Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Aktif Makale Mobese Ve Güvenlik Kamerası Görüntü Ve Kayıtlarının Ceza Muhakemesinde Delil Niteliği

Yazan : M. İhsan Darende [Yazarla İletişim]
Avukat

Makale Özeti
Teknolojinin gelişmesi ile tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaya başlanan güvenlik kameraları ile belli alanlar sadece izlenmemekte aynı zamanda kayda da alınmaktadır. Bu kameraların kayıtları ceza soruşturmalarında kimi zaman hukuk uyuşmazlıklarında delil olarak kullanılmak istenmekte ve bu deliller sıkça tartışma konusu olmaktadır. İster kamu ister özel kişilere ait olsun güvenlik kameraları ile elde edilen deliller hukuka uygun mudur? Bu delillerin geçerliliği hangi koşullara bağlıdır?

Teknolojinin gelişmesi ile tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaya başlanan güvenlik kameraları ile belli alanlar sadece izlenmemekte aynı zamanda kayda da alınmaktadır. Bu kameraların kayıtları ceza soruşturmalarında kimi zaman hukuk uyuşmazlıklarında delil olarak kullanılmak istenmekte ve bu deliller sıkça tartışma konusu olmaktadır. İster kamu ister özel kişilere ait olsun güvenlik kameraları ile elde edilen deliller hukuka uygun mudur? Bu delillerin geçerliliği hangi koşullara bağlıdır? Bu sorunu çözebilmek için önce ceza muhakemesi hukuku sosyolojisini ele almak gerekir.

Ceza Muhakemesi Hukukunun Sosyolojisi

İnsan, aklı ve zekâsı sebebiyle sosyal bir varlıktır: Doğaya karşı, dayanışma sayesinde güçlü olduğunun bilincindedir. Zamanla, dayanışmanın ürettiği bilginin gücünün farkına varmış, bilgiyi, sadece doğayı öğrenmek için değil dönüştürmek ve değiştirmek için kullanabileceğini de anlamıştır. Böylece sosyal birimler, kan bağına bağlı topluluk olmaktan çıkarak, iş bölümünün örgütlenebildiği topluma/toplumlara dönüşmüştür. Tarihsel gelişim, toplumların entegrasyonu, bütünleşmesi şeklinde devam etmekte, toplumsal yapılar büyüdükçe, doğayı dönüştürmede kullanılan bilgi de artmaktadır. Üretilen bilgi kolektiftir; bilgiyi sağlayan süreç de kolektiftir.
Topluluktan topluma geçiş, bilincin ürünüdür; topluluğui düzenleyen gelenekler artık yerini toplumsal yaşamı düzenleyen kurallara bırakmış, bu kuralların uygulanması kamusal gücün yaptırımına dayandırılmıştır: Hukuk devletle birlikte doğmuştur; artık bireyler üzerinde grubun baskısı değilii, ortak aklın yönlendirici kuralları vardır. Keza sorumluluk kolektif değil kişiseldiriii.
Toplumla birey, çıkarları çatışan özneler değillerdir: Birey toplum sayesinde doğayı yönlendirir, toplum bireyler sayesinde bilgi üretir. Sadece bilgi değil, akıl da kolektiftir. Toplum ve birey birlikte gelişirleriv, sadece bilgiyi değil, değerleri de birlikte üretirler. Bireyin içine doğduğu topluluk (Başta aile) daha önce üretilmiş değerleri bireye aktarır ama birey, bunu olduğu gibi kabul etmekle kalmaz; süreç içinde değerler arasında ilişki kurar, bilgiyle değerleri yoğurur ve kendisi öznel değerler oluşturur. Her birey, hem bilgiyi hem değerleri sürgit geliştirir ve her bir bireyin ürettiği bilgi ve değerler, kolektif bilgi ve değerlerin bir parçası olur. Ortak akıl, ortak değerler bu suretle oluşur. Tekrar belirtmek gerekirse: Birey, toplumu geliştirir ve dönüştürür, toplum da bireyi değiştirir ve dönüştürür; ikisi birlikte doğayı değiştirir ve dönüştürür.
Hukukun amacı sosyal yaşamı düzenlemek, düzen bozulduğunda onarmak, birlikte yaşamın kalitesini yükseltmektir; bireyle toplum arasındaki karşılıklı etkileşimin kanallarını açık tutmak, bireyin toplumu, toplumun bireyi geliştirmesinin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmaktır. Bir hukuk disiplini olarak, ceza muhakemesiv hukukunun asli amacı da budur; disipline özgü özgül amacı ise toplumsal gelişme düzeyi ile birlikte değişime uğramıştırvi. Günümüzde ceza muhkeme hukukun amacı suç teşkil eden olguların/maddi gerçeğin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmasını sağlamaktır. Çünkü suç teşkil eden olgular, sosyal yaşamı kesintiye uğratır, bireyle toplum arasında gerilim yaratır; bu gerilim, bireyin toplumu, toplumun da bireyi geliştirmesinin önüne büyük bir engel olarak çıkar. Suçla ortaya çıkan gerilimin doğasını doğru ve tam olarak tespit etmek, yol açtığı zararı giderebilmek için şarttır. Olgunun mahiyeti tam olarak tespit edilmelidir ki bozulan sosyal düzeni onarmak için en uygun önlemler alınabilsin. İşte bu sebeple ceza muhakemesi hukukunun özgül amacı suç teşkil eden olguların (Maddi gerçeğin) tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmasını sağlamaktır.
Ancak maddi gerçek araştırılırken uygulanan yöntemler, hukukun asli amacına uygun olmak zorundadır: Toplumun bireyi, bireyin toplumu geliştirme kanallarını açık tutmak. Çünkü hukuk toplum vicdanının ürünü olsa da onu uygulayacak ve yürütecek olan, devlettir; toplumun kendisi değil, örgütüdür. Devlet hukuku uygularken güç uygulamaktadır. Uygulanan güç, doğası gereği, muhatabında gerilim yaratmaktadır. Muhataptaki gerilim ise topluma yansımaktadır. İşte bu kısır döngüyü kırmanın tek yolu, hukuku uygularken kullanılan kamu gücünün yarattığı gerilimin, sosyal düzeni bozan olgunun yarattığı gerilime göre kabul edilebilir ölçüde hafif olmasıdır. Bu sebeple kamu gücünü kullanma, gitgide daha sıkı şekli ve
denetlenebilir koşullara bağlanmaktadır. Burada şeklin önemi, uygulanan işlemlerin denetlenebilir olmasını sağlamaktan gelmektedir.
Bu genel çerçeveden bakıldığında, ceza muhakemesinin en önemli aracı olan delillerin, hukuka uygun yollarla temin edilmesi şarttır. Ancak doğası gereği sıkı ve etraflı şekil şartlarına bağlanmış olan ceza muhakemesi hukukunda, hukuka aykırı tüm delillerin geçersiz sayılması gerekir mi?
Faydacı görüşten yana olan hukukçular, bireyi toplumun önüne koydukları için, en küçük bir hukuka aykırılığın dahi, o delile dayanma imkanını tümüyle ortadan kaldırdığını kabul etmektedirler. Bireyin kendi kişisel faydasını elde ederken, sosyal faydayı da sağladığını kabul eden bu görüş, toplumun bireye yaptığı katkıyı ve bireyle toplumun karşılıklı etkileşim içinde sürekli olarak birlikte geliştiklerini gözden kaçırmaktadır. Bilhassa Anglo-Amerikan sisteminde geliştirilen bu anlayış, bireyi sadece devletten değil, toplumdan da korumak gerektiğini kabul etmektedir; bireyin özgürlüğünü korumak uğruna, maddi gerçeği ortaya çıkarma amacından feragat edilebileceğini ileri sürmektedir.
Toplumu bireyin önüne koyan hukukçular ise toplumu savunmasız bırakmama adına, çok daha geniş bir hukuka aykırı delil kategorisini geçerli kabul etme eğilimindedirler. Aksi takdirde, maddi gerçek ortaya çıkmayacak, suçla bozulan sosyal düzen uygun önlemlerle düzeltilemeyecek, bu da toplumu büyük zarara uğratacaktır. Bu uğurda, özgürlüklerin kısıtlanmasını doğal karşılamaktadırlar.
Kanımca her iki görüş de aşırılığa kaçmaktadır. Bunun sebebi toplumla bireyi karşı karşıya koymaları ve birini diğerine üstün tutmalarıdır; birey ve toplum arasındaki karşılıklı etkileşimi ve dinamik inşa sürecini gözden kaçırmalarıdır.
O halde hukuka aykırı deliller hususunda izlenmesi gereken yol nedir?
Kanımca burada mutlak ve nispi geçersizlik ölçütünü uygulamak gerekir: Herhangi bir hukuka aykırılığın, delili her durumda geçersiz kılması halinde mutlak olarak geçersizlikten söz edilir. Bunun da iki türevi vardır: Birincisi; geçersizliğin mevzuat tarafından açıkça belirtildiği durumlardır. İkincisi ise mevzuatın koruduğu bir hukuki konuyu/alanı ihlal ettiği açık olan davranışlarla/yöntemlerle toplanan delil, mutlak olarak geçersizdir.
Nispi geçersizlikte ise bir mukayese yapmak gerekir. Delili toplamak için uygulanan yöntemin muhatapta ve/veya toplumda yarattığı gerilim, suçun yarattığı gerilimle eşit veya fazla ise delil geçersizdir. Aksi durumda alt ölçütlere ihtiyaç vardır.

Mutlak Olarak Geçersiz Deliller
Mutlak Geçersizliğin Mevzuatla Belirlenmesi

Mevzuat, belli bir delil toplama yöntemiyle elde edilen delilin geçersizliğini açıkça belirtmiş olabilir. Aslında burada yapılan, o delil toplama yönteminin yaratacağı gerilimin, herhangi bir suçun yaratacağı gerilime baskın olduğunun mevzuat tarafından tespit edilmesidir:
Örneğin, CMK 148/3 uyarınca: “Yasak usullerle elde edilen ifadeler rıza ile verilmiş olsa da delil olarak değerlendirilemez.” Gerçi burada, yasak sorgu yöntemlerini düzenleyen normun ihlal edilmesi halinde, bunun herkes tarafından anlaşılabilmesi söz konusudur. Herkes tarafından anlaşılan bir ihlal hem muhatapta hem de toplumda müthiş bir baskı ve gerilim yaratır. Çünkü ihlal bizatihi devlet (Daha doğrusu devlet gücünü kullanan kamu görevlisi) tarafından gerçekleştirilmiştir ve kamu gücünün haksız ve orantısız kullanılması, bireylerin işlediği suçun devlet tarafından işlenmesi anlamını taşımaktadır. Böyle bir gücün işlediği bir suçun yaratacağı gerilim ve kaygı, her türlü suçun yaratacağından daha fazladır. Bu sebeple, bu hüküm olmasaydı dahi bu delil her şartta geçersiz olacaktı. Ancak kanun koyucu bu mutlak aykırılığı ayrıca belirtmeyi uygun görmüş, hatta yararı zedelenen öznenin rızası bulunsa dahi delili geçersiz kabul etmiştir.
Bunun gibi, CMK'nın 75. maddesi şu şekildedir: “Bir suça ilişkin delil elde etmek için şüpheli veya sanık üzerinde iç beden muayenesi yapılabilmesine ya da vücuttan kan veya benzeri biyolojik örneklerle saç, tükürük, tırnak gibi örnekler alınabilmesine; Cumhuriyet
savcısı veya mağdurun istemiyle ya da re'sen hâkim veya mahkeme, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından karar verilebilir. Cumhuriyet savcısının kararı, yirmi dört saat içinde hâkim veya mahkemenin onayına sunulur. Hâkim veya mahkeme, yirmi dört saat içinde kararını verir. Onaylanmayan kararlar hükümsüz kalır ve elde edilen deliller kullanılamaz.” Benzer hüküm, şüpheli ve sanık dışındaki kişilerin beden muayenesi açısından CMK 76/1'de de mevcuttur. Bu örneklerde, hâkimin onayı yoksa, elde edilen bulgu maddi gerçek açısından ne kadar değerli olursa olsun, kovuşturmayı yapan mahkeme, bunları delil olarak kullanamayacaktır. Çünkü bu yolla elde dilen bulgular, ancak hâkim güvencesinde muhafaza edilebilir. Aksi takdirde, en önemli kişisel özellikler, güvence sunmayan kişiler elinde kalacak demektir. Kanun koyucu, bu yolla elde edilen bulgu ne kadar değerli olsa da işlem hâkim tarafından süresinde onaylanmamış ise delil olarak kullanılmasına izin vermemiştir: Burada korunan kişilik haklarının özelliği gereği, bu hakkın korunmasını, maddi gerçeğin bulunmasına kıyasla daha önemli bulmuştur.
CMK 137/3 hükmü de benzerdir: “135 inci maddeye göre verilen kararın uygulanması sırasında ... aynı maddenin birinci fıkrasına göre hâkim onayının alınamaması halinde, bunun uygulanmasına Cumhuriyet savcısı tarafından derhâl son verilir. Bu durumda, yapılan tespit veya dinlemeye ilişkin kayıtlar Cumhuriyet savcısının denetimi altında en geç on gün içinde yok edilerek, durum bir tutanakla tespit edilir.” İletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması ile ilgili bu hükümde kanun koyucu daha da titiz davranmış ve bulguların derhal yok edilmesini emretmiştir. Buna rağmen yok edilmemiş bulguların hiçbir değeri yoktur.

Mevzuatla Belirlenmeyen Mutlak Geçersizlik

Mevzuat tarafından açıkça belirtilmiş olmasa da bazı deliller yine mutlak olarak geçersizdir: Delil toplarken gerçekleştirilen davranışların ve yöntemlerin, hukuken korunan bir alanı hukuk dışı şekilde ihlal ettiği açıksa, yani hakkın ihlal edildiği herkes tarafından anlaşılabilir durumdaysa, bu yöntemle elde edilen delil de maddi gerçeği ortaya çıkarmak için ne kadar değerli olursa olsun, mutlak olarak geçersizdir. Bir başka deyişle kamu gücünün ölçüsüz kullanıldığı, muhatabın korunan özgürlük alanına yasa dışı müdahalede bulunulduğunun açıkça anlaşıldığı durumlarda, delil mutlak olarak geçersizdir. Daha açığı; hak ve özgürlükleri koruyan alanın ihlal edildiği herkes tarafından anlaşılabiliyorsa, sadece ayrıntılı kuralları bilen hukukçuların değil, tüm bireylerin ihlali anlamaları mümkünse, bu yolla elde edilen delil mutlak olarak geçersizdir. Çünkü burada devlet adına işlenmiş başka bir suç vardır. Bu suç ve işleniş tarzı, sadece özgürlük alanına müdahale edilen kişiyi değil, toplumun tamamını tedirgin eder ve korkutur. Devlet adına işlenen suçun yaratacağı gerilim, birey tarafından işlenen suçun yaratacağından daha büyüktür. Toplum, beşerî güvenlik elde etmek için hukuki güvenlikten vazgeçmez. Kamu görevlisi tarafından devlet adına işlenen suç, tek tek bireyleri içine kapanmaya zorlar, baskı yaratır ve her bir bireyin topluma katacağı bilgi ve değeri noksanlaştırır. Bu, suçtan zarar görme olasılığının yaratacağı kaygıdan çok daha büyüktür. O halde böyle bir yöntemle elde edilen, yani korunan hukuki alana meşruiyet dışı olarak yöneldiği açıkça anlaşılan bir yöntemle elde edilen delil de mutlak olarak geçersizdir.
Elbette burada önem atfedilen husus, devletin, yargılama öznesinin münhasır alanına müdahalesi ve kamu gücünü, salt o özne için (Yani diğer bireylerden farklı olarak sadece yargılanan birey için) kullandığının dikkate alınmasıdır. Sadece bir bireye yönelmeyen, tüm toplumu aynı seviyede etkileyen uygulamaların, ceza muhakemesi ile ilgisi yoktur.
Bu bağlamda sadece devletin değil, toplum karmaşıklaştıkça ortaya çıkan alt toplumsal grup ve kurumların yaratabileceği müdahaleler de dikkate alınmak zorundadır. Özellikle iletişim ağını denetleyen kurumların müdahaleleri, kamuya ait olmasalar bile korkutucu boyutlara ulaşabilir. Bu kurumların meşruiyet dışı yöntemlerle elde ettikleri açık olan deliller de aynı nitelemeye tabidir.
Burada başka bir ayrıma dikkat etmek gerekir. Kanunun hukuka aykırılığı söz konusuysa, yani yasama alanında ihlal varsa hâkim ne yapacaktır? Bu da iki şekilde olabilir: Ya hak ve özgürlükleri mevcut yasa doğrudan ihlal etmektedir, yürütme yasayı olduğu gibi uygulamıştır. Ya da hak ve özgürlükleri korumak için gerekli yasa mevcut değildir; koruyucu
önlem yasa tarafından alınmadığı için ihlal vardır.
Bu sorun, Türk hukuk sisteminde yüksek mahkeme olmadığıvii, Yargıtay, Danıştay gibi mahkemelerin sadece bozma mahkemesi niteliği taşıdığı, bozma mahkemelerinin anayasaya aykırılık sebebiyle yasayı iptal edemediği dikkate alınarak çözüme kavuşturulmalıdır. Birinci durumda hâkim, hukuka aykırı bulduğu normun iptali için somut norm denetimi yoluna gitmeli yani Anayasa Mahkemesine itiraz yolunu seçmelidir. Norm iptal edilirse buna dayalı olarak toplanan delili de mutlak olarak geçersiz kabul etmeli, aksi takdirde geçerli olduğuna hükmetmelidir.
İkinci durumda ise bu da mümkün değildir. Delil geçerli kabul edilecektir. Yasal korunma noksanlığı sebebiyle hakkı ihlal edilen bireyin önce Anayasa Mahkemesi (AYM)viii olmazsa AİHM nezdine yapacağı bireysel başvuru sonucu yasal koruma noksanlığı sebebiyle hak ihlali kararı çıktığı takdirde yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilebilecektir (CMK 311/1-f) Türk hukuk sisteminde yüksek mahkeme bulunmuş olsaydı elbette çözüm farklı olurdu: Yasal boşluk veya yasanın hak ihlali durumunda hâkim, delili geçersiz sayar, kanun yolu incelemesi ise yüksek mahkeme tarafından yapılacağı için, hukuka/Anayasaya aykırılık bu yolla denetlenmiş olurdu.

Nispi Olarak Geçersiz Deliller

Delili toplamak için uygulanan yöntemin (Sadece muhataptan yansıma yoluyla değil, doğrudan etkisi itibariyle de tüm toplumda) yarattığı gerilim, suçun yarattığı gerilimle eşit veya fazla ise delil geçersizdir. Ancak burada geçersizlik nispidir. Suçun yarattığı gerilimle delil toplama faaliyetinin yarattığı gerilimi kıyaslayacak olan hakimdir. İhlalin yarattığı gerilim, suçun yarattığından baskın ise delili geçersiz sayacaktır. Burada, aynı ihlal ile toplanan delilin, bir suç için geçerliyken daha hafif bir suç için geçersiz sayılması eleştirilebilir. Ancak bu son derece doğaldır ve mevzuatımızda, bazı delil toplama yöntemlerine sadece daha ağır olduğu kabul edilen suçlar bakımından izin verilmiş olması da yaklaşımın doğruluğunu göstermektedir.
Mukayese sonucunda, ihlalin yarattığı gerilimin, suçun yarattığına oranla daha hafif olduğu tespit edildiği takdirde şöyle hareket etmek gerekir: Birincisi hâkim, delilin geçerliliğini tespit ederken muhakeme öznelerinin itiraz ve beyanlarını da dikkate alacaktır. Bir kez daha hatırlatmak gerekirse; muhakeme, tüm öznelerin büyün faaliyetlerinin toplamıdır. Özne, delil toplarken ihlal edilen normun koruduğu değer hakkında itiraz etmemiş ise ihlal edilen norm ile delilin geçersizliği arasında nedensellik bağı yok demektir.
Buna karşılık itiraz varsa, önce, itirazın mahiyetine ve normun koruduğu yararın niteliğine bakmak icap edecektir. Norm, kişisel özgürlükten çok, delilin güvenilirliğini sağlamaya yönelmiş ve itiraz da bu yöne ilişki olarak ileri sürülmüşse, delil geçersiz kabul edilecektir. Çünkü hukuka uygunluk ve sağlamlık karinesi, yerini, çürüklük karinesine bırakmıştır. Örneğin sanığın işyerinde, savcı hazır olmaksızın yapılan aramada, ihtiyar heyeti veya komşulardan kimse bulunmamıştır (CMK 119/4). Sanık bu aramada, lehine delilin mevcudiyetine rağmen elde edilmediğini ya da aramada elde edilen bulgunun kendisi ile ilgili olmadığını, orada bulunmadığını ileri sürmektedir. Bu durumda normun koruduğu yarar, aynı zamanda delilin güvenilirliğidir. İhlal, güvenilirlikte tereddüt yaratmış, itiraz da bu noktada ileri sürülmüştür. O halde bu delil geçersizdir.
Norm, delilin güvenilirliğini değil de bireysel özgürlükleri korumaya almış ise itiraz halinde, maddi gerçeği ortaya çıkarmadaki yararın mı, yoksa ihlal edilen yararı korumanın mı daha üstün olduğu değerlendirilecektir. Unutulmamalıdır ki önerilen sistemde, ihlalin herkes tarafından anlaşılabilir olduğu durumda delil, mutlak olarak geçersizdir. İhlalin açıkça anlaşılır olmadığı durumda, bundan doğan gerilim suça nazaran hafifse, yani ihlal, hiyerarşide geride kalan bir özgürlük alanına girmişse, bu durumda delili geçerli saymak gerekecektir. Unutulmamalıdır ki suçların etkin şekilde soruşturulması da devletin görevleri arasındadır ve toplumsal gerginliği onarmak için faillerin bulunup uygun önlemlere muhatap olması şarttır.

Güvenlik Kamerası Kayıtlarının Delil Niteliği

Bu genel açıklama çerçevesinde güvenlik kamerası görüntülerinin delil niteliği incelendiğinde yine bir ayrıma gitmek gerekir.

Mobese Ve Benzeri, Kamusal Güçle Elde Edilen Kamera Kayıtları

Dünya genelinde kameralı gözetleme sistemlerinin şeffaflığı, hesap verilebilirliği, kurulum amacına hizmet etmesi ve özgürlükleri ihlale yönelmemesini sağlamak amacıyla önemli yasal düzenlemeler yapılmaktadır. Fakat Türkiye’de kameralı gözetleme (MOBESE) faaliyetini düzenleyen herhangi bir yasal düzenleme bulunmamaktadırix. Oysa bu çok önemli bir ihtiyaçtır. İnsanlar, korunan özel hayat sınırının dışına çıktıklarında, faaliyetleri herkes tarafından görülebilir ve bunu bilip, rıza gösterirler. Kamusal hayatın gereği budur. Ancak bu rıza, kamusal alanda korunacak özel yaşam alanına hiç yer bırakmayacak şekilde değerlendirilemez. Çünkü kişiliğin oluşturulması, geliştirilmesi, olgunlaştırılması, başka insanlarla kurulacak iletişime bağlıdır ve bunların büyük kısmı, kamuya açık alanda gerçekleştirilir. Bu iletişimin herkesin her an izleyeceği şekilde kurulması mümkün değildir. Her an izlendiğini düşünen insanlar çekinecek, rahat bağlantılar kuramayacak, bu da toplumsal gelişime zarar verecektir. Slobogin, bunu, “Toplum içinde ayırt edilmeme hakkı” olarak isimlendirmektedirx.
Bu sebeple bu hususta düzenleme yapılması şarttır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bu hususta ölçütler getirmiştir. 2. Daire, bir kararındaxi şöyle demektedir.
Bir kişinin evinin ve özel mekanlarının dışında etkili olan düzenlemelerden etkilenip etkilenmediğinin değerlendirilmesi ile ilgili birçok unsur vardır, İnsanların bilerek ya da niyetlenerek içinde yer aldıkları aktiviteler vardır ve bunlar kamu kuruluşları tarafından kaydedilebilir ya da rapor edilebilir. Bu gibi durumlarda bir kişinin mahremiyet beklentisi, zorunlu olarak kesin olmamakla beraber, anlamlıdır. Sokakta yürüyen bir kişi, kaçınılmaz olarak, orada o anda bulunan başkaları tarafından görülecektir. Bir alanın teknolojik aletlerle izlenmesi aynı türden bir olaydır. Bununla beraber, özel yasam mülahazaları, bu tür görüntülerin kamu kurumlarınca sistematik ve daimî olarak kaydedilmesi ile ortaya çıkabilir.
İşte bu tür durumları denetleyebilmek için yasal düzenleme yapılması şarttır.
Ülkemizde böyle bir düzenleme olmadığı için, MOBESE ve diğer kamu kameraları ile elde edilen kayıtlar geçersiz sayılabilir mi? Bir kısım hukukçu, kamu kameraları ile yapılan izlemenin CMK 140 kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, bu hükmün şartlarına uygun olarak verilmiş bir karar olmadıkça, elde edilen delilin kullanılamayacağını ileri sürmektedir.
Bu görüşe karşı çıkan hukukçular da vardır:
Mobese olarak bilinen trafiğin denetlenmesi ve genel asayişin korunması amacıyla cadde ve sokaklara yerleştirilen önleme amaçlı izleme ve denetleme sistemini, belirli bir olaya, şüpheli veya sanığa yönelik CMK m.140’da öngörülen tedbir ile aynı görmemek gerekir. Mobese, herhangi bir suça, şüpheli veya sanığa karşı kurulan bir düzenek olmayıp, kamu düzeninin sağlanması ve korunmasına yönelik çok amaçlı denetleme sistemi olup, adli maksatlı olarak kurulmamıştır. Elbette adli soruşturma ve kovuşturmalar sırasında da gerektiğinde Mobese kayıtlarından yararlanılmaktadırxii.
Kanımca yukarıda genel olarak oluşturduğumuz ölçütleri kamu kameralarına uygulayarak soruna çözüm bulunabilir:
• Mobese ve diğer kamu kameraları ile yapılan kayıtların, bir suç soruşturmasında delil olarak kullanılamayacağını belirten bir mevzuat hükmü yoktur. Yani mutlak geçersizliğin birinci türevi söz konusu değildir.
• Kamu kameraları, sadece bir tek kişiyi gözetlemek ve faaliyetlerini kaydetmek üzere kurulmazlar; kamuya açık belli bir alandaki herkesin faaliyetini izlerler. Burada kamu gücünün, sadece bir tek bireye yönelerek kullanıldığını gösteren açık bir ihlal söz konusu değildir. Yani mutlak geçersizliğin ikinci türevi de yoktur. Sadece kendisinin ve özel olarak izlendiğini düşünmeyen bireylerin yaşadığı gerilim, herhangi bir suçun sonucunda ortaya çıkan gerilimle oranladığında (Kural olarak) daha hafiftir. Bu anlamda (Kural olarak) nispi geçersiz de yoktur. İzleme, sadece bir bireye yönelmiş olmadıkça, açık bir bireysel özgürlüğün ihlalinden söz etmek mümkün değildir.
• Tüm toplumun kamu kameraları vasıtasıyla sürekli izleniyor olmakla duyabileceği kaygı ve gerilimi ortadan kaldırabilecek yasal düzenleme yoktur. Ancak ülkemizde yüksek mahkeme sistemi bulunmamaktadır. Bu sebeple kamera ile izleme mevzuatı yokluğunun, hâkim tarafından değerlendirilmesi ve delilin geçersiz sayılması doğru olmaz. Çünkü bu kameraların varlığı bir yandan izlenme kaygısı doğururken, diğer yandan terör suçlarını ve örgütlü suçları önleme potansiyeli itibariyle rahatlık da yaratmaktadır. Bu yarar ve gerilim dengesi, salt mevzuat yokluğu sebebiyle, gerilim aleyhine bozulmaz. Üstelik izleme, herkese karşı ve suçtan bağımsız olarak (Öncesinde de sonrasında da) yapıldığı için, bu gerilim her durumda zaten mevcuttur ve suçla ortaya çıkan gerilime oranla kural olarak daha hafiftir.
Ancak buraya kadar açıklananlardan, kamu kamera kayıtları, hiçbir şekilde geçersiz delil sayılamaz sonucu çıkartılmamalıdır:
• Özellikle AİHM kararlarında değinilen, sistematik ve daimî kayıt görüntüsü ortaya çıkıyorsa, delilin geçerli olmadığı sonucuna varmak doğru olacaktır. Çünkü burada herkes tarafından anlaşılabilen açık bir ihlal söz konusudur. Ne zaman sistematik ve daimî kayıt sonucuna varılabilir? Kayıtların uzun süre muhafaza edilmesi halinde, bu kaygı her zaman bulunacaktır ve yarattığı gerilim de büyük olacaktır. İşte bu durumda, kayıt, delil elde etmek için ve sadece bir kişi hakkında yapılmış olmasa bile, yani CMK kapsamında delil elde etmek için yapılmış bir kayıt bulunmamasına rağmen, uzun süre önce yapılmış ve halen muhafaza edilen bir kaydın yaratacağı gerilim, suçun yaratacağından büyük olabilecektir. Burada süreyi belirlerken kullanılabilecek bir ölçüt de bulunmaktadır: CMK’nın 140. maddesinde öngörülen azami sürelerden daha uzun süre muhafaza edilen bir kaydı, delil olarak kullanmak, doğru olmayacaktır. Dikkat edilirse, delilin geçerli olması için, CMK 140 koşulları aranmakta değildir; sadece kaydın muhafaza edileceği süre açısından bu hükümden yararlanılmaktadır. Azami sürenin takdirinde (Bu, ileriye değil, geriye doğru hesaplanacak bir süre olduğu için) uzatma kararı aranmaksızın, hükümde gösterilen maksimum sürenin esas alınması doğru olacaktır.
• Keza bir suç soruşturması sırasında, geriye doğru kayıtları incelemek değil de ileriye doğru belli bir mekânın giriş çıkışını gözlemek için bu kameralar kullanılacak ise her durumda CMK 140’taki koşulların varlığı aranacaktır. Bu koşullar yoksa delil, mutlak olarak geçersizdir. Çünkü kamusal alanın belli bir bölümünü, herkesi izlemek için kurulmuş bir sistem, sadece belli bir kişi veya yeri izlemek için kullanılmaktadır ve artık bir ceza muhakemesi işlemi söz konusudur. Kanun bunun koşullarını ayrıntılı olarak belirtmiştir ve bunun ihlali mutlak geçersizlik sebebidir.
• Bunun gibi kamu kameralarının, belli bir kişiyi sürekli izleyecek şekilde kurulmuş olması halinde de mutlak geçersizlik söz konusu olacaktır. Çünkü burada, kamu gücünün, korunan bir hukuki alanı ihlal edecek şekilde kullanıldığı açıktır.
Yargıtay içtihatlarında, Mobese kameralarından elde edilen görüntü ve kayıtların, hukuka aykırılık değerlendirmesine tabi tutulduğuna ilişkin bir karara rastlanmamıştır. Ancak bu yönde bir değerlendirmeye tabi tutulmadan, bu delillerin içeriğinin/sağlamlığının araştırılması gerektiğine ilişkin kararlar mevcutturxiii. Bunun dışında birçok kararda, bu kayıtların delil olarak kabul edildiği görülmektedirxiv.

Özel Kamera Kayıtları

Sadece ülkemizde değil, tüm dünyada, özel güvenlik kameraları kullanımı son derece yaygındır. Bu kameralar, bazen binaların girişine, bazen işyerleri ve hatta meskenlerin iç bölümlerine, bazen de binaların ortak kullanım alanlarına yerleştirilmektedir.
Özel kameralar, kural olarak kamu kameraları kadar büyük bir izlenme kaygısı yaratmakta değildir. Bununla birlikte bazı durumlarda, özel kameralar da büyük toplumsal gerilimlere yol açabilmektedir. Bilhassa büyük kurumların kurduğu ve geniş açıyla kamusal alanda geniş bir izleme imkânı sunan kameraların varlığında, bu gerilim büyümektedir. Keza işyerlerinde, işyeri çalışanlarını sürekli olarak kayıt altında tutacak şekilde yerleştirilmiş kameraların, bu kişiler açısından doğurduğu sonuç da benzerdir.
Bina içindeki faaliyetleri izleyen kameralar söz konusu olduğunda, bu izleme ve kayıt faaliyeti hususunda yeterli uyarının bulunması halinde, elde edilen delil kural olarak geçerlidir. Çünkü bu mekâna giren şahıs, izleme ve kaydı bilmektedir ve buna rağmen binaya girmeyi tercih ederek, izlemeye ve kayda rıza göstermiştir. Ancak mekâna geçici olarak girip çıkanlar dışında, bilhassa çalışanlar açısından sorun daha çetrefillidir. Çünkü çalışanlar her ne kadar bu işyerinde izleme ve kayıt yapıldığını bilmelerine rağmen çalışmayı tercih etmiş olsalar da burada serbest bir iradeden ve geçerli bir rızadan söz edebilmek için, izlemenin münhasıran çalışanlara yönelmemiş ve kaydın da süreklilik arz etmemiş olması gerekir. Gerek iş disiplini gerekse çalışanın suç işlemesini önlemek için, onları sürekli gözetim altında tutan ve bunları uzun süreli kayda alan sistemler, çalışanlar üzerinde büyük bir gerginlik yaratacaktır. Sistemin kullanılış şekli, çalışanın rızasını geçersiz kılacak noktaya ulaştıysa, bu çalışanlar yönünden TCK’nın 134. maddesinde korunan hakkın ihlali söz konusudur. Dolayısıyla münhasıran çalışanları hedef alan izleme ve kayıt yöntemiyle elde edilen delil, rızaya dayanmadığı için, suç teşkil eden bir faaliyetin ürünüdür. Bu sebeple de mutlak olarak geçersizdir. Buna karşılık rızayı ifsat edecek bir uygulama söz konusu değilse, kayıtlar makul süre içerisinde siliniyorsa, delilin geçersizliğinden söz etmek doğru olmaz.
Bina dışındaki kameralar için çözüm daha basittir. Bunlar sadece giriş ve çıkışları izlemektedir. Binaya girişte kolayca görülebildiği için, girenler açısından bina içindeki rıza ile ilgili ölçütleri uygulamak yeterlidir. Kameranın açısı, bitişik binaları da kapsamına alıyorsa, oraya girip çıkanlar açısından da çözüm böyledir. Sadece o mekândan geçmekte olanlar açısından ise delilin geçerliliğini kaybettirecek bir unsur bulunmamaktadır.
Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 17.02.2014 tarih ve 2013/9669E-2014/3760K sayılı kararı uygulamaya ışık tutacak şekildedir:
Şikayete konu görüntülerin kaydedildiği bilgisayara ait hard disk üzerinde yapılan inceleme sonucu hazırlanan 07.09.2010 tarihli bilirkişi raporu ve dosya içeriğine göre; sanıklar tarafından iş yerine yerleştirilen iki adet güvenlik kamerasının 01.07.2008 tarihinden itibaren kendi eczanelerinin iki farklı alanındaki görüntüleri çekmeye başladığı, katılan F..eczanesini açtığı 07.11.2008 tarihinden 13 gün sonra ise kamera sayısının üçe çıktığı, üçüncü kameranın yönünün, önceleri yüksek bir yerden, daha sonra ise daha düşük bir konumdan, katılan F.. tarafından işletilmekte olan karşı eczaneyi görecek şekilde ayarlandığı anlaşılmakta ise de,
Katılanın işlettiği eczanenin dış kısmını, zaman zaman eczane önünde duran ya da eczaneye giriş-çıkış yapan insanlarla ve zaman zaman kepenkleri indirilmiş halde gösteren görüntüler, katılana ait “kişisel veri” olarak kabul edilemeyeceği gibi, söz konusu görüntülerin, katılanın özel yaşam alanına ilişkin ve özel hayatının gizliliğini ihlal edecek nitelikte olmadığı da nazara alındığında, sanıkların üzerlerine atılı kişisel verilerin kaydedilmesi suçundan beraatlerine karar verilmesi gerekirken, yasal ve yeterli olmayan yazılı gerekçelerle, sanıklar hakkında mahkumiyet kararı verilmesi … bozmayı gerektirmiştir.
Salt başka bir kişinin alanına yönelik kayıt yapmak üzere ayarlanan bir kameranın, hukuka uygun kayıt yaptığını kabul etmek doğru bir yaklaşım değildir.
i Topluluğun yapısında bilincin yeri varsa da daha sınırdır.
ii Antony Giddens, Siyaset, Sosyoloji ve Toplumsal Teori Tuncay Birkan Çevirisi, 6. Basım, S: 142’de, Durkheim’in mekanik ve organik dayanışma kavramları arasındaki farkı anlatırken, bireyin uzmanlaşmadığı eski dönemlerde, kolektif bilincin, her bir birey üzerinde nasıl bir grup baskısı yarattığını açıkça göstermektedir.
iii Giddens age s: 121 vd.
iv İnşacı toplumsal görüşe göre, toplum ve birey karşılıklı etkileşimle sürekli olarak gelişir ve değişir. Bu iki yönlü bir süreçtir. Bkz Mustafa Tüter, Çin Gücü, S: 58 vd.
v Bazı kaynaklarda muhakeme ile yargılama kavramları karıştırılmaktadır: Muhakeme, tüm öznelerin (İddia, savunma ve yargı) tüm faaliyetlerinin ortak adıdır; yargılama ise kazayı, yani sadece yargının fonksiyonunu belirtir. Bkz. Prof. Dr. Nurullah KUNTER, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku 8. Baskı Sayfa: 5 vd.
vi Bir başka makalede bu gelişim incelenmiştir. Hukuka aykırı deliller
vii Sami Selçuk, Temyiz Denetiminin Sınırları Ve Bu Sınırlara Uymamanın Kaçınılamaz Sancılı Sonuçları/Açmazları/Tehlikeleri, https://dergipark.org.tr
viii Hak ihlalini AYM tespit ettiği takdirde, 6216 SY’nin 50/2. maddesi uyarınca, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir.
ix Buket Abanoz, Biri Bizi Hukuka Aykırı Gözetliyor: MOBESE Kameralar, LEXPERA BLOG
x Ayhan Bozlak, Kamusal Bağlamda Özel Hayatın Korunması: Abd Federal Yüksek Mahkemesi Ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Uygulaması Arasında Mukayeseli Bir İnceleme, TBB Dergisi 2013 (109) S: 63
xi AİHM 2. Daire 1998/44647E sayılı Peck - Birleşik Krallık Davasında verilen 28.01.2003 tarihli karar.
xii Prof. Dr. Ersan Şen, Mobese ve Kamera Sistemi ile İzleme, 24.01.2016 www.hukukihaber.net
xiii Yargıtay 20. Ceza Dairesinin 16.04.2019 t. ve 2018/2343E-2019/2363K sayılı kararında şu açıklama mevcuttur:
Sanığın tüm aşamalarda üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu işlemediğini ve tanık ...'den ele geçen uyuşturucu maddelerin kendisi tarafından verilmediğini beyan etmesi, tanık ... ve sanığın arkadaş olduklarını, beraber esrar içmek için bir araya geldiklerini, tanığın aracı ile esrar aldıktan sonra beraat eden sanık ... 'in evine gelerek esrar kullandıklarını daha sonra oradan ayrılarak sanığın kullandığı tanık ...'un aracı ile otoparkta bulunan sanığın aracının yanına geldiklerini, esrar kullanmak için sanığın bagajından kağıt aldıklarını ve tekrar birlikte esrar kullandıklarını söylemeleri ve tanık ve sanık anlatımının birbiri ile örtüşmesi de dikkate alınarak sanık müdafiinin aramanın arama kararı alınmadan önce yapıldığına, güvenlik kamerası kayıtlarının tutanağın gerçeğe aykırı olarak tutulduğuna ilişkin görüntüler içerdiğine ilişkin savunması ve tutanak içeriğinin duruşmada dinlenilen tutanak tanıkları tarafından doğrulanamaması karşısında; dosya içerisine sunulan güvenlik kamerası görüntüleri hakkında uzman bir kurum ya da kuruluştan rapor alınması ve olay tutanağında imzaları bulunan ... ve ... sicil numaralı tutanak tanıklarının mahkemeye çağrılarak, tanık olarak dinlenilmeleri, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun taktir ve tayini gerekirken, eksik araştırma ile hüküm kurulması,
xiv Yargıtay CGK’nın 21.05.2020 t. ve 2018/473E-2020/225K sayılı, 4. CD’nin 31.10.2019 t. ve 2015/17224E-2019/16889K sayılı, 3 CD’nin 03.10.2019 t. ve 2019/9104E-2019/17696K sayılı kararları örnektir.
Bu makaleden kısa alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir :

"Mobese Ve Güvenlik Kamerası Görüntü Ve Kayıtlarının Ceza Muhakemesinde Delil Niteliği" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı M. İhsan Darende'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak yazarının izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.


[Yazıcıya Gönderin] [Bilgisayarınıza İndirin][Arkadaşa Gönderin] [Yazarla İletişim]
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
» Makale Bilgileri
Tarih
05-08-2020 - 10:29
(44 gün önce)
Makaleyi Düzeltin
Yeni Makale Gönderin!
Değerlendirme
Şu ana dek 1 okuyucu bu makaleyi değerlendirdi : 1 okuyucu (100%) makaleyi yararlı bulurken, 0 okuyucu (0%) yararlı bulmadı.
Okuyucu
347
Bu Makaleyi Şu An Okuyanlar (1) :  
* Son okunma 2 saat 24 dakika 32 saniye önce.
* Ortalama Günde 7,71 okuyucu.
* Karakter Sayısı : 32537, Kelime Sayısı : 4071, Boyut : 31,77 Kb.
* 1 kez yazdırıldı.
* 2 kez indirildi.
* 1 okur yazarla iletişim kurdu.
* Makale No : 2122
Yorumlar : 0
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
Makalelerde Arayın
» Çok Tartışılan Makaleler
» En Beğenilen Makaleler
» Çok Okunan Makaleler
» En Yeni Makaleler
THS Sunucusu bu sayfayı 0,03861499 saniyede 13 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.