Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Aktif Makale Anonim Ve Limited Şirketlerde Türk Ticaret Kanunu'nun 553’üncü Maddesine Göre Açılacak Sorumluluk Davası

Yazan : Onur Anıl Deniz [Yazarla İletişim]
Avukat, Malatya Barosu, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk A.B.D. Tezli Y.L.

Makale Özeti
Bu makale 6102 s. Türk Ticaret Kanunu'nun 553'üncü maddesi çerçevesinde açılacak sorumluluk davasına ilişkin düzenlemeleri konu almaktadır. TTK. m.553'e göre: "(1) Kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini (Ek ibare: 26/06/2012-6335 S.K./28.md.) kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde, hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar. (2) Kanundan veya esas sözleşmeden doğan bir görevi veya yetkiyi, kanuna dayanarak, başkasına devreden organlar veya kişiler, bu görev ve yetkileri devralan kişilerin seçiminde makul derecede özen göstermediklerinin ispat edilmesi hâli hariç, bu kişilerin fiil ve kararlarından sorumlu olmazlar. (3) Hiç kimse kontrolü dışında kalan, kanuna veya esas sözleşmeye aykırılıklar veya yolsuzluklar sebebiyle sorumlu tutulamaz; bu sorumlu olmama durumu gözetim ve özen yükümü gerekçe gösterilerek geçersiz kılınamaz".
Yazarın Notu
Bu makale; Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk A.B.D. Tezli Yüksek Lisans Programı'nın 2014-2015 Bahar Dönemi'nde "Ticaret Hukuku'nda Yeni Gelişmeler" adlı yüksek lisans dersinin ödev konusu olarak Onur Anıl DENİZ tarafından hazırlanmıştır.

ANONİM VE LİMİTED ŞİRKETLERDE
TÜRK TİCARET KANUNU'NUN 553’ÜNCÜ MADDESİNE GÖRE AÇILACAK
SORUMLULUK DAVASI

GİRİŞ

Türk Ticaret Kanununun 359 ve 396’ıncı maddeleri arasında düzenlenen “Yönetim Kurulu” anonim şirketin yasal ve zorunlu organlarından biri olmakla birlikte, yönetim ve temsil yetkisini de bünyesinde barındırır. Yönetim kurulu, anonim şirket adına irade açıklayarak, şirketin hak ve borç sahibi olmasını sağlamaktadır. Bu bakımdan yönetim kurulu şirketin yasal temsilcisidir[1]. Bu sebeple yönetim kurulu kendisine tanınan görev ve yetkiler çerçevesinde, şirketin iç işleyişine dair birtakım kararları almaya yetkili olduğu gibi, şirketi üçüncü kişilere karşı temsil etme hususunda da yetkili kılınmıştır. Ayrıca yönetim kurulu, yönetim ve temsil yetkisi dışında da birtakım görev ve yetkileri yerine getirme konusunda yetkili kılınmıştır (Örneğin, TTK m.410/I, 516, 375, 435, 445, 446, 461/III).
Yönetim kurulu bu görev ve yetkileri yerine getirirken tamamen serbest hareket edemez. Kanun koyucu yönetim kurulu üyeleri için birtakım yükümlülükler öngörmüştür. Nitekim büyük sermayeye sahip bir şirketi idare ve temsil yetkisi bulunan kişilere, yönetim ve temsil konusunda tam bir serbestinin tanınması başta şirketin kendisi olmak üzere, pay sahipleri ve alacaklıları ciddi zararlara uğratabilir. Kanun koyucu özellikle yönetim faaliyetlerine katılma ve inceleme (gözetim) yükümlülüğü ile özen ve sadakat borcu gibi birtakım yükümlülüklerle yönetim kurulu üyelerine tanınan yönetim ve temsil yetkilerinin adeta sınırını çizmiştir. Dolayısıyla yönetim kurulu üyeleri görevlerini tedbirli bir yöneticinin özeniyle yerine getirmek ve şirketin menfaatlerini dürüstlük kurallarına uyarak gözetmek yükümlülüğü altındadırlar (TTK m.369/I). Ayrıca kanun koyucu bu yükümlülükleri yalnızca yönetim kurulu üyeleri bakımından değil aynı zamanda yönetimle görevli üçüncü kişiler bakımından da öngörerek, yöneticileri de kapsayacak şekilde bir düzenleme getirmiştir (TTK m.369/I). Bu husus yönetim hakkının 367’inci maddeye göre devri halinde özellikle önem taşımaktadır.
İşte yönetim kurulu üyelerinin, kanunda veya esas sözleşmede öngörülen yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ederek, şirkete, pay sahiplerine ve şirket alacaklılarına vermiş oldukları zarar neticesinde, bu kişiler aleyhine açılacak davaya da sorumluluk davası adı verilmektedir. Kanunda “sorumluluk davası” adı altında bir düzenleme mevcut olmamakla birlikte TTK m.553’e göre bu davanın açılabileceği aşikardır. Ayrıca bu dava yalnızca yönetim kurulu üyeleri aleyhine değil, kurucular, yöneticiler ve tasfiye memurları aleyhine de açılabilecektir (TTK m.553/I).
TTK’nın 644’üncü maddesinin birinci fıkrasının “a” bendi gereğince, limited şirketlerde de kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları aleyhine açılacak sorumluluk davaları TTK m.553 ve devamındaki hükümlere tabi olacaktır.
Çalışmamızda TTK m.553’e göre açılacak sorumluluk davalarının özellikle kimler tarafından ve hangi kişilere karşı; hangi sebeplere dayanılarak açılacağını ve yine davacıların sıfatlarına göre ne tür zararları talep edebileceklerini inceleyeceğiz. Ayrıca hukukumuza yeni TTK m.557 hükmü ile birlikte giren “Farklılaştırılmış Teselsül” kavramı ve sorumluluk davasının açılmasını engelleyen (sorumluluğu sona erdiren) sebeplere değineceğiz.

I. SORUMLULUĞA İLİŞKİN HÜKÜMLERE GENEL BAKIŞ

A. SORUMLULUĞA İLİŞKİN HÜKÜMLERİN KANUNUN SİSTEMATİĞİ İÇİNDEKİ YERİ

6762 sayılı (e)TTK döneminde anonim şirketlerde hukuki sorumluluğa ilişkin ayrı bir bölüm altında ve bütünlük arz eden bir kanuni düzenleme mevcut değildi. Hukuki sorumluluğa ilişkin hükümler dağınık bir şekilde düzenlenmiş ve adeta kanunun belirli maddelerine serpiştirilmiş vaziyetteydi (Örneğin, TTK m.301, 305, 306, 307, 309, 341 ve 336’da yer alan hükümler). 6102 sayılı TTK’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte hukuki sorumluluğa ilişkin hükümler on birinci bölümde, 549 ilâ 563’üncü maddeler arasında “Hukuki Sorumluluk” adlı ayrı bir başlık altında düzenlenmiştir. İsv.BK’da da hukuki sorumluluğa ilişkin hükümler 752 ilâ 760’ıncı maddeler arasında ayrı bir bölümde düzenlenmiştir. Dolayısıyla TTK’daki bu düzenlemenin mehaz kanuna da uygunluğu sebebiyle isabetli olduğu doktrinde belirtilmektedir[2].

B. ÖZEL SORUMLULUK SEBEPLERİ

TTK m.553’e göre açılacak sorumluluk davasını irdelemeden önce, kanunun “hukuki sorumluluk” başlıklı on birinci bölümünde düzenlenen diğer sorumluluk sebeplerine de kısaca değinmekte fayda vardır. Nitekim özel sorumluluk sebeplerine ilişkin bir durumun meydana gelmesi halinde kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurlarının sorumluluğu TTK m.553’e göre değil, özel sorumluluk sebebini düzenleyen madde hükmüne göre tayin edilecektir.
Özel sorumluluk sebepleri kanunda sorumlu olan kişilerin sıfatlarına göre değil, sorumluluğu gerektiren özel sebepler dikkate alınarak sayılmıştır[3]. Dolayısıyla bu sebeplerden ötürü sorumlu tutulabilmek için kişinin, yönetim kurulu üyesi, yönetici, kurucu veya tasfiye memuru olup olmadığına bakılmaksızın yapmış olduğu fiilin niteliği önemlidir.
Özel sorumluluk sebepleri TTK’nın 549 ilâ 552’inci maddeleri arasında dört başlık altında düzenlenmiştir. Bunun dışında TTK m.554’te ayrıca denetçilerin ve özel denetçilerin sorumluluğuna yer verilmiştir. Özel sorumluluk sebepleri ise; Belge ve beyanların kanuna aykırı olması (m.549); sermaye hakkında yanlış beyanlar ve ödeme yetersizliğinin bilinmesi (m.550); değer biçilmesinde yolsuzluk (m.551) ve halktan para toplamak (m.552) olmak üzere dört tanedir.

II. TTK’NIN 553’ÜNCÜ MADDESİNE GÖRE AÇILACAK SORUMLULUK DAVASI

A. GENEL OLARAK


Kanun koyucu, TTK m.553’te anonim şirketler ve limited şirketlerde (TTK m.644/I-a’nın yollamasıyla) kurucuların, yönetim kurulu üyelerinin, yöneticilerin ve tasfiye memurlarının sorumluluğunu düzenlemiştir. Bahsi geçen maddeye göre; “Kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde, hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zararlardan sorumludurlar (TTK m.553/I)”.
Bu maddenin (e)TTK’daki karşılığı 309’uncu maddedir. Ancak her iki madde de birçok açıdan birbirinden farklıdır. Hükmün kaynağı ise İsv.BK’nın 754’üncü maddesidir. Hüküm, yalnızca kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları bakımından uygulanır. Denetçi ve özel denetçilerin sorumluluğu TTK m.554’te düzenlenmiştir. Ayrıca (e)TTK’dan farklı olarak hüküm yalnızca dolayısıyla zararlar bakımından değil doğrudan zararlar bakımından da uygulama alanı bulacaktır.
TTK m.553 hükmü kaynak İsv.BK m.754 hükmünde de birçok noktada farklılık gösterir. Öncelikle TTK m.553’te sorumlular çevresi açıkça belirtilmiş ve “kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları”nın sorumluluğu düzenlenmiştir. Oysa kaynak İsv.BK’nın 754/I hükmünde “yönetim kurulu üyeleri ile yönetim ve tasfiye ile uğraşan kişiler” ifadesine yer verilmiştir. Ayrıca İsv.BK’da “kurucular”ın sorumluluğu da öngörülmemişken TTK m.553/I’de “kurucular” kavramına da yer verilmiştir. Yine kaynak İsv.BK’da “kasıt veya ihmal” ayrımına yer verilerek kusurun derecesindeki ayrım özellikle vurgulanmıştır. Oysa TTK m.553’te yalnızca “kusur” ifadesine yer verilmiştir. Yeri geldiğinde bu hususlara ayrıntılarıyla değinilecektir.
Kanunun 555 ve 561’inci maddeleri arasında düzenlenen hükümler ise tüm sorumluluk sebepleri bakımından uygulama alanı bulacağı gibi TTK m.553’e göre açılacak sorumluluk davalarında da uygulanacaktır. TTK’nın bir diğer yeniliği ise bu hükümler arasında birtakım usul düzenlemelerine yer vermesidir. Bunlara da ilerleyen bölümlerde değinilecektir.

B. DAVANIN TARAFLARI

1. Sorumluluk Davasının Davacısı

a) Genel Olarak

Sorumluluk davasının davacısı, TTK m.553’te sınırlı olarak sayılmıştır. Söz konusu maddeye göre kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde; “hem şirkete, hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar (TTK m.553/I)”. Kanun hükmünden de anlaşılacağı üzere bu davayı yalnızca üç kişi açabilir: (1) Şirket, (2) Her Bir Pay Sahibi, (3) Alacaklılar.
Ancak her davacının dava hakkı kanun koyucu tarafından belirli şartlara tabi tutulmuştur. Davacılardan özellikle pay sahipleri ve alacaklıların dolayısıyla zararlar bakımından açacakları dava birtakım şartların varlığı halinde mümkündür. Bu başlık altında sorumluluk davasının davacı tarafı incelenirken, doğrudan ve dolayısıyla zarar kavramına değinilecek ve gerek pay sahiplerinin gerekse alacaklıların hangi durumlarda dava hakkına sahip olduğu ayrıntısıyla incelenecektir.

b) Şirketin Dava Hakkı

Kurucuların, yönetim kurulu üyelerinin, yöneticilerin ve tasfiye memurlarının kanundan veya esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal etmeleri halinde, anonim şirketin kendisinin bizzat zarara uğraması muhtemeldir. Hatta çoğu zaman bu tür fiillerden öncelikle şirket zarara uğramaktadır. Dolayısıyla sorumluluk davasında asıl dava hakkı şirketin kendisine aittir[4].
Şirketin dava hakkına ilişkin düzenleme TTK m.555’te yer almaktadır. Söz konusu hükme göre; “Şirketin uğradığı zararın tazminini, şirket (…) isteyebilir (TTK m.555/I)”. Şirket doğrudan zararını TTK m.553 hükümlerine dayanarak talep edebilecektir. Madde hükmünden de anlaşılacağı üzere şirketin uğradığı zararlar bakımından doğrudan veya dolayısıyla zarar ayrımı yapmaya gerek yoktur. Nitekim şirketin uğradığı bütün zararlar doğrudan zarardır ve bu çerçevede tazmin istenir[5]. Şirketin anılan maddeler çerçevesinde dolayısıyla zarara uğrama imkanı yoktur[6].
Şirketin dava hakkına ilişkin önemli tartışma konularından biri de, sorumluluk davası açılması için genel kurul kararının gerekip gerekmeyeceğidir. Bilindiği üzere anonim şirketi yönetim ve temsile yetkili olan yönetim kurulu, yine TTK m.553’te belirtilen sorumlulara karşı açılacak davalarda da şirketi temsile yetkilidir. Ancak bizzat şirketin kendisinin zarar görmesi halinde şirketin kendi organına karşı bir sorumluluk davası açmasına karar verilmesi sorunu ortaya çıkacaktır. 6762 sayılı (e)TTK’nın 341’inci maddesinde yönetim kurulu üyeleri aleyhine sorumluluk davası açılabilmesi için genel kuruldan bu davanın açılması yönünde bir karar alınması gerekmekteydi. Yargıtay eski tarihli kararlarında, sorumluluk davası açılabilmesi için öngörülen genel kurul kararının bir “dava şartı” olduğunu ve bu şart tamamlatılmaksızın yönetim kurulu üyeleri aleyhine sorumluluk davası açılamayacağını belirtiyordu[7]. Bu husus uygulamada çoğu zaman yönetim kurulu üyelerine açılacak sorumluluk davalarına bir engel teşkil ediyordu. 1980 sonrası kararlarında ise Yüksek Mahkeme, genel kuruldan izin alınmadan yönetim kurulu üyeleri aleyhine sorumluluk davası açılması halinde, bu eksikliğin sonradan alınacak bir genel kurul kararıyla tamamlanacağı, yoksa bu eksikliğin mutlak dava şartı kabul edilerek ve eksiklik, nedeniyle davanın reddedilemeyeceği görüşünü benimsemişti[8].
6102 sayılı TTK’da yönetim kurulu üyeleri aleyhine açılacak sorumluluk davalarında, genel kuruldan karar alınmasının gerekip gerekmeyeceğine ilişkin açık bir düzenleme mevcut değildir. Gerekçede de buna ilişkin herhangi bir açıklama yoktur. Ancak TTK m.479/III-c hükmünde “ibra ve sorumluluk davalarında oyda imtiyaz hakkının kullanılamayacağı” hüküm altına alınmıştır. Dolayısıyla yönetim kurulu üyeleri aleyhine açılacak sorumluluk davasında genel kuruldan karar alınacağına ilişkin doğrudan bir düzenleme mevcut olmasa da bahsi geçen maddede genel kurul kararına ihtiyaç duyulacağı başka şekilde ifade edilmiştir. Çamoğlu ise, kanun koyucunun genel kuruldan karar alınacağına ilişkin hükmü TTK’da düzenlemeyerek bilinçli bir değişiklik yaptığını ve TTK m.479/3-c hükmünün ise yasaya unutularak konulduğunu, dava şartlarının da yasalarda açık hükümle düzenlenmesi gerektiğinden TTK m.479/III-c hükmünün, yönetim kurulu üyelerine karşı açılacak sorumluluk davalarında genel kurul kararını dava şartı sayan (e)TTK m.341 hükmünün kaldırılmasıyla oluşan boşluğu dolduramayacağını belirtmektedir[9]. Aynı görüşü savunan Pulaşlı ise, yönetim kurulu üyeleri aleyhine dava açılabilmesi için genel kuruldan karar alınmasına dair TTK’da bir hüküm bulunmadığını, dolayısıyla şirketin ödeme gücü mevcut olduğu sürece bir veya birkaç yönetim kurulu aleyhine sorumluluk davası açılmasına ilke olarak halen görevde bulunan yönetim kurulunun karar vereceğini (TTK m.365) ve şirketin yasal temsilcisi olarak bu davayı açabileceğini belirtmiştir[10].
Kaynak İsv.BK’nın 717’inci maddesinin birinci fıkrasında ise, şirketin kendi yönetim kurulu üyelerine karşı sorumluk davası açıp açamayacağına, şirketin ödeme gücünün mevcudiyeti halinde ilke olarak yönetim kurulunun karar vereceği, ancak tüm yönetim kurulu üyeleri aleyhine dava açılması halinde ise, genel kurulun karar vermesi gerektiği (İsv.BK m.703 ve 693/III) belirtilmiştir[11].
Kanaatimce kanun koyucu yönetim kurulu üyeleri aleyhine açılacak sorumluluk davalarında, genel kurul kararına ihtiyaç duyulacağını belirtmek isteseydi bunu açıkça hüküm altına alırdı. Nitekim (e)TTK döneminde buna ilişkin 341’inci madde hükmü mevcuttu. Bu yüzden kanun koyucunun bu hükmü unutarak veya göz ardı ederek TTK’ya koymadığı savunulamaz. Ancak öte yandan m.479/III-c hükmünün de unutularak konulduğunu söylemek mümkün değildir. Nitekim m.479 hükmü (e)TTK’da bulunmayan yeni bir hükümdür. Buna rağmen söz konusu hüküm, genel kurul kararı olmaksızın sorumluluk davasının açılamayacağı yorumunu yapabilmek bakımından yeterli değildir.
Sorumluluk davası, daha önce görev yapmış ve görevi sona ermiş yönetim kurulu üyelerine karşı açılacaksa bu davada şirketi temsil yetkisinin mevcut yönetim kurulu üyelerine ait olduğu hususunda tartışma bulunmamaktadır[12]. Nitekim TTK m.365’e göre yönetim ve temsil yetkisi yönetim kurulu üyelerine aittir. Şirketin zararından dolayı bir veya birkaç yönetim kurulu üyesine karşı dava açılacaksa, şirketi temsil yetkisi sorumlu tutulan üye dışındaki yönetim kurulu üyelerine aittir[13].
Peki ya mevcut yönetim kurulu üyelerinin tümü aleyhine sorumluluk davası açılırsa ne olacaktır? Yönetim kurulunun her ne kadar şirketi yönetim ve temsil yetkisi bulunsa da, böyle bir durumda şirketin menfaatleri ve yönetim kurulu üyelerinin menfaatleri arasında bir çatışma çıkacağı aşikardır. Bu durumda şirketi kimin temsil edeceği sorunu ortaya çıkar. Şayet bütün yönetim kurulu üyelerinin dava edilmesi halinde şirketi temsil için özel bir temsilcinin (temsil kayyımı) atanması gerekir (TMK m.426/I-b.3)[14].

c) Pay Sahiplerinin Dava Hakkı

Doğrudan Zararlar Bakımından Dava Hakkı:
TTK m.553’e göre pay sahipleri, kurucuların, yönetim kurulu üyelerinin, yöneticilerin ve tasfiye memurlarının kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini ihlal etmeleri neticesinde bir zarara uğramışlarsa bu zararın tazminini talep edebilirler. İşte pay sahiplerinin doğrudan doğruya, bizzat kendilerinin uğramış oldukları bu zarar neticesinde açmış oldukları sorumluluk davasında, davacı pay sahibinin kendisidir. Bu durumda pay sahipleri şirketin dava hakkından bağımsız olarak bireysel dava hakkına sahiptirler. Ancak bu davada pay sahipleri, TTK m.555/I’den farklı olarak tazminatın şirkete değil kendilerine ödenmelerini talep edeceklerdir.
Konuyu daha iyi kavrayabilmek bakımından doğrudan zarar kavramının açıklanması gerekir. Doğrudan zarar, bir kişinin fiili neticesinde, başka birinin mal varlığında doğrudan bir değer eksilmesine yol açan yahut malvarlığında oluşması beklenen değer artışının meydana gelmemesi şeklinde ortaya çıkan zarardır[15]. TTK m.553’e göre de doğrudan zarar pay sahibinin doğrudan doğruya malvarlığında meydana gelen, şirketin zararından bağımsız olarak ortaya çıkan zararlardır[16]. Bu zararın tazmini için şirketin ayrıca zarara uğramış olup olmadığı önem taşımaz. Bu zararlar pay sahipliği sıfatı sonucu öngörülmüş zararlardır.
Yabancı ve yerli öğretide özellikle aşağıdaki zararlar pay sahibinin doğrudan zararına örnek olarak gösterilmektedir: Sermaye artırımında pay sahiplerinin yeni pay alma haklarının ihlal edilmesi, imtiyaz hariç sermaye payına (oransallık ilkesine) uygun olarak pay sahibine kar payı verilmemesi veya bir ortağın hisselerinin haksız olarak iptal edilmesi, kurucunun bilirkişiyle anlaşarak ayni sermaye taahhüt eden kişinin (gelecekteki pay sahibinin) taşınmazını emsallerine nazaran ve bu pay sahibine zarar verecek ölçüde düşük değer biçtirmesi, yönetim kurulunun basılmış ve dağıtılan hamiline yazılı pay senetlerini pay sahibine vermeyerek devri zorlaştırması ve geciktirmesi[17].
Yargıtay, pay sahiplerinin yönetim kurulu üyeleri aleyhine kusurlu işlemleriyle şirketin mali durumunu kötüleştirip kar paylarının azalmasına neden oldukları gerekçesiyle açtıkları doğrudan zarara dayalı davayı, bu olayda ortakların doğrudan zararı bulunmadığı gerekçesiyle reddetmiştir[18].
Doğrudan doğruya uğranılan zararlar sebebiyle pay sahiplerinin açtığı davada daha önce de belirttiğimiz gibi, davacılar tazminatın kendisine ödenmesini talep edeceklerdir. Çünkü bizzat kendi malvarlıklarında meydana gelen bir zarar söz konusudur. Bu dava genel olarak TTK m.553/I hükmüne tabidir.
“Katılma İntifa Senetleri” ve “Oydan Yoksun Hisse Senetleri” çıkarılan bir şirkette (SerPK m.14/A), bu pay sahipleri de aynı diğer pay sahipleri gibi, doğrudan (ve tabi ki dolaylı) zararlarının tazminini isteme hakkına sahiptirler[19]. Bu pay sahipleri de tazminatın kendilerine ödenmesini talep edeceklerdir.
Dolayısıyla Zararlar Bakımından Dava Hakkı:
Bazı durumlarda pay sahipleri doğrudan doğruya, bizzat zarara uğramamakla birlikte, şirketin zarara uğratılması neticesinde kendi malvarlıklarında meydana gelen zararın da tazminini isteme hakkına sahiptirler. Gerçekten de pay sahiplerinin taahhüt ettikleri payları oranında kar ve zarara katılacaklarını düşünecek olursak, şirketin zarara uğraması, aynı zamanda pay sahiplerinin de zarara uğraması sonucunu doğuracaktır.
Pay sahiplerinin, dolaylı zararlar neticesinde açacakları sorumluluk davası TTK m.553 hükümlerine tabi olmakla birlikte, yine TTK’nın 555’inci maddesinin birinci fıkrasında; “Pay sahipleri tazminatın ancak şirkete ödenmesini isteyebilirler” hükmü yer almaktadır. Dolayısıyla pay sahipleri, şirketin uğradığı zararlar bakımından açacakları davada tazminatın da şirkete ödenmesini isteyeceklerdir. Dolayısıyla zarar kavramı TTK m.555’te “Şirketin Zararı” olarak nitelendirilmiştir.
Dolayısıyla zarar, bir kişiye yöneltilen bir fiil dolayısıyla, bu kişinin malvarlığında meydana gelen zararın, başka kişi veya kişilerin malvarlığına yansıması ile oluşan zarardır[20]. Bu bakımdan doğrudan zarara uğrayan malvarlığının zararı giderilirse, diğer kişinin malvarlığında meydana gelen yansıma zarar da ortadan kalkacaktır[21].
Şirketin görmüş olduğu doğrudan zarar pay sahipleri bakımından dolayısıyla zarar teşkil eder[22]. Genellikle, doğrudan doğruya fiilin vermiş olduğu zararlar, zarar görenin malvarlığında daha sonra doğması muhtemel şekilde ortaya çıkan dolayısıyla zararları oluşturmaktadır[23]. Kısaca, yönetim kurulunun şirketin malvarlığını azaltan, doğrudan doğruya zarara uğratan bütün işlemleri pay sahipleri yönünden dolayısıyla görülmüş bir zararı ifade eder[24]. Örneğin, şirket genel kurulunda alınan sermaye artırımı kararının uygulanacağına güvenen ve rüçhan hakkını kullanmak için banka kredisi alan veya sahip olduğu menkul ya da gayrimenkulünü satmak zorunda kalan pay sahibinin, genel kurul kararlarının sebepsiz yere uygulanmamasıyla uğradığı zarar, doğrudan zararı oluştururken, sermaye artırımının sebepsiz uygulanmaması nedeniyle şirketin müstakbel bir işi veya karı kaçırması, şirketin doğrudan (pay sahibinin de dolayısıyla) zararını oluşturur[25].
Dolayısıyla zararlar nedeniyle pay sahipleri tarafından açılan davanın konusu, şirketin uğradığı zararın tümüdür. Ancak TTK m.555/I’e göre pay sahipleri tazminatın şirkete ödenmesini talep edebilirler. Böylelikle pay sahiplerinin dolaylı zararı, şirketin malvarlığının mali açıdan iyileştirilmesi suretiyle dolaylı bir şekilde tazmin edilmiş olacaktır. Yargıtay ise, 2005 yılında vermiş olduğu bir kararında, dolayısıyla zararlara dayalı sorumluluk davalarında davacının hükmolunacak tazminatın kendisine verilmesini istemesini davanın reddini gerektiren bir sebep saymamıştır. Yüksek Mahkeme’ye göre bu takdirde davanın TTK m.553 ve 555 ((e)TTK m.340 ve 309) hükümlerine göre açıldığı kabul edilerek, hükmolunacak tazminatın şirkete verilmesine karar verilmesi gerekir[26].

d) Alacaklıların Dava Hakkı

Doğrudan Zarar Bakımından Dava Hakkı:
Alacaklıların, doğrudan doğruya uğradıkları zararlar bakımından dava hakları TTK m.553/I’de düzenlenmiştir. Buna göre; “Kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan veya esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde, (…) şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludur”. Maddede bahsi geçen “verdikleri zarardan” ibaresi doğrudan zararları ifade etmektedir. Gerçekten de TTK m.553’te sayılan kişilerin fiillerinden dolayı şirket alacaklılarının da zarara uğramaları mümkündür. İşte bu zarar doğrudan zarardır ve alacaklılar bahsi geçen kişilere karşı açacakları sorumluluk davasıyla doğrudan zararlarının tazminini talep edebileceklerdir.
Pay sahiplerinin doğrudan zarar bakımından dava hakkına ilişkin yapmış olduğumuz açıklamalar ve özellikle doğrudan zararın neyi ifade ettiğine ilişkin yaptığımız açıklamalar, alacaklıların dava hakları bakımından da geçerlidir. Alacaklılar, doğrudan zararları için açmış oldukları davada tazminatın kendilerine ödenmelerini talep edeceklerdir. Çünkü bizzat alacaklıların malvarlığında meydana gelen bir zarar söz konusudur.
Alacaklıların doğrudan zararlarına şu örnekler verilebilir: Alacaklının yönetim kurlunun talimatı ile düzenletilen sahte bilançoya aldanarak anonim şirkete kredi vermesi, yönetim kurulunun alacaklıdan anonim şirketin iflasın eşiğinde olduğunu gizlemesi, tasfiye memurunun bir alacaklının defterde yazılı çekişmesiz alacağını ödemeden ve teminat ayırmadan tasfiyeyi sonlandırıp anonim şirketi ticaret sicilinden sildirmesi, alacaklı tarafından şirkete açılan mal karşılığı avans kredisinde şirketin alacaklıya açılan avans miktarından daha az mal göndermesi hali[27].
Yargıtay da 2006 tarihli bir kararında, alacaklıları zarara uğratmak amacı ile bilinçli olarak şirket malvarlığını yapay işlemlerle azaltan yöneticilerin, alacaklıları doğrudan doğruya zarara uğrattıkları sonucuna varmış ve alacaklıların bu takdirde yönetim kurulu üyelerine karşı kendilerine ödenmek üzere tazminat davası açabileceklerini içtihat etmiştir[28].
Yine Yargıtay, kusurlu ve kötü yönetimleri ile anonim şirketin faaliyetini durdurmasına ve bunun sonucunda ortaklık aleyhine takip yapan alacaklının alacağını tahsil edememesine neden olan yönetim kurulu üyelerinin alacaklıya karşı doğrudan doğruya sorumlu olduğunu içtihat etmiştir[29].
Dolayısıyla Zarar Bakımından Dava Hakkı (Şirketin İflası Halinde Dava Hakkı):
TTK m.553/I’de sayılan kişilerin kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal etmeleri halinde alacaklıların da dolayısıyla zararlarının doğması mümkündür. Ancak kanun koyucu alacaklıların dolayısıyla zararlar bakımından dava açma hakkını yalnızca şirketin iflası haline özgülemiştir.
(e)TTK’nın 309’uncu maddesine göre; “Şirketin iflaslı halinde pay sahiplerinin ve şirket alacaklılarının haiz oldukları haklar iflas idaresine ait olur. Bu hususta İcra ve İflas Kanununun 245’inci maddesi hükmü caridir”. (e)TTK döneminde anonim şirket iflas ettiği takdirde gerek alacaklıların gerekse pay sahiplerinin anonim şirketin faaliyette bulunduğu dönemdeki dolayısıyla zararlarını talep etme hakkı bulunmamaktaydı. Bu hak yalnızca iflas idaresine tanınmıştı. İflas idaresi ikinci alacaklılar toplantısında söz konusu davanın açılıp açılmayacağına karar verecek ve dava açmayı uygun görmemişse dava ikame edilmeyecektir. Ancak aynı maddede İcra İflas Kanununun 245’inci madde hükmü de saklı tutulmuştur. Bahsi geçen maddeye göre; “Alacaklıların masa tarafından neticelendirilmesine lüzum görmedikleri bir iddianın takibi hakkı istiyen alacaklıya devrolunur. Hasıl olan neticeden masraflar çıkarıldıktan sonra devralanın alacağı verilir ve artanı masaya yatırılır”. Dolayısıyla (e)TTK döneminde her ne kadar iflas idaresi sorumluluk davası açmaya lüzum görmese de alacaklılar bu hükme dayanarak sorumluluk davası açabileceklerdir. Çamoğlu haklı olarak, dava hakkının devredilmesini talep etme hakkının yalnızca alacaklıya tanındığı görüşündedir[30]. Gerçektende İİK m.245’te “alacaklı” kavramından bahsedilmiştir.
TTK m.556’da ise anonim şirketin faaliyette olduğu dönemde dolayısıyla zararı talep etme hakkı yalnızca pay sahiplerine tanınmış, alacaklılara böyle bir hak tanınmamıştır. Ancak (e)TTK’dan farklı olarak, anonim şirketin iflası durumunda, iflas idaresinin dava açmaması halinde, hem pay sahibi hem de alacaklılar (İİK m.245’den bağımsız olarak) dava açma hakkına sahip olacaklardır (TTK m.556/II). Tüm bunlardan bağımsız olarak alacaklılar, İİK m.245 hükmüne göre de dava hakkının kendilerine devredilmesini talep etme yetkisini elde edeceklerdir.
TTK m.556’ya göre alacaklılar ve pay sahiplerinin dolayısıyla zararları bakımından dava açılabilmesi için öncelikle bu taleplerini iflas idaresine karşı ileri sürmeleri gerekir. İsviçre Federal Mahkemesi’ne göre; “Anonim şirket iflas ettiğinde hukukun hedefi artık anonim şirketin varlığını sürdürme ve pay sahiplerinin paylarını korumak değildir. İflas sürecindeki tek hedef artık masaya ait bulunan anonim şirketin malvarlığını alacaklıların menfaati için elde edilebilir hale getirmektir. İflas idaresi tüm çabasını tasfiyeye yoğunlaştırır”[31]. İflas idaresi pay sahipleri ve alacaklıların bu taleplerini ikinci alacaklılar toplantısında değerlendirir ve söz konusu davanın ikame edilip edilmeyeceğine karar verir. Şayet iflas idaresi davanın açılmasına karar verirse, dava artık iflas idaresi tarafından ikame edilir ve dava sonunda elde edilecek meblağ masaya ait olur.
TTK m.556’ya göre, iflas idaresi anonim şirketin uğradığı zararın tazmini için dava açmadığı takdirde, her bir pay sahibi veya şirket alacaklısı bu davayı açabilir (TTK m.556/II). Burada pay sahipleri ve alacaklılar lehine (e)TTK’dan farklı bir düzenleme getirilmiş ve davayı açma hakkı pay sahipleri ile alacaklılara da tanınmıştır[32]. Dava sonunda elde edilen hasıla, İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre, önce dava açan alacaklıların alacaklarının ödenmesine tahsis olunur; bakiye, sermaye payları oranında davacı pay sahiplerine ödenir; artan iflas masasına verilir (TTK m.556/II).
TTK’nın 556’ıncı maddesinin son fıkrasında “Şirketin istemlerinin devrine ilişkin İcra ve İflas Kanununun 245’inci maddesi hükmü saklıdır” hükmü yer almaktadır. Yine İcra ve İflas Kanununun 245’inci maddesine göre de; “Alacaklıların masa tarafından neticelendirilmesine lüzum görmedikleri bir iddianın takibi hakkı istiyen alacaklıya devrolunur. Hasıl olan neticeden masraflar çıkarıldıktan sonra devralanın alacağı verilir ve artanı masaya yatırılır”. Masanın bu talebi reddetme hakkı bulunmamaktadır. Dolayısıyla İsviçre’de İİK m.245 hükmünün saklı tutulmasının gereksiz olduğu savunulmaktadır[33].
Tekinalp ise İİK m.245 hükmünün gereksiz olmadığını şu şekilde savunmuştur: “İİfK, m.245’in TK sisteminde gereksiz olduğu görüşü kanaatimce ikna edici değildir. Çünkü, bu kanaat, Federal Mahkemenin, alacaklının dava hakkının bir bütün oluşturduğu nitelendirmesine dayanmaktadır. Ancak söz konusu nitelendirmenin bu sorun hakkında söylenmiş son söz olmadığı, birçok noktadan eleştirildiği unutulmamalıdır. İçtihat özellikle defiler konusunda tatmin edici değildir. Bkz. N.16-23. Zira defilere ilişkin içtihat bir sisteme ve ilkeye dayanmamaktadır. İkinci olarak TK’nın 556. maddesinin (2). fıkrasında, “şirket alacaklısı bu davayı açabilir” denmiş olmasına, alacaklının bu fıkraya dayanarak dava açabileceğine, alacaklının dava hakkının açık olmasına rağmen, davalılar, alacaklının alacağını, dolayısıyla alacaklı sıfatını tartışma konusu yapabilirler. Alacağın mevcut olmadığı, bu sebeple ilgili kişinin alacaklı olmadığı itirazı yapılabilir. Alacaklı ile iflas idaresi arasında mahkemeye intikal etmemiş bir ihtilafın varlığında, bu tartışma çetin sorunlar yaratabilir. Böyle bir ihtilaf olmasa bile, davalılar bu savunmayı ileri sürerek bir hadise haline getirebilirler. Oysa, iflas idaresinden 245. maddeye dayanılarak alınacak temlikte böyle bir tehlike yoktur. Bu sebepler İsviçre’de İİfK m.245’in tercih edilmesi öğütlenmektedir. Üçüncü olarak, İİfK’nın 245. maddesine göre iflas idaresi tarafından, devredilen dava hakkının alacaklı tarafından kullanılması bir süreye bağlanabilir. Bu süre sıra cetvelinin düzenlenmesi açısından öden taşır. Açıklanan sebeplerle, İİfK, m.245’in gereksiz olduğu tezini ileri sürmeden önce bu maddede takip hakkının açıkça alacaklıya devredildiğinin belirtilmesine karşılık, TK m.556 (2)’de devirden söz edilmeyip alacaklının davayı ikame edebileceğinin ifade olunmuş olmasının barındırabileceği sorunlar değerlendirilmelidir. Bu sorunlar arasında, davalıların AO’ya karşı dermeyan edebilecekleri ibra, sorumluluk doğuran karara GK’nın onay vermiş bulunması ve takas gibi defileri alacaklılara dermeyan edip edemeyeceklerinin de düşünülmesi gerekir”[34].
Sonuç olarak, alacaklıların TTK m.553’e dayanarak sorumluluk davasının davacısı olabilmelerini şu şekilde özetleyebiliriz:
a. Alacaklılar TTK m.553/I’de sayılan kişilere karşı, doğrudan uğradıkları zararlar bakımından yine TTK m.553 hükümlerine dayanarak dava açabilirler.
b. Alacaklılar şirketin iflası halinde, dolayısıyla zararlar bakımından ise zararın tazminini talep hakkını öncelikle iflas idaresine karşı ileri sürmeli, şayet iflas idaresi bu davayı açmaya lüzum görmezse TTK m.556’ya dayanarak kendileri bu davayı açabilir.
c. Alacaklılar TTK m.556/son hükmü gereğince tüm bunlardan ayrı olarak İİK m.245 hükümlerine göre de dava açma hakkını haizdirler.
d. Alacaklıların, şirket faaliyetteyken şirketin zararının (dolayısıyla zararın) tazminini isteme hakkı ise bulunmamaktadır.

2. Sorumluluk Davasının Davalısı (Sorumluluğu Söz Konusu Olan Kişiler)

a) Genel Olarak


TTK m.553’e göre açılacak sorumluluk davalarında, sorumluğu söz konusu olan kişiler (diğer bir anlatımla sorumluluk davasının davalıları) açıkça belirtilmiştir. Dolayısıyla kanunda sayılı sıfatları taşıyanlar dışındaki kişilerin, sorumluluk davasının davalısı olması mümkün değildir.
TTK m.553’ün başlığı “Kurucuların, yönetim kurulu üyelerinin, yöneticilerin ve tasfiye memurlarının sorumluluğu” şeklindedir. Yine kanun metnine göre de; “Kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde, hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar”. Dolayısıyla TTK m.553’e göre sorumluluk davasının davalıları: (1) Kurucular, (2) Yönetim Kurulu Üyeleri, (3) Yöneticiler ve (4) Tasfiye Memurları’dır.
TTK m.553/I birçok açıdan (e)TTK’dan farklılık göstermektedir. Bu maddenin kaynağı İsv. BK m.754’tür. Hüküm, kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları hakkında olup; denetçiler, işlem denetçileri ve özel denetçinin sorumluluğu 554’üncü maddeye tabidir[35].

b) Kurucular

TTK m.553’ göre sorumluluğu söz konusu olan kişilerin başında “şirketin kurucuları” gelmektedir. “Kurucular” kavramı Türk Ticaret Kanununda açıkça düzenlenmiştir. TTK m.337/I’e göre; “Pay taahhüt edip esas sözleşmeyi imzalayan gerçek ve tüzel kişiler kurucudur”. Kanun koyucu ilk fıkrada, anonim şirkete pay taahhüt eden ve esas sözleşmeyi imzalayan gerçek ve tüzel kişileri kurucu olarak kabul etmiştir. Kurucunun hukuken kişi niteliğini taşıması, yani gerçek veya tüzel kişi olması, taahhütte bulunacak ve kurucular beyanını (TTK m.349) imzalayacak ehliyette olması gerekir[36].
TTK’nın 337’inci maddesinin ikinci fıkrasına göre; “Kurucular, birinci fıkrada yazılı işlemiş, üçüncü bir kişinin hesabına yaptıkları takdirde, bu kişi de kuruluştan doğan sorumluluk bakımından kurucu sayılır. Söz konusu üçüncü kişi, kendisi hesabına iş gören kimsenin bildiği veya bilmesi gereken bir hususu kendisinin bilmediğini ileri süremez”. İkinci fıkra kurucular çevresini genişletmiştir. Hesabına pay taahhüt edilmiş ve esas sözleşme imzalanmış bulunan kişi de kuruluştan doğan sorumluluk bakımından kurucu sayılmış, böylece hukuki (TTK m.549) ve cezai (TTK m.562 ve 563) yaptırımların ve ilgili diğer hükümlerin kapsamına alınmıştır. İkinci fıkranın ikinci cümlesinde ise, hesabına taahhüt ve imza işlemleri yapılan kişi, bu kişi tarafından bilinen ve bilinmesi gereken hususlar yönünden temsilci ile eşit durumda kabul edilmiş ve sorumlulukta özdeşlik ilkesi benimsenmiştir[37]. Dolayısıyla kendi adına işlem yapılan üçüncü kişi, kendi hesabına iş yapan kimsenin bildiği veya bilmesi gerektiği bir hususu kendisinin bilmediğini ileri süremeyecektir.
Kurucular, TTK’da organ olarak belirtilmemekle birlikte, onların da tıpkı yönetim kurulu üyeleri gibi birtakım görev ve yükümlülükleri vardır. Bu görev ve yükümlülüklerin ihlali, şirketin, pay sahiplerin veya üçüncü kişilerin zarara uğramaları sonucunu doğurabilir. İşte bu yüzden TTK kurucuların da 553’üncü madde kapsamında sorumlu tutulmaları sistemini benimsemiştir. Mesela, TTK’nın 369’uncu maddesinde düzenlenen özen ve bağlılık yükümlülüğü kıyas yoluyla kuruculara da uygulanır[38]. Kaynak İsv.BK’da ise “kurucular”ın sorumluluğuna yer verilmemiştir. İsviçre Hukukunda 754’üncü madde yönetim ve tasfiye ile uğraşan kişilere özgülenmekte ise de kurucuların da TTK m.549 ve 552’inci maddeye girmeyen görev aykırılıkları olabilir. Ancak kurucuların TTK m.549 ilâ 552’inci maddeleri arasındaki hükümlere giren bir eylemleri söz konusuysa, bu durumda sorumlulukları da bu hükümlere göre tayin edilecektir. Nitekim 549 ve 552’inci maddeler arasındaki fiilleri kurucuların da gerçekleştirmesi mümkündür.

c) Yönetim Kurulu Üyeleri

Yönetim kurulu kavramı, TTK m.359’da tanımlanmaktadır. Bu hükme göre, bir gerçek kişi veya tüzel kişi anonim şirket yönetim kurulu üyesi olabilir (TTK m.359). Yönetim kurulu üyeleri esas sözleşme ile atanmış olabilir veya genel kurul tarafından da seçilmiş olabilir (TTK m.359/I).
Bir tüzel kişinin yönetim kuruluna üye seçildiği takdirde, tüzel kişiyle birlikte, tüzel kişi adına, tüzel kişi tarafından belirlenen, sadece bir gerçek kişi de tescil ve ilan olunur; ayrıca, tescil ve ilanın yapılmış olduğu, şirketin internet sitesinde hemen açıklanır. Tüzel kişi adına sadece, bu tescil edilmiş kişi toplantılara katılıp oy kullanabilir (TTK m.359/II).
Kanun hükmünden de anlaşılacağı üzere, bir kişinin yönetim kurulu üyesi sıfatını kazanabilmesi için esas sözleşme ile atanmış veya genel kurul tarafından bu göreve seçilmiş olması yeterlidir. Bu kişinin ticaret siciline tescil edilip edilmediği yahut yönetim kurulu üyeliğini gerçekten yerine getirip getirmediği önemli değildir[39].
Anonim şirketin daha öncede belirttiğimiz gibi yönetim ve temsil organı yönetim kuruludur. Bundan dolayı kanun koyucu yönetim kuruluna yükümlülük niteliğinde birçok görev ve yetki vermiştir. Haliyle anonim şirket gibi bir yapıyı yönetim ve temsil yetkisi bulunan yönetim kurulunun, bu yükümlülüklere aykırılık halinde sorumluluğunun doğması da en doğal sonuçtur. Özellikle 369’uncu maddeye göre yönetim kurulu üyeleri, görevlerini tedbirli bir yöneticinin özeniyle yerine getirmek ve şirketin menfaatlerini dürüstlük kurallarına uyarak gözetmek yükümlülüğü altındadır.
Yönetim kurulunun sorumluluğunu doğuran hükmün kaynağı da İsv.BK m.754’tür. Nitekim bahsi geçen madde de açıkça “yönetim kurulu üyeleri” kavramına yer verilmiştir.

d) Yöneticiler

TTK m.553’e göre sorumluluğu söz konusu olan bir diğer kişi de yöneticilerdir. Maddede “yöneticiler” kavramına yer verilmekle birlikte, yöneticilerin kim olduğuna dair kanunda açık bir düzenleme mevcut değildir. Doktrinde yönetici kavramı şu şekilde tanımlanmıştır: “ ‘Yönetici’ terimi, AO adına karar alıp onu icra ettiren bu suretle ortaklık adına işletme konusunun gerçekleştirilmesi için kendilerine bırakılan görevleri yapmak yetkisini haiz bulunan genel müdürü, genel müdür yardımcılarını, TK m.375/(1)/a anlamında üst düzey yönetimine dahil müdürleri, CEO, icra komitesi veya benzeri yetkileri haiz komite üyelerini genel koordinatör gibi sıfatları taşıyan kişileri ve benzeri yetkilileri ifade eder”[40]. Bu anlamda özellikle ticari mümessil, genel ve özel yetkili ticari vekil ve murahhas müdür gibi sıfatları taşıyan kişiler de TTK m.553 anlamında “yönetici” sıfatıyla sorumlu olacaklardır[41]. Ancak TTK m.371/VII anlamında sınırlı yetkili ticari vekillerle sınırlı yetkili diğer tacir yardımcıları “yönetici” kavramına dahil değildir[42].
Kaynak İsv.BK’nın 754’üncü maddesinde ise, TTK’dan farklı olarak “yönetim ve tasfiye ile uğraşan kişiler” kavramına yer verilmiştir[43]. Gerekçede “uğraşan” sözcüğünün geniş anlama sahip olduğu ve bu sözcük ile görevli olmadığı halde yönetime ve tasfiyeye karışan, talimat veren, yönetimi ve tasfiyeyi yönlendiren, bir bakıma arkadan yöneten büyük pay sahipleri başta olmak üzere, gizli yöneticiler ve tasfiye memurlarının (öğretideki deyimiyle, “fiili organ”lar) kastedildiği belirtilmiştir. Bu geniş kapsamlı ibarenin hukukumuza aktarılması halinde (banka hukukundaki deneyim ve birikim göz önünde alınınca) ibarenin amacının, İsviçre’deki anlayışı aşan bir anlam ve boyut kazanacağından endişe edildiği belirtilerek, böyle ucu açık bir ibareyi hükme koymak yerine “yöneticiler” sözcüğünün yorumunun öğretiye ve yargı kararlarına bırakılmasının daha uygun olacağı ve bu yolla daha dinamik bir anlayışın hukukumuza egemen olacağı belirtilmiştir[44].
Nitekim İsviçre Federal Mahkemesi bir kararında, normal konumdaki küçük bir bankanın prokuristinin bile sorumluluk hukuku açısından organ olduğuna hükmetmiştir[45]. Bu husus İsviçre doktrininde eleştirilmiş ve şirketin iç işlerine ve idaresine karışarak arkadan yönetmeyen veya yönlendirmeyen büyük pay sahiplerinin organ sorumluluğuna tabi olmadığı vurgulanarak, bunun sınırlandırılması talep edilmiştir[46].
Burada tartışılması gereken önemli hususlardan birisi de, “fiili organ” diye nitelendirilen, yönetim ve temsil görev ve yetkisi olmaksızın yönetime karışan, talimat veren, yönetimi yönlendiren, bir bakıma arkadan yöneten büyük pay sahipleri ve gizli yöneticilerin TTK m.553 hükmüne göre sorumlu tutulup tutulamayacağıdır. Doktrinde genel olarak, somut olayın özelliklerinin haklı göstermesi halinde “fiili organ (de facto)” olarak nitelendirilen kişilerin de sorumlu tutulabileceği ve bu kişiler aleyhine de sorumluluk davası açılabileceği belirtilmektedir[47].

e) Tasfiye Memurları

TTK m.553/I’e göre tasfiye memurları da, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde sorumlulukları doğacaktır. TTK m.536’ya göre, tasfiye memurları esas sözleşme veya genel kurul kararıyla atanırlar. Ancak esas sözleşme veya genel kurul kararıyla ayrıca tasfiye memuru atanmadığı takdirde, tasfiye, yönetim kurulu tarafından yapılır (TTK m.536/I). Tasfiye memurları pay sahiplerinden veya üçüncü kişilerden olabilir (TTK m.536/I).
Burada tartışılması gereken hususlardan biri de, tasfiyeye karışan, talimat veren, yönlendiren kişilerin sorumluluğunun olup olmadığıdır. Belirtmek gerekir ki, maddede bahsi geçen “tasfiye memurları” şekli anlamda tasfiye memurlarıdır[48]. Şekli anlamda tasfiye memuru kavramı ise TTK m.553’te ifade edilmiştir. Yani esas sözleşmeyle veya genel kurul kararıyla atanan yahut böyle bir atama bulunmadığı takdirde kanunen tasfiye görevini yerine getiren yönetim kurulu üyeleri şekli anlamda tasfiye memuru sayılırlar[49]. Bunun dışında tasfiyeye karışan, yönlendiren, talimat veren kişilerin “fiili organ” durumları bulunmadığından bu kişilerin sorumlulukları da söz konusu olmayacaktır[50]. Çünkü, her ne kadar şirket faaliyetteyken yönetim konusunda etkin söz sahibi olan ve “fiili organ” konumunda bulunan büyük pay sahiplerinin, şirketin tasfiyeyle sınırlı amacı ve tasfiye memurlarının yetkileri dikkate alındığında, tasfiye aşamasında etkili olabilmeleri mümkün değildir[51].

C. SORUMLULUĞU DOĞURAN HUKUKİ SEBEP: KANUNDAN VE ESAS SÖZLEŞMEDEN DOĞAN YÜKÜMLÜLÜKLERİN İHLALİ

1. Genel Olarak

TTK m.553’e göre açılacak sorumluluk davalarında davacı, dava sebebini kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerin ihlal edildiği temeline dayandırmaktadır. Gerçekten de 553’üncü maddede “(…) kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini (…) ihlal ettikleri takdirde, (…) sorumludurlar” hükmüne yer verilerek sorumluluk sebebi belirtilmiştir.
TTK m.553 dışında yeni düzenlemede anonim şirkette özel sorumluluk halleri de düzenlenmiştir. TTK m.549 ilâ 552’inci maddeler arasında düzenlenen özel sorumluluk sebeplerine ilişkin hükümler, sorumlu olanların sıfatlarına göre değil, yalnızca sorumluluğu gerektiren özel durumların ortaya çıkması halinde uygulanacaktır. Ancak 549 ilâ 552’inci madde arasında sayılan fiillerin kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları tarafından gerçekleştirilmesi de mümkündür. İşte bu durumda sorumluluğu doğan kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları TTK m.553’e göre değil 549 ilâ 552’inci maddeler arasında düzenlenen özel sorumluluk sebeplerine göre sorumlu olacaklardır.
Bu başlık altında özellikle “kanun ve esas sözleşme” kavramlarından ne anlaşılması gerektiği ve yine “yükümlülük” kavramı ile “yükümlülük niteliğinde olmayan görev ve yetkiler” kavramına değinilecektir.

2. Kanun ve Esas Sözleşme Kavramı

TTK m.553’te sayılan kişilerin sorumluluklarına gidebilmek için, bu kişiler için getirilen yükümlülüklerin kanun ve esas sözleşmelerde öngörülmüş olması gerekir. Dolayısıyla kanun ve esas sözleşme dışındaki bir yükümlülük ihlalinin varlığı halinde sorumluluk da söz konusu olmayacaktır.
Hükümde bahsedilen “kanun” kavramı, maddi anlamda kanunu ifade eder. Yani yalnızca Türk Ticaret Kanununda öngörülen yükümlülükler değil, diğer kanunlarda, tüzük veya yönetmeliklerde öngörülen yükümlülükler de bu kapsamda değerlendirilir. Tekinalp’e göre; “Bir idari tasarrufta, meselâ bir tüzük, yönetmelik, tebliğ vs.’de yer alan bir yükümlülüğün “kanun”da veya “esas sözleşme”de dayanağı yoksa TK m.553 (1)’e dayanılamaz. Bu incelik özellikle SPK’nın BDDK’nın ve benzeri düzenleyen ve denetleyen kurumların yayımladıkları yönetmelik ve tebliğler bakımından önemlidir. TK’nın bu sarih hükmü sebebiyle doğrudan tüzük veya yönetmelikle ve sıkça yapılmaya çalışıldığı gibi tebliğle yaratılmaya çalışılan sorumluluk halleri geçersizdir. “Kanun” kelimesi sadece “TK” anlamına gelmez, diğer “kanunlar”ı da kapsar. İş veya vekalet sözleşmesinde yer alan yükümlülüklerin kanuni veya esas sözleşmesel dayanağı yoksa bunların ihlali halinde TK m.553 anlamında sorumluluk söz konusu olamaz. Yükümlülüğün bir borçlar hukuku sözleşmesinden, yani borçlar hukukundan doğmaması anonim ortaklık hukukuna ait bulunması ve yükümlülüğün AO’ya paysahibine ve/veya alacaklıya ortaksal bir koruma sağlaması icap eder”[52].

3. Yükümlülük Kavramı

TTK m.553’e göre kurucuların, yönetim kurulu üyelerinin, yönetici ve tasfiye memurlarının sorumluluğuna gidilebilmesi için, bu kişilerin kanundan veya esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini ihlal etmesi gerekmektedir. Ancak sorumluluğu doğan kişilerin görev ve yetkileri içerisinde hangilerinin yükümlülük olup, hangilerinin olmadığı hususunda bazı maddelerde açık bir düzenleme mevcut değildir. Bu noktada “yükümlülük” kavramından ne anlaşılması gerektiği önemlidir. Doktrinde yükümlülük kavramının, yönetim kurulunun bir görevi ve/veya yetkisi bağlamında, kanunda ve esas sözleşmede öngörülen hususlardaki yapma ve yapmama zorunluluklarını ifade ettiği belirtilmiştir[53]. Yükümlülük özelliği gösteren görev ve yetkiler, anonim ortaklığı, pay sahiplerini ve alacaklıları korumaya yönelik olanlardır[54].
TTK m.369/I’de yönetim kurulu üyeleri bakımından açıkça bir yükümlülük öngörülmüştür: “Yönetim kurulu üyeleri ve yönetimle görevli üçüncü kişiler, görevlerini tedbirli bir yöneticinin özeniyle yerine getirmek ve şirketin menfaatlerini dürüstlük kurallarına uyarak gözetmek yükümlülüğü altıdadırlar”. Maddede yönetim kurulu üyelerinin özen ve sadakat yükümlülüğünden bahsedilmiş ve açıkla “yükümlülük” kavramına yer verilmiştir. Dolayısıyla 369’uncu maddedeki sadakat ve özen yükümlülüğüne aykırılık durumunda sorumluluk doğacaktır. Yine yükümlülük kavramının yorumunda TTK m.374 hükmünün de göz önünde bulundurulması gerekir. Bu hükme göre; “Yönetim kurulu ve kendisine bırakılan alanda yönetim, kanun ve esas sözleşme uyarınca genel kurulun yetkisinde bırakılmış bulunanlar dışında, şirketin işletme konusunun gerçekleştirilmesi için gerekli olan her çeşit iş ve işlemler hakkında karar almaya yetkilidir”. Hükümde görev ve yetki, anonim şirketi yönetmek ve temsil etmek faaliyeti bağlamında, işletme konusunun gerçekleştirilmesi için yapılması gerekli olan iş ve işlemler hakkında karar alınması şeklinde tanımlanmıştır[55].
Yükümlülük niteliğindeki görev ve yetkilere örnek olarak, sermayenin ve malvarlığının korunması, eşit işlem ilkesine uygun davranılması, finansal tabloların Türkiye Muhasebe Standartları uyarınca hazırlanması, denetime tabi anonim şirketlerde ortaklığın internet sitesinin amacına hizmet eder şekilde işletilmesi, borca batıklığın zamanında mahkemeye bildirilmesi gösterilebilir[56]. Ayrıca yine TTK m.397/IV uyarınca, denetime tabi olan sermaye şirketleri, kuruluşlarının ticaret siciline tescilinden itibaren üç ay içinde bir internet sitesi açmak ve belli bir bölümünü TTK m.1524’e göre kamuyu aydınlatma ilkesi kapsamında yayımlamakla yükümlüdür. Bu yükümlülük anonim şirketin yönetim ve temsil organı olan yönetim kuruluna düşmektedir. Yükümlülüğe aykırı davranılması halinde kusuru bulunan yönetim kurulu üyelerinin hukuki ve cezai sorumluluğuna gidilebilir[57].

4. Yükümlülük Niteliğinde Olmayan Görev ve Yetkiler

TTK m.553’te sayılan kişilere, anonim şirketi, pay sahiplerini ve alacaklıları koruma niteliğinde olmayan; fakat kanun veya esas sözleşmeyle verilmiş bazı görev ve yetkiler vardır. Mesela, bir anonim şirketin ihtiyaç duymadığı atıl sermayeyi azaltarak fazla kısmı pay sahiplerine iade etme önerisini hazırlamak yönetim kurulunun görevidir (TTK m.473/I); ancak yükümlülük değildir. Yine esas sözleşmenin eskimiş bazı hükümlerinin değiştirilmesinin (TTK m.453/I) ve imtiyazlı pay çıkarılmasının önerilmesi (TTK m.478/I); ticari mümessil veya vekil atanması (TTK m.368); pay senetlerinin birden çok senedi temsil edecek şekilde bastırılması (TTK m.374 ve 486/II); anonim şirketin yapısının değiştirilmesine ilişkin hazırlıkların yapılması; tasfiye bakiyesinin alacaklıların üçüncü davetinden itibaren bir yıl geçmeden şartları mevcutken erken dağıtımı için mahkemeye başvurulması; müstahdem ve işçiler yararına yardım akçesi ayrılması önerisinin genel kurula götürülmesi, yönetim kurulunun görevleri arasında olduğu halde yükümlülükleri arasında değildir. Dolayısıyla bu görevlerin yapılmaması yani yönetim kurulunun bu yetkilerini kullanmaması, pay sahiplerine TTK m.553’e göre dava açma hakkı vermeyecektir[58].

5. Yönetim Kurulunun Genel Kurul Kararlarının İcrasından Doğan Sorumluluğu[59]

(e)TTK’nın yürürlükte olduğu dönemde 336’ıncı maddenin beşinci bendinde, yönetim kurulunun, genel kurul kararlarının icrası nedeniyle sorumluluğu hüküm altına alınmıştı. Ancak TTK’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte bu hüküm yeni kanuna alınmamıştır. Bu bağlamda yönetim kurulu üyelerinin genel kurul kararlarının icrası nedeniyle sorumluluğu TTK m.553’teki genel hüküm ve m.369’daki özen ve bağlılık yükümlülüğü çerçevesinde saptanmalıdır[60].
Çamoğlu, yok hükmünde olan ve batıl kararlar bakımından, hukuka aykırılığın yoruma yol bırakmayacak derecede açık olduğunu ve yönetim kurulu üyelerinin bu kararların icrasından kaçınması gerektiğini, şayet bu kararlar icra edilirse yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunun doğabileceğini ifade etmiştir[61]. Yazar, iptale tabi kararlar bakımından ise, TTK m.446/I hükmünün (c) bendinde yönetim kuruluna, (d) bendinde ise kişisel sorumluluklarına yol açacaksa yönetim kurulu üyelerinin her birine, genel kurul kararlarına karşı iptal davası açma hakkının verildiğini; ancak “kanuna veya esas sözleşmeye aykırı” kararlar bakımından genel kurul kararının sakatlığının açık olduğunu, dolayısıyla bu tür kararların yerine getirilmesinden kaçınılarak iptal davası açılması gerektiğini, buna karşılık “dürüstlük kuralına aykırı” kararlar bakımından ise kararın sakatlığının bir yorum meselesi olduğunu ve yönetim kurulu üyesinin bu türden bir kararın icrasından kaçınarak iptal davası açmak yükümü bulunup bulunmadığının saptanmasında başvurulacak ölçünün özen borcu olduğunu, dolayısıyla kararın dürüstlük kurallarına aykırılığını görerek aleyhine iptal davası açmak özenli bir yöneticiden beklenilen hallerde aksi davranışın tercih edilmesinin yöneticileri sorumlu kılacağını belirtmiştir[62].
Dolayısıyla yönetim kurulu üyeleri sakat bir genel kurul kararının icrasından kaçınabilir. Zira kararın sakatlığı, icradan kaçınmak için TTK m.446/I-d hükmü karşısında haklı bir sebep teşkil eder[63]. Ayrıca yönetim kurulu üyeleri genel kurul kararlarını yalnızca sıhhat şartları bakımından değil şirket menfaatlerine uygunluk bakımından da incelemekle yükümlüdürler[64]. Ancak kararın şirket menfaatlerine aykırı olduğu gerekçesiyle icrasını geri bırakarak genel kuruldan tekrar talimat soran yönetim kurulu, genel kurul bu kararında ısrar ederse sorumluluktan kurtulacaktır[65].

D. SORUMLULUK DAVASINDA KUSUR VE İSPAT

1. Genel Olarak

(e)TTK’da olduğu gibi TTK m.553’te düzenlenen sorumluluk da kusura dayalı bir sorumluluktur[66]. Yani kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları ancak, şirkete zarar veren işlem ve eylemlerin kendi kusurlarından kaynaklaması halinde sorumlu tutulabilirler. Bu durumda anılan kişilere herhangi bir kusur izafe edilememesi halinde sorumluluk da söz konusu olmayacaktır.
TTK m.553’teki sorumluluğun kusura dayalı bir sorumluluk olduğu hususunda ihtilaf bulunmamakla birlikte, kusurun derecesi, ispatı ve niteliği bakımından farklı görüşler ileri sürülmektedir. Bizde bu başlık altında kusurun derecesi, ispatı ve niteliğine değinmekle birlikte TTK m.553/II’de düzenlenen “görev ve yetki devrinin hukuki sorumluluğa etkisi” ve yine m.553/III’te düzenlenen “gözetim sorumluluğu”na da değineceğiz.

2. Kusurun Derecesi


(e)TTK döneminde yönetim kurulu üyelerinin görevlerini “kasten veya ihmal” ile yerine getirmemeleri halinde sorumluluklarının doğacağı hüküm altına alınmıştı ((e)TTK m.336/I-b.5). Aynı ayrım kaynak İsv.BK’nın 754’üncü maddesinin birinci fıkrasında da yer almaktadır. 6102 sayılı TTK’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte ise bu ayrıma son verilmiş ve sorumlu olan kişilerin kusurlarının hafifliğine veya ağırlığına bakılmaksızın “kusurlarıyla” ifadesine yer verilmiştir. Gerçekten de 6098 sayılı TBK’nın 51’inci maddesinin birinci fıkrasında; “Hakim, tazminatın kapsamını ve ödeme biçimini, durumun gereğini ve özellikle kusurun ağırlığını göz önüne alarak belirler” hükmü yer almaktadır. Dolayısıyla TTK m.553’te öngörülen “kusurlarıyla” sözcüğü, hem kast hem de ihmale dayalı kusuru kapsayacak niteliktedir. Buna rağmen “kast ve ihmal” şeklinde bir ayrıca bir ayrımın yapılması gerekli değildir. Nitekim (e)TTK dönemindeki bu ayrım uygulamada da bir sonuç doğurmamış ve Yargıtay bu farklılaşmayı dikkate almamış, öğretide de madde hükmüne uyan bir yaklaşım benimsenmemiştir[67]. Madde gerekçesinde de İsviçre’de “kast ve ihmalle” denilerek kusurun derecesinde ayrıma vurgu yapılıp mahkeme yönünden bir rehber hüküm oluşturulmuş olmasına rağmen, 557’inci madde zaten bu ayrımı yaptığından hükümde yalnızca “kusur” sözcüğü ile yetinildiği, ayrıca bu konuda TBK m.51 ve 52 hükmünün de açık olduğunun dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir[68].
Pulaşlı, TTK’da kusur sorumluluğunun açıkça yer almış olmasının (m.553) ve yönetim kurulu üyesinin özen borcunu düzenleyen TTK m.369/I hükmünün, “yönetim kurulu üyeleriyle yönetimle görevli kişilerin görevlerini tedbirli bir yöneticinin özeniyle yerine getireceğini ve şirketin menfaatlerini dürüstlük kuralına uyarak gözeteceğini öngördüğünü” belirterek, kasıt ve ihmalin yanı sıra dikkatsizlik sonucu meydana gelen zararların da sorumluluğa yol açacağını; ancak şirketin menfaatlerinin gözetilmesi zorunluluğunun, şirketler topluluğunda bağlı şirketin yönetim kurulu üyeleri yönünden sorun çıkaracağı için, TTK m.203 ve 205 hükümlerinin de saklı tutulduğunu, dolayısıyla bağlı şirketlere ilişkin 203’üncü maddede düzenlenen tam hakimiyet halinde, yönetim kurulunun şirketin menfaatlerine bağlılık yükümlülüğünün ortadan kalktığını, yine 204’üncü maddede ise, bunun istisnasının düzenlendiğini ve bağlı şirketin ödeme gücünü açıkça aşan veya tehlikeye düşürebilecek ya da önemli varlıklarını yitirmesine sebep olabilecek talimatlara uyulmayacağını ifade etmiştir[69].

3. Kusurun İspatı

(e)TTK döneminde kusurun ispatıyla ilgili olarak, yönetim kurulu üyelerinin kusurlu hareket ettikleri karine olarak kabul edilmiş, ve kusursuzluklarını ispat etmedikçe sorumluluktan kurtulamayacakları düzenlenmişti. Aynı hüküm 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 6335 sayılı kanunla değiştirilmeden önceki halinde de mevcuttu. Özellikle, TTK tasarısının yasalaşması aşamasında sorumluluk hukukunun temel kurallarının istisnaları arasında yer alan kusur karinesinin kaldırılıp kaldırılmaması tartışılmış; ancak uygulamanın kusur karinesine göre şekillendiği gerekçesi ile aynen bırakılmasına karar verilmişti[70]. Adalet Komisyonu TTK m.553/I’de düzenlenen kurucuların, yönetim kurulu üyelerinin, yöneticilerin ve tasfiye memurlarının “kusurlarının bulunmadığını ispatlamadıkça” anonim şirkete, pay sahiplerine ve şirket alacaklılarına verdikleri zarardan sorumlu olacaklarına dair hükmü -komisyon başkanının karşı çıkmasına rağmen- Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yerleşik içtihatlarının bu yolda olduğu gerekçesiyle eklemişti[71]. Dolayısıyla sorumluluktan kurtulmak için TTK m.553/I’de sayılan kişilerin kusursuz olduklarını kendilerinin ispat etmeleri gerekiyordu[72]. Ancak 26.06.2012 tarihinde kabul edilen 6335 sayılı Kanunun 28’inci maddesinde yapılan değişiklikle, TTK’nın 553’üncü maddesi değiştirilmiş ve kusur karinesi kaldırılarak, “kusurlarıyla” kelimesi hükme eklenmiş, böylelikle kusurlu sorumluluk ilkesi vurgulanmıştır[73].
Dolayısıyla TTK’nın mevcut halinde 553’üncü maddeye göre açılacak davalarda kusurun ispatı, davacılara aittir[74]. Davacı şirket, pay sahipleri veya şirket alacaklıları, TTK m.553/I’de sayılan kişilerin kusurlu olduklarını ispatlamadıkları sürece bu kişilerin sorumluluğuna gidilemeyecektir. Söz konusu düzenlemenin TMK m.6 ve HMK m.190’da hüküm altına alınan genel ispat kurallarına da uygun olduğunu söylemek mümkündür.
Pulaşlı[75] ise genel kabul gören bu görüşün aksine, ispat yükünün doğrudan davacılara ait olmadığını, her davada, sorumluluk davasına ilişkin taleplerin hukuki mahiyetine göre değişeceğini belirtmiştir. Yazara göre şirketin davacı olması halinde, yönetim kurulu üyesi ile şirket arasında sözleşme veya sözleşme benzeri bir hukuki ilişkinin varlığı kabul edildiğinden, yönetim kurulu üyesinin kusurlu olduğu karine olarak kabul edilmeli ve kusursuzluğun ispatı da davalı yönetim kuruluna yüklenmelidir. Nitekim taraflar arasında bir sözleşme ilişkisi söz konusu olduğundan, sözleşme kapsamında borcunu gereği gibi ifa etmeyen davalı yönetim kurulu üyesi veya yöneticilerin, borçlarını gereği gibi ifa ettiklerini ispat etmeleri gerekir (TBK m.112). Yazar, İsviçre öğretisinde, bu kuralın pay sahipleri ve şirket alacaklılarının tazminatın şirkete verilmesi kaydıyla “dolayısıyla zararlar” için açtıkları tazminat davalarında da geçerli olduğunu; ancak kanaatince, alacaklıların doğrudan veya dolaylı zararlara ilişkin taleplerinde, alacaklılar ile sorumlu yönetim kurulu üyesi arasındaki ilişkinin haksız fiil niteliğinde olduğunu, haliyle yönetim kurulu üyesinin kusurlu olduğunu ispat yükünün alacaklıda olduğunu haklı olarak belirtmektedir.

4. Kusurun Niteliği (Objektif Kusur İlkesi)

Doktrinde kusurun objektifleştirilmesi (nesnelleştirilmesi) şu şekilde tanımlanmıştır: “(…) kusurun nesnelleştirilmesi, özenli hareket için kanunda bir örnek kişinin belirlenmesi ve sonuca varırken onun varsayımsal davranışlarının sonuca ölçü kabul edilerek sonuca varılması şeklinde tanımlanabilir”[76]. Kusurun objektifleştirilmesi, esas olarak İsviçre öğretisinde kullanılan bir terimdir[77]. Ancak TTK m.369/I’de de kusurun objektifleştirildiğini söylemek mümkündür. Bahsi geçen maddede “tedbirli yönetici”nin “özeniyle yerine getirmek” ölçülerinden bahsedilmiştir.
Tekinalp, TTK m.369/I’de yer alan “şirketin menfaatlerini dürüstlük kurallarına uyarak gözetmek yükümlülüğünün ihlali” kavramının ise, özenin ölçüsü niteliğinde olmadığını ve bu sebeple nesnelleştirme kapsamına girmediğini, yönetim kurulu üyeliğiyle ve yöneticilikle bağdaşmayan bir davranış olmasına rağmen, özen yükümlülüğünün ihlali olarak kabul edildiğini belirtmiştir[78].

5. Görev ve Yetki Devrinin Sorumluluğa Etkisi

Görev ve yetki devrinin hukuki sorumluluğa etkisi TTK m.553/II’de düzenlenmiştir. Anılan hükme göre; “Kanundan veya esas sözleşmeden doğan bir görevi veya yetkiyi, kanuna dayanarak, başkasına devreden organlar veya kişiler, bu görev ve yetkileri devralan kişilerin seçiminde makul derecede özen göstermediklerinin ispat edilmesi hali hariç, bu kişilerin fiil ve kararlarından sorumlu olurlar”. Bu hüküm kısmen (e)TTK’nın 336’ıncı maddesinin son fıkra hükmüne benzemesine rağmen, yeni bir hükümdür. (e)TTK’nın 336’ıncı maddesinin son fıkrasına göre; “Beş numaralı bentte yazılı vazifelerden birisi 319’uncu madde gereğince idare meclisi azalarından birine bırakılmışsa, mesuliyetin ancak ilgili azaya yükletilmesi lazım gelip o muameleden dolayı müteselsilen mesuliyet cari olmaz”. TTK’da ise belli bir maddeye göre devir sınırlaması kaldırılmış, onun yerine kanuna dayanarak, yani kanunun cevaz verdiği tüm devirler bu kapsama alınmıştır.
TTK’nın 367’inci maddesinde, yönetim kurulunun esas sözleşmeye konulacak bir hükümle, düzenleyeceği bir iç yönergeye göre, yönetimi, kısmen veya tamamen bir veya birkaç yönetim kurulu üyesine veya üçüncü bir kişiye devretmeye yetkili olduğu düzenlenmiştir. Dolayısıyla TTK m.553/II hükmünden yararlanılarak sorumluluktan kurtulabilmek için öncelikle devrin kanuna uygun olması gerekir[79]. Kanuna uygun bir devirde ancak esas sözleşmeye konulan bir hüküm ve TTK m.367 hükmüne uygun olarak düzenlenecek bir iç yönerge ile mümkündür[80]. Ancak böyle bir devir yoksa, yalnızca bir görevlendirme söz konusuysa, yönetim kurulu üyeleri sorumluluktan kurtulamayacaktır[81].
TTK m.553/II hükmünden yararlanılarak sorumluluktan kurtulabilmenin bir diğer şartı da, devredilen görev ve yetkilerin “devredilebilir” nitelikte olmasıdır. Nitekim TTK m.375’te, devredilemez nitelikte görev ve yetkiler sayılmıştır. Bu görev ve yetkileri yönetim kurulu üyeleri devredemez, vazgeçemez ve bunlardan feragat edemezler (TTK m.375/I). Şayet devredilen görev ve yetki TTK m.375’te sayılanlardan biriyse, bu durumda yönetim kurulu üyelerinin sorumluluktan kurtulamazlar[82].
Bu şartlara uygun olarak, görev ve yetkiyi devreden yönetim kurulu üyeleri sorumluluktan da kurtulur. Dolayısıyla artık görevi devralan kişinin sorumluluğu doğacaktır. Ancak yönetim kurulu üyeleri, bu görev ve yetkileri devralan kişilerin seçiminde makul derecede özen göstermediklerinin ispat edilmesi halinde, sorumlulukları doğacaktır (TTK m.553/II). Kanun koyucu yalnızca görevi devralan kişilerin “seçiminde özen”den bahsetmiş olsa da “talimat” ve “gözetim” yükümlülükleri de TTK m.375’e göre devredilemez nitelikte görev ve yetkiler arasında bulunduğundan; yönetim kurulu üyeleri, aynı zamanda talimat verirken (TTK m.375/I-a) ve gözetim yükümlülüğünü yerine getirirken (TTK m.375/I-e) de özen göstermek zorundadırlar[83]. Kaynak İsv.BK’da da yalnızca seçimde değil, “talimat” ve “gözetim”de de özen yükümlülüğüne yer verilmesi gerektiği düzenlenmiştir. TTK m.553/III’te ise gözetimde özen yükümlülüğüne ilişkin ayrı bir sınırlama getirilmiştir.

6. Kontrol Dışındaki Olay ve İşlemlerden Sorumsuzluk

TTK m.553/III’te yönetim kurulu üyelerinin gerek devredilebilir, gerekse devredilemez nitelikteki görev ve yetkilerle ilgili gözetim yükümlülükleri bakımından bir sınırlama getirilmiştir. Bahsi geçen maddeye göre; “Hiç kimse kontrolü dışında kalan, kanuna veya esas sözleşmeye aykırılıklar veya yolsuzluklar sebebiyle sorumlu tutulamaz; bu sorumlu olmama durumu gözetim ve özen yükümü gerekçe gösterilerek geçersiz kılınamaz”.
Bilindiği üzere TTK’da sorumluluk ile ilgili olarak yönetim kurulu üyelerinin “gözetim sorumluluğu”ndan bahsedilir[84]. Yargıtay da yönetim kurulunun “nezaret” ile yükümlü olduğu kanaatindedir[85]. TTK m.375/I-e’ye göre yönetimle görevli kişilerin, özellikle kanunlara, esas sözleşmeye, iç yönergeye ve yönetim kurulunun yazılı talimatlarına uygun hareket edip etmediğinin üst gözetimi yönetim kurulunun devredilemez bir görev ve yükümlülüğüdür. Haliyle bu yükümlülükle ilgili sorumluluklardan yönetim kurulu üyeleri kurtulamaz[86]. Devredilebilir görev ve yetkilere ilişkin gözetim yükümlülüğünün kanuni dayanağını ise 553’üncü maddenin ikinci fıkrası oluşturmaktadır. Dolayısıyla görevin devri ile bu sorumluluk da devredilmiş olacaktır. Ancak hem devredilemez hem de devredilebilir görev ve yetkilerle ilgili gözetim yükümlülüğünün sınırları TTK m.553/III’te çizilmiştir. Buna göre, hiç kimse kontrolü dışında kalan, kanuna veya esas sözleşmeye aykırılıklar veya yolsuzluklar sebebiyle sorumlu tutulamaz ve bu sorumlu olmama durumu da gözetim ve özen yükümü gerekçe gösterilerek geçersiz kılınamaz. Bu hüküm emredici niteliktedir ve aksi öngörülemez. Nitekim aksinin öngörülmesi bir kişinin kendisini savunma hakkının kısıtlanması anlamına gelecektir[87].
Gerekçede de bu hükmün, yönetimle görevli kişilerin bu arada yönetim kurulu üyelerinin uygun nedensellik bağının veya kusurlarının yokluğu halinde, soyut bir gözetim (nezaret) görevi anlayışına dayanılarak sorumlu tutulmalarına engel olmak için ihdas edildiği; çünkü uygulamada yönetim kurulu üyelerinin insan takatinin üstünde bir gösterim anlayışıyla şirketteki her türlü kanuna veya esas sözleşmeye aykırılıktan sorumlu tutulduklarının gözlemlendiği ifade edilmiştir[88].
Pulaşlı[89], TTK m.553/III hükmünün çok sorun yaratabilecek ve tartışılabilecek nitelikte bir hüküm olduğunu, nitekim TTK m.375/I-e’de belirtilen üst gözetim yükümlülüğünün, yönetim kurulunun devredilemez, geri alınamaz ve feragat edilemez nitelikte bir yükümlülüğü olduğunu, dolayısıyla TTK m.553/III hükmü ile, TTK’nın 375/I-(a) ve (e) bentlerinin birlikte bağdaştırılabilmesinin tartışma meselesi olduğunu belirtmiştir. Yazara göre, kanun koyucu bir hükmü koyarken temel nitelikteki bir hükmü yok sayamayacağı gibi, bunlara tamamen aykırı bir hüküm de koyamaz ve koymamalıdır. Aksi halde bu durum kargaşaya sebebiyet verecektir. Bu yüzden yazar, TTK m.553/III hükmündeki düzenlemeye rağmen, yönetim kurulunun kontrol dışında kalan, kanuna veya esas sözleşmeye aykırı işlemler nedeniyle meydana gelen zararlardan, yönetim kurulunun kusurlu olması ve uygun illiyet bağının da varlığı halinde sorumlu olabileceği gibi, özellikle devredilen yetki ve görevlerde gözetim görevinin yerine getirilmesinde özensiz davranılması halinde de sorumlu olabileceğini belirtmiştir.
Yargıtay da bir kararında, vergi ve sigorta borçlarının ödenmesi gereken tarihte şirket kasasında para bulunmadığı için bunları ödeyemeyen yönetim kurulu üyelerini kusursuz bulmuş ve bu nedenle doğan zarardan sorumlu tutmamıştır[90].

E. FARKLILAŞTIRILMIŞ TESELSÜL

1. Genel Olarak

Bilindiği üzere müteselsil sorumluluk 6098 sayılı TBK’nın 61 ve 62’inci maddeleri ile 162 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Buna göre birden çok kişi birlikte bir zarara sebebiyet verdikleri veya aynı zarardan çeşitli sebeplerden dolayı sorumlu oldukları takdirde haklarında müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümler uygulanacaktır (TBK m.61). Müteselsil sorumluluğun mutlak şekilde uygulanması çoğu zaman hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurabilmektedir. Nitekim mutlak müteselsil sorumlulukta zarar gören alacaklı, zararının tamamını müteselsil borçlulardan birinden isteyebileceği gibi, tüm borçlulardan payları oranında da isteyebilir. Mutlak müteselsil sorumluluk, bu açıdan alacaklıya bir kolaylık sağlasa da borçluların kusuru, durumun gerekleri ve illiyet bağı gibi diğer unsurlar dikkate alınmadığından borçlular açısından olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir.
(e)TTK’nin yürürlükte olduğu dönemde, çeşitli maddelerde (m.305, 306, 307, 336, 359) sorumluluğun müteselsil olduğu belirtilmiş olmasına rağmen, kaynak İsv.BK’nın 759’uncu maddesinde düzenlenen ve anonim şirketler hukukuna özgü bir teselsül ve başvuru hükmü mevcut değildi. Dolayısıyla anonim şirketler hukukunda da müteselsil sorumluluğa ilişkin TBK m.61, 62 ve 162 ve devamı maddeleri uygulanmaktaydı.
(e)TTK’nın hakkaniyete aykırı mutlak müteselsil sorumluluk sistemi 6102 sayılı TTK’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte terk edilmiş ve hukukumuza ilk kez “farklılaştırılmış teselsül” kavramı girmiştir. TTK m.557’de düzenlenen farklılaştırılmış teselsül kavramı İsv.BK’nın 759’uncu maddesinden iktibas edilmiştir. TTK 557’ye göre; “Birden çok kişinin aynı zararı tazminle yükümlü olmaları halinde bunlardan her biri, kusuruna ve durumun gereklerine göre, zarar şahsen kendisine yükletilebildiği ölçüde, bu zarardan diğerleriyle birlikte müteselsilen sorumlu olur”. Madde hükmünden de anlaşılacağı üzere birden fazla kişinin aynı zarardan sorumlu olmaları halinde, bu kişilerden her birinin kusuru, zararın borçluya yükletilebilme şartı (illiyet bağı), durumun gerekleri ve yine TBK’nın 51 ve 52’inci maddeleri dikkate alınarak, zarara yapmış oldukları etki oranında sorumluluk üst tavanı belirlenecektir. Farklılaştırılmış teselsül, sorumlular arasındaki rücu ilişkilerini düzenleyen bir hüküm değildir; dış ilişkideki sorumluluk miktarını belirler[91]. Alacaklılar müteselsil sorumlulara ancak o kişinin sorumluluk tavanına kadar başvurabilirler.

2. Teselsüle İlişkin Kurallar (Dış İlişki)

Teselsüle ilişkin kurallar TTK m.557’de belirlenmiştir. TTK m.557’deki ana kural, birden çok kişinin aynı zararı tazminle yükümlü olmaları halinde bunlardan her birinin kusuruna ve durumun gereklerine göre ve zarar şahsen kendisine yükletilebildiği ölçüde zarardan müteselsilen sorumlu olmasıdır. Şimdi bu kuralları tek tek inceleyelim:
Zararın Şahsen Borçluya Yükletilebilme Şartı: TTK m.557’ye göre sorumluluğun doğabilmesi için zarar şahsen borçluya yükletilebilmelidir. Yükletilebilme kavramıyla zararın bir kişiye isnat edilebilmesi, yani zarar ile zarar veren kişinin eylemi arasında uygun nedensellik (illiyet) bağı ifade edilmiştir[92]. Dolayısıyla kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurlarının işlem ve fiilleri ile meydana gelen zarar arasında uygun illiyet bağı yoksa bu kişiler zarardan sorumlu tutulamayacaklardır.
Uygun nedensellik bağı yalnızca müteselsil zararlar bakımından değil, sorumlulardan her birinin bireysel olarak verdiği zararlar bakımından da aranacaktır. Uygun nedensellik bağı bireysel zararlardan doğan sorumluluk için de geçerli olacaktır[93]. Bu durum gerekçede de izah edilmiştir: “Müteselsil sorumluluğun kabul edildiği durumlarda (çoğu kez), zararın bir kısmı müteselsil sorumlular tarafından birlikte verilebilir, bir kısmı da, tazminat yükümlülerinden bazılarının, anonim şirkete ilişkin hükümler anlamında hukuka aykırı, kişisel eylem ve kararlarının ürünü olabilir”[94].
Gerekçede bu hususun daha iyi anlaşılabilmesi bakımından bir örnek verilmiştir. Bu örneği aynen aktarmayı uygun buluyoruz: “Mesela, A, B, C, D, E, aslı üyelerden oluşan bir yönetim kurulunda bu üyelerin tek başlarına ve birlikte verdikleri toplam zarar 4000 ise ve bunun 2000’i bu beş kişi tarafından birlikte verilmiş, geriye kalanın 1000’i A, 500’ü D ve 500’ü de E’ye tek başlarına isnat ediliyorsa, 2000’den A, B, C, D, E müteselsilen ve zararın diğer bölümünden de kendilerine isnat edilen tutarda A, D ve E tek başlarına sorumlu olur. (…) Davacı ispat ettiği, 4000 tutarındaki zararın 2000’ini A, B, C, D, E’den müteselsilen, 1000’ini A’dan 500’ünü D’den, 500’ünü de E’den alacaktır. Böylece zararın tümü karşılanacaktır. D ve E’nin ödeme üçleri bulunmadığı için 1000’in tahsil edilememesi davacının zararının tümünü elde etmesine engel olur. Ancak, bu kayıp farklılaştırılmış teselsül anlayışının ürünü değildir; kayıp D ve E’nin durumundan doğmaktadır. Bunlar tek başlarına dava edilmiş olsalardı, zarara uğrayan gene bu kayıpla karşılaşacaktı. Eski anlayışta 1000 de A, B ve C’den istenebiliyordu. Ancak bu müteselsil sorumluluk kavramı ile açıklanamayan haksız bir uygulamaydı. Çünkü A, B, ve C bu suretle nedensellik ilkesi dışında sorumlu tutulmaktadırlar”[95]. Ayrıca hükümde ifade edilen “aynı zarar”dan kasıt “birlikte verilen zarar”dır. Dolayısıyla mahkeme sorumluluk davalarında, öncelikle “aynı zarar” ve “tek başına verilen zarar” ayrımı yapması gerekir. Zararın tümü davacı tarafından “aynı zarar” olarak nitelendirilerek talep edilmiş olsa bile mahkeme bu ayrıştırmayı yapacak, ondan sonra teselsülde farklılaşmaya gidecektir[96].
Her Bir Sorumlunun Kusuru Ölçüsünde Sorumlu Tutulabilme Şartı: Farklılaştırılmış teselsüle ilişkin ikinci kural, her bir sorumlunun kendi kusuru ölçüsünde sorumlu tutulabilmesidir. Bu husus TTK m.557/I’de “her biri kusuruna” denilmek suretiyle hüküm altına alınmıştır. Sorumluların kusurları, yalnızca birlikte sorumlu oldukları miktarlar yönünden değil, bireysel olarak sorumlu oldukları miktarlar yönünden de göz önünde tutulacaktır[97]. Sorumluların kusuru belirlenirken kast ile hareket edip etmedikleri, ağır veya hafif kusurlu olmaları da dikkate alınacaktır. Ayrıca yine TBK m.115/II ve III hükümlerine göre hafif kusurdan sorumlu tutulmayacakları yönünde yapılan anlaşmalar geçerlidir; ancak kast ve ağır kusurdan sorumsuzluk şartı kesin olarak hükümsüzdür (TBK m.115/I)[98].
Durumun Gereklerine Göre: TTK m.557/I’de “durumun gereklerine göre” ifadesine yer verilmiştir. TTK m.553’e göre açılacak bir sorumluluk davasında yargıç, durumun bütün gereklerini dikkate alarak, meydana gelen zararda her sorumlunun sorumlu olduğu bireysel sorumluluk tavanını belirlemekle yükümlüdür[99]. “Durumun gerekleri”nden anlaşılması gereken, TBK m.51 ve 52’deki kusurun derecesi dışındaki tazminat tutarından indirim yapılmasını gerektiren sebeplerdir[100]. Mesela, zarar görenin zarara rıza göstermiş olması (örneğin zarar veren yönetim kurulu kararını genel kurulun onaylamış olması veya yönetim kurulunu bu konuda yönlendirmiş olması), ortak kusur, zararın artmasına sebep olmak gibi sebepler buna örnek gösterilebilir[101].
TBK m.51 ve 52 Hükmünün Dış İlişkiye Etkisi: Gerek birlikte verilen zararlar, gerekse bireysel olarak verilen zararlar belirlenirken mahkeme, şartları varsa TBK m.51 ve 52’de yer alan hükümleri de uygular[102]. Ayrıca TTK m.553/II ve III’te yer alan hükümler de dikkate alınır. Hakim, sorumluluk davasında her bir sorumlunun birlikte ve bireysel sorumluluk tavanını belirlerken bu hükümlerden yararlanacaktır. TBK m.51 ve 52 hükmü, ayrıca iç ilişkide rücu dolayısıyla da uygulanabilir.
Farklılaştırılmış Teselsüle TTK m.557/I’ in Gerekçesinden Bir Örnek:
“Yatırım için arsa arayan bir anonim şirkete, yönetim kurulu üyesi A kardeşine ait bir arsayı aldırmayı planlamaktadır. Bu amaçla, kimseye haber vermeden avukata da bir satış vaadi sözleşmesi hazırlatmış ve ona 1000 ödemiştir. Sözleşme (geçersiz olmasına rağmen) A ile kardeşi arasında imzalanmıştır. Planını yönetim kurulu üyesi B’ye açan A ondan yardım istemiş ve kardeşinin B’ye bir miktar para vereceği vaadinde de bulunmuştur. B, bazı emsaller göstererek söz konusu arsanın fiyatını savunacaktır. Yönetim kurulu A, B, C, D ve E’den oluşmaktadır. Konunun karara bağlanacağı gün D ve E, A’nın, Tasarının 393’üncü maddesine göre toplantıya katılamayacağı itirazında bulunmuşlarsa da bu itiraz A, B ve C’nin oyları ile reddedilmiştir. D ve E ayrıca, arsanın emsalleri ile fiyatını karşılaştıran ve imar durumunu gösteren bir uzman raporunun kurula sunulabilmesi için toplantının ertelenmesini önermişlerdir. Bu öneri de A, B ve C’nin oylarıyla reddedilmiştir. Toplantıda B emsaller hakkında yanıltıcı bilgiler vermiştir. Sonuçta B’nin yaptığı karşılaştırmaların ciddi olduğuna inanan C’nin de katılması ile arsa A, B ve C’nin oyları ile alınmış ve para ödenmiştir. Bir yıl sonra kurul tamamen değişmiştir. Bu arada arsanın imar durumu olmadığı da anlaşılmıştır. Yeni kurul avukata ödenen 1000 de dahil olmak üzere 5000 zarar için A, B, C, D, E,’ye karşı sorumluluk davası açıp bu tutarı davalılardan müteselsilen talep etmiştir. Mahkeme D ve E bakımından davayı reddetmiş, birlikte verilen bir zarar olmadığı gerekçesiyle avukata ödenen 100’den tek başına A’yı sorumlu tutmuş, 4000 için de A, B, C’yi müteselsilen sorumlu bulmuştur. Mahkeme A ve B’nin yaptıkları anlaşma dolayısıyla olayda kasıtları bulunmasına karşı, C’nin Tasarının 393. maddesinin ihlal eden davranışını kusur olarak nitelendirip ona BK m.43 ve 44’ü (şimdiki 51 ve 52) uygulayıp mteselsil sorumluluktaki payını yüzde doksan olarak belirlemiştir. Buna göre 1000 A tarafından ödenecektir. A, B, C müteselsil sorumludur. Ancak A ile B’nin sorumluluk tavanları 4000 iken C’nin sorumluluk tavanı 3600’dür. Bir an için B’nin ödeme gücünün bulunmadığını düşünelim. Şirket 4000’in tamamını A’dan alabilecektir. Bu tavan C için 3600’dür. A ve B’nin ikisinin de varlıksız C’nin zengin bir kişi olduğunu varsayarsak 3600 C’den istenebilecektir. Olayda A ve B’nin ödeme güçleri bulunmadığı için şirket 1400 kayıptadır. Ancak bu farklılaştırılmış müteselsil sorumluluk anlayışının ürünü değildir. Çünkü 1000’lik kayıp, birlikte verilen zarardan kaynaklanmamaktadır. Uygun nedensellik kurallarına göre bunu C’den istemek, bunun için müteselsil sorumluluk kavramını kullanmak hem yanlış olurdu, hem de adalete aykırı düşerdi. 400’lük kayıp ise genel hükümlerin ve hakimin takdirinin doğal sonucudur. Yeni anlayış davacıyı (adalet temelinde) kayba uğratmamış, onun zararı kanuna aykırı olarak başkalarına yüklemesine engel olmuştur”[103].

3. Zararın Tamamının Dava Edilmesi

TTK m.557’nin ikinci fıkrasında “Davacı birden çok sorumlu kişiyi zararın tamamı için (…) dava edebilir” hükmü yer almaktadır. Gerekçede “zararın tamamı” kavramının merkez kavram olduğu belirtilmiş; fakat bu kavramdan ne anlaşılması gerektiği öğretiye ve yargı kararlarına bırakılmıştır[104]. Bu yüzden “zararın tamamı” kavramından ne anlaşılması gerektiği önemlidir. Tekinalp’e göre, zararın tamamı kanuna göre müteselsilen sorumlu olan kişilerin, müteselsilen sorumlu oldukları zarar ile sorumlulardan her birinin anonim şirketler hukukundan kaynaklanan bir yükümlülüğü yerine getirmemesinden doğan çeşitli zararların toplamıdır[105]. Pulaşlı’ya göre de, zararın tamamı, TTK m.553 ve devamı hükümlerine göre sorumlu olan kişilerin tek başlarına veya birlikte şirkete verdikleri zararlardır[106]. Adeta her sorumlu bir zarar kaynağıdır. Bunların verdikleri zararların toplamı zararın tamamını oluşturur.
Zararın tamamı kavramını bir örnekle açıklamak gerekirse: A, B, C, D ve E adlı üyelerden oluşan bir yönetim kurulunda bu üyelerin tek başlarına ve birlikte verdikleri toplam zarar 4000 TL ise ve bunun 2000 TL’si bu beş kişi tarafından birlikte verilmiş, geriye kalanın 1000 TL’sini A, 500 TL’sini D ve 500 TL’sini de E tek başına bireysel olarak vermişse, 2000 TL’den A, B, C, D ve E müteselsilen ve zararın diğer bölümünden de kendilerine isnat edilen tutarda A, D ve E tek başlarına sorumlu olurlar[107]. Burada zararın tamamı 4000 TL’dir ve dava bu tutar üzerinden açılmalıdır.
Ayrıca “zararın tamamı” kavramı, şirketin malvarlığındaki eksilmelerden doğan ve/veya artmaların engellenmesinden oluşan zarardan farklı olabilir. Çünkü, şirket sorumluların 553’üncü madde anlamında kanunda ve sözleşmeden öngörülen yükümlerini kusurları ile ihlal etmemiş olmalarına rağmen zarar etmiş olabilir ve zararın bir kısmı hiçbir sorumluya isnat olunmayabilir[108]. Yine “zararın tamamı” iç ilişkide rücu hakları dikkate alınarak bulunan her tazminle yükümlü kişinin taşıyacağı tutarların toplamından da farklı bir kavramdır[109].

4. Birden Çok Sorumlu Kişinin Birlikte Dava Edilebilmesi

TTK m.557/II hükmünde sorumluluk davasının davacıları bakımından önemli bir usul hükmü öngörülmüş ve bu hüküm sayesinde davacılar lehine kolaylık sağlanmıştır. Gerçektende çoğu zaman sorumluluk davalarında, davacı şirket, pay sahipleri ve şirket alacaklıları zararlarının ne kadar olduğunu belirleyebilse de bu zararlardan kimin ne kadar ve hangi oranda sorumlu olduklarını bilemeyebilir. Misal olarak, sorumluluğu doğuran karara birtakım üyeler karşı çıkmışken, bir kısmı çekimser yaklaşmış bir kısmı da TTK m.369’da düzenlenen özen yükümlülüğünü ihlal ederek tedbirli bir yönetici gibi davranmamış olabilir. Hatta bu sorumlular arasında, davacıları zarara uğratmak amacıyla kasten hareket eden üyeler de olabilir. İşte bu tarz durumlarda davacılardan, sorumluların sorumlu oldukları oranı belirlemelerini beklemek kimi zaman imkansızdır. Dolayısıyla sorumluluk davasının birtakım davalılar bakımından reddedilme riskini göz önünde bulunduran kanun koyucu, bu durumda davacılar aleyhine yargılama giderleri ve vekalet ücretinin hükmedilmesini engellemek amacıyla TTK m.557/II’de zararın tamamı için birden çok sorumlunun birlikte dava edilebilmesi olanağını getirmiştir.
Davacının, davalıları birlikte dava etmesinin anlamı davalıların tek davalı olarak kabul edilmeleridir. Bu kabulün sonucu dava bazı davalılar bakımından reddedilse bile, davacının talebi kabul edilmişse davacının dava giderlerine mahkum olmamasıdır[110]. Bu durumda davacı, dava ve tazminat rizikosunu, zararın tamamı için birden fazla sorumlu bulunsa bile her bir davalıya karşı değil, sadece bir davalıya karşı taşıyacaktır[111].
İkinci fıkrada ayrıca yargıcın aynı davada her bir davalının tazminat borcunu belirlemesi de hükme bağlanmıştır. Buna göre davacı, açmış olduğu sorumluluk davasında her bir davalının tazminat borcunun belirlenmesini hakimden talep edebilir. Dolayısıyla hakim öncelikle bireysel ve birlikte sorumlu olunan miktarları ayırıp, akabinde her bir davalı bakımından sorumluluğun üst tavanını belirleyecektir. Nitekim daha önce de belirttiğimiz gibi, çoğu kez anonim şirketi, pay sahiplerini veya şirket alacaklılarını öncelikle TTK m.557/I’de belirtilen ayrıştırmayı yapmak, akabinde de her bir sorumlu bakımından sorumluluk miktarını belirlemek yükümlülüğü altına sokmak, davacılar bakımından büyük güçlükler doğurabilir. Bu sebeple ikinci fıkrada zararın tamamını dava etme olanağı tanınmış ve ayrıca müteselsil sorumluların (dış ilişkide) tazminat borçlarını teker teker tespit etmesini mahkemeden talep etme hakkı verilmiştir[112]. Hakim bu belirlemeyi de aynı davada yapacaktır. Bu iç ilişkiye ilişkin bir belirleme olmayıp, davalıların davacıya karşı sorumluluk tutarlarının gösterilmesidir[113].

5. Başvuru (İç İlişki)

(e)TTK’da İsv.BK’nın 759’uncu maddesinin aksine anonim şirketteki sorumluluk davasında müteselsil sorumlular arasındaki rücuu ilişkisini düzenleyen bir hüküm bulunmamaktaydı. Öğretide de bu konu üzerinde durulmamış; Yargıtay da ilkesel nitelikte herhangi bir karar vermemişti. Sorunun genel hükümler çerçevesinde, yani TBK’nın müteselsil sorumluluğa ilişkin maddeleri (TBK m.67 vd.) çerçevesinde çözülmesi gerekiyordu.
TTK’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte m.557/III bu eksikliği gidermiştir. Hükümde ödemede bulunan sorumlulardan birinin bağımsız bir rücu davası ikame etmesi hali düzenlenmektedir. Dış ilişkiye ait sorumluluk davasında, sorumlular arası ilişkiye ait rücuun davacı tarafından talep edilmesi zaten pek düşünülemez. İsviçre öğretisinde de davalıların ana davada, yani sorumluluk davasında bu talebi ileri sürüp süremeyeceğinin kantonal hukuka ait bir sorun olduğu belirtilmiştir[114]. TTK gerekçesinde de Türk usul hukukunun buna cevaz verip vermeyeceği ve bunun şartlarının öğretiye ve yargı kararlarına bağlı olduğu belirtilmiştir[115].
Hükmün birinci özelliği rücuun sorumlular arasında belirlenmesidir. Hükmün bu özelliğinin önemi, rücuun sorumluluk davasının davalıları ile sınırlandırılmamış olmasıdır. Gerçekten yedi üyeli bir anonim şirket yönetim kurulunda sorumluluk davası üç üyeye karşı açılmış olsa bile rücu kararı yedi üyeyi yargılayarak verilebilir; bağımsız rücu davası da üç üye hakkında değil de daha fazla üyeyi kapsayacak şekilde açılabilir[116]. Bu olanak hükümde “birden çok sorumlu” sözcüğü ile vurgulanmıştır.
Gerekçede de belirtildiği üzere, uygulamada sorumluluk davası açılırken, çeşitli sebeplerle bazı üyelerin, dava dışı bırakılarak kayrıldıklarına oldukça sık rastlanmaktadır. Bu sınırlamalarda, hakim pay sahibinin kendi temsilcisini kayırmak veya davacıları belirleyen resmi makamın bazı kişileri korumak istemesi veya başka sebepler ve hesaplar rol oynamaktadır. Rücu davasını da davalılara özgülemek hem haksızlığı katmerli hale getirir hem de davacıya adil olmayan bir güç sağlar[117]. Bunun için 557’inci maddenin üçüncü fıkrası, rücu davasının sorumluluk davasının davalılarına değil, müteselsilen sorumlular aleyhine açılabileceğini öngörmüştür.
Bir rücu davasında yargıç, dış ve iç ilişkinin birbirinden ayrılmasındaki muhtemel sebepler, diğer katılanlar çerçevesinin kendine özgü esasa ilişkin tüm olaylar ve ispat durumu, daha önceki olaylara ilişkin açıklamalar nedeniyle elde edilmiş olan iyileştirilmiş bilgi durumu ve asıl davada ilke olarak hukuken değerlendirilip ön karara bağlanmamış yeni olaylar ile durumun gereklerini dikkate alarak, özellikle kusurun ağırlığını ve 6098 sayılı TBK m.51 ve 52 hükümlerini göz önünde tutarak rücuu tüm sorumlular yönünden belirler (TTK m.557/III)[118].

F. SORUMLULUK DAVASINDA YARGILAMA USULÜ

TTK m.1521’e göre; “Ticaret şirketlerinde, ortakların veya pay sahiplerinin şirketle veya birbirleriyle ortaklığından veya pay sahipliğinden kaynaklanan davalarda veya şirketin yönetim kurulu üyeleri, yöneticileri, müdürleri, tasfiye memurları ya da denetçilerine karşı açılacak davalarda basit yargılama usulü uygulanır”. Kanun hükmünden de anlaşılacağı üzere yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları aleyhine açılan sorumluluk davaları, basit yargılama usulüne tabi olacaktır.
G. SORUMLULUK DAVASINDA YARGILAMA GİDERLERİ VE VEKALET ÜCRETİNDEN SORUMLULUK
Yargılama giderleri ve vekalet ücretine ilişkin hükümler 6100 sayılı HMK’nın 323 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Buna göre yargılama giderleri, mahkemece kural olarak, davada haksız çıkan ve bu sebeple aleyhine hüküm verilen tarafa yükletilir (HMK m.326/I). Mahkemenin, davayı kaybeden tarafı yargılama giderlerine mahkum etmesi için mutlaka karşı tarafça bir talepte bulunulmuş olması gerekmez; bu konudaki karar mahkemece kendiliğinden verilir[119]. Davada iki taraf da kısmen haklı çıkmış ise, mahkeme yargılama giderlerini, haklı çıkma oranına göre paylaştırır (HMK m.326/II). Yargılama giderlerinden sorumluluk ancak davanın sonunda gündeme gelir ve mahkeme, kural olarak esasa ilişkin nihai karar ile birlikte yargılama giderleri hakkında da hüküm verir[120].
İşte HMK’da yer alan yargılama giderlerine ilişkin genel kaideler sorumluluk davalarında da uygulanacaktır. Ancak sorumluluk davalarında yargılama giderlerine ilişkin TTK m.555/II’de özel bir düzenleme öngörülmüştür. Bu düzenlemeye göre; “Pay sahibinin açtığı davayı hukuki ve maddi sebepler haklı gösterdiği takdirde, mahkeme, dava giderleriyle avukatlık ücretini, bu giderler davalıya yükletilemediği halde, davacı pay sahibiyle şirket arasında, hakkaniyete göre paylaştırır”. Burada bahsedilen dava, pay sahibinin, “şirketin zararı (dolayısıyla zararlar)” sebebiyle açmış olduğu davadır. Gerekçede de pay sahibinin, uğradığı zarar karşısında hareketsiz kalan şirketin yerine davayı açacağı için, dava giderlerini düşünüp davadan vazgeçmesini önleme düşüncesiyle ikinci fıkranın öngörüldüğü belirtilmiştir[121]. Gerçekten de pay sahibinin kendi malvarlığında meydana gelen doğrudan zarar için dava açmadığı, bizzat şirketin malvarlığını düşünerek bu davayı açtığını düşünecek olursak, dava giderlerine ilişkin rizikonun, yalnızca pay sahibi üzerine bırakılması hakkaniyete uygun bir yaklaşım değildir. Hakim tazminatı hakkaniyete göre pay sahibi ve şirket arasında paylaştırırken, özellikle anonim şirkete ödenen tazminatın miktarı, pay sahibinin elde edeceği menfaat ve somut olayı dikkate alacaktır[122].
Sorumluluk davalarında yargılama giderlerine ilişkin bir diğer düzenleme ise TTK m.557/II’de, dolaylı olarak yer almaktadır. Buna ilişkin gerekli açıklamalar “Birden Çok Sorumlu Kişinin Birlikte Dava Edilebilmesi” başlığı altında yapılmıştır.

H. SORUMLULUK DAVASINDA GÖREVLİ VE YETKİLİ MAHKEME

TTK m.561, sorumluluk davalarında davacılara HMK’da düzenlenen genel yetki kuralının yanında ek bir seçenek daha sunmuştur. Bu hükme göre; “Sorumlular aleyhinde şirketin merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesinde dava açılabilir”. Dolayısıyla davacılar, dilerse HMK’daki yetki kurallarına göre dilerse de TTK M.561 uyarınca şirket merkezinin bulunduğu yer mahkemesinde sorumluluk davası açabilir.
Sorumluluk davası TTK’nın 4’üncü maddesi uyarınca mutlak bir ticari dava olduğundan, görevli mahkeme asliye ticaret mahkemesidir. Asliye ticaret mahkemelerinin bulunmadığı yerlerde, asliye hukuk mahkemeleri bu davaya asliye ticaret mahkemesi sıfatıyla bakarlar.

I. SORUMLULUĞU SONA ERDİREN SEBEPLER

1. İbra

a) Genel Olarak

İbra, kelime anlamı itibariyle aklama, borçtan kurtarma, beri kılma anlamına gelmektedir[123]. Hukuki açıdan ibra ise, alacaklının borçludan, alacağını aldığı için alacağının kalmadığını beyan etmesidir[124]. İbranın, anonim şirketler hukukunda da ayrı bir anlamı vardır. Buna göre ibra; genel kurulun, ilgililerin belirli bir dönem sonunda, o dönemle ilgili iş ve faaliyetlerini onaylaması ve şirketin ibra edilenlere karşı faaliyetlerinden dolayı onları sorumlu tutmayacakları anlamını taşımaktadır[125]. Genel kurul, ibra kararı ile yönetim kurulu üyelerinin söz konusu dönemdeki işlemlerini hukuka ve ortaklık açısından işin gereğine uygun bulduğunu beyan eder ve yönetim kurulu üyelerini ilgili dönemdeki faaliyetleri bakımından sorumluluktan kurtarır[126]. Bu açıdan genel kurulun ibra kararı hukuki niteliği itibariyle olumsuz (menfi) borç ikrarı sayılır[127]. Ancak ibra şirket içi bir işlem olduğundan yalnızca ortaklığı ve belirli koşullar altında bazı pay sahiplerini bağlar; alacaklılar bakımından herhangi bir etkisi yoktur[128].
Ticaret Kanununda ibra iki türlü düzenlenmiştir: 1) Açık İbra, 2) Örtülü (Zımni) İbra. Açık ibra, birazdan inceleyeceğimiz, TTK m.558 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Zımni ibra, yani ibra varsayımı ise TTK m.424’te hüküm altına alınmıştır. Söz konusu hükme göre; “Bilançonun onaylanmasına ilişkin genel kurul kararı, kararda aksine açıklık bulunmadığı takdirde, yönetim kurulu üyelerinin, yöneticilerin ve denetçilerin ibrası sonucunu doğurur. Bununla beraber, bilançoda bazı hususlar hiç veya gereği gibi belirtilmemişse veya bilanço şirketin gerçek durumunun görülmesine engel olacak bazı hususları içeriyorsa ve bu hususta bilinçli hareket edilmişse onama ibra etkisini doğurmaz”. Madde hükmünden de anlaşılacağı üzere, burada genel kurul açık bir ibra kararı vermemekte, bilançoyu onaylayarak yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve denetçilerin ibrası sonucunu doğurmaktadır. TTK m.424’ten yararlanabilecek kişiler yönetim kurulu üyeleri, yönetici ve denetçilerdir. Ancak ibra kararı ister açık ister örtülü bir şekilde alınmış olsun, aksine herhangi bir sınırlama yoksa, kişi olarak tüm yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve denetçileri; iş ve eylem olarak hesap dönemi içinde yapılmış tüm iş ve eylemleri ve zaman dilimi olarak tüm bilanço yılını kapsamaktadır[129].

b) İbranın Etkileri

İbranın Geri Alınamaması:
İbra kararının, genel kurul kararıyla geri alınıp alınamayacağı geçmişte tartışmalı bir husustu[130]. TTK’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte bu husustaki tartışmalara son verilmiştir. Nitekim TTK m.558/I’e göre; “İbra kararı genel kurul kararıyla kaldırılamaz. 445’inci madde hükmü saklıdır”. Görüldüğü üzere kanun hükmünde, geçerli bir şekilde alınan ibra kararının, genel kurul kararıyla kaldırılamayacağı belirtilmiş; ancak genel kurul kararlarının iptaline ilişkin 445’inci madde hükmü saklı tutulmuştur. Dolayısıyla TTK m.445’te belirtilen sebeplerden birinin mevcut olması halinde, genel kurulca alınan ibra kararı, mahkeme kararıyla iptal edilebilecektir.
İbra Kararının Sorumluluk Davasına Etkisi:
TTK m.558/II’ye göre; “Şirket genel kurulunun, sorumluluktan ibraya ilişkin kararı, ibranın kapsadığı açıklanan maddi olaylara ilişkin olarak, şirketin, ibraya olumlu oy veren ve ibra kararını bilerek payı iktisap etmiş olan pay sahiplerinin dava hakkını kaldırır. Diğer pay sahiplerinin dava hakkı ibra tarihinden itibaren altı ay geçmesiyle düşer”. Kanun hükmünden de anlaşılacağı üzere ibra kararı, sorumluluk davasının açılmasına engel teşkil eder. Ancak ibranın sorumluluk davasına etkisini, şirket, pay sahipleri ve alacaklılar bakımından ayrı ayrı incelemek gerekecektir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, geçerli bir ibra kararı şirketin ilgili hesap dönemine ait işlemler sebebiyle yöneticilerden tazminat isteminde bulunamayacağını ifade eder[131]. Yani ibra kararının alınmasıyla birlikte, anonim şirket artık yönetim kurulu üyelerine karşı söz konusu döneme ait ibranın kapsamına giren işlemler sebebiyle tazminat davası açamaz. Bu durum yalnızca TTK m.558 ve devamında düzenlenen “açık ibra” kararları bakımından değil; aynı zamanda TTK m.424’teki “örtülü ibra (ibra varsayımı)” kararları bakımından da geçerlidir[132].
Pay sahipleri ve alacaklıların açacağı sorumluluk davaları bakımından ise ikili bir ayrımın yapılması gerekir. Pay sahiplerinin ve alacaklıların doğrudan uğradıkları zararlar için açacakları sorumluluk davası, ibra kararından etkilenmez. Nitekim gerek pay sahiplerinin gerekse alacaklıların uğradıkları doğrudan zararlar ile şirketin malvarlığı arasında herhangi bir bağlılık yoktur[133].
Dolayısıyla zararlar bakımından açılacak sorumluluk davalarında ise, (e)TTK döneminde herhangi bir hüküm bulunmamaktaydı. Bu nedenle konu gerek doktrinde gerekse uygulamada tartışılmakta ve ibra kararında olumsuz oy kullanmış pay sahiplerinin dava hakkının bulunduğu sonucuna varılmaktaydı[134]. TTK’nın 558’inci maddesinin ikinci fıkrası ile birlikte bu sorun çözüme kavuşmuştur. Anılan hükme göre; “Şirket genel kurulunun, sorumluluktan ibraya ilişkin kararı, ibranın kapsadığı açıklanan maddi olaylara ilişkin olarak, şirketin, ibraya olumlu oy veren ve ibra kararını bilerek payı iktisap etmiş olan pay sahiplerinin dava hakkını kaldırır”. Dolayısıyla, ibra kararına olumlu oy veren pay sahiplerinin, dolayısıyla zararlar bakımından sorumluluk davası açma hakları düşer[135]. Aynı zamanda ibra kararını bilerek payı iktisap eden yeni pay sahiplerinin de dava hakkı düşmektedir. Yine TTK m.558/II’nin son cümlesine göre, ibra kararına olumsuz oy veren veya ibra kararını bilmeksizin payı iktisap eden pay sahiplerinin dava hakkı ise “ibra tarihinden itibaren altı ay” geçmesiyle düşer. Kanun koyucu diğer pay sahipleri bakımından da hak düşürücü süre öngörmüş ve yönetim kurulu üyelerini uzunca bir süre sorumluluk davasıyla karşı karşıya kalma riskinden kurtarmıştır. Doktrinde hakim görüş, alacaklıların açacağı sorumluluk davasının ise ibra kararından etkilenmeyeceğini; nitekim alacaklıların şirkete nazaran üçüncü kişi konumunda olduğunu ve bir kimsenin ancak kendisine ait olan hak üzerinde tasarrufta bulunabileceğini savunmaktadır[136].

c) Kuruluş ve Sermaye Artırımında İbra

Kuruluş ve sermaye artırımında ibra TTK m.559’da düzenlenmiştir. Buna göre; “Kurucuların, yönetim kurulu üyelerinin, denetçilerin, şirketin kuruluşundan ve sermaye artırımından doğan sorumlulukları, şirketin tescili tarihinden itibaren dört yıl geçmedikçe sulh ve ibra yoluyla kaldırılamaz. Bu sürenin geçmesinden sonra da sulh ve ibra ancak genel kurulun onayıyla geçerlilik kazanır. Bununla beraber, esas sermayenin onda birini, halka açık şirketlerde yirmide birini temsil eden pay sahipleri sulh ve ibranın onaylanmasına karşı iseler, sulh ve ibra genel kurulca onaylanmaz”.

2. Zamanaşımı[137]

Sorumluluğu sona erdiren sebeplerden bir diğeri de zamanaşımıdır. Sorumluluk davası bakımından TTK m.560’ta özel bir zamanaşımı öngörülmüştür. Bahsi geçen hükme göre; “Sorumlu olanlara karşı tazminat istemek hakkı, davacının zararı ve sorumluyu öğrendiği tarihten itibaren iki ve her halde zararı doğuran fiilin meydana geldiği günden itibaren beş yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Şu kadar ki, bu fiil cezayı gerektirip, Türk Ceza Kanununa göre daha uzun dava zamanaşımına tabi bulunuyorsa, tazminat davasında da bu zamanaşımı uygulanır”.
Kanunda belirtilen sürelerin geçirilmesiyle birlikte, kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları aleyhine sorumluluk davası açılabilirse de bu kişilerin zamanaşımı def’ini ileri sürmeleri halinde dava reddedilir. Nitekim kanunda belirtilen süreler zamanaşımı süresidir ve hakim tarafından re’sen dikkate alınamaz, ancak taraflar ileri sürdüğü takdirde dikkate alınır.

SONUÇ

Anonim şirketlerde kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurlarının, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal etmeleri halinde TTK m.553’e göre açılan sorumluluk davasının temel amacı, şirketi, pay sahiplerini ve şirket alacaklılarını korumaktır. Bu yüzden gerek şirketin uğradığı zararlar, gerekse pay sahipleri ve alacaklıların doğrudan yahut dolayısıyla uğradıkları zararların tazmini TTK m.553’te bahsi geçen kişilerden istenebilecektir.
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile birlikte sorumluluk davası bakımından da birçok yenilik getirilmiş özellikle hukuki sorumluluğa ilişkin hükümler 549 ilâ 561’inci maddeler arasında tek bir başlık altında düzenlenmiş, yine (e)TTK’dan farklı olarak “vazifelerin” yerine getirilmemesi değil, “yükümlülük ihlali” kavramına yer verilmiş ve sorumluluğun geniş bir çerçevede tutularak yönetimle görevli kişilerin de zor durumda kalmalarını engellemek amacıyla kontrol dışında kalan hukuka aykırılıklardan sorumlu olunmayacağı hüküm altına alınmıştır. Yine TTK m.553/II’ye göre yetki devrinin sorumluluğun da devri sonucunu doğurması, dolayısıyla zararlar bakımından pay sahibi tarafından açılan davalarda yargılama giderleri desteği gibi yenilikler de 6102 sayılı TTK’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte sorumluluk davalarında uygulanır hale gelmiştir. Sorumluluk davaları bakımından getirilen en büyük yeniliklerden biri de, müteselsil sorumluluğun genel hükümler çerçevesinde mutlak bir şekilde uygulanması sonucunu doğuran anlayışın terk edilip; her bir sorumlunun kusuruna ve durumun gereklerine göre, zararın şahsen kendisine yükletilebildiği ölçüde sorumlu tutulmasını öngören farklılaştırılmış teselsül kurumudur. Bu kurum daha adil ve hakkaniyete uygun sonuçlar doğurduğu ve menfaat dengesi yönünden de mutlak teselsüle nazaran daha üstün bir sonuç ortaya çıkardığı için doktrin tarafından da olumlu eleştiriler almıştır[138].

KAYNAKÇA

Akdağ Güney, Necla: Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Sorumluluğu, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2008.
Aytaç, Zühtü: Anonim Ortaklıklarda İbra, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1982.
Çamoğlu, Ersin: Anonim Ortaklık İdare Meclisi Üyelerinin Umumi Heyet Kararının İcrasından Doğan Mesuliyet, BATİDER, C.III, Y.1966, S.3.
Çamoğlu, Ersin: Anonim Ortaklık Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2010, (Metinde: Hukuki Sorumluluk).
Domaniç, Hayri/Çamoğlu, Ersin: İçtihatlı Notlu Türk Ticaret Kanunu ve İlgili Mevzuat, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul 1977.
Eriş, Gönen: Anonim Şirketler Hukuku, Seçkin Yayıncılık, Ankara 1995.
Eriş, Gönen: Türk Ticaret Kanunu Ticari İşletme ve Şirketler C.2, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2010, (Metinde:TTK2).
Helvacı, Mehmet: Anonim Ortaklıkta Yönetim Kurulu Üyesinin Hukuki Sorumluluğu, İstanbul 2001.
Karahan, Sami (Edit): Şirketler Hukuku, Mimoza Yayınevi, Konya 2012.
Kayar, İsmail: Ticaret Hukuku, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2013.
Moroğlu, Erdoğan: Anonim Ortaklıkta Yönetim ve Denetim Kurulu Üyelerinin İbralarının Zamanı, Kapsamı ve Geri Alınması, BATİDER, C.XXI, Y.2001, S.2.
Pekcanıtez, Hakan/Atalay, Oğuz/Özekes Muhammet: Medeni Usul Hukuku, Yetkin Yayıncılık, Ankara 2012.
Poroy, Reha/Tekinalp, Ünal/Çamoğlu, Ersin: Ortaklıklar Hukuku I, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2014.
Pulaşlı, Hasan: 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununa Göre Şirketler Hukuku Şerhi C.I ve II, Adalet Yayınevi, Ankara 2011, (Metinde: Şerh I veya II).
Pulaşlı, Hasan: Şirketler Hukuku, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, (Metinde: Şirketler).
Şener, Esat: Hukuk Sözlüğü, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2001.
Tekinalp, Ünal: Tek Kişilik Ortaklık C.I: Tek Pay Sahipli Anonim Ortaklık, Vedat Yayıncılık, İstanbul 2011.
Tekinalp, Ünal: Yeni Anonim ve Limited Ortaklıklar Hukuku İle Tek Kişilik Ortaklığın Esasları, İstanbul 2011, (Metinde:Tek Kişi Ortaklığın Esasları).
Tekinalp, Ünal: Sermaye Ortaklıklarının Yeni Hukuku, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2015, (Metinde: Sermaye Ortaklıkları).
Uysal, Levent: 6762 Sayılı Türk Ticaret Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu Tasarısı Kapsamında Anonim Şirketlerde Yönetim Kurulu ve Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu, TBB Dergisi, Y.2009, S.81.

DİPNOTLAR
________________
[1] Pulaşlı, Hasan, 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununa Göre Şirketler Hukuku Şerhi C.I ve II, Ankara 2011, (Metinde: Şerh I veya II), s.886.
[2] Pulaşlı, Hasan, Şirketler Hukuku, Ankara 2013, (Metinde: Şirketler), s.621.
[3] Pulaşlı, Şirketler, s.623.
[4] Çamoğlu, Ersin (Poroy, Reha/Tekinalp, Ünal), Ortaklıklar Hukuku I, İstanbul 2014, s.395, kn.601.
[5] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.396,, kn.601; Tekinalp, Ünal, Sermaye Ortaklıklarının Yeni Hukuku, İstanbul 2015, (Metinde: Sermaye Ortaklıkları), s.447, kn. 16-92; Pulaşlı, Şirketler, s.631, kn.37.
[6] Gerekçe, Madde 555 Fıkra 1.
[7] Yargıtay Tic. D. T:30.09.1960, E:1960/1738, K:1960/2460 (Domaniç, Hayri/Çamoğlu, Ersin, İçtihatlı Notllu Türk Ticaret Kanunu ve İlgili Mevzuat, İstanbul 1977, s.269, kn.477); Aynı yönde: Yargıtay Tic. D. T:19.03.1963, E:1963/4616, K:1963/1510 (Domaniç/Çamoğlu, s.268, kn.475).
[8] 11. HD. T:17.06.1980, E:1980/3268, K:1980/3234 (Eriş, Gönen, Anonim Şirketler Hukuku, Ankara 1995, m.341, kn.1023); 11. HD. T:14.01.2002, E:2002/7746, K:2002/2 (Eriş, Gönen, Türk Ticaret Kanunu Ticari İşletme ve Şirketler C.2, Ankara 2010, Metinde:TTK2, s.2018, kn.29); Aynı yönde bkz.: 11. HD. T:20.11.2008, E:2007/8280, K:2008/13135: “Davacı banka tarafından kendi yöneticileri hakkında böyle bir davanın açılabilmesi için genel kurulda dava açılması yönünde karar alınması ve davanın denetçiler tarafından asaleten yada vekil aracılığı açılması gerekmektedir. Ancak, açıklanan koşullar dava şartı olmayıp, sonradan da tamamlanabilir. (…) Mahkemece, davacı tarafa süre verilerek, genel kurulca açıklanan şekilde bir karar alınmasına ve dava tarihi itibariyle şirketin denetçilerinin davaya iştiraki ya da onlardan vekaletname alınmasına olanak tanınmalı, verilen süre içerisinde bu koşullar yerine getirilmez ise dava reddedilmesi gerekir (www.sinerjimevzuat.com)”; Aynı yönde bkz.: Uysal, Levent, “Yazara göre genel kurul kararının sonradan tamamlatılabilecek nitelikte bir eksiklik olduğunun kabulü usul ekonomisi bakımından da daha uygundur”, 6762 Sayılı Türk Ticaret Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu Tasarısı Kapsamında Anonim Şirketlerde Yönetim Kurulu ve Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu, TBB Dergisi, Y.2009, S.81, s.19.
[9] Çamoğlu, (Poroy/Tekinalp), s.396, kn.601; Tekinalp, Ünal, “Genel kurul kararının davanın dinlenebilme şartı olmadığı” görüşündedir, Sermaye Ortaklıkları, s.447, kn16-92.
[10] Pulaşlı, Şirketler, s.678, kn.65.
[11] Pulaşlı, Şirketler, s.679, kn.67.
[12] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.396, kn.602.
[13] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.396, kn.602; Pulaşlı, Şirketler, s.679
[14] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.396, kn.603; Pulaşlı, Şirketler, s.679-680, kn.68; Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.447, kn.16-92; Karahan, Sami/Koşut, Hanife D., Şirketler Hukuku, Aralık 2012, s.753; Tekinalp, Ünal, Yeni Anonim ve Limited Ortaklıklar Hukuku İle Tek Kişilik Ortaklığın Esasları, İstanbul 2011, (Metinde: Tek Kişi Ortaklığın Esasları), s.285.
[15] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.444, kn.16-87.
[16] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.399, kn.609; Pulaşlı, Şirketler, s..629, kn.32; Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.444, kn.16-87.
[17] Örnekler için bkz.: Pulaşlı, Şirketler, s.630, kn.34; Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.444-445, kn.16-87.
[18] 11. HD. T:28.04.2006, E:2006/3292, K:2006/4814 (Eriş, TTK2, m.336, s.2396).
[19] Pulaşlı, s.678, kn.64.
[20] Çamoğlu, Ersin, Anonim Ortaklık Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu, İstanbul 2010, (Metinde: Hukuki Sorumluluk), s.124-125, Ayrıca yazarın “dolayısıyle zarar gören şahıs kavramı” ile ilgili açıklamaları için bkz.: s.126-127.
[21] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.452, kn.16-107.
[22] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.397, kn.604.
[23] Helvacı, Mehmet, Anonim Ortaklıkta Yönetim Kurulu Üyesinin Hukuki Sorumluluğu, İstanbul 2001, s.94.
[24] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.397, kn.604.
[25] Helvacı, s.95; Yazar bu örnekte, sermaye artırımının sebepsiz yere uygulanmaması nedeniyle ortaklık hisselerinin değer kaybetmesini de ortaklığın doğrudan zararı olarak göstermektedir. Pulaşlı, “Şirketin hisselerinin, şirketin malvarlığına değil, pay sahiplerine ait olduğunu bu nedenle de hisselerdeki değer kaybının şirketin malvarlığında kötüleşme değil, pay sahiplerinin malvarlığında kötüleşme (azalma) meydana getireceğini” savunarak bu görüşe katılmadığını ifade etmiştir, Şirketler, s.632, dn.31.
[26] 11. HD. T:28.04.2005, E:2005/6220, K:2005/4343 (Eriş, TTK2, m.336, s.2391).
[27] Örnekler için bkz.: Pulaşlı, Şirketler, s.630, kn.34; Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.444-445, kn.16-87.
[28] 11. HD. T:14.02.2006, E:2006/14844, K:2006/1396 (Eriş, TTK2, m.336, s.2396).
[29] 11. HD. T:11.03.2002, E.2001/9198, K:2002/2097 (Karar yayımlanmamıştır).
[30] Çamoğlu, Hukuki Sorumluluk, s.142.
[31] BGE 117 II 439 (Aktaran: Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.456, kn.16-117, 16-118).
[32] Gerekçe, Madde 556: “Birinci Fıkra: Şirketin iflası halinde de doğrudan zarara uğrayan kişi olarak tazminat davasının esas davacısının şirket olduğu gerçeği değişmez. Bu anlayışın doğal sonucu olarak, iflas eden bir şirkette tazminat davasının davacısı iflas idaresi olabilir. Birinci fıkra, ilk cümlesinde gerçi alacaklıya şirketin iflasında dava hakkı tanınmıştır. Ancak bu hakkın önce iflas idaresinde olduğu belirtilmiştir. İkinci Fıkra: İkinci fıkradaki kurallar yenidir. Birinci kural uyarınca, iflas idaresinin birinci fıkradaki davayı açmaması halinde, her pay sahibi ve şirket alacalısı bu davayı ikame edebilir. Hükümdeki “veya” dava hakkını haiz olanlar arasında bir sıra koymaz. Hükmün diğer yeniliği davadan elde edilen hasılanın öncelikle davayı açanlara tahsis edilmesidir”.
[33] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.458, kn.16-121, dn.45.
[34] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.458-459, kn.16-121.
[35] Gerekçe, Madde 553.
[36] Gerekçe, Madde 337.
[37] Gerekçe, Madde 337 Fıkra 2.
[38] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.431, kn.16-56.
[39] Pulaşlı, Şerh II, s.1860.
[40] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.431, kn.16-58; Aynı yönde bkz.; Pulaşlı, Şerh II, s.1864; Tekinalp, Tek Kişi Ortaklığın Esasları, s.271.
[41] Kayar, İsmail, Ticaret Hukuku, Ankara 2013, s.458; Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.431, kn.16-58.
[42] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.431, kn.16-68.
[43] İsviçre öğretisinde, yönetim görevini yerine getiren kişilerin, resmi olarak atanıp atanmadığına bakılmaksızın “de facto organ” olarak adlandırıldığı ifade edilmektedir (Karahan/Koşut, s.759, dn.1).
[44] Gerekçe, Madde 553 Fıkra 1.
[45] BGE 117 II 441/442 (Pulaşlı, Şirketler, s.628, kn.27).
[46] Aktaran: Pulaşlı, Şirketler, s.628, kn.27, dn.16.
[47] Tekinalp, Tek Kişi Ortaklığın Esasları, s.271; Tekinalp, Ünal, “Ayrıca, tek ortaklı anonim şirkette, inançlı veya bağlı yönetim kurulu üyesinin tek pay sahibinin talimatlarıyla hareket etmesi halinde, 6102 sayılı kanundaki açık hükme rağmen, yönetim kurulu üyesinin “volenti non fit iniuria” haksızlığa rıza gösteren haksızlıktan söz edemez defi nedeniyle anonim şirketin açtığı sorumluluk davasının düşeceğini ileri sürmektedir”, Tek Kişilik Ortaklık C.I: Tek Pay Sahipli Anonim Ortaklık, İstanbul 2011; Pulaşlı, Şerh II, s.1865.
[48] Pulaşlı, Şerh II, s.1865-1866.
[49] Karahan/Koşut, s.749.
[50] Pulaşlı, Şerh II, s.1865-1866.
[51] Pulaşlı, Şerh II, s.1865.
[52] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.432, kn.16-59.
[53] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.432, kn.16-59.
[54] Tekinalp, Tek Kişi Ortaklığın Esasları, s.271.
[55] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.432, kn.16-59.
[56] Tekinalp, Tek Kişi Ortaklığın Esasları, s.271-272.
[57] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.393, kn.597.
[58] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.434, kn.16-62.
[59] Ayrıntılı bilgi için bkz.: Çamoğlu, Ersin, Anonim Ortaklık İdare Meclisi Üyelerinin Umumi Heyet Kararının İcrasından Doğan Mesuliyet, BATİDER, C.III, Y.1966, S.3, s.523 vd.
[60] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.393, kn.598.
[61] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.394, kn.598.
[62] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.394, kn.598.
[63] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.394, kn.598.
[64] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.394, kn.599.
[65] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.394, kn.599.
[66] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.389, kn.590; Pulaşlı, Şirketler, s.649, kn.1; Karahan/Koşut, s.753; Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.441, kn.16-76; Akdağ Güney, Necla, Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Sorumluluğu, İstanbul 2008, s.33; Helvacı, s.28-29; Kayar, s.461.
[67] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.441, kn.16-78.
[68] Gerekçe, Madde 553 Fıkra 1.
[69] Pulaşlı, Şirketler, s.650, kn.1.
[70] Çamoğlu (Poroy/Tekinlap), s.389, kn.590.
[71] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.441, kn.16-76.
[72] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.389, kn.590.
[73] 25.06.2012 Tarih ve 14 Sayılı Adalet Komisyonu Raporu, Esas No:1/630, Sıra Sayısı:303, s.10.
[74] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.389, kn.590; Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.441, kn.16-76; Karahan/Koşut, s.753; Kayar, s.461.
[75] Pulaşlı, Şirketler, s.651-652, kn.3-4-5.
[76] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.442, kn.16-80.
[77] Pulaşlı, Şirketler, s.650, kn.2.
[78] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.442, kn.16-82.
[79] Karahan/Koşut, s.751.
[80] Karahan/Koşut, s.751.
[81] Tekinalp, Tek Kişi Ortaklığın Esasları, s.276.
[82] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.436; Karahan/Koşut, s.751; Pulaşlı, Şirketler, s.655, kn.13.
[83] Pulaşlı, Şirketler, s.655-656, kn.13-14.
[84] Çamoğlu, Hukuki Sorumluluk, s.195 vd.; Helvacı, s. 81.
[85] 11. HD. T:08.12.2003, E:2003/4466, K:2003/1543 (Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.437, dn.11).
[86] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.438, kn.16-70 vd.
[87] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.439, kn.16-72.
[88] Gerekçe, Madde 553 Fıkra 3.
[89] Pulaşlı, Şirketler, s.656, kn.15 vd.; Akdağ Güney, s.73.
[90] 11. HD. T:06.05.2003, E:2003/13052, K:2003/4533 (Eriş, TTK2, m.336, s.2377).
[91] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 1.
[92] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.464, kn.16-131.
[93] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.464, kn.16-131.
[94] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 1
[95] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 1.
[96] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 1.
[97] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.465, kn.16-132; Pulaşlı, Şirketler, s.665, kn.34.
[98] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.465, kn.16-132.
[99] Pulaşlı, Şirketler, s.664, kn.32.
[100] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.465, kn.16-133; Pulaşlı, Şirketler, s.664, kn.32.
[101] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.465, kn.16-133; Pulaşlı, Şirketler, s.664, kn.32.
[102] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 1.
[103] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 1; Daha çok örnek için bkz.: Pulaşlı, Şirketler, s.670, kn.47 vd.
[104] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 2.
[105] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.466, kn.16-136.
[106] Pulaşlı, Şirketler, s.662, kn.27.
[107] Pulaşlı, Şirketler, s.663, kn.29.
[108] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 2.
[109] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 2.
[110] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 2.
[111] Pulaşlı, Şirketler, s.664, kn.31.
[112] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 2.
[113] Gerekçe, Madde557 Fıkra 2.
[114] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 3.
[115] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 3.
[116] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 3.
[117] Gerekçe, Madde 557 Fıkra 3.
[118] Pulaşlı, Şirketler, s.676, kn.57; Karahan/Koşut, s.760.
[119] Pekcanıtez, Hakan/Atalay, Oğuz/Özekes Muhammet, Medeni Usul Hukuku, Ankara 2012, s.851.
[120] Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s.856.
[121] Gerekçe, Madde 555 Fıkra 2.
[122] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.453, kn.16-109.
[123] Şener, Esat, Hukuk Sözlüğü, Ankara 2001, s.313.
[124] Şener, s.313.
[125] Aytaç, Zühtü, Anonim Ortaklıklarda İbra, Ankara 1982, s.15-16.
[126] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.409, kn.613.
[127] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.409, kn.613; Aytaç, s.16; Pulaşlı, Şirketler, s.683, kn.78.
[128] Aytaç, s.16.
[129] Aytaç, s.81-104; Moroğlu, Erdoğan, Anonim Ortaklıkta Yönetim ve Denetim Kurulu Üyelerinin İbralarının Zamanı, Kapsamı ve Geri Alınması, BATİDER, C.XXI, Y.2001, S.2, s.8.
[130] Tartışmalar için bkz.: Karahan/Koşut, s.763, dn.1.
[131] Pulaşlı, Şirketler, s.691, kn.99; Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.414, kn.616; Karahan/Koşut, s.764; Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.65, kn.16-143.
[132] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.414, kn.616.
[133] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.416, kn.619; Pulaşlı, Şirketler, s.691, kn.101; Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.469, kn.16-143 vd.
[134] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.415, kn.617.
[135] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.415-416, kn.618; Pulaşlı, Şirketler, s.691-692, kn.102; Aytaç, s.213.
[136] Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.416, kn.618; Pulaşlı, Şirketler, s.692, kn.102; Aytaç, s.213.
[137] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz.: Çamoğlu (Poroy/Tekinalp), s.401, kn.611d-613b arası.
[138] Tekinalp, Sermaye Ortaklıkları, s.467-468, kn.16-139.
Bu makaleden kısa alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir :

"Anonim Ve Limited Şirketlerde Türk Ticaret Kanunu'nun 553’üncü Maddesine Göre Açılacak Sorumluluk Davası" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Onur Anıl Deniz'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak yazarının izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.


[Yazıcıya Gönderin] [Bilgisayarınıza İndirin][Arkadaşa Gönderin] [Yazarla İletişim]
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
» Makale Bilgileri
Tarih
26-11-2017 - 12:36
(18 gün önce)
Makaleyi Düzeltin
Yeni Makale Gönderin!
Değerlendirme
Şu ana dek 2 okuyucu bu makaleyi değerlendirdi : 2 okuyucu (100%) makaleyi yararlı bulurken, 0 okuyucu (0%) yararlı bulmadı.
Okuyucu
186
Bu Makaleyi Şu An Okuyanlar (1) :  
* Son okunma 6 saat 30 dakika 14 saniye önce.
* Ortalama Günde 9,79 okuyucu.
* Karakter Sayısı : 112093, Kelime Sayısı : 14217, Boyut : 109,47 Kb.
* Henüz yazarla iletişime geçen okuyucu yok.
* Makale No : 2007
Yorumlar : 0
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
Makalelerde Arayın
» Çok Tartışılan Makaleler
» En Beğenilen Makaleler
» Çok Okunan Makaleler
» En Yeni Makaleler
THS Sunucusu bu sayfayı 0,19453502 saniyede 13 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.