genelde idari yetkililerin kararlarına karşı hükümete itiraz etmek olanaklıdır. Bu nedenle İl İdare Meclisinin yapı yasağı koymasına veya uzatmasına ilişkin verdiği karar karşı hükümete itiraz yoluyla karşı çıkılabilir (1947 Yasasının 150. maddesi).

ii. Yargısal İtirazlar
47. Genelde İsveç yönetimi olağan mahkemelerin denetimine tabi değildir. Bu mahkemeler devlete karşı olan başvuruları sözleşmesel konularda, sözleşmeden doğan sorumlulukla ilgili sorunlarda ve bazı yasalara göre idari kararlar bakımından dinler.
48. İdarenin işlemlerinin yargısal denetimi bu nedenle öncelikli olarak idari mahkemelerin konusudur. İdarenin kendi içinden gelmiş bulunan bu mahkemeler üç düzeyden oluşur: İl İdare Mahkemesi, İdari İstinaf Mahkemesi ve 1909’da Fransız İdari Konseyi gibi bazı yabancı kurumların etkisiyle kurulan ama belli temel noktalarda ayrılan Yüksek İdare Mahkemesi. Bu mahkemeler yaşam boyu atanmış bağımsız yargıçlardan oluşur ve kural olarak sadece idari işlemleri iptal etmede değil, bunların yerine yenisini koymak veya düzeltmede de geniş yetkiler kullanırlar. Uygulamada karşı çıkılan böyle işlemlerin hukuka uygunluğuna sıkça karar verilir. Ancak bu ilkenin önemli bir istisnası var: Hükümetin kararlarına karşı hiçbir itirazda bulunulamaz.

c. Hükümetin İşlemlerine Karşı Temyiz
49. Siyasi ve mali etkileriyle önem taşıyan belirli idari konular ilk ve son aşama olarak hükümetin kararını bekler. Kamulaştırma izinleri de bu ayrıma girer. 1971 tarihli Kamu İdare Yasası hükümet önündeki usullere uygulanmadığı halde hükümet işlemleri de bazı ilkelere uygun yürütülmelidir. Bu ilkeler davada tüm belgelere erişebilme hakkı, dosyaya eklenen bir belge ile ilgili bilgilenme ve görüşünü açıklama fırsatı verme ödevi, istenirse görüşlerini sözlü açıklama hakkı. Hükümet kamulaştırma izni için bir istem üzerine karar almadan önce istem dosyayı hazırlayan İl İdare Meclisine gelir. Meclis istemle ilgili olarak mal sahibine görüşlerini bildirmesi için fırsat verir, meclis ayrıca olayda yararı olan kamu yetkililerini de dinler. Gerekli vergiyi topladıktan sonra meclis karar verme aşamasına gelecek hükümete iletir.
50. Hükümetçe incelenip karara varan başvurular temyize açık değildir. Ancak özel davalarda yargılamanın yenilenmesi istemi olarak bilinen dar kapsamda bir olağanüstü temyize başvurmak mümkündür. 11.1975’e dek hükümetin aldığı kararlarla ilgili başvurular temyiz mahkemesi sıfatıyla Yüksek Mahkemeye yapılırdı. Bu tarihten itibaren bunlar Yüksek İdare Mahkemesine yapılıyor (Anayasa, Bölüm 1, Madde 11). Yargılamanın yenilenmesinin nedenleri resmi olarak Yüksek İdare Mahkemesini bağlamamasına karşın Yargılama Usulü Yasasının elli sekizinci bölümünün birinci maddesinde yer alır.
“Bir hukuk davasında bir hüküm kesin hüküm niteliğini kazandıktan sonra yargılamanın yeniden açılmasına yanların yararı gerektirirse şu hallerde karar verilebilir:
Mahkeme üyesi veya görevlisi davayla ilgili olarak bir suçtan veya yetkiyi kötüye kullanmaktan mahkemece mahkum edilmiş olursa veya davayla ilgili bir suç bir hukukçu veya yasal temsilci tarafından işlenmiş olur ve bu suç ya da kötüye kullanma davanın sonucunu etkileyecek nitelikte ise;
Kanıt olarak değerlendirilen bir belge sahte ise veya yeminle dinlenen bir tanık, bilirkişi veya çevirmen yalan açıklamalarda bulunmuşsa ve bu belge veya açıklama davanın sonucunu etkileyecek nitelikte ise;
Mahkemede daha önce ortaya konulan olgu veya kanıtlar davanın seyrini değiştirecek biçimde aydınlığa kavuşmuşsa veya
Yargılamanın temelini oluşturan yasanın uygulanışı açıkça yasaya ters düşüyorsa.
Yukarıda üçüncü paragrafta sözü edilen nedene dayanarak yapılan yargılamanın yenilenmesi istemi eğer ilgili yan her halükarda ilk derece mahkemesi veya yüksek mahkeme önünde olgu veya delilleri ortaya koymayacağını açıklarsa veya böyle yapması için başka bir neden olursa kabul edilmez.”
Bu olaydaki gibi bir davada Yüksek İdare Mahkemesi yargılamanın yenilenmesi istemini kabul ederse tüm davayı yeniden inceler veya hükümete geri yollar.
Her yıl hükümetçe alınan çok sayıda kararın çok azı için yargılamanın yenilenmesi isteniyor.

3. Kamu Yetkililerinin Sorumluluğu
51. Geçmişte, devlet ve belediye organları kamu yetkesini kullanarak aldıkları kararlardan dolayı hiçbir sorumluluk üstlenmezdi ve bu kararlardan doğan zarar nedeniyle bir tazminat ödenmezdi _bu bağışıklığın kapsamı konusunda kuşkular olmasına karşın. Bu konuda İsveç hukuku içtihat hukuku, özel yasalar ve yazılı olmayan ilkelerle türetildi.
52. Belli noktalarda bu hukuk kuralı hâlâ uygulanır ancak 1.7.1972’de Özel Sorumluluk Yasası yürürlüğe girdi. Bu yasa sözleşme dışı olaylardan doğan zararla ilgili tazminat hukukunu geliştirdi. Ama yine de devletin ve belediyelerin işlemlerinden doğan zarardan medeni hukuka göre sorumlu olmadığını öngörüyordu. Sonra radikal bir değişiklik yaptı: Kamu yetkililerinin işlemleri kusur veya ihmale dayandığı takdirde tazminat ödenmesini mümkün kıldı. Ancak yasama organı bu yeni ilkeye önemli bir sınırlama getirdi: Sorunla ilgili iptal edilen veya düzeltilen kararlar dışında Parlamento, Hükümet, Yüksek Mahkeme, Yüksek İdare Mahkemesi ve Ulusal Güvenlik Mahkemesi’nin aldığı kararlardan doğan zararlar için dava açılmayacaktır (Bölüm 3, Madde 7).

D. Komisyon Önündeki Yargılama
53. Başvurucular olayı 15.08.1975’te komisyona taşıdı. Birinci Protokolün birinci maddesiyle korunan mülkiyetten barışçıl yararlanma haklarının haksız engellenmesinden yakındılar. Ayrıca kamulaştırma izinleri ve yasaklarından kaynaklanan hak ihlallerine karşı ulusal bir merci önünde etkili başvuru yolu olmadığına dayanarak on üçüncü maddenin ihlalini, İsveç mahkemeleri tarafından makul sürede kamulaştırma sorunları ve tazminat hakkında karar verilmemiş olmasına dayanarak Sözleşmenin altıncı maddesinin birinci paragrafının ihlalini ileri sürdüler. Son olarak on dördüncü, on yedinci ve on sekizinci maddelere dayandılar.
54. Komisyon Usul Kurallarının yirmi dokuzuncu kuralına uygun olarak 12.10.1977’de ayrı ayrı yapılan iki başvuruyu birleştirdi ve 5.3.1979’da başvuruların kabul edilebilir olduğunu açıkladı.
55. 8.10.1980 tarihli raporunda Komisyon Sözleşmenin on üçüncü maddesinin ihlal edilmiş olduğu sonucuna vardı (dört çekimser oyla birlikte ikiye on oyla). Diğer yandan P1–1 yönünden bir ihlal olmadığı sonucuna vardı (üçe on oyla). Altıncı madde yönünden beşe on bir oyla, on dört, on yedi ve on sekizinci maddeler yönünden oybirliğiyle ihlal olmadığı sonucuna vardı. Rapor üç ayrık görüş içeriyor.

E. Mahkeme Önünde Yargılama
1. Protokol 1 Madde1’in İhlali Savı
56. Başvurucular, kendi mallarını da kapsayan yapı yasakları ile kamulaştırma izinlerinin yürürlükte kaldığı sürenin uzunluğundan yakındı. Savlarına göre bu durum, P1–1 ile korunan mülkiyetten barışçıl yararlanma haklarının hukuka aykırı ihlali anlamına geliyordu.
57. 13.06.1979’daki bir başka yargılamasında Mahkeme P1–1 konusunda şöyle karar vermiştir: “Herkesin mülkiyetinden barışçıl yararlanma hakkı olduğu göz önüne alınırsa P1–1 esasında mülkiyet hakkını korumaktadır. “Maliki olduğu şeyler” ve “mülkiyetin kullanılması” sözcükleriyle bıraktığı izlenim budur. Hazırlık çalışması su götürmez biçimde bunu onaylar: Tasarıcılar ısrarla P1-1’in habercisi olan ve birbirini izleyen tasarıların temel konusunu tanımlamak için “mülkiyet hakkı” terimini kullanırlardı.”
Başvuranların haklarının müdahale edilip edilmediği incelenmeli, bunun için de müdahalenin haklı görülebilir olup olmadığı araştırılmalıdır.

a. Başvurucuların Mülkiyet Haklarına Bir Müdahalenin Varlığı
58. Başvurucular, olayda kamulaştırma izni ve yapı yasaklarının tek başına yasal olduğuna itiraz etmediler. Diğer yandan Stockholm Belediyesine kamulaştırma nedeniyle tazminatın belirlenmesi için dava açması için verilen sürenin uzunluğundan yakındılar. Ayrıca kamulaştırma izni ve yapı yasaklarının uzunca bir süre yürürlükte kalmaya devam etmiş olmasından yakındılar. Böyle bir durumla karşılaştıklarında alınan önlemler yüzünden mülkiyet hakları üzerindeki olumsuz sonuçlara işaret ettiler. Olağan piyasa değeriyle taşınmazlarını satma olanağını yitirdiklerini ileri sürdüler. İpotek elde etmeye çalışmaları halinde zorlanacaklarını iddia ettiler. Son olarak kendi arazileri üzerindeki “yeni yapının” yasaklandığını hatırlattılar. Mülkiyetlerinden resmi biçimde yoksun bırakıldıklarını iddia etmedikleri halde Sporrong ve Lönnroth’un izin ve yasakların etkisiyle malları üzerinde tasarruf yetkisi ve kullanımına getirilen kısıtlamaların fahiş olduğunu ve hiçbir tazminat ödenmediğini ileri sürdüler. Bu açıklamalar doğrultusunda mülkiyet haklarının özüne dokunulduğunu iddia ettiler.
59. Hükümet kamulaştırma iznine tabi bir malın kiralanmasını veya satılmasını piyasa kurallarının çok daha fazla güçleştirdiğini ve izin yürürlükte kaldıkça bu sorunun daha ciddi hale geleceğini kabul etti. Ayrıca yapı yasaklarının mülkiyet hakkının olağan kullanımını kısıtladığını kaydetti. Ancak bu tür izin ve yasakların şehir planlamasının içsel bir özelliği olduğunu ve P1–1 anlamında mal sahiplerinin mülkiyetlerinden barışçıl yararlanma haklarına zarar vermediklerini öne sürdü.
60. Mahkeme bu iddiayı kabul etmedi. Kamulaştırma izinleri mülkiyet hakkı üzerinde tasarruf etme ve kullanma haklarını sağlam bıraksa dahi gerçeklikte bunların kullanılabilme yeterliliği önemli ölçüde azaldı. Ayrıca mülkiyetin özüne dokunmuştur çünkü herhangi bir kamulaştırmanın hukuka uygun olacağını kabul etmiş ve masraflı olsa bile Stockholm Belediyesini kamulaştırma konusunda yetkilendirmiştir. Başvuranların mülkiyet hakkı bu nedenle başkasının keyfine tabi ve ortadan kaldırılabilir hale gelmiştir. Yapı yasakları da kuşkusuz başvuranların mülklerini kullanma hakkını kısıtlamıştır. Mahkeme ayrıca izin ve yasakların kural olarak birlikte incelenebileceğini belirtmektedir; davanın çözümlenmesi için aralarında bir ayrım yapılması gerektiği olgusu hariç. Çünkü önlemler arasında yasal bir bağlantı olmasa dahi ve bunların geçerlilik süreleri farklı olsa dahi bunlar birbirini tamamlayıcıdır ve tek amacı hazırlanan ardıl planlara uygun olarak şehrin gelişimini sağlamaktı. Bu nedenle başvurucuların mülkiyet hakkına bir müdahale vardır ve komisyonun doğru olarak işaret ettiği gibi müdahalenin sonuçları kuşkusuz kamulaştırma izinleri ve yapı yasaklarının uzunca bir süre birlikte sürmesi çok daha ciddi sonuçlara neden olmuştur.

b. Başvurucuların Mülkiyet Hakkına Müdahale Edilmesinin Haklılığı
61. Bu inceleme, P1-1’in çiğnenmesi ile oluşan bir hak ihlali olup olmadığının belirlenmesi için gereklidir. P1–1 üç ayrı kural içerir. Birinci kural genel olarak mülkiyetten barışçıl yararlanma ilkesini açıklar; bu birinci paragrafın ilk cümlesinde düzenlenmiştir. İkinci kural mülkiyetten yoksun bırakılmayı düzenler ve bunu belirli koşullara bağlı kılar, bu da aynı paragrafın ikinci cümlesinde yer alır. Üçüncü kural devletlerin kamu yararına uygun olarak ve bu amacın gerektirdiği ölçüde yasaların uygulanması yoluyla mülkiyetin kullanımını denetleme yetkisini tanır, bu ise ikinci paragrafta yer alır. Mahkeme ilk kuralın uyup uymadığını belirlemeden önce diğer ikisinin uygulanır olup olmadığını belirlemelidir.

i. İlk paragrafın ikinci cümlesinin uygulanabilirliği
62. Öncelikle İsveç yetkililerinin başvurucuların mülkiyetini kamulaştırmadığı söylenmelidir. Yani başvurucular hiçbir zaman resmi olarak “mülkiyetten yoksun” olmadılar, kullanmaya, vasiyet etmeye, bağışlamaya, rehin vermeye yetkililerdi.
63. Resmi bir kamulaştırmanın yokluğuna karşın mahkeme şikayet edilen durumdaki gerçekliklerin araştırılması, görünenlerin arkasına bakılması gerektiğini belirtmektedir. Sözleşme “uygulanabilir ve etkili” hakları korumayı amaçladığından başvuranlarca tartışıldığı, iddia edildiği gibi fiili kamulaştırma olup olmadığını belirlenmelidir. Mahkemenin görüşüne göre şikayet edilen tüm sonuçlar ilgili mallar üzerinde tasarruf edebilme olanağının azalmasından doğmuştur. Bu etkiler keyfileştirilmiş mülkiyet hakkı üzerine getirilen kısıtlamalardan ve taşınmazın değeri üzerindeki kısıtlamaların sonuçlarından doğmuştur. Ancak olayda hak özünden biraz yitirilse de kaybolmamıştır. İlgili önlemlerin sonuçları mülkiyetten yoksunluk olarak kabul edilebilecek düzeyde değildir. Mahkeme bu bağlamda başvurucuların mülkiyetlerinden yararlanmaya devam edebilecekleri ve kamulaştırma izni ile yapı yasakları nedeniyle Stockholm’deki taşınmazlarını satmak çok daha zorlaşsa da satma olanağının hâlâ mevcut olduğu, hükümetçe toplanan bilgiye göre birçok evin satışının gerçekleştiği yolunda değerlendirme yapmıştır. Bu nedenle bu olayda ilk paragrafın ikinci cümlesine dayanarak başvuru yapılmasına yer yoktur.

ii. İkinci paragrafın uygulanabilirliği
64. Yapı yasakları ikinci paragrafın anlamı içinde “mülkiyetin kullanımının” denetimi demektir, yani aynı kapıya çıkar.
65. Diğer yandan kamulaştırma izinleri ile kullanımın sınırlanması veya denetlenmesi amaçlanmamıştır. Mülkiyetten yoksunluğa giden süreçte bunlar ilk basamak olduklarından ikinci paragrafın kapsamına girmemektedir. Bu nedenle bunlar birinci paragrafın birinci cümlesine göre incelenmelidir.

iii. Kamulaştırma izinleri bakımından ilk paragrafın ilk cümlesine uygunluk
66. Başvurucular öncelikle İsveç hukukuna ve sözleşmeye aykırı olarak Stockholm Belediyesine tanınan sürenin uzunluğundan yakındılar.
67. 1917 Yasası ne kamulaştırma yetkilisinin kamulaştırma nedeniyle tazminatın belirlenmesi için dava açmak zorunda olduğu sürenin uzunluğu ne de iznin geçerliliğinin kapsamı, süresiyle ilgili bir hüküm içeriyordu. Sporrong ve Lönnroth’a göre yasa yürürlüğe girdiğinden beri Taşınmaz Mahkemesi huzurunda davanın görülmesi olağan olarak bir yılı bulan bir uygulama gelişmişti. Bu olaydaki süreler beş ve on yıl gibi uzun süreler olduğundan, sürenin ilk izinler bakımından yasal bir dayanağı olmadığı ileri sürülmüştür, aynı şeyin Sporrong Miras Ortaklığının taşınmazını etkileyen iznin üç kez uzatılmasına ilişkin olarak geçerli olduğu söylendi. Davalı devlet olay ve izinlerin uzatılmasının İsveç hukukuna uygun olduğunu söyledi, hükümetin asıl iznin geçerliliğinin süresini belirlemeye ve aksine bir hüküm olmadığı için bunu uzatmaya yetkili olduğunu iddia etti.
68. Mahkeme İsveç hukukunun yorumlanması üzerinden bu görüş farklılığının çözülmesi gerektiği iddiasını dikkate almadı. Şikayet edilen izinler hukuka aykırı olmasa da P1–1 ile korunan hakla bağdaşır oldukları anlamına gelmez.
69. İzinlerin ne ilk paragrafın ikinci cümlesinin ne de ikinci paragrafın kapsamına girmesi ilk paragrafın ilk cümlesinde belirtilen kuralı ihlal ettiği anlamına gelmez. Daha sonraki hükümlerin amaçları nedeniyle mahkeme toplumun genel yararının gerekleri ile bireyin temel haklarının korunmasının gerekleri arasındaki adil dengenin bozulup bozulmadığına bakar. Bu dengenin araştırılması sözleşmenin tamamının doğasında vardır ve bu denge arayışı P1-1’e de yansımıştır.Hükümet temsilcisi böyle bir dengenin gerekli olduğunu kabul etti. 23.02.1982 sabahında yapılan duruşmada Kamulaştırma Yasasına göre olayda kamu yararına farklı bir yolla ulaşılabilecekse kamulaştırma izninin verilemeyeceğine işaret etti; böyle değerlendirildiğinde bütün ağırlık birey ve kamu yararının her ikisine de verilmelidir. Mahkeme yasama açısından bunu incelemedi. Dahası büyük kentlerin gelişimi bakımından sözleşme devletlerin şehir planlama politikalarını uygulamaları için geniş bir takdir yetkisine sahip olduklarını kabul ediyor. Ancak mahkeme yargılama yetkisini kullanmaktan çekinemez ve gerekli dengenin P1-1’in ilk cümlesi anlamında “mülkiyetten barışçıl yararlanma” hakkına uygun biçimde korunup korunmadığına karar vermelidir.
70. O sırada yürürlükte olan yasanın bir özelliği de katı olmasıdır. Belediyenin katılımını gerektiren kamulaştırma izinlerinin toptan geri çekilmesi dışında ilgili mal sahiplerinin durumu için hiçbir çare öngörmeyen yasa daha sonraki bir tarihte uyarlanabilirdi. Mahkeme bu bağlamda Stockholm Belediyesine Sporrong davasında önce beş yıl tanınan izinin üç, beş ve en son on yıllık uzatmalarla yirmi üç yıl, Lönnroth davasında ise yaklaşık on yıl tanınan izinlere dikkat çekiyor. Bu süre boyunca başvurucular tamamen bir belirsizlikle karşı karşıya bırakıldı ve İsveç hükümetince başvurucuların karşılaştığı zorluklar dikkate alınmadı. Komisyonun raporu bu zorlukları anlatmaktadır. Lönnroth kamulaştırma izninin geri çekilmesini istemişti. Belediye var olan planların hiçbir iptale olanak vermediğini söyledi, hükümet ise belediyenin rıza açıklaması olmaksızın izni geri alamayacağını söyleyerek öneriyi reddetti. Mahkeme planlarını uygulamak için malları kamulaştırma yetkisine sahip Stockholm Belediyesinin yararını görmezlikten gelmedi. Ama İsveç mevzuatının her bir iznin verildiği ve yürürlükte kaldığı uzun süreler boyunca makul bir sürede belediyenin yararları ile maliklerin yararlarını neden yeniden değerlendirmediğini anlayamıyor. Bu olayda böyle bir olanağın yokluğu kamulaştırma izinlerinin temelinde yatan şehir planlama tasarıları bakımından çok elverişsiz bir durumdu ve aynı zamanda başvurucuların malları için öngörülmüş istenen kullanım biçimi defalarca değiştirildi.
71. 1972 Yasasının gerekçelerine ilişkin resmi açıklamalarla gösterildiği gibi İsveç hükümeti var olan sistemin mal sahiplerinin zararlarının kaynağı olduğunu şöyle onayladı: “Doğal olarak bir kamulaştırma izninin tek sorunu belirsizlik üzerine kuruluyor. Uygulamada malı üzerinde onu satarak, kullanımını başkasına devrederek veya kiralayarak tasarruf etme hakkı bu yolla çok fazla sınırlanıyor. Ayrıca korumak için masraf yapma veya yenileme konusunda karar vermekte zorlanıyor. Kamulaştırma izninden doğan bu zararlar eğer dava uzun bir süreden sonra sonuçlanmazsa artar.”
1972 tarihli Yasa bu sorunları kısmen dikkate almaktadır. Kamulaştırma izninin uzun sürmesi nedeniyle zarara uğramış maliklere tazminat ödenmesini öngörmemektedir ama kamulaştırmanın askıda kalmasının kendisine önemli ölçüde zarar verdiği ortaya konulursa kamulaştırma tazminatının belirlenmesi için açılacak dava süresinin kısaltılmasını elde etme olanağı vermektedir. Bu hükümler olayda uygulanabilir olmadığından başvurucuların karşılaştıkları güçlükleri yenmelerine yardımcı olamamıştır.
72. Mahkeme ayrıca vurgulanan yapı yasağının bütün bu dönem boyunca varlığını sürdürmesinin kamulaştırma izninin geçerlilik sürelerinin uzunluğunun zararlı sonuçlarını daha da ileriye götürdüğünü belirlemektedir. Başvurucuların mülkiyet haklarını tam olarak kullanmaları Sporrong Miras Ortaklığı olayında toplam yirmi beş yıl, Bayan Lönnroth olayında on iki yıl engellenmiştir. Bu bağlamda mahkeme, parlamento kamu denetçisinin 1967 tarihinde uzatılmış yasakların malikler üzerinde yarattığı olumsuz sonuçları hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir devlette olması gereken durumla bağdaştırılabilir görmediğini kaydeder.
73. İki dizi halinde birbirine bağlanan önlemlerin yarattığı durum, mülkiyet hakkının korunması ile genel yararın gerekleri arasında sağlanması gereken dengeyi bozmaktadır. Sporrong Miras Ortaklığı ile Bayan Lönnroth ancak sürelerin kısaltılması veya tazminat için talepte bulunma olanakları kendilerine verilmiş olması halinde meşru sayılabilecek bireysel ve aşırı bir yük taşımışlardır. O tarihe kadar İsveç hukuku bu olanaklara yer vermemiş ve ikincisine de hâlâ yer vermemektedir. Mahkemenin görüşüne göre başvurucuların gerçekten zarar görüp görmediklerini bu aşamada belirlemek gerekli değildir; gerekli dengenin bulunmamasına yol açan şey, onların hukuki durumlarıdır.
74. Sonuçları yapı yasaklarıyla ağırlaştırılmış kamulaştırma izinleri bu nedenle her iki başvurucu bakımından P1-1’i ihlal etmiştir.

iv. Yapı Yasaklarının Protokol 1 Madde 1’e Uygunluğu
75. Yukarıdaki açıklamalar ışığında mahkeme yapı yasaklarının ayrıca tek başına P1-1’i ihlal edip etmediğini belirlemeyi gerekli görmemektedir[34].
Bu gerekçelerle mahkeme dokuza karşı on oyla her iki başvurucu bakımından P1-1’in ihlal edildiğine karar vermiştir.

F. Değerlendirme
Bu kararla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Birinci Protokolün ilk maddesinin temel ilkelerini belirlemiştir. Üç kural ilkesi, ilk kuralın tamamlayıcı niteliği, hakkın gerçeklikte kullanılabilir ve tasarruf edilebilir olup olmadığını araştırma gereği, adil denge kurulması gereği, kamulaştırma yapılmamasına karşın gerçeklikteki durumun fiili kamulaştırma sayılması, diğer kurallara göre müdahalenin haklı olmadığının anlaşılması nedeniyle ilk kurala göre mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gibi değerlendirmeler AİHM’nin bu maddeyle ilgili içtihat hukukunu oluşturmasına çok katkıda bulunmuştur. Kararın İsveç hukuku ve uygulamasına da yararı olduğu anlaşılmaktadır, çünkü yapılan incelemeye göre sözleşme ve AİHM kararları İsveç mahkemeleri üzerinde o kadar bağlayıcı değildi. AİHM kararlarının dikkate alınması konusunda mil taşı niteliğindeki gelişme AİHM’nin İsveç’in özellikle Sporrong ve Lönnroth, McGoff, Ekbatani ve Pudasdavalarında sözleşmeyi ihlal ettiği yolunda verdiği kararlar olmuştur[35].

Her ne kadar birleşik azınlık görüşünde mülkiyet hakkının gelecekteki kamulaştırma olasılığı nedeniyle kullanımının denetlendiği ve bu nedenle maddenin ikinci paragrafına göre haklı bir müdahale olduğu belirtilse de ben bu görüşe katılamıyorum. Olayda mülkiyet hakkının kullanımının denetlenmesi amaçlanmamıştır, öte yandan gerçeklikte de kısıtlamanın ötesine geçen bir durum gerçekleşmiştir, uzun yıllar boyunca malları üzerinde tasarruf edememiş, istediği gibi kullanamamıştır. Ayrıca kullanımın denetlendiği kabul edilse dahi adil denge kurulamamıştır, uzun yıllar boyunca mülkiyet hakkına yönelen müdahaleden doğan zararlar tazmin edilmemiştir. Bu nedenle mahkeme kararı haklı gerekçelere dayandığından katılmak gerekir.

V. Romanya’ya Karşı Açılan Brumarescu Davası*
A. Davanın Esasının Özeti
Başvurucunun ailesi 1930’da Bükreş’te bir ev yaptırmıştır. 1939’dan itibaren ise başvurucunun ailesi zemin kattaki daireyi Mirescu kardeşlere ve bu kardeşlerin mirasçısı davaya müdahil Mircea Dan Mirescu’ya kiralamıştır.

1950’de büyük sermaye ve arazi sahiplerinin sömürülmesini engellemek amacıyla bu kişilerin konutlarının devletleştirilmesini öngören 92/1950 sayılı kararname çıkarılmış ve başvurucunun ailesinin evi bu kararnameye göre devletleştirilmiştir. Bu devletleştirme karşılığında hiçbir tazminat ödenmemiş, devlet sadece bir kararnameye dayanarak bu evi kendi tasarrufuna geçirmiştir. Bununla beraber başvurucunun ailesine devletin kiracısı olarak evin dairelerinden birinde oturmalarına izin verilmiştir. Daha sonra 1973’te 4/1973 sayılı yasaya göre devlet söz konusu evin zemin kattaki dairesini o tarihe kadar kiracı olarak oturan Mirescu kardeşlere satmıştır, Mircea Dan Mirescu ise mirasçı olarak daireye sahip olmuştur.

Başvurucu 1993’te mirasçı sıfatıyla Bükreş İlk Derece Mahkemesinde 92/150 sayılı kararnamenin yanlış uygulandığı ve dolayısıyla yapılan devletleştirmenin geçersiz olduğu savıyla dava açmıştır. Geçersizliğin nedeni olarak kararnamenin işçi ve memur gibi çalışanları, emeklileri kapsamının dışına çıkardığı halde o tarihte işçi olan ev sahiplerinin evinin devletleştirildiğini belirtmiştir. İlk derece mahkemesi 9.12.1993’te davayı aynı gerekçeyle kabul etmiştir, ayrıca bu kararın gereği olarak idari yetkililere söz konusu evin başvurucuya geri verilmesini emretmiş ve karar yerine getirilmiştir. Bu arada temyiz süresi içinde başvurulmadığından karar kesinleşmiştir. Başvurucu 14.04.1994’ten itibaren emlak vergisini ödemeye başlamıştır. Aradan yaklaşık bir yıl geçtikten sonra Romanya Başsavcısı (Procurator-General)Dan Mirescu adına kesinleşmiş kararın bozulması istemiyle Yüksek Mahkemeye başvurmuştur. Yüksek mahkeme önünde başvurucu 92/1950 sayılı kararnamenin 1948 Anayasasına uygun olmadığını, ayrıca kamu yararı ve adil tazminat olmadıkça kamulaştırma yapılamayacağını ve ailesi o sırada çalıştığından kararname kapsamı dışında kaldığını belirtmiş, son olarak ise 1991 Anayasasının başvuru hakkını koruyan yirmi birinci maddesine dayanmıştır. Yüksek mahkeme 1.3.1995’te kararı bozmuştur. Gerekçesinde ilk derece mahkemesinin kararnamenin hukukiliğini denetleyemeyeceğini, devletin malın mülkiyetini yasaya dayanarak kazandığını, eğer hukuka aykırı bir durum varsa bunun yine yasa yoluyla düzeltilebileceğini belirtmiştir. Bunun üzerine 2.4.1966’dan itibaren taşınmaz devlet malı olarak kaydedildi ve bu durum başvurucuya bildirilmiştir.

Daha sonra başvurucu 112/1995 sayılı yasaya göre İl İdare Meclisine eski hale iade başvurusunda bulunmuştur, burada 92/1950 sayılı kararnameye aykırı olarak el konulduğunu ve mülkiyetten yoksunluğunun hukuka aykırı olması nedeniyle evin tamamının kendisine geri verilmesini istemiştir. Böyle bir istemde bulunmasının nedeni 1995’te 1945’ten itibaren devletin mülkiyetine hukuka uygun olarak geçen mülklerin eski maliklerinin oturdukları kısmının geri verilmesine ilişkin yasa çıkarılmış olmasıydı. Başvurucu ise evin tamamını istemiştir. Çünkü başka bir başvuru yolu kalmamıştı, lehine çıkan kesinleşmiş karar bozulmuştu. İl İdare Meclisi evin kiracı olarak oturduğu dairesinin kendisine geri verilmesine, kalan içinse evin geri kalan değerinden çok daha düşük bir miktar tazminat olarak ödenmesine karar vermiştir. Başvurucu karara itiraz etmiştir, mülkiyetten haksız olarak yoksun bırakıldığı bu davada 112/1995 sayılı kararnamenin uygulanmadığını, ayrıca kendi durumunda mülkiyetin iadesi davası açabileceği ama kendisi daha önce bu davayı açarak karar aldığı halde karar bozulduğundan başka yolunun kalmadığını ileri sürmüştür. Bu dava 21.04.1999’da reddedilmiştir. Başvurucu temyiz etmiştir, halen dava sürmektedir.

Romanya hukukuna kısaca bakarsak öncelikle Roman Anayasasının ilgili hükmünü incelemek gerekir. Roman Anayasasının yirmi birinci maddesi şunu öngörür: “Herkes haklarının, özgürlüklerinin korunması için veya çıkarlarının haklılaştırılması için mahkemeye başvurma hakkına sahiptir. Bu hakkın kullanımı hiçbir yasayla sınırlanamaz.”

Medeni Usul Yasasının 330. maddesine göre ise “Başsavcı (Procurator-General) kendiliğinden veya Adalet Bakanının isteği üzerine Yüksek Mahkemeye şu nedenlere dayanarak kesin bir mahkeme kararının bozulması için başvurabilir: 1. Söz konusu mahkeme yetkisini aşmışsa…”

Başsavcı somut olayda kararın bozulması için başvurduğu sırada Romanya mevzuatına göre bu istem her zaman yapılabiliyorken daha sonra kararın kesinleşmesinden itibaren altı ayla sınırlanmıştır. Ancak söz konusu olayda uygulanacak kural önceki kuraldır, süresiz bozma isteme yetkisi ise bana göre hukuki güvenliği ortadan kaldırır niteliktedir.

Devletleştirmeye neden olan 92/1950 sayılı kararname hükümleri şöyledir:
“Madde 1 Çok sayıda mülke sahip zengin sermayeci ve sömürücüleri bir baltalama yolu olarak harabeye dönüşmesine izin verilen konutlarının düzgün yönetimini sağlamak için ve sömürünün önemli araçlarından sömürücüleri yoksun kılmak için bu kararnameye eklenen ve bunun bir parçasını oluşturan taşınmazlar devletleştirilecektir. Sıralanan taşınmazlar şunlardan oluşur:
1. Eski sanayicilere, büyük arazi sahiplerine, banka sahiplerine, büyük ticari şirketlere ve zengin sermayeci sınıfın diğer temsilcilerine ait taşınmaz mallar,
2. Taşınmaz sömürücülerine ait taşınmaz mallar…
Madde 2
İşçilerin, memurların, küçük esnafın, düşünsel işlerde çalışan kişilerin ve emeklilerin taşınmazları bu kararname kapsamı dışındadır ve devletleştirilemez.”

Bu kararnamede 24.11.1955 tarihli bir kararnameyle değişiklik yapılmıştır. Bu değişikliğe göre ikinci maddede belirtilen ölçütü uygulama zorunluluğuna bağlı olarak hükümet kararnameye ekli listeyi değiştirebilir. Hükümet ayrıca hiçbir daire veya taşınmaza devletleştirme hükümlerinin uygulanmamasına karar verebilir.

Yüksek Mahkemenin içtihatları incelendiğinde 2.2.1995’e kadar mahkemelerin kararnamenin uygulanışının hukukiliğini denetleme yetkisinin varlığını kabul ederken 2.2.1995’te mahkemelerin bu konuda yetkili olmadığına, böyle bir incelemenin yetki gaspı olacağına karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi ise, 112/1995 sayılı yasanın olayda uygulanamayacağı görüşündedir, çünkü bu kararname hukuka uygun olarak devlet mülkiyetine geçen mallarla ilgili bir düzenlemedir. Halbuki söz konusu olayda taşınmaza hiçbir hukuki temele dayanmaksızın fiilen el atılmıştır ve bu nedenle devlet hiçbir zaman malik olmamıştır. Yerel mahkeme Anayasa Mahkemesine göre yasal bir yetkiye dayanmadan devlet tasarrufuna geçirilen mallara yasanın uygulanması bakımından anayasaya uygun olmadığı yönündeki itirazı kabul etmelidir.

112/1995 sayılı yasa daha önce söz ettiğim gibi 6.3.1945’ten sonra hukuka uygun olarak devlet mülkiyetine geçen konutların önceki maliklerine hâlen kiracı olarak oturdukları veya boş olan dairelerin kendilerine geri verilmesini, verilmeyen kısım için belirli miktarı aşmayan, bu konuda üst sınırın getirildiği bir tazminat ödenmesini öngörür.

Hükümetin tavrına bakıldığında, hükümet 23.01.1996’da 112/1995 sayılı yasanın uygulanması amacıyla 20/1996 ve 11/1997 sayılı kararları aldı. Bu kararlarda bir yasaya dayanmadan devletçe ele geçirilen taşınmazlara bu yasanın uygulanmayacağı belirtildi. Ayrıca 92/1950 sayılı kararnameye göre ele geçirilmiş sayılması için kararnamenin birinci maddesinin birinci ila beşinci paragraflarına ve ikinci maddeye uygun olarak kamulaştırılmalıdır ve kararname ekindeki listede gösterilen kişinin o tarihte gerçek malik olması gerekir. Bu kararlardan hükümetin örtülü olarak 92/1950 sayılı kararnameye göre ele geçirilen taşınmazların devletin mülkiyetine hukuka uygun olarak geçmediğini ve söz konusu olay bakımından kararnameye uygun kamulaştırma yapılmadığından yasanın hiç uygulanamayacağını kabul ettiği anlaşılır.

B. Komisyon Önünde Yargılama
Brumarescu 9.5.1995’te komisyona başvurdu. Yüksek mahkemece mülkiyetin geri verilmesi konusunda verilen kararın bozulmasıyla adil yargılanma hakkı ile mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürdü. Komisyon 22.5.1997’de başvurunun kabul edilebilir olduğunu açıkladı ve raporunda ihlallerin varlığı görüşünde olduğunu belirtti.

C. Mahkeme Önünde Yargılama
Hükümet başvurucunun kabul edilebilirlik açıklamasından sonra gelişen olaylara göre mağdur olmadığını ve iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürerek başvurunun reddini istedi. Başvurucu hükümetin ilk itirazlarının reddini, ihlalin varlığına ve kırk birinci maddeye göre tazminata hükmedilmesini istedi.

Mahkeme başvurucunun mağdur olmadığı itirazına ilişkin olarak şöyle bir değerlendirme yapmıştır: “Mahkeme içtihadı sözleşmenin otuz dördüncü maddesinin metnindeki “mağdur” sözcüğünün olaydaki eylem ya da ihmalden veya zararın yokluğu halinde dahi sözleşmenin ihlalinden doğrudan etkilenen kişiyi gösterdiği yolunda oluşmuştur. Dolayısıyla ulusal merciler hakkı açıkça veya özünde tanıyıp ihlal nedeniyle tazminat ödemedikçe başvurucu lehine bir karar veya önlem kural olarak onu mağdur olmaktan çıkarmaz[36]. Bu olay bakımından hakkı tanıyıp Yüksek Mahkeme kararının neden olduğu ihlali tazmin eden kesin bir karar olmadığı için başvurucunun durumu değişmemiştir.”

İç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının ilk kez kabul edilebilirlik kararının açıklanmasından sonra ileri sürüldüğü için itirazının haklı olup olmadığını incelemeye geçmeden usule uymadığı için reddetmiştir.

Protokol 1 Madde 1’in İhlal Edildiği Savı
Hükümet başvurucunun hakkının mahkeme kararıyla “mülkiyet” olarak tanındığını ama bu hakkın 1973’te satılan zemin kattaki daireyi kapsamadığını ileri sürmüştür. Başvurucu ise hukuka uygun satılmadığını çünkü sattığı sırada devletin mülkiyetten doğan tasarruf yetkisine sahip olmadığını ileri sürmüştür. Mahkeme başvurucunun P1–1 anlamında mülkiyet hakkına sahip olduğu sonucuna varmıştır. Mülkiyet hakkına müdahalenin olup olmadığı konusunda başvurucunun mülkiyet hakkını tanıyıp ona evin geri verilmesini sağlayan kararın Yüksek Mahkemece bozulup geri alınmasıyla müdahale edildiği sonucuna varmıştır. Bu durumda müdahalenin haklı olup olmadığı incelenmelidir. Eğer ikinci ve üçüncü kural bakımından bir haklılık varsa ihlalin olmadığı sonucuna ulaşılır. Mahkeme ikinci kural anlamında bir yoksunluk olup olmadığını belirlerken “resmi bir kamulaştırmanın yokluğuna karşın mahkeme şikayet edilen durumdaki gerçekliklerin araştırılması, görünenlerin arkasına bakılması gerektiğini belirtmektedir. Sözleşme “uygulanabilir ve etkili” hakları korumayı amaçladığından başvuranlarca tartışıldığı, iddia edildiği gibi fiili kamulaştırma olup olmadığını belirlenmelidir”[37].

Mahkeme yaptığı incelemede başvurucu lehine verilen kesin kararla evin başvurucuya verildiği, ancak Yüksek Mahkeme kararı ile evin kendisinden geri alındığı, bu nedenle satma, vasiyet etme, bağışlama veya başka şekilde tasarruf edemediği belirlemelerini yaptıktan sonra bu koşullarda Yüksek Mahkeme kararının P1-1’in birinci paragrafının ikinci cümlesi anlamında bir yoksunluğa neden olduğu sonucuna vardı. İkinci kurala göre müdahalenin haklı görülebilmesi kamu yararı nedeniyle yapılmasına ve yasaya dayanmasına bağlıdır. Ayrıca her ne kadar sözleşme metninde açıkça söz edilmese de orantılılık ilkesiyle de bağdaşmalıdır. Mahkeme toplumun genel yararının gerekleri ile bireyin temel haklarının korunmasının gerekleri arasındaki adil dengenin bozulup bozulmadığına bakar. Bu dengenin araştırılması sözleşmenin tamamının doğasında vardır ve bu denge arayışı P1-1’e de yansımıştır[38]. Ayrıca müdahalenin bireysel ve aşırı yük getirmesi halinde gerekli dengenin kurulamayacağını belirtmiştir. Mahkeme evin gerçek değerini yansıtan bir tazminat ödenmeden dört yıldan fazla mülkiyetten yoksun bırakıldığını, hükümetin somut bir gerekçe de sunamadığını belirtmiştir. Bu koşullarda müdahalenin kamu yararına olduğu iddia edilse dahi adil dengenin olmaması ve başvurucunun bireysel ve aşırı yük taşıması ve taşımayı sürdürmesi nedeniyle Protokol 1 Madde 1’in ihlalinin varlığı sonucuna ulaşmıştır. Bu gerekçelerle P1-1’in ihlal edildiğine oybirliğiyle karar verildi.

D. Değerlendirme
Bu kararda da Sporrong kararına benzer biçimde resmi bir kamulaştırma ile mülkiyetten yoksun bırakma yerine fiili bir kamulaştırma yani kamulaştırmasız el atma söz konusudur. Çünkü 1950’de bir kararname ile yani bir yasal hükme dayanarak tazminat ödenmeksizin mallara el konulmuşsa da daha sonra ulusal mahkemenin kararıyla mal sahibine geri verilmiştir, bunun üzerine malik malını bir süre kullanmış ve emlak vergisini ödemiştir. Ancak o sırada yürürlükte olan hükme göre istediği zaman kesinleşmiş kararın bozulmasını Başsavcı isteme yetkisine sahip olduğundan bu istem üzerine Yüksek Mahkeme kararı bozmuş, malın mülkiyeti sahibinden geri alınmıştır. Kesinleşmiş bir karar olduğu için yeniden iade davası açması da kesin karar ilkesi nedeniyle mümkün olmamıştır. Bu sürede başvurucu fiilen malın mülkiyetinin kendisine verdiği yetkilerden yoksun kalmıştır. Bu nedenle de ilk tümcede belirtilen mülkiyetten barışçıl yararlanma hakkına saygı duyulmadığına dayanarak mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir. Bu karar ile Sporrong kararının gerekçeleri büyük benzerlikler taşımaktadır. Yukarıda sözünü ettiğim kurallar burada da yinelenmiş, yollamalar yapılmıştır. Kanaatimizce söz konusu kararın gerekçelerine katılmak gerekir.

VI. Yunanistan’a Karşı Açılan Papamichalopoulos ve Diğerlerinin Davası*
A. Davanın Esasının Özeti
Hepsi Yunan vatandaşı olan başvurucular Attica’da Marathon’a yakın Agia Marina Loimikou alanında sahip oldukları arsa üzerinde 16.03.1963’te Yunan Turizm Bakanlığının izni ile otel yapmaya girişmiştir. Yunanistan’da askeri diktatörlük kurulduktan birkaç ay sonra kabul edilen 20.08.1967 tarihli bir yasa ile Yunan devleti Agia Marina kumsalı civarında 1.165.000 metrekare alanı Deniz Kuvvetleri Vakfına devretti. Yaklaşık 165.000 metrekarenin sahibi olan başvurucuların onu geçici önlem alınması ve eski hale iade için Atina İlk Derece Mahkemesinde dava açtı. Mahkeme davayı kabul etti ama Deniz Kuvvetleri Vakfının itirazı üzerine Atina İstinaf Mahkemesi kararı bozdu. 12.04.1969’da Tarım Bakanı Deniz Kuvvetleri komutanlarını vakfa devredilen kısım üzerinde tasarrufun uygun olmadığı ve “haklı duruma geri çevrilmesi” için adımlar atmanın gerekli olduğu konusunda bilgilendirdi. Arsayı sahiplerine geri vermek bir yana, vakıf deniz üssü kurulmasına ve subayların dinlenmesi için bir otel yapılmasına karar verdi. 12.11.1969 tarihli krallık emri ile Agia Marina Loimikou bölgesi donanma üssü olarak belirlendi. 1974’te diktatörlüğün ülke yönetiminden düşmesi üzerine, Petros Papamichalopoulos üç parsellik arsanın üzerinde kendi adına mülkiyet hakkı kurulması için Atina İlk Derece Mahkemesinde dava açtı. 28.02.1976’da verdiği kararında mahkeme davacının arsanın 2.500 metrekaresinin mülkiyetini 1964’te noter onaylı tapu senediyle kazandığına, arsanın 1890’dan beri kamu ormanı olarak değil, birbirinin ardılı olarak iyi niyetli kişilerce kullanıldığına dayanarak vakfın bunu geri vermek zorunda olduğuna karar vermiştir. Atina İstinaf Mahkemesi de onama kararının gerekçesinde devletin mülkiyet hakkına sahip olduğu karinesinin tarımsal araziler için değil kamu ormanları için geçerli olduğuna dikkate çekti. Vakfın karara itirazı Yüksek Mahkemece reddedilmiştir. Ancak başvurucu lehine verilen karar Deniz Kuvvetleri Vakfının engellemeleri nedeniyle yürütülememiştir.

Ağustos 1977’de Karayannis ve diğerlerinin arsa üzerindeki mülkiyet hakkının yeniden kurulması için dava açtı. Mahkeme 1979’daki ara kararlarında daha geniş araştırma yapılmasını, tapu senetlerinin incelenip arsanın kamu ormanı olup olmadığının bilirkişi tarafından araştırılmasını istedi ancak dava sürüncemede kaldı.

1342/1983 sayılı yasanın onuncu bölümünde Deniz Kuvvetlerince işgal edilen arsanın mülkiyetini isteyen özel kişilerin Köy Kanunu’nun 263. maddesinde belirtilen usule göre bir başka arsanın istenebileceği öngörülmüştür. Böyle bir yasanın çıkmasının nedeni vakfın donanma üssü kurulması nedeniyle o arsayı veremeyeceğini bildirmiş olmasıydı.

Başvurucular yasaya göre Kamulaştırma Kuruluna başvurduğunda kurul şu sonuca varmıştır: “…Duruşmalardan, yazılı iddialardan, sözlü açıklamalardan ve belgelerden başvurucuların Agia Marina Loimikou’daki yaklaşık 160.000 metrekare arsayı 1967’den beri kesintisiz, düzenli olarak iyi niyetli biçimde kullanmaya devam ettikleri anlaşılmaktadır, söz konusu arsa çeşitli kanıtlardan görüldüğü gibi uzun süredir tarım için kullanılmıştır.” Karara yapılan itirazlar reddedilmiştir.

Tarım Bakanı başvuruculara söz konusu arsa yerine başka bir arsanın verilmesi için araştırmada bulunulmasını istemiştir ama bütün uğraşlara karşın bulunamamıştır.

Başvurucular 2.12.1979’da devleti temsilen Maliye Bakanlığına ve Deniz Kuvvetleri Vakfına ayrı ayrı dava açmıştır. Mahkeme Papamichalopoulos dışındakilerin mülkiyet hakkını kanıtlayamaması nedeniyle davaların görülmesini ertelemiştir.

17.10.1991 tarihli kabine kararıyla Savunma Bakanlığı söz konusu arsa civarında Dionysos’taki 470.000 metrekarelik “Semeli Mülkü”nü Ekonomi İşlerinden Sorumlu Bakanlığa devretti, arsa satışa çıkarıldı ancak başvurucuların vekilinin uygun arsa olup olmadığı konusundaki başvurusu yanıtsız bırakıldı.

El atma sırasında yürürlükte olan 1952 Yunan Anayasasının on yedinci maddesine göre“Kimse varlığı kanıtlanan kamu yararı için yasada düzenlenen bir hükme göre tam tazminat ödenerek kamulaştırma yapılmadığı takdirde mülkiyetinden yoksun bırakılamaz. Tazminatı adli mahkemeler belirler. … Tazminat ödenene dek malikin tüm hakları bozulmaksızın sürer ve malın işgaline izin verilmez. … Savaş, seferberlik durumunda silahlı güçlerin gereksinimleri el koymayı gerektiren bir nedendir.”

Yürürlükteki anayasada farklı olarak tazminat tutarı için söz konusu arsanın karar anındaki değerinin esas alınacağı, tazminatın bir buçuk yıl içinde ödeneceği aksi takdirde kamulaştırmanın ortadan kalkacağı ve tazminat ödenene dek zorunlu olarak güvence gösterileceği öngörülmüş ve savaşla ilgili hüküm çıkarılmış, bunun yerine kamu yararı olan veya ülke ekonomisi için önemli yerlerde olması gerekenden daha geniş arsanın kamulaştırılmasına izin verilmiştir.

Daha önce söz ettiğim gibi 1341/1983 sayılı 30.03.1982 tarihli yasa ile Attica’da Agia Marina Loimikou arsasının eski maliklerine Köy Kanunu’nda öngörülen usule göre bu arsa yerine başka bir arsanın mülkiyetini isteme hakkı verilmiştir. Köy Kanunu’ndaki usul süreler, bürokratik işlemlerin basitliği ile elverişli bir usul olarak düzenlenmiştir.

B. Komisyon Önünde Yargılama
Başvurucular 7.11.1988’de komisyona başvurdu. 1967’den beri Deniz Kuvvetlerince hukuka aykırı olarak arsalarının işgal edildiğini ileri sürerek Protokol 1 Madde 1’e dayanmışlardır. Ayrıca bu tarihten beri mülklerinden yararlanamadıklarını ve tazminat alamadıklarını ileri sürmüşlerdir. Komisyon 5.3.1991’de başvuruyu kabul edilebilir bulduğunu açıklamıştır. Komisyon P1-1’in ihlal edildiği görüşündedir.

C. Mahkeme Önünde Yargılama
Başvurucular mahkemeden 17/1983 tarihli Kamulaştırma Kurulu kararında belirtildiği gibi kendilerinin söz konusu arsanın ortak malikleri olarak tanınmasına ve bu arsanın geri verilmesine karar verilmesini, seçenekli olarak Yunan devletinin toplam 11.639.547.000 Drahmi tazminata mahkûm edilmesini istediler. Ayrıca bu miktarın Yunan hukukunun öngördüğü üzere kararın yayımlanma tarihi tarihine dek geçen süre için yasal faizle birlikte ödenmesini istediler. Hükümet, Papamichalopoulos ve diğer on üç kişinin Yunan Cumhuriyetine yaptığı başvurunun tümüyle reddini istedi.

Hukuka Göre
Hükümetin mağdur olarak istemde bulunamayacağı ve iç hukuk yollarının tüketilmediği ilk itirazları mahkemece reddedildi.

Protokol 1 Madde 1’in İhlal Edildiği Savı
Başvurucular 1967’den beri Deniz Kuvvetleri Vakfı tarafından arsalarının hukuka aykırı işgali ile P1-1’in ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Hükümet Petros Papamichalopoulos dışındakilerin davasının ulusal mahkemece ertelenmesi nedeniyle mülkiyet haklarının varlığının kuşkulu olduğunu, ayrıca başvurucuların bilirkişi raporunun hazırlanmasına yardımcı olmayarak gecikmesine neden olduklarını iddia etmişse de mahkeme bu görüşe katılmamıştır.

Atina İlk Derece Mahkemesinin 1968’de başvurucular lehine karar vermesi, Tarım Bakanının eski duruma iade için komutanlardan adım atılmasını istemesi ve Kamulaştırma Kurulunun kararı başvurucuların savını destekler niteliktedir.

Başvurucularca ileri sürülen müdahale 109/1967 sayılı yasanın kabulü ile 1967’de başladı. O sırada Yunanistan sözleşmeyi ve ek Protokol 1’i kabul etmişti ancak 13.06.1970’ten itibaren geçerli olmak üzere 12.12.1969’da feshettiğini açıkladı. Ancak sözleşmenin altmış beşinci maddesinin ikinci fıkrasına göre fesih tarihinden önce işlenmiş ve yükümlülüklerin ihlali sayılabilecek bir fiilden dolayı fesih ilgili sözleşmeci tarafı yükümlülükten kurtarmaz. Yunanistan dikta döneminden sonra 28.11.1974’te sözleşmeyi yeniden onayladı. Buna karşın Yunanistan bireysel yakınma yolunu 20.11.1985’te kabul etti. Bu nedenle bu tarihe dek olan ihlallerden dolayı bireysel başvuru yolu kabul edilmeyebilirdi, ama mahkeme bunu kendiliğinden dikkate alamazdı ve Yunanistan bunu ilk itiraz olarak ileri sürmedi.

Deniz Kuvvetlerince arsanın işgali mülkiyetten barışçıl yararlanma hakkına açıkça bir müdahaledir. Ancak bu karışma P1-1’in ikinci paragrafında sözü edilen kullanımın kamu yararına denetimini oluşturmadığı gibi resmi bir kamulaştırma da yoktur. 109/1967 sayılı yasa arsanın mülkiyetini resmen vakfa devretmemiştir. Bu durumda sözleşme “uygulanabilir ve etkili” hakları korumayı amaçladığından başvuranlarca tartışıldığı, iddia edildiği gibi fiili kamulaştırma olup olmadığını belirlenmelidir[39].

1967’de askeri yönetimin çıkardığı bir yasa ile Deniz Kuvvetleri, söz konusu arsayı işgal edip deniz üssü ve otel yapmıştır. Bu tarihten beri başvurucular malını ne kullanabilmiş ne de satma, vasiyet etme, rehin verme veya bağışlama yoluyla üzerinde tasarruf edebilmiştir. Vakfı malın kendisine verilmesi konusunda mahkûm ettiren tek başvurucu Papamichalopoulos dahi yapamamıştır.

Atina Kamulaştırma Kurulu 1983’te hepsinin mülkiyetinin tanınmasına karar verdiğinden başvurucular söz verildiği gibi kendilerine arsa özgülenmesini beklediler. Ama ne Attica’da ne de Pieria’da böyle bir arsa bulunamadı. 1992’de başvurucular “Semeli mülkü”nü güvence altına almaya girişti ama yine başarısızlıkla sonuçlandı.

Mahkeme olaydaki arsa üzerinde tasarruf edilebilirliğin yitirilmesine çare olarak bugüne dek bulunulan girişimlerin başarısızlığı göz önünde bulundurulursa mülkiyetten barışçıl yararlanma haklarıyla bağdaşmaz biçimde fiilen kamulaştırılmasının ciddi sonuçlara yol açtığını kaydetmiştir. Sonuçta P1–1 ihlali olmuştur ve hâlâ ihlal sürmektedir. Bu gerekçelerle P1-1’in ihlalinin varlığına oybirliğiyle karar verilmiştir.

D. Değerlendirme
Başvurucular, kendilerine ait arsa üzerinde otel yapmak isterken askeri diktanın kurulmasıyla arsaları Deniz Kuvvetleri Vakfınca işgal edilmiş ve başvurucular resmi bir kamulaştırma yapılmaksızın mülkiyet hakkından yoksun bırakılmıştır. Üstelik arsa üzerinde donanma üssü kurulmuş, otel yapılmak istenmiş ve arsa sahipleri mülklerinden yararlanamamıştır. Ulusal yargı mercileri önünde hak aradıklarında da sonuç alamamışlardır. Daha sonra Kamulaştırma Kurulu kendilerine başka bir arsanın verilmesine karar vermiş ama uygun arsa bulunamamış, zararın tazmini için bir para ödenmemiştir. Deniz Kuvvetleri Vakfı her ne kadar yasaya dayanarak işgal etse de bu sözdedir ve resmi bir kamulaştırma yapılmamıştır. Bunu o sırada yürürlükte olan anayasanın ilgili hükümleri de destekler, çünkü söz konusu hükme göre tazminat ödenmedikçe kamulaştırma yapılmaz ve mal işgal edilmez, malikin hakları aynen sürer. Ayrıca tazminatı mahkemeler belirler. Gerçekleşen müdahale fiili kamulaştırma niteliğindedir ve bu haliyle Birinci Protokolün ilk maddesini ihlal etmiştir. Bu nedenlerle kararın gerekçesi bize göre de doğrudur.

VII. Fransa’ya Karşı Açılan Hentrich Davası*
A. Davanın Esasının Özeti
Fransız vatandaşı olan Liliane Hentrich, Strazburg’da yaşar. 11.05.1979’da eşi ile birlikte Strazburg’da 150.000 Frank karşılığında 6.766 metrekare arsa satın almıştır. Satım sözleşmesi sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren iki ay içinde Alsas Bölgesel Gelişim ve Kırsal Yerleşim Kurumu’nun önalım hakkını kullanmaması koşuluyla yapılmıştır. Molsheim Vergi Dairesi satım üzerine ilk kez 28.05.1979’da, daha sonra da 13.08.1979’da vergi tarh etmiştir.

5.2.1980’de Bayan Hentrich ve eşine hazine vekilinin satım bedelini çok düşük bulduğu için hazine yararına olmak üzere Genel Vergi Yasasının 668. maddesinde düzenlenen önalım hakkının kullanıldığı ve kendilerine satım bedelinin, % 10 yasal faizinin, sözleşme için yapılan giderlerin ödeneceği bildirilmiştir.

Başvurucu ve eşi 31.3.1980’de Hazine Vekili aleyhine Strazburg İlk Derece Mahkemesi’nde dava açtı. Önalım hakkının süresinde kullanılmadığı, yapılan bildirimin geçersiz olduğu, sözleşme ve P1-1’in ihlal edildiği savıyla önalımın iptalini istedi. İlk derece mahkemesi 16.12.1980’de önalım hakkının kullanım süresinin 13.08.1979’da işlemeye başladığını, önkoşulun geçerli olduğu sürede önalım hakkının kullanılmamasından devletin sorumlu tutulamayacağını, Genel Vergi Yasasının 668. maddesinin P1-1’in ikinci paragrafında öngörülen devletin vergi toplamak için getirdiği yükümlülüklerin haklı müdahale oluşturması nedeniyle P1-1’e aykırı olmadığını belirterek davayı reddetmiştir. Çünkü mahkemeye göre Fransız devleti büyük vergi kaçırma olaylarıyla karşı karşıya olduğundan bazı önlemler alması zorunlu olmuştur. Davacılar bundan başka yargılanmadıkları halde vergi kaçırmış addedilmeleri nedeniyle suçlu kabul edildiklerini, bu yolla Sözleşmenin altıncı maddesinin ihlal edildiğini ve ayrımcılık yapılarak on dördüncü maddenin ihlal edildiğini ileri sürdü. Mahkeme suçlu kabul edilmediklerini çünkü önalım hakkının kullanımı için vergi kaçırmanın gerekmediğini, böyle bir zan altında da bırakılmadıklarını ve on dördüncü maddeyle ilgili olarak devletin önalım hakkını kullanmakta özgür olduğunu ve takdir yetkisine sahip bulunduğunu belirterek iddiaları reddetmiştir. Başvurucu ve eşinin Colmar İstinaf Mahkemesi’ndeki itirazlarında hazinenin tamamlayıcı vergi tarhı gibi olağan yöntemler yerine böyle bir usulü seçmesinden yakınmıştır.

Başvurucu ve eşi 13.6.1985’te Yüksek Mahkeme’de temyiz başvurusunda bulundu. Önceki gerekçelerine ek olarak P1–1 ile Sözleşmenin altıncı maddesi birlikte okunduğunda bir kimsenin mahkeme önünde kendini savunmaya fırsat verilmeden bir vergi yasasıyla mülkiyetinden yoksun bırakıldığının anlaşılması gerektiğini belirtmiştir. Devletin önalım hakkının keyfi olduğunu ve kendini savunmasının olanaksız olduğunu belirttiler. Temyiz başvurusu Yüksek Mahkemenin ticari dairesinde görülmüş, daire önalım hakkının kullanımı alıcının bir suç işlemiş olduğunu göstermez diyerek temyiz başvurusunu reddetmiştir.

1981’den beri arsa üzerinde yapı yapma koşullara bağlı olarak mümkündür. Arsa yeniden satılmayıp komşu bostancının zilyetliğine terk edilmiştir. Arsanın değeri o bölgede metrekare başına 330 Fransız Frankıdır.

Genel Vergi Yasasının 668. maddesi önalım hakkı kullanıldığı sırada şöyleydi: “… Vergi kaydı işlemlerinin tamamlanmasından itibaren altı aylık süre içinde hazine devlet yararına taşınmazlar, bunlar üzerindeki haklar, kira hakları veya malın kiralanmasından doğan kazançlar üzerinden satım değerini çok düşük bulursa hak sahiplerine söz konusu bedeli %10 faiziyle birlikte ödeyerek önalım yapabilir. Altı aylık süreç malın bulunduğu bölgedeki resmi görevli tarafından tamamlanırsa üç aya düşürülür.”

11.7.1979 tarihli yasaya göre ise hakları kısıtlayan, ceza veren, haklar veren kararları geri alan kararların gerekçeleri açıklanmalıdır ve bireyler, aleyhlerine olan bireysel idari işlemlerin gerekçeleri hakkında gecikmeksizin bildirilme hakkına sahiptir. Gerekçeler yazılı olmalıdır, dayandığı fiili ve hukuki olguları içermelidir.

İdari Konsey ve olağan mahkemeler önalım hakkının kullanılmasından doğan uyuşmazlıklarda olağan mahkemelerin yetkili olduğunu kabul etmektedir. Yüksek Mahkeme ise önceleri fiyatın düşüklüğü konusunda takdir yetkisinin varlığını kabul ederken sonra bu görüşünü terk ederek temelinde yatan olguların, gerekçelerinin açıklanması gerektiğine karar vermiştir. Fiyatı düşüktür gibi açıklamalar genel ve yetersizdir. Yüksek Mahkeme başvurucu ve eşi dışındaki davaları kabul ederken onların davalarını reddetmiştir.

B. Komisyon Önünde Yargılama
Bayan Hentrich 14.12.1987’de komisyona başvurdu. İddiasına göre önalım hakkının kullanımı P1-1’e aykırı olarak mülkiyet hakkının kullanımına haksız el atma niteliğindeydi. Bunun nedeni ise Sözleşmenin altıncı maddesine aykırı olarak suçlu kabul edilmesiydi. Sözleşmenin altıncı ve on üçüncü maddelerine aykırı olarak adil yargılanma hakkından ve etkili başvurma hakkından yoksun bırakıldığını, ayrımcılık yapılarak on dördüncü maddenin ihlal edildiğini ileri sürdü. Komisyon 5.12.1991’de kabul edilebilir olduğunu açıkladı. P1-1’in ihlalinin varlığını bire on iki oyla kabul etti.

C. Mahkeme Önünde Yargılama
Hukuka Göre
Bayan Hentrich Genel Vergi Yasasının 668. maddesi ile tanınan önalım hakkının hazinece kullanımına dayanarak P1–1 ihlalinin mağduru olarak dava açmıştır. Ayrıca Sözleşmenin altıncı maddesine aykırı olarak Fransız mahkemeleri önünde adil yargılanma hakkından yoksun kaldığını da ileri sürmüştür.

Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediğini, sözleşmenin ihlal edildiğine dayanarak iç mahkemelerde dava açmadığını ileri sürmüştür. Ancak bu itirazlar yerinde görülmeyip reddedilmiştir.

Protokol 1 Madde 1’in İhlal Edildiği Savı
Başvurucunun iddiasına göre hazine başvurucunun malı üzerinde önalım yaparak P1-1’i ihlal etmiştir ve bu durum fiili kamulaştırma niteliğindedir. Önalım hakkının kullanılmasıyla P1-1’in ikinci kuralı anlamında mülkiyetten yoksun bırakılmıştır, hükümet buna itiraz etmedi. Bu nedenle mahkeme ikinci kuralın koşullarının uyup uymadığını incelemelidir.

Mahkeme önalımın keyfi biçimde uygulandığını, temel usul güvencelerinin sağlanmadığını, hukukun üstünlüğü ilkesinin gerektirdiği açıklık ve öngörülebilirliğin yeterince sağlanmadığını, iddiaların karşılıklı ileri sürülebildiği, tarafların hazır olduğu bir duruşmanın yapılmadığını ve gerekçelerinin belirtilmediğini belirlemiştir. Bu durumda hakka bir müdahalenin var olduğu ortadadır.

Hükümetin savına göre tamamlayıcı vergi tarhlarının taşınmaz piyasasına bir yararı olmadığı gibi sonuçları kendisini sadece satıcı ve daha çok alıcı üzerinde gösteriyor, vergi kaçırmayı önleyemiyordu. Ayrıca müdahale orantısız değildir çünkü satım bedeli faiziyle ve giderlerle birlikte ödeniyordu.

Mahkeme orantılı olup olmadığını belirlemek için keyfilikten korunma düzeyinin ne olduğunu incelemeye karar verdi. Bu bağlamda gerekçe göstermeden önalım yapılabilmesine iç mahkemelerin izin verdiği sonucuna vardı. Öte yandan sözleşmeci diğer devletlerin vergi sistemlerinin hiçbirinde buna eşdeğer bir önalımın uygulanmadığını ve önalımın fiyatın her düşük olduğu durumda değil öngörülemeyen biçimde uygulandığını kaydetti. Ayrıca devletin vergi kaçırmayı önlemek için daha farklı uygun yöntemlere sahip olduğunu, örneğin ödenmeyen vergileri almak için birtakım yasal önlemler alabileceğini, gerekliyse para cezaları koyabileceğini ve bu önlemleri ceza tehdidiyle düzenli olarak uyguladığında bunun yeterli bir silah olacağını belirtti. Ölçülülük sorununun malı önalıma tabi olan, bu tehditle karşılaşan herhangi bir alıcı bakımından değerlendirilmesi gerektiğini açıkladı. Fiyatın %10 faizle ve sözleşme giderleriyle birlikte ödenmesinin hilesiz edindiği malını yitirme karşılığında yeterli olmayacağı sonucuna vardı. Bütün bu etkenlere bakıldığında mahkeme başvurucunun önalım hakkının mağduru olduğuna, etkili başvurma olanağı tanınmadığı için müdahalenin meşrulaşmasına olanak kalmadığına, adil dengenin bu nedenle kurulamadığına karar verdi. Buna göre P1–1 ihlal edilmiştir. Bu gerekçelerle dörde beş oyla Protokol 1 Madde 1’in ihlal edildiğine karar verdi.

D. Değerlendirme
Bu olayda mülkiyet hakkının ihlali adil yargılanma hakkının ihlaline bağlı olarak ileri sürülmüştür. Şöyle ki vergi kaçırmayı önlemek için Genel Vergi Yasasına getirilen hüküm düşük fiyattan satım yapıldığı takdirde bunun vergi kaçırmak için yapıldığını varsayarak hazineye önalım hakkı tanımıştır. Bu durumda yargılanmadan, itiraz olanağı bulamadan ilgili alıcılar mülkünden yoksun bırakılmıştır. Gerçi karşılığında satım bedeli %10 faiz ve sözleşme giderleriyle birlikte ödenmektedir ancak önalımın gerekçesiz yapılması, öngörülemez niteliğiyle orantısız bir müdahale oluşturduğu sonucuna vardı. Tahliye edilen alıcıların hazinece malın önalımına itiraz etme olanağının, yeterliliğinin bulunmaması nedeniyle P1-1’in ve Sözleşmenin altıncı maddesinin ihlal edildiğine karar verdi[40]. Gerçekten de ölçüleri tamamen hazinenin takdirinde belirlenen bir önalım hakkı mülkiyet hakkını tehdit edici niteliktedir, olayda tehdit etmekle de kalmayıp ihlal etmiş, nedensiz biçimde mülkünden yoksun bırakılmıştır. Bu nedenle karar kanaatimizce sağlam gerekçelere dayanmaktadır.

VIII. Birleşik Krallık’a Karşı Açılan James ve Diğerlerinin Davası*
A. Davanın Esasının Özeti
Başvurucular, Westminster İkinci Dükü’nün vasiyeti gereğince hareket eden vakıf mütevellileridir. Westminster ailesi ve bu ailenin vakıf mütevellileri, daha önce tarım arazisi olan Londra’nın Belgravia bölgesindeki geniş arazileri Londra’nın en çekici yerlerinden biri olan 2000 konutluk yerleşim alanına dönüştürmüşlerdir. Değişik 1967 Kira Reformu Yasası bu evlerde oturan kiracılara evlerin mülkiyetini kazanma hakkı verince kiracıların bu hakkı kullanması üzerine başvurucular bazı evler üzerindeki mülkiyet hakkını yitirmiştir. Yasanın gerekçesine göre bu yasa “toprak hakkaniyet gereği toprak sahibine, konut hakkaniyet gereği kiracıya aittir” ilkesine dayanmakta ve kiracının manevi hak sahipliğini tanımayı amaçlamaktadır. Yasada öngörülen koşullara göre kira sözleşmesi en az yirmi bir yıllık olmalı, evin değeri 750 Sterlini, Büyük Londra’da ise 1500 Sterlini aşmamalıdır, evin yıllık kirası vergi değerinin üçte ikisini aşmamalı ve kiracı hakkı kullanmak için başvurduğunda en az üç yıldır bu konutta ikamet ediyor olmalıdır. Değer tespitinde iki esas vardır, düşük düzeyli mallarda kiracı yerin değerini öder, bina için bir şey ödemez, yüksek düzeyli mallarda kiracı yer ve konutun piyasa değerine karşılık bir bedeli öngörür. Ödenecek bedel kiracının ev sahibine burayı devralmak istediğini bildirdiği tarihteki değerdir.

B. Komisyon Önünde Yargılama
Başvurucular 23.10.1979’da komisyona başvurmuştur. Başvurucuların iddialarına göre on taşınmazı fiilen veya bedel karşılığı zorunlu olarak devretmeleri P1-1’in ihlaline yol açmıştır. Başvurucular ayrıca devir koşullarının on dördüncü maddedeki ayrımcılık yasağını ihlal ettiğini ve devretmeye karşı bir başvuru yolunun olmamasının on üçüncü maddeyi ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Bu başvurucular “ek başvurular” olarak adlandırdıkları başvurularda diğer yetmiş adet işlemi de şikayet konusu etmiştir. Komisyon 28.01.1983’te başvurunun kabul edilebilir olduğunu açıklamıştır. Raporunda ihlali ileri sürülen maddelerin ihlal edilmediği görüşünü açıklamıştır.

C. Mahkeme Önünde Yargılama
Hukuka Göre
Protokol 1 Madde 1’in İhlal Edildiği Savı
Başvurucular, 1967 tarihli değişik Kira Reformu Yasasına göre mülklerinin zorunlu devrinin Sözleşmeye ek Birinci Protokolün birinci maddesinin ihlaline yol açtığını ileri sürmüşlerdir. Başvuruculara göre bu yasa yürürlüğe girmeden önce başvurucular ile kiracılar arasında yapılan sözleşmelere müdahale etmiştir; başvurucuların yaptıkları sözleşmelerden doğan beklentilerini boşa çıkarmıştır; başvurucuların iradesinin aksine kendi mülklerini özel kişilerin yararına satmaya zorlamıştır; başvurucuları piyasa değerinin çok altında bir bedelle mülklerinden yoksun bırakmıştır; imtiyaz (franchisement) isteminde bulunan kiracılara bu mülkleri daha sonra yüksek kârlarla satma olanağı vermiştir; itiraz edebilecekleri bir düzenek sağlamamıştır ve yoksun kalınabilecek mülklerle diğerleri arasında keyfi bir ayrım yapmıştır.

Başvurucular her bir imtiyaz işleminin ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Komisyon ile hükümet ayrı ayrı incelemeye gerek olmadığını, yakınılan şeyin söz konusu yasa olması nedeniyle yasanın sözleşmeye uygunluğunun denetlenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Mahkeme bireysel başvurudan kaynaklanan bir olayda olayın genel bağlamına bakışını yitirmeden dikkatini olabildiğince olaya vermesi gerektiğini belirtmektedir[41]. Ancak bu davada başvurucuların yakınmasının esası, itiraz konusu yasadaki hükümlere ve koşullara yöneltilmelidir, yakınma yasanın bir makamca uygulanış biçimine ilişkin değildir. Bu nedenle mahkeme dikkatini yasanın kendisine yöneltmelidir. Ama bu mahkemenin yasayı soyut olarak denetleyeceği anlamına gelmez. Yasanın uygulanışının sonuçları seksen özel işlemde meydana geldiği biçimiyle dikkate alınır.

Mahkeme Sporrong ve Lönnroth kararında P1-1’i üç ayrı kural içerecek şekilde çözümlemiştir. Birinci kural genel olarak mülkiyetten barışçıl yararlanma ilkesini açıklar; bu birinci paragrafın ilk cümlesinde düzenlenmiştir. İkinci kural mülkiyetten yoksun bırakılmayı düzenler ve bunu belirli koşullara bağlı kılar, bu da aynı paragrafın ikinci cümlesinde yer alır. Üçüncü kural devletlerin kamu yararına uygun olarak ve bu amacın gerektirdiği ölçüde yasaların uygulanması yoluyla mülkiyetin kullanımını denetleme yetkisini tanır, bu ise ikinci paragrafta yer alır. Mahkeme ilk kuralın uyup uymadığını belirlemeden önce diğer ikisinin uygulanır olup olmadığını belirlemelidir[42]. Bununla birlikte bu üç kural birbirinden bağlantısız ayrı kurallar değildir. İkinci ve üçüncü kural, mülkiyetten barışçıl yararlanma hakkına müdahalenin özel halleriyle ilgili olup birinci kuralda ifade edilen genel ilkenin ışığında yorumlanmalıdır.

Mahkeme başvurucuların tartışma konusu yasa ile P1-1’in ikinci kuralı anlamında mülkiyetlerinden yoksun kaldıklarını kabul etmektedir.

Başvurucular bir kimsenin mülkiyetinin diğer bir kimseye sadece o kimsenin yararı için devredilmesinin hiçbir şekilde “kamu yararı” olamayacağını ileri sürmektedir. Mahkeme bu görüşe katılmakla birlikte bazı koşullarda bir kimsenin özel mülkiyetinin başka bir kimseye zorunlu devrinin kamu yararının gerçekleştirilmesinde meşru bir araç olabileceğini belirtmektedir. Bu bağlamda sözleşmeci devletlerin anayasalarında, yasalarında, içtihatlarında “kamunun kullanımı amacıyla” gibi ifadelerin yer aldığı metinlerde bile kamu yararı kavramının özel kişiler arasında mülkiyetin zorunlu devrini hukuk dışı saydığı ortak bir ilke belirlenememiştir. Ayrıca kamu yararına deyiminden devredilen mülkiyetin kamunun kullanımına açılması gerektiği anlamı da çıkmaz. Sosyal adaleti sağlamak amacıyla mülkiyetin elden alınması da pek tabii kamu yararına nitelendirilebilir. Öte yandan sözleşmedeki birçok kavramın özerk anlama sahip olduğu mahkeme içtihatlarında kabul edilmiştir. Dahası “utilite publique” (kamu yararı) sözcükleri sosyal adaleti yaygınlaştırmak için düşünülmüş politikaların uygulanması bakımından yapılan kamulaştırmaları kapsar biçimde daha geniş anlama gelmeye uygundur. O halde kira reformu yasası sırf bu nedenle P1-1’i ihlal etmemektedir. Müdahalenin haklı olup olmadığını belirlemek için yasanın başka koşulları yerine getirip getirmediğine bakılmalıdır.

Komisyonun da kaydettiği gibi özellikle mülkiyeti kamulaştırma yasalarının çıkarılması kararı tabii ki fikirlerin geniş biçimde farklılaştığı demokratik bir toplumda siyasal, ekonomik ve sosyal sorunların yaygın biçimde tartışılmasını gerektirir. Sosyal ve ekonomik politikaların uygulanmasında yasama organının takdir alanının geniş olmasını doğal bulan mahkeme makul bir temelden açıkça yoksun olmadıkça yasama organının neyin kamu yararına olduğuna ilişkin vereceği hükme saygı gösterecektir. Diğer deyişle mahkeme kendi takdirini ulusal makamların takdirinin yerine koymamakla birlikte itiraz konusu tasarrufları P1-1’e göre denetlemekte ve bunu yaparken de ulusal makamların tasarruflarının dayanağı olan olguları araştırmakla yükümlüdür.

Başvurucular bu yasayı haklı kılan hiçbir sorunun olmadığını savunmuştur. Onlara göre uzun süreli kira sistemi özellikle de primli kiralamalar herhangi bir adaletsizliğe meydan vermemiştir, ayrıca kira sözleşmesi hükümlerine göre kiracıların kiralanan yer üzerinde ev yapmış olmaları, evleri onarmaları veya geliştirmeleri kiracıyı bu yerin manevi sahibi kılmaz. Mahkeme hükümetçe savunulan haklılığın maddi temelini araştırmakla yükümlüdür. Ancak bu inceleme yasa koyucunun sosyal ve ekonomik koşulları değerlendirmesinin devletin takdir yetkisinde kalıp kalmadığını belirlemekle sınırlıdır. Komisyon raporunda gözlendiği gibi kiralama sisteminde adalet veya adaletsizlik, kiracıların ve arsa sahiplerinin manevi hak sahipliği değer yargısı sorunudur. Başvurucuların görüşleri temelsiz sayılmaz ama aksine görüşleri haklı kılmak için yeterli delil vardır. İnşai kiracılıkta ilk kiracı evi yapar, primli kiracılıkta ise kiracı yapı bedelini de dikkate alan toplam bedeli başlangıçta ödemiş olur ve her iki kiralamada da kiracı her türlü onarım işlerinden sorumlu olur. Bu demektir ki uzun süreli kiracı ve ardılları, yıllar içinde önemli miktarda bir parayı oturduğu eve yatırmış olur, arsa sahibi de ilk kiralayışından sonra bunun ayakta kalabilmesi için hiçbir katkıda bulunmaz. Buna göre parlamentonun sosyal adaletsizliğin varlığı konusundaki görüşünün makul olmadığı söylenemez.

Başvurucular ortada bir sosyal adaletsizlik bulunduğu kabul edildiği takdirde yasama organının bunu gidermek için seçtiği araçlar uygunsuz veya orantısız olup takdir alanının dışına çıkmaktadır. Başvuruculara göre süre güvencesi yeterli bir karşılıktır. Mahkemeye göre seçenekli çözümlerin varlığı kira reform yasasını kendiliğinden haksız kılmaz. Seçenekli çözümler orantılılığın belirlenmesinde etkenlerden biridir. Yasa koyucunun sınırlar içinde kalması halinde neden o değil de bu çözümün seçildiğini sormak mahkemeye düşmez. Tazminat karşılığında mülkiyetin zorunlu devrini öngören yasa kendiliğinden orantısız bir yöntem olarak değerlendirilemez.

Başvurucular yüksek düzeyli evlerle daha düşük düzeyde evler arasında değer belirlemesinde ayrım yapıldığını ileri sürmüşse de mahkemeye göre parlamentonun imtiyaz hakkını büyük sıkıntı yarattığını düşündüğü daha az değerli evlerle sınırlı tutmakla makul davranmadığı söylenemez.

Başvurucular tazminat koşullarına da karşı çıkmışlardır. Mahkemeye göre de tazminat koşullarının itiraz konusu yasanın farklı yararlar arasındaki adil dengeye saygı gösterip göstermediğini ve özellikle başvuruculara orantısız bir külfet yükleyip yüklemediğini değerlendirme bakımından önemli bir konu olduğu açıktır. Komisyon gibi mahkeme de mülkün değeriyle makul ölçüde bir miktarı ödemeden mülkün elden alınması olağan koşullarda orantısız bir müdahale oluşturur. Ancak ekonomik reform önlemlerinin veya daha yaygın bir sosyal adaleti gerçekleştirmeye yönelik önlemlerin hedeflediği kamu yararı amacı tam piyasa değerinden daha az ödeme yapılmasını gerektirebilir. Başvuruculara göre 1967 tarihli değer tespiti başvuruculara imtiyazla devredilen mülklerin piyasa değerini tam olarak vermemektedir. İkincisi hem 1967 hem de 1974 tarihli değer tespiti esasına göre mülklerin değer tespitleri kiracıların mülkleri alma istemlerini bildirdiği tarihte yapılmaktadır, buna göre mülk sahibinin değer tespit tarihi ile işlemin yapılmasından sonra ödemenin yapıldığı tarih arasında gecikmeden doğan kaybı bulunmaktadır. Mahkemeye göre kira reformu ile izlenen amaç bir yerin mülk sahibine tekrar intikal etmesi üzerine malvarlığında haksız bir artış meydana getirmesini önlemektir. Mahkeme tarafından P1–1 bakımından meşru görülen bu amaç ışığında davalı devletin geniş bir takdir alanına sahip olduğu da dikkate alındığında ilgili özel yanların yararları arasında ve böylece toplumun genel yararı ile arsa sahiplerinin mülkiyet hakkı arasında adil bir dengenin kurulamadığı kanıtlanamamıştır. Diğer yakınma nedeni bakımından gecikmeden doğan zararların yetkili yargı merciler önünde tazminini istemek olanaklıdır. Bu nedenle tazmin usulünün kendiliğinden P1–1 ihlaline yol açacak bir gecikmeye yol açmadığı sonucuna varmıştır.

Başvurucular seçenekli olarak uluslararası hukukun genel ilkelerine yapılan yollama nedeniyle yabancıların mülklerinin kamulaştırılması halinde kendilerine hemen, etkili ve yeterli bir tazminat ödenmesine dair ilkenin vatandaşlara da uygulanacağı anlamına geldiğini ileri sürmüştür. Ancak mahkeme protokolün hazırlık çalışmaları üzerinde yapılan incelemelere göre kamulaştırma olayları konusunda vatandaş olmayanlara tazminat ödeme yükümlülüğünü getirmesi konusunda anlaşılması, yabancıları koruma amacının vurgulanması nedeniyle bu yollamanın vatandaşları kapsamadığına kanaat getirmiştir.

Başvurucular hukukun öngördüğü koşullara bağlı olarak deyiminin sadece iç hukuk değil ortak hukuk ilkelerini anlatır biçimde yorumlanması halinde yetersiz tazminatla mülkiyetten yoksun bırakmanın hükmün gereklerine uygun olmayacağını ileri sürmüştür. Mahkeme sürekli olarak sözleşmede geçen “hukuk” veya “hukukilik” terimlerinin sadece iç hukuka gönderme yapmakla kalmadığını ama aynı zamanda hukukun üstünlüğüne uygunluğu gerektiren bir hukukun kalitesiyle de ilgili olduğunu belirtmiştir[43]. Ne var ki olayda tazminat koşullarının keyfi olduğu sonucuna varmak için neden yoktur.

Başvurucular bazı kiracıların edindiği bu malları yüksek fiyattan satarak umulmadık kazanç elde ettiklerini, bu nedenle haksız zenginleştiklerini ileri sürmüştür. Ancak mahkeme bu hallerde dahi başvurucuların hakkaniyet gereği parlamentonun verilmesini uygun bulduğu tazminatı alması nedeniyle bir aykırılık görmemiştir.

Başvurucularca yakınma konusu yapılan seksen imtiyaz, mahkemenin P1-1’in ikinci tümcesine uygun bulduğu yasanın çerçevesinde kalmıştır. Ayrı ayrı incelenmesine de gerek duyulmamıştır; çünkü başvurucular yakınma nedeni olarak yasanın uygulamada fark gözetmediğini belirtmiştir. Bu durumda işlemler bakımından yanlış uygulandığı savı da ileri sürülmemiştir. Sonuçta bu imtiyazlar başvuruculara kira reform yasasındaki planın uygulanmasında arsa sahipleri için var olan genel zararlı sonuçlar ötesinde aşırı bir külfet yüklememiştir. Buna göre gerekli denge bozulmamıştır. P1-1’in ikinci kuralında belirtilen koşulların hepsi yerine getirilmiştir.

Başvurucular seçenekli olarak en son P1-1’in ilk kuralının ihlal edildiğini ileri sürdüyse de ikinci kural ilk genel kuralı tamamlayıp sınırlandırdığından mahkemenin farklı bir sonuca varması olanaksızdır.

1967 tarihli değişik Kira Reformu Yasasının hükümleri ve koşulları nedeniyle veya başvurucularla ilgili imtiyaz işlemlerinin özel koşulları nedeniyle Birinci Protokolün birinci maddesi ihlal edilmemiştir.

D. Değerlendirme
Bu olayda başvurucular uzun süreli kiracıların konut üzerindeki manevi hak sahipliğini korumak için kabul edilen Kira Reformu Yasasının kiracılara tanıdığı kazanım hakkının kullanılmasıyla mülklerinden yoksun kaldıklarını ileri sürmüştür. Ancak olayın koşulları incelendiğinde uzun süre yapılan kira sözleşmesi ile kiracıların evin her tür bakımını yaptığı, hatta bazı tip sözleşmelere göre arsa üzerinde kendilerinin ev yaptırıp her tür giderine katlandığı ve sözleşme sona erdiğinde hiçbir hakka sahip olmadan arsa ve evin yeniden arsa sahibine geçmesi hakkaniyete uygun değildir. İngiliz Parlamentosunun belirlediği gibi ev üzerinde kiracıların hak sahipliği söz konusudur. Bütün bu değerlendirmelerin ötesinde mahkeme sosyal adaleti yaygınlaştırmak için devletlerin takdir yetkisine sahip bulunduğunu, bu yetkinin geniş olduğunu ve ancak dengesiz bir durum olduğunda ihlalin varlığını kabul eder. Halbuki olaydan başvuruculara tazminat ödeneceği veya ödendiği anlaşılmaktadır. Başvurucuların yakınması da tazminatın az ödendiği, ödenmediği gibi yasanın uygulanma koşullarına ilişkin değildir. Bu durumda kamu yararı amacıyla kiracılara tazminat karşılığında zorunlu devri öngören yasanın kendisi mülkiyet hakkını ihlal etmemektedir. Bizim sistemimizde olmadığı için ters gelse de İngiliz hukukunda her tür hakkı uzun yıllar boyunca kiracıya verip bakımına hiç karışmayıp adeta zilyetliğinin son bulduğu bir kira sisteminde kiracılara mülkün geçiş olanağının tanınması sosyal adaleti gerçekleştirme amacı yönünden hakkaniyete aykırı değildir. Bu nedenle mahkemenin ihlalin olmadığına yönelik kararına katılmak gerekir.

IX. İtalya’ya Karşı Açılan Raimondo Davası*
A. Davanın Esasının Özeti
Yapı yüklenicisi olan Bay Giuseppe Raimondo, ölüm tarihi 11.7.1992’ye kadar Davoli’de (Catanzaro’da) yaşamıştır. Soverato bölgesinde (kasabada) yönetilen mafya tipi bir örgüte üye olma zannıyla kendisine karşı ceza takibi yapılmıştır. Aynı zamanda kendisiyle ilgili çeşitli önlemler alınmıştır. Raimondo aleyhine açılan ceza soruşturması 24.07.1985’te sona ermiştir ve açılan ceza davasından 30.01.1986’da yetersiz kanıt nedeniyle beraat etmiştir. Ancak soruşturma süresince Raimondo aleyhine alınan önlemler nedeniyle Raimondo P1-1’in ihlal edildiğinden yakınmıştır. Savcının istemi üzerine Bölge Mahkemesi 13.05.1985’te on parsel arsa ve altı binadan oluşan on altı parça taşınmazın ve altı aracın haczine karar vermiştir, bunlar resmi sicile kaydedilmiştir. Ancak 16 Ekim’de üçüncü kişilere ait olduğu anlaşılan bazı mallar üzerindeki haczi kaldırmıştır, başvurucu ve eşinin sahip olduğu diğer bazılarının ise hukuka uygun edinildiği kanıtlanamadığı için müsaderesine karar vermiştir. Aynı kararla Raimondo özel polis denetimine sokulmuştur. Başvurucunun temyizi üzerine Catanzaro İstinaf Mahkemesi 04.07.1986’da verdiği 2.12.1986’da resmileşen kararıyla özel denetim önlemini iptal etmiştir; ayrıca teminat ile haciz ve müsadere edilen malların geri verilmesine karar vermiştir. Bay Raimondo’ya ait kişi ve malvarlığına ilişkin itiraz konusu önlemler onu medeni ve ekonomik ölüme sürüklediği görülen gelişigüzel bir yol olduğu için bu kararı vermiştir. Başvurucu karardan 20 Aralık’ta bilgilendirilmiştir, karar 31.12.1986’da kesinleşmiştir. Taşınmaz üzerindeki müsadere 2 Şubat’ta, iki araba ve bir kamyonet üzerindeki müsadere 10 Şubat’ta, kamyon üzerindeki müsadere 10 Temmuz’da geri alınarak ilgili sicillere kaydedilmiştir. Teminat başvurucuya 24.4.1987’de geri verilmiştir. Ancak bir başka taşınmaz üzerindeki müsadere 9.8.1991’ye dek sürmüştür.

27.12.1956 Tarihli 1423 Sayılı Yasa (1956 Yasası) “güvenlik ve kamu sağlığı için bir tehlike oluşturan kişiler için çeşitli önlemler öngörür. İlgili hükümler 6.11.1980 tarihli Guzzardi-İtalya kararında[44] şöyle özetlenir: “46. Yasanın birinci bölümüne göre yasa davranışları ve yaşam biçimleri nedeniyle suç hasılatı veya suç ortaklığının ödülüyle yaşadıkları düşünülen kişilere veya dış görünümü suç eğilimli olduklarına inanmak için yeterli neden bulunan kişilere uygulanır. Komiser böyle kişilere bir uyarı gönderebilir. 47. …48. … [Böyle bir kişi], üçüncü bölüme göre, özel polis denetimi altına konulabilir, gerekli ise bir veya daha çok semt veya eyalette oturma yasağı yanında özel olarak tehlikeli bir kişi olduğunda belirlenen bir semtte zorunlu oturma emri birlikte uygulanabilir. Sadece eyaletin baş kasabasındaki Bölge Mahkemesi bu önlemlere karar verme yetkisine sahiptir; [questor’un] kamu görevlisinin yetkisine dayanarak gerekçelendirilebilir bir uygulamaya dayanarak yapabilir. Bölge Mahkemesi otuz gün içinde gerekçeli kararını vermelidir. Öncelikle kamu savcısını ve bir avukat yardımıyla savunmasına ve yazılı olarak savunmalarını sunmasına yetki verilen ilgili kişiyi dinlemelidir.”

B. Komisyon Önünde Yargılama
Bay Raimondo 23.4.1987’de komisyona başvurdu. Mülkünden alıkonulma ve müsadere ile mülkiyet hakkına P1-1’e aykırı olarak el atıldığından ve ayrıca sözleşmenin beşinci, altıncı maddelerinin ve P4–1 ile P4-2’nin ihlal edildiğinden yakındı.

6.12.1991’de komisyon başvurucunun mülkiyetinden barışçıl yararlanma hakkına, seyahat özgürlüğüne, makul süre içinde önlemlerin uygulanmasına ilişkin karar verilmesini isteme hakkına dayanan yakınmalarını kabul edilebilir bulurken diğerlerini kabul edilemez buldu. 21.10.1992 tarihli raporunda görüşünü şöyle açıkladı:
  • 31.12.1986’ya kadar malına el konulması, müsaderesi, o tarihe değin el konulan ve müsadere edilen malların yönetiminin neden olduğu zarar yönlerinden P1-1’in ihlal edilmediği,
  • Dokuz parça taşınmaz ve bir kamyonun müsaderesinin 31.12.1986’dan sonra sürmesi yönünden P1-1’in ihlal edildiği,
  • 20 Aralık 1986’ya dek seyahat özgürlüğünden yoksun bırakıldığı için P4-2’nin ihlal edildiği,
  • El koyma ve müsadereye ilişkin eylemlerin uzunluğu nedeniyle Sözleşmenin altıncı maddesinin birinci paragrafının ihlal edildiği kabul edilmiştir.
C. Mahkeme Önünde Yargılama
Hükümet mahkemeden sözleşmenin veya bir, dört numaralı protokollerin ihlali olmadığına hükmetmesini istedi.

Protokol 1 Madde 1’in İhlal Edildiği Savı
Bay Raimondo on altı parça taşınmazı ile altı aracına 13.5.1985’te el konulmasından ve bu malların çoğunun 16.10.1985’te müsadere edilmesinden yakındı. Bu yakınmasında P1-1’e dayandı. Sözü edilen önlemlerin ikinci paragraf anlamında “mülkiyetin kullanımı”nın denetimi olup olmadığını veya birinci paragrafa göre mülkiyetten yoksunluk oluşturup oluşturmadığını belirlemek için mahkeme öncelikle Catanzaro İstinaf Mahkemesi kararının kesinleştiği 31.12.1986’ya kadarki uygulamalarını incelemelidir.

Hükümet başvurucunun mülkünden barışçıl yararlanma hakkına müdahale olduğuna itiraz etmiyor. Ancak el koyma ve müsaderenin P1-1’e göre izin verilen istisnalara dayanarak haklı görülebileceğini iddia ediyor.

Komisyon gibi mahkeme de el koymanın 1965 Yasasının ikinci bölümünde düzenlenmediğini ve başvurucunun mülkünden yoksun bırakma niyetinde olmayıp kullanmasını önlediğini görüyor. Bu nedenle P1-1’in ikinci paragrafı burada ilgili olan paragraftır. Ayrıca başvurucu Bölge Mahkemesince 13.5.1985’te el konulan mallarının hukuka aykırı eylemlerinin hasılatı veya yeniden yatırımı olduğunu gösterecek yeterli bir kanıt olduğuna karar vermesinin haksız olduğunu ileri sürdü. Yakındığı şey işlemlerin bu aşamasında böyle sert bir önlemin alınmasıydı. Ama 1965 Yasasının ikinci bölümüne göre el koymanın topluma zarar veren hukuka aykırı eylemlerin hasılatı görünen malın daha sonra gerekirse müsadere edilebilmesini sağlamayı amaçlayan ihtiyati tedbirler olduğu açıktır. Bu nedenle genel yararla haklı görülebilir ve mafya gibi bir örgütün oldukça tehlikeli ekonomik gücü nedeniyle işlemlerin bu aşamasında bu önlemlerin alınmasının amaçlar bakımından orantısız olduğu söylenemez. Buna göre bu noktada P1–1 ihlali yoktur.

Mülkiyetten yoksunluk oluşturmasına karşın malın müsaderesi P1-1’in birinci paragrafının ikinci tümcesinin kapsamına mutlaka girmez[45]. İtalyan içtihadına göre böyle bir durumdaki müsadere geri alınamaz bir karar olana kadar devletin mülkiyetine geçen bir etkiye sahip olamaz. Burada böyle bir karar da olmadığına göre söz konusu müsadere de P1-1’in ikinci paragrafıyla ilgilidir.

Hükümet ve komisyon gibi mahkeme de müsaderenin başvurucunun veya topluma zararlı işlerin yararıyla sahip oldukları düşünülen suç örgütünün malı kullanmamasını sağlamak için yani genel yarar için getirildiğini düşünmektedir. Mahkeme mafyayla savaşım içindeki İtalyan devletinin karşılaştığı güçlüklerin çok iyi farkındadır. Yasa dışı eylemlerinin sonucu olarak özellikle uyuşturucu satımı ve uluslararası bağlantıları konusunda bu “örgüt” taşınmaz piyasasında dönüştürülmek üzere çok geniş iş hacmine sahiptir. Böyle kuşkulu sermaye hareketlerini engellemek için tasarlanan müsadere bu tehlikeye karşı savaşta etkili ve gerekli bir silahtır. Bu nedenle amaçlanan şey karşısında orantılı görünüyor, çünkü buna ek olarak el koymaya ilişkin bir önlem öngörmüyor.

Sonuç olarak müsaderenin önleyici amacı herhangi bir itiraza yer vermeden derhal uygulanmasını haklı kılıyor. Bu nedenle sorumlu devlet P1-1’in ikinci paragrafına göre takdir yetkisini aşmamıştır.

Bay Raimondo ayrıca belediye zabıtasının düzgün gözetim yapamaması nedeniyle tedbire tâbi malın büyük bir barbarlığın hedefi haline geldiğini ileri sürdü. Hükümet bunu inkâr etti. Komisyon gibi mahkeme de herhangi el koyma veya müsaderenin kaçınılmaz biçimde zarar getireceğini belirtmiştir. Komisyon başvurucunun savlarının olayda uğranan gerçek zararın bu kaçınılmaz zararı aşıp aşmadığı konusunda yeterli veri sağlamadığını görmüştür. Komisyonun yaklaşımını mahkeme de kabul etti ve P1-1’in bu bakımdan da ihlal edilmediğine karar verdi.

Başvurucuya göre yetkililer Catanzaro İstinaf Mahkemesinin 4.7.1986 tarihli kararını uygulamada geciktiler. Mahkeme söz konusu malların başvurucuya 2.2.1987’de, İstinaf Mahkemesinin kararının kayda geçmesinden iki ay sonra geri verildiğine dikkat çekiyor. Ancak yine de ilgili sicillerde kalan kayıtların P1–1 ile korunan hakka müdahale oluşturup oluşturmadığını değerlendirmelidir.

13.5.1985’te el konulan taşınmaza ve 16.10.1985’te müsadere edilen araçların üçüne ilişkin herhangi müdahale gerçekleşmedi çünkü gerekli kayıtlar hızla 2 ve 10 Şubat 1987’de yapıldı. Diğer yandan 16.10.1985’te müsadere edilen kamyon ve dokuz parça taşınmaz bakımından kamyona ilişkin kayıt 10.07.1987’ye dek, taşınmazlara ilişkin kayıt 9.8.1991’e dek yapılmadığından müdahalenin olduğu anlaşılmıştır. Catanzaro İstinaf Mahkemesi tüm malların sahiplerine kütüklerden kayıtlar silindikten sonra geri verilmesine karar verdiği halde mahkeme neden birinde yedi ay (2.12.1986–10.7.1987), diğerinde dört yıl sekiz aydan fazla (2.12.1986–9.8.1991) beklenildiğini anlayamamıştır. Ayrıca bu tür bir el atma ne “yasada öngörülüyor” ne de P1-1’in ikinci paragrafı anlamında genel yararla haklı görülebiliyor. Buna uygun olarak P1-1’in ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

D. Değerlendirme
Olayda suç örgütü üyesi olmakla suçlanan başvurucunun malları suçtan elde edilmiş gelirle edinildiği gerekçesiyle önce el konulmuş, sonra müsadere edilmiştir. Beraat kararı verildikten sonra yine bir mahkeme kararıyla müsadere geri çekilmiştir. Mahkeme yaptığı değerlendirmede el koyma ve müsaderenin mülkiyetten yoksun bırakmadığı sonucuna vararak P1-1’in birinci paragrafının ikinci tümcesinin değil ikinci paragrafının olayla ilgili olduğu kanısına ulaşmıştır. El koyma yönünden yoksunluk yerine denetim olduğu, önlemin geçici nitelik taşıdığı açıktır. Ancak müsadere mülkiyetten yoksun bırakma sonucuna yönelen bir karardır, bu nedenle P1-1’in ilk paragrafının ikinci cümlesinin uygulanması düşünülebilirdi. Ama müsadere gereği mülkiyetin devlete geçmesi için bu konuda kesinlemiş bir karara gerek vardır. Oysaki olayda başvurucunun itirazı üzerine kararın bozulduğu görülmektedir, bu nedenle başvurucu yasal olarak mülkiyetinden yoksun kalmamıştır. Bu değerlendirmesinin ardından yaptığı yargılamada ikinci paragraf yönünden kullanımın denetimi biçiminde ortaya çıkan el atmanın haklılığına karar vermiştir. Gerekçesinde mafyayla savaşım gibi önemli derecede kamu yararı için hükümetin belli süre mülkiyetin kullanımını müsadere ile denetlemesi dengeyi bozmadığını belirtmiştir. Üstelik bu durum yasaya dayanmaktadır. Bu sonuçtan sadece kamyon ve dokuz aracın müsaderesi bakımından ayrılmıştır, çünkü beş yıl boyunca müsadere kaydının geri alınmamasının dengeyi bozduğuna kanaat getirmiştir. Kararı değerlendirdiğimizde el koyma yönünden vardığı sonuca katılıyoruz. Müsadere konusunda ise yasal olarak mülkiyetinden yoksun kalmadığı anlaşılmaktadır ancak mahkemenin Sporrong kararından beri yerleşen içtihadına göre mülkiyetten yoksunluğun varlığı belirlenirken sadece resmi bir kamulaştırma olup olmadığına bakılmaz, ayrıca görünenlerin ardındaki gerçeklere bakarak başvurucunun mülkiyet hakkının fiilen ne durumda olduğu incelenecektir. Olayda mahkeme fiilen yoksun kalıp kalmadığı konusunda bir değerlendirmede bulunmamış, doğrudan P1-1’in ikinci paragrafının uygulanacağına karar vermiştir. Eğer yapılan incelemede mülkiyetinden gerçekten yoksun kaldığı anlaşılsaydı bu yoksunluğun haklı görülebilir olup olmadığı incelenebilecekti. Ama bu aşamada yapılan inceleme görüşümüze göre eksik kalmıştır. Bu nedenle karara kısmen katılıyoruz.

X. Türkiye’ye Karşı Açılan Moğul Davası*
A. Davanın Esasının Özeti
Başvurucular 1945 ve 1949’da doğmuş ve sırasıyla Seferihisar, İzmir’de yaşamaktadır. Başvurucuların babası Ali Moğul Seferihisar’daki iki evini 1972 ve 1973’te bir noter senediyle oğullarına satmıştır. Oturdukları evlerin üzerinde bulunduğu arsanın mülkiyetini başvuruculara devretmiştir; ama bu arsa o sırada tapu kütüğüne kayıtlı değildir. Başvurucular arsanın Seferihisar Belediyesince ikiye bölünmesini istemişlerdir. Daha sonra belediye istemlerini 25.4.1979’da kabul etti. 12.10.1981’de bölgede yapılan kadastro ölçümünün ardından başvurucular adına Seferihisar’da üç ve dört numaralı parseller kaydedilmiştir.

1990 Kıyı Kanunu gereği 1999’da Milli Emlak Genel Müdürlüğünün yaptığı ölçümde başvurucuların arsaları ve evleri kıyı çizgisinin içinde kalmıştır. 18.5.2000’de hazine arsalarının kıyı çizgisi içine düştükleri gerekçesiyle mülkiyet hakkının iptali için Seferihisar İlk Derece Mahkemesinde başvurucular aleyhine dava açmıştır. 1990 Kıyı Kanununa göre söz konusu arsanın bir bireye ait olamayacağını, sadece kamu yararı için kullanılabileceğini ileri sürmüştür. 29.6.2001’de mahkemece atanan bilirkişi kurulu (jeomorfolog, harita mühendisi, tarım mühendisi) başvurucuların arsasını incelemiş ve kıyı çizgisinin içine düştüğü sonucuna varmıştır. Bilirkişi raporuna dayanarak 19.7.2001’de ilk derece mahkemesi hazinenin istemini kabul etmiştir ve tapu kütüğünde kayıtlı olan mülkiyet hakkını iptal etmiştir. Başvurucuların temyiz ve karar düzeltme istemleri Yargıtay tarafından sırasıyla 20 Şubat, 22 Mayıs, 5 Haziran 2002’de reddedilmiştir.

Belli olmayan tarihlerde hazine başvuruculara karşı müdahalenin meni ve bitişik evlerin yıkılması için dava açmıştır. 15.6.2004’te Seferihisar İlk Derece Mahkemesi ilk başvuruyla ilgili bu istemi kabul etmiştir. Bu karar henüz kesinleşmedi. İkinci başvurucuya karşı açılan dava aynı mahkemede hâlen derdesttir.

İlgili iç hukuk mahkemenin N.A. ve Diğerleri-Türkiye(11.10.2005), Doğrusöz ve Aslan-Türkiye (30.5.2006) gibi benzeri davalardaki kararlarında açıklanmıştır.

B. Komisyon Önünde Yargılama
İki başvurunun benzerliği nedeniyle mahkeme bunları birleştirmeyi uygun bulur. Başvurucular yetkililerin kendilerini P1-1’e aykırı olarak tazminat ödemeksizin arsalarından yoksun bıraktığından yakınmıştır. Hükümet ilk olarak sözleşmenin 35/1’de öngörüldüğü gibi iç hukuk yollarını başvurucunun tüketmediğini ileri sürdü. Bu bağlamda başvurucuya karşı açılan men davasının sonuçlanmadığını belirterek sürdürdü. Hatta başvurucuların iç hukukta olanaklı yönetsel ve medeni hukuk yollarına düzgünce başvuramadıklarını ileri sürdü. Başvurucular mülkiyet haklarına ilişkin iç hukukta etkili bir yol olmadığını savundu. Komisyon hükümetçe işaret edilen medeni ve yönetsel yolların başvurucuya hukuka aykırı olarak iptal edilen kayıt nedeniyle sadece tazminat sağlayabileceğini gördü. Komisyon bu nedenle hükümetin ilk itirazını reddetti ve başvurunun kabul edilebilirliğini açıkladı.

C. Mahkeme Önünde Yargılama
Hükümet Anayasaya göre kıyı çizgilerinin gerisinin devlete ait olduğunu ve hiçbir zaman özel mülkiyete dönüşemeyeceği savını sürdürdü. Başvurucuların mülkiyetlerinin iptali yoluyla Seferihisar İlk Derece Mahkemesinin hukuka aykırı olan bir durumu doğruya çevirdiğini ileri sürdü. Dahası zaten devlete ait olan malları kamulaştırmak olanaklı olmadığından başvuruculara mülkiyet haklarının iptali nedeniyle tazminat ödenemeyeceğini iddia ettiler. Ancak başvurucuların “tam yargı davası” açma veya Borçlar Yasasına göre zararın tazminini isteme hakları vardı ama haklarını kullanmadılar.

Başvurucular 1981’deki kadastro ölçümü süresince arsa parsellerinin tapu kütüğünde kendi adlarına kayıtlı olduğunu ileri sürdü. Bu tarih kıyı bölgelerinin devletin tasarrufunda olduğunu öngören Anayasanın kabul edilmesinden ve kıyı çizgisiyle ilgili yeni 3621 Sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarih olan 1990’dan öncedir. Ayrıca mallar üzerinde yetkililerce saygı duyulması gereken bir yararları olduğunu belirttiler. Ama başvurucular herhangi bir tazminat ödenmeden mülkiyet hakkından yoksun bırakıldıklarını belirtti.

Mahkeme daha önce defalarca benzer davalara baktı ve mülkiyet haklarının iptali, evlerinin yıkılması, iyi niyetle kazanımları olduğuna, ama devletin mülkiyetine tazminat ödenmeksizin geri döndüğü durumda P1-1’in ihlal edildiğine karar verdi[46]. Mahkeme bu davada da bu sonuçtan ayrılmak için bir neden görmemişti. Buna uygun olarak P1-1’e aykırılık olduğuna karar verdi.

Mahkeme kararında yollama yapılan Doğrusöz ve Aslan Davasının ilgili paragraflarında şöyle bir değerlendirme yapılmıştır: “26. P1–1 anlamında mülkiyetten yoksunluk olup olmadığını belirlerken sadece resmi bir el koyma veya kamulaştırma olup olmadığına bakmak yeterli değildir, ayrıca görünenlerin ardına bakmak ve yakınılan durumun gerçekliklerini araştırmak gerekir. Sözleşme “uygulanabilir ve etkili” olan hakları korumayı amaçladığından durumun fiili bir kamulaştırma sayılıp sayılmayacağı belirlenmelidir[47]. 27. Bu bağlamda mahkeme yineliyor: Bir kişiyi mülkiyetinden yoksun bırakan bir önlemin sadece kamu yararı gibi meşru bir amaca dayanması yeterli değildir, aynı zamanda gerçekleştirilmesi amaçlanan şeyle izlenen yollar arasında haklı görülebilir bir orantılılık bulunmalıdır[48]. Gerekli denge eğer ilgili kişi “bireysel ve aşırı bir yük” taşıyorsa yoktur. 28. Sözleşmeci devletlerin hukuk sistemlerine göre mülkiyetin kamu yararı için tazminat ödemeksizin alıkonulmasının buradaki amaçlarla ilgisiz istisnai koşullarda ancak haklı görülebileceğini yineler mahkeme. P1–1 ile güvence altına alınan mülkiyet hakkı koruması herhangi eşdeğer ilkenin yokluğu halinde aldatıcı ve etkisiz hale gelir[49]. 29. Bu davada mahkeme başvurucuların 1965’te Samandağ Belediyesinden uyuşmazlık konusu arsayı satın aldığını ve 2001’e dek kesintisiz olarak adlarına kayıtlı olduğunu görmüştür. Satın alma sırasında ne kayıtlar arasında bireyleri mülkiyetten böyle men eden bir uyarı vardı ne de arsanın kıyı çizgisi içinde yer aldığı iddiası vardı. Mülkiyet hakkı Yargıtay tarafından 30.4.2001’de onanan Samandağ Hukuk Mahkemesinin 19.12.1999 tarihli kararıyla hazineye devredildi. Bu nedenle iç mahkeme kararı P1-1’in ikinci tümcesi anlamında başvurucuları açıkça mülkiyetten yoksun bırakan etkiye sahiptir[50]. 30. Mahkeme Samandağ Hukuk Mahkemesinin Hazine adına arsanın kaydedilmesi kararının hukuka dayandığına dikkat çeker. Çünkü karar Kıyı Kanununun hükümlerine, Anayasanın kırk üçüncü maddesine, Tapu Kanunun otuz üçüncü maddesine, Kadastro Kanununun on altıncı maddesine dayanıyor Anayasa Mahkemesi’nin içtihatlarına uygun olarak. Ayrıca yanların mülkiyetten yoksunluğun kamu yararına olduğu konusunda uyuşmazlık içinde olmadığına dikkat çekiyor. Bu olgu iç mahkeme kararlarında da belirtiliyor. Ama başvurucular mülkiyetlerinin hazineye devredilmesi karşılığında hiç tazminat almadılar ve hükümet bu siyasayı haklı kılabilecek ikna edici unsurlar ortaya koymadı. 31. Mahkeme, mallarının devri karşılığında yeterli tazminatın yokluğunda söz konusu müdahalenin yasaca öngörülmesine karşın toplumun genel yararlarının gerekleri ile bireyin temel haklarının korunmasının gerekleri arasında adil bir denge kuramadığı sonucuna varır[51]. 32. Sonuç olarak P1-1’in ihlali olduğuna karar vermiştir.”

D. Değerlendirme
Başvurucular daha önce tapu kütüğüne kayıtlı olmayan bir arsayı babalarından noter senedi ile devralmış ve arsanın zilyedi olarak kadastro işlemleri sırasında iç hukuka uygun olarak adlarına tespit edilip tapu kütüğüne mülkiyet hakları kaydedilmiştir. Daha sonra çıkarılan bir yasa gereği mahkeme başvurucuların mülkiyet hakkını hiçbir tazminat ödemeksizin iptal etmiştir. Gerekçe olarak başvurucunun arsasının yasada belirlenen kıyı çizgisinin içine düştüğü ve kıyı çizgisinin gerisinde kalan taşınmazların hiçbir şekilde özel mülkiyete dönüşmeyeceği gösterilmiştir. Bu olgulardan çıkarılan sonuç bir kamulaştırma yapılmaksızın mülkiyet hakkına el atılmış olduğudur. Yasa kamu yararı gereği kıyı çizgisinin özel mülkiyete dönüşmeyeceğini belirleyebilir ama bu hükmün yasa yürürlüğe girmeden önce özel mülkiyet altındaki taşınmazlar için uygulanması bir kamulaştırmasız el atma örneğidir. Çünkü P1-1’in ikinci tümcesine göre mülkiyetten yoksun kılmanın haklı görülebilmesi yasada öngörülmesine, kamu yararının varlığına ve protokolde açık olmasa da mahkeme içtihadıyla geliştirilen diğer ölçüte göre bireysel yararla kamu yararı arasında adil bir denge kurmasına bağlıdır. Oysaki olayda kamu yararı düşüncesiyle hareket edilirken hiçbir tazminat ödenmemesi dengeyi bozmuştur. Tazminat ödenmemesine ilişkin haklı bir gerekçe de gösterilememiştir. Mülkiyetten yoksun bırakan bir el atmanın kamulaştırma işlemiyle gerçekleştirilmesi gerekirken böyle yapılmamış, el atmanın haklılığı kanıtlanamamıştır. Bu nedenle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine yönelik mahkeme kararının gerekçesine katılıyoruz.

SONUÇ
Yukarıda incelenen yedi kararın hepsinde öne çıkan iddialar fiili kamulaştırma, bir başka deyişle kamulaştırmasız el atmanın varlığı nedeniyle mülkiyet hakkının ihlaline ilişkindir. Mahkemenin verdiği kararların gerekçelerinde de bir kararlılık ve bir bakış açısı bulunmaktadır. Bu bakış açısı bu tür iddialar ortaya atıldığında öncelikle mülkiyet hakkının varlığını belirlemek, daha sonra hakka yönelen bir el atmanın olup olmadığını belirlemek, el atma varsa bunun ikinci ve üçüncü kurala göre haklı olup olmadığını belirlemek, haklı değilse mülkiyetten barışçıl yararlanma hakkına saygı duyma ilkesinin çiğnendiğine hükmetmektir. Bu belirlemeleri yaparken mahkeme kavramları özerk kavramlar olarak yorumlamaktadır, müdahalelerin haklılığı konusunda aranan kamu yararı ölçütünde devletlere geniş bir takdir yetkisi tanımakla birlikte temelindeki olguları araştırmakta, temelden yoksun kamu yararı iddialarını dikkate almamaktadır. Hakka yönelen el atmaların varlığını belirlerken mahkeme resmi bir kamulaştırma olmasa da görünenlerin ardındaki gerçeklere bakmaktadır. Bunun sonucu ise fiili kamulaştırmaların varlığı halinde de P1-1’e göre mülkiyet hakkına saygı duyulmadığı sonucuna varılabilmesidir. Ayrıca sözleşmede açıkça yer almasa da el atmanın ölçülü, orantılı olmasının gerektiğini belirterek bireysel yararla toplumsal yarar arasında denge kurulup kurulmadığını araştırmaktadır. Bu dengenin sağlanmasında el atılan malın değerine göre belirlenmiş bir tazminat ödenmesi önem taşımaktadır ama bazı durumlarda daha az miktarda tazminat ödenmesini çeşitli nedenlerle orantısız bulmamaktadır. Bu durumda orantı sorunu her olayın somut koşullarına göre çözülecektir.

KAYNAKÇA
Akad, Mehmet, “Mülkiyet Hakkı Üzerine Bir Anayasa Mahkemesi Kararı”, Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S. 2, 2007, s. 11–20.

Carss-Frisk, Monica, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 No.lu Protokolünün 1. Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz, İnsan Hakları El Kitapları No. 4, 1. B., Strasbourg, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Genel Müdürlüğü, 2001.

Çelikyay, Hakan S., “Adlî Yargıda Anayasa Duyarlılığı (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2005/12–466 E., 2005/458 K. Sayı ve 13.07.2005 Tarihli Kararı Üzerine Bir Değerlendirme)”,Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S. 2, 2007, s. 99–117.

Çoban, Ali Rıza, Protection of Property Rights within The European Convention on Human Rights, Ashgate, Hants, England, 2004.

Dijk, P. ve Hoof, G. J. H., TheoryandPractice of theEuropeanConvention on HumanRights, 2. B., Boston, 2006.

Dinç, Güney, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Malvarlığı Hakları, Türkiye Barolar Birliği Yayınları: 124, 1. B., Ankara, Türkiye Barolar Birliği, 2007.

Doğru, Osman,Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatları Cilt:1–2, İstanbul, Legal Yayınları, 2004.

Dutertre, Gilles, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarından Alıntılar, Avrupa Konseyi, 2005.

Gearty, C. A., der., European Civil Liberties and the European Convention on Human Rights A Comparative Study,International Studies in Human Rights Volume 48, Hague-London-Boston, 1997.

Gölcüklü, Feyyaz ve Gözübüyük, Şeref, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması (AİHM İnceleme ve Yargılama Yöntemi), 4. B., Ankara, 2003.

Gündüz, Aslan, Milletlerarası Hukuk Temel Belgeler Örnek Kararlar, 5. B., İstanbul, Beta Basım, 2003.

Hançer, Türkan, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Mülkiyet Hakkı ve Türkiye”,Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, T.C. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Ankara, 2005.


İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme ve 1, 4, 6, 7, 12 ve 13 No.lu Protokoller (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi), http://www.echr.coe.int/NR/rdonlyres/3BAA147F-29C9-48CE-AF64-FB85A86B2433/0/TUR_Conven.pdf Erişim Tarihi: 16.06.2010.

Sarı, H. Gürbüz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1. Protokole Göre Malvarlığı Haklarının Korunması, 1. B., İstanbul, Beta Basım, 2006.

The European Court of Human Rights HUDOC Portal, http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/ Erişim Tarihi: 16.06.2010.

Yılbaşı, Hannan, AİHS Kapsamında Mülkiyet Hakkı Semineri Hazırlığı, Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı.




* Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı

[1] Metin Günday, İdare Hukuku, İmaj Yayınevi, 9. Baskı, Ankara, 2004, s. 221–222.

[2] P. Dijk ve G. J. H. Hoof, TheoryandPractice of theEuropeanConvention on HumanRights, 2.B., Boston, 2006, s. 454.

[3] Güney Dinç, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Malvarlığı Hakları, Türkiye Barolar Birliği Yayınları: 124, 1.B., Ankara, 2007, s. 4–5.

[4] Mehmet Akad, “Mülkiyet Hakkı Üzerine Bir Anayasa Mahkemesi Kararı”,Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,2007, S.2, s. 17.

[5] James-Birleşik Krallık davası, Seri A-98, 21.02.1986, § 46. Monica Carss-Frisk, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 No.lu Protokolünün 1. Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz, İnsan Hakları El Kitapları No. 4, 1.B., Strasbourg, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Genel Müdürlüğü, 2001, s. 5.

[6] Aslan Gündüz, Milletlerarası Hukuk Temel Belgeler Örnek Kararlar, 5. B., İstanbul, Beta Yayınları, 2003, s. 192–193.

[7] Osman Doğru, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatları Cilt:1–2, C. II, İstanbul, Legal Yayınları, 2004, s. 7.

[8] İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme ve 1, 4, 6, 7, 12 ve 13 No.lu Protokoller (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi), http://www.echr.coe.int/NR/rdonlyres/3BAA147F-29C9-48CE-AF64-FB85A86B2433/0/TUR_Conven.pdf, Erişim Tarihi: 16.06.2010.

[9] Carss-Frisk, s. 6.

[10] Sporrong ve Lönnroth-İsveç Kararı, 23.09.1982, Seri A–52, § 61.

[11] H. Gürbüz Sarı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1. Protokole Göre Malvarlığı Haklarının Korunması, 1.B.,İstanbul, Beta Basım, 2006, s. 47.

[12] Carss-Frisk, s. 24.

[13] Ali Rıza Çoban, Protection of Property Rights within The European Convention on Human Rights, Ashgate, Hants, England, 2004, s. 186–187.

[14] Dijk ve Hoof, s. 455.

[15] Sarı, s. 9–22; Carss-Frisk, s. 6.

[16] Yukarıda sayılan örnekler sırasıyla Sporrong ve Lönnroth-İsveç 1982, Van Der Muselle-Belçika 1983, Van Marle-Hollanda 1986, James ve Diğerleri-İngiltere 1986, Weissman-Romanya 2006. Dinç, s. 27–28.

[17] Söz konusu değerlendirme Danılyuk-Ukrayna, 19.05.2005 kararında yapılmıştır. Dinç, s. 25.

[18] Hannan Yılbaşı, AİHS Kapsamında Mülkiyet Hakkı Semineri Hazırlığı, Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı, s. 70.

[19] Sarı, s. 16.

[20] Ibid., s. 113.

[21] Carss-Frisk, s. 24–25.

[22] Feyyaz Gölcüklü ve Şeref Gözübüyük, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması (AİHM İnceleme ve Yargılama Yöntemi), 4.B., Ankara, 2003, s. 423.

[23] Ibid., s. 423.

[24] Dinç, s.52–53.

[25] Hentrich-Fransa Kararı, Seri A no. 296-A, 22.09.1994, s.19, § 42.

[26] Gilles Dutertre, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarından Alıntılar, Avrupa Konseyi, 2005, s. 446.

[27] Türkan Hançer, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Mülkiyet Hakkı ve Türkiye”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, T.C. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Ankara, 2005, s. 62–63.

[28] Dijk ve Hoof, s. 462.

[29] Amuur – Fransa, 25.06.1996, § 50, Sarı, s. 50–51.

[30] Dijk ve Hoof, s. 463.

[31] Lithgow ve Diğerleri-İngiltere, Seri A–102, 8.7.1986, § 20 ve Akkuş-Türkiye, 9.7.1997, § 27. Gölcüklü ve Gözübüyük, s. 425.

[32] Ashingdane-Birleşik Krallık Kararı, Seri A–93, 28.05.1985. Dinç, s. 61.

[33] Ibid., s. 68. Mahkeme bir başka kararında da ölçülülük ilkesinin ihlal edildiği sonucuna varmakta, ölçülülük denetiminin kamulaştırmanın tazminini de kapsadığını belirtmektedir. Hakan S. Çelikyay, “Adlî Yargıda Anayasa Duyarlılığı (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2005/12–466 E., 2005/458 K. Sayı ve 13.07.2005 Tarihli Kararı Üzerine Bir Değerlendirme)”, Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,2007, S. 2, s.106’dan Helene Pauliat, “Mülkiyet Hakkı”, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İdari Yargı Sempozyumu, 24–25 Ekim 2003, Türkiye Barolar Birliği Yayını, Ankara, 2004, s. 288.

* Başvuru Numarası: 7151/75; 7152/75. Karar Tarihi: 23.09.1982. Seri A no. 52. The European Court of Human Rights HUDOC Portal, http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/, Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın yetmiş birinci paragrafının ikinci cümlesine kadar olan kısmı tarafımızdan çevrilmiştir.

[34] Yetmiş birinci paragrafın ikinci cümlesinden yetmiş beşinci paragrafa kadar olan kısmı Osman Doğru tarafından çevrilmiştir. Bakınız Doğru, C. I, s. 495–496.

[35]Iain Cameron, “Sweden”, European Civil Liberties and the European Convention on Human Rights A Comparative Study,International Studies in Human Rights Volume 48, der., C. A. Gearty. Hague-London-Boston, 1997, s. 231.

* Başvuru Numarası 28342/95. Karar Tarihi 28.10.1999. The European Court of Human Rights HUDOC Portal, http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/, Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın İngilizceden Türkçeye çevirisi tarafımızdan yapılmıştır.

[36] Bakınız Lüdi-İsviçre Davası Seri A–238, 15.06.1992, s. 18, § 34.

[37] Bakınız Sporrong, Lönnroth-İsveç Kararı, Seri A–52, 23.09.1982, § 63.

[38] Bakınız Sporrong, Lönnroth-İsveç Kararı, Seri A–52, 23.09.1982, §§ 69–74.

* Başvuru Numarası 14556/89.Karar Tarihi 24.06.1993. Seri A no. 260-B. The European Court of Human Rights HUDOC Portal, http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/, Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın İngilizceden Türkçeye çevirisi tarafımızdan yapılmıştır.


[39] Sporrong, Lönnroth-İsveç Kararı, Seri A–52, 23.09.1982, § 63.

* Başvuru Numarası 13616/88. Karar Tarihi 22.09.1994. Seri A no. 296-A. The European Court of Human Rights HUDOC Portal, http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/, Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın İngilizceden Türkçeye çevirisi tarafımızdan yapılmıştır.


[40]Eva Steiner, “France”, European Civil Liberties and the European Convention on Human Rights A Comparative Study,International Studies in Human Rights Volume 48, der., C. A. Gearty. Hague-London-Boston, 1997, s. 304.

* Başvuru Numarası 8793/79. Karar Tarihi 21.02.1986. Seri A–98. The European Court of Human Rights HUDOC Portal, http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/, Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın İngilizceden Türkçeye çevirisi Osman Doğru tarafından yapılmıştır. Doğru, C. II, s. 3–18.


[41] Bakınız en yakın tarihli karar, Ashingdane-Birleşik Krallık Kararı, Seri A–93, 28.05.1985, § 59.

[42] Sporrong, Lönnroth-İsveç Kararı, Seri A–52, 23.09.1982, § 61.

[43] Bakınız en yakın tarihli karar olarak Malone Kararı, 2.8.1984, § 67.

* Başvuru Numarası 12954/87. Karar Tarihi 22.02.1994. Seri A no. 281-A. The European Court of Human Rights HUDOC Portal, http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/, Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın İngilizceden Türkçeye çevirisi tarafımızdan yapılmıştır.

[44] Guzzardi-İtalya Kararı, Seri A no. 39, 06.11.1980, §§ 46–48.

[45] Bakınız Handyside-Birleşik Krallık, Seri A no. 24, 07.12.1976, s. 30, § 63, AGOSI-Birleşik Krallık, Seri A no. 108, 24.10.1986, s. 17, § 51.

* Başvuru Numarası 40217/02 ve 40218/02. Karar Tarihi 09.01.2007. The European Court of Human Rights HUDOC Portal, http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/, Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın İngilizceden Türkçeye çevirisi tarafımızdan yapılmıştır.

[46] Yukarıda sözü edilen kararlarda N.A. ve Diğerleri §§ 36–43 ve Doğrusöz ve Aslan §§ 26–32.

[47] Sporrong ve Lönnroth-İsveç, 23.09.1982, Seri A–52, § 63.

[48] Ibid., § 69.

[49] Lithgow ve Diğerleri-Birleşik Krallık, 8.7.1986, A–102, §102.

[50] Karar metninden naklen bakınız mutatis mutandis, Brumarescu-Romanya No. 28342 §77, ECHR 1999-VII.

[51] Karar metninden naklen bakınız mutatis mutandis, N.A. ve Diğerleri-Türkiye, No. 37451/97, §§ 41–42, ECHR 2005-...
Bu makaleden kısa alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir :

"Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne Göre Kamulaştırmasız El Atma" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Özge Yücel'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak yazarının izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.


[Yazıcıya Gönderin] [Bilgisayarınıza İndirin][Arkadaşa Gönderin] [Yazarla İletişim]
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
» Makale Bilgileri
Tarih
16-11-2010 - 19:10
(1254 gün önce)
Yeni Makale Gönderin!
Değerlendirme
Şu ana dek 2 okuyucu bu makaleyi değerlendirdi : 2 okuyucu (100%) makaleyi yararlı bulurken, 0 okuyucu (0%) yararlı bulmadı.
Okuyucu
5064
Bu Makaleyi Şu An Okuyanlar (1) :  
* Son okunma 7 saat 27 dakika 2 saniye önce.
* Ortalama Günde 4,04 okuyucu.
* Karakter Sayısı : 190671, Kelime Sayısı : 18651, Boyut : 186,20 Kb.
* 7 kez yazdırıldı.
* 11 kez indirildi.
* 8 okur yazarla iletişim kurdu.
* Makale No : 1281
Yorumlar : 0
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
Makalelerde Arayın
» Çok Tartışılan Makaleler
» En Beğenilen Makaleler
» Çok Okunan Makaleler
» En Yeni Makaleler
THS Sunucusu bu sayfayı 0,59661794 saniyede 14 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2013) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.