Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Aktif Makale Aihm Kararları Işığında İşkence Yasağı Ve Adil Yargılanma Hakkı

Yazan : Ozancan Belci [Yazarla İletişim]

GİRİŞ
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), uluslararası bir teşkilat olan Avrupa Konseyi'ne bağlı olarak 1959 yılında kurulmuş uluslararası bir mahkemedir. Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleriyle güvence altına alınmış olan temel hakların çiğnenmesi durumunda bireylerin, birey gruplarının, tüzel kişiliklerin ve diğer devletlerin, belirli usulî kurallar dahilinde başvurabileceği bir yargı merciidir. Avrupa Konseyi'ne üye olan ve aralarında Türkiye, Rusya, Sırbistan, Gürcistan ve Azerbaycan'ın da bulunduğu 47 Avrupa Konseyi üyesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yargı yetkisini tanımaktadır. Mahkeme, Fransa'nın Strazburg şehrinde bulunmaktadır.
Kurulduğu tarihten bu yana, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili maddelerine dayanarak, pek çok insan hakkı ihlalinin devamını önlemiş, uğranılan zararların tazminini sağlamıştır. Bütün bunların yanında oluşturduğu içtihatlarla da, uygulayıcılara yol gösterici olmuştur.
Çalışmamızda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarının ışığında önce işkence yasağı, daha sonra da adil yargılanma hakkı ele alınacaktır. Ele alınacak iki konu birbiriyle bağlantılıdır. Ceza yargılaması hukukunun haklara sahip bir sujesi olan sanığın, muhakemeye ilk maruz kaldığı an olarak kabul edebileceğimiz soruşturma aşamasında, ifadesinin sağlıklı bir şekilde ve kişinin kendi özgür iradesine dayanarak alınmasından başlayarak, muhakemenin sağlıklı bir şekilde yürütülmesine ve sonuçlandırılmasına değin, işkence yasağı ve adil yargılanma hakkı birbiriyle bağlantı içerisindedir.
Bireylerin bir hukuk devletinde yaşadıkları inancının oluşturulabilmesi için, adli organların davranışlarının önceden kestirilebilir olması, bireylerin de davranışlarının sonuçlarını asgari bir zaman dilimi için bile olsa öngörebilir olması gerekir. Bu bağlamda, adil yargılanma hakkı önem taşımaktadır. Adil yargılanma hakkı kapsamında, herkes, yargılamaya maruz kalmasına sebebiyet verecek olaydan önce kanunla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede adil bir şekilde yargılanmayı talep etme hakkına sahiptir. Bu hak, Türkiye’nin de tarafı olduğu AİHS ile belirlenmiş bir hak olup, Anayasamızda da yerini bulmuştur. Bu hak, anayasal bir insan hakkıdır. Devredilemez. Ancak adli organlar bazen maddî gerçeği ortaya çıkarma refleksiyle hareket ederek bu hakların bilinmemesini ve bu şekilde kullanılmamasını sağlayabilmektedir. Nitekim, Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde en çok karara bağlanmış ve bağlanmayı bekleyen dosyaya muhatap ülkedir. Çalışmamız da bu ön bilgiden hareketle ortaya çıkmıştır. Bilinmeyen hak, pek tabiidir ki kullanılamaz. Ancak, adli organların dürüst davranarak, kişiler talep etmese bile bu hakkı sağlamaları gerekir.
Çalışmamızda, niteliği gereği dağınık bulunan AİHM kararları sistematik bir şekilde incelenerek, anılan ilkeler ve haklar, genel çerçevesiyle açıklanmaya çalışılmıştır. Hür, demokratik bir hukuk devletinde, hiçbir hak ihlalinin yaşanmadığı bir ülkede yaşama arzusuna adanmıştır.
İŞKENCE YASAĞI
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi md. 3; “Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”
İşkence, TDK Türkçe Sözlüğü’ne göre; “Bir kimseye maddi veya manevi olarak uygulanan aşırı eziyet, düşüncelerimizi öğrenmek için yapılan eziyet, aşırı gerginlik ve sıkıntılı durum” olarak tanımlanmaktadır.
Ceza Muhakemesi Hukuku’nun amacı her ne kadar maddî gerçeği ortaya çıkarmak olsa da, hukuk devleti ilkesi gereği bunu sağlarken insan hakları ihlaline yol açılmaması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, ceza muhakemesinde üzerinde suç şüphesi bulunan şüpheli veya sanık da bir insandır, ve ceza muhakemesinin objesi değil; haklara sahip bir sujesidir. Maddî gerçeğe ulaşmak ve yargılama esnasında sanığın atılı suçu işleyip işlemediğini ortaya koymak maksadıyla, deliller kullanılır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda, nelerin delil olarak kullanılabileceği, 217 Maddenin 2. Fıkrasında; “yüklenen suç, hukuka uygun elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir” şeklinde ifade edilmiştir. Madde hükmünde ifade edilen “hukuk” kavramı, evrensel hukuku da kapsayacak şekilde geniş anlaşılmalıdır. Bu bağlamda, işkence; başta İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi olmak üzere, insan hakları ve ceza yargılamasına ilişkin bütün hukukî belgelerde, hukuka aykırı bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Keza, Türk Ceza Hukuku da bu gelişmeleri görmezden gelmemiş, işkenceyi hem bir suç olarak kabul etmiş (5237 s. TCK m.94) hem de bu yolla şüpheliden veya sanıktan elde edilen beyanları hukuka aykırı saymıştır (5271 s. CMK md. 148)
İşkenceyi meşru ve hukuka uygun kılan hiçbir gerekçenin bulunmaması, bu yasağın mutlak bir şekilde uygulanabilmesini –teorik olarak da olsa- mümkün kılmaktadır. İnsan onuru ve hatta işkence esnasında ölenler göz önünde tutulduğunda insan hayatı bu sayede korunmuş olmaktadır. Kişiler, şüpheli veya sanık dahi olsalar, yalnızca insan oldukları için sahip oldukları haklar vardır. Ceza yargılaması esnasında şüpheli veya sanık haklara sahip bir sujedir, yargılamanın objesi değildir. Kişiler, kendi hür iradeleriyle geleceklerini tayin etme haklarına sahiptirler. Bu bağlamda hiç kimse kendilerini veya yakınlarını suçlayıcı beyan vermeye zorlanamaz (AY md. 38/5, CMK md. 148)
İşkenceye ilişkin Gäfgen v. Almanya kararı dikkat çekicidir. Mahkeme’nin önüne 22978/05 başvuru numarası ile gelmiş olan davada, cinayet şüphelisi olan Gäfgen’e, annesinin tuttuğu avukatla görüştürülmesine ve avukatın ifade alma esnasında bulundurulmasına müsade edilmemiş, darp edilmiş, kendisine, cesedin yerini göstermediği takdirde iz kalmayacak şekilde işkence edileceği, bu işkenceyi yapacak polisin özel eğitimli olduğu ve helikopterle gelmekte olduğu söylenmiş ve yan odadan helikopter sesi dinletilmiş, konuşmaması halinde iki iri yarı zenci tarafından cinsel saldırıya uğrayacağı tehdidinde bulunulmuş, bütün bu tehditler karşısında Gäfgen cesedin yerini söylemek durumunda kalmıştır. Atılı suçu ispatlayacak diğer birtakım delillerin de yine aynı şekilde elde edildiğini ileri sürmüştür. Mahkeme’ye göre, sadece fiziksel şiddet değil, fiziksel şiddetin tehdidi de işkence kapsamına girer. Bu dava, Gäfgen’in uğradığı maddi-manevi zararlarından dolayı tazminat isteminde değil de, yeniden adil bir yargılama talebinde bulunması ve fiziksel şiddet tehdidinin de işkence kapsamında değerlendirilmesi anlamında önem teşkil etmektedir.
İçinde hukuka aykırı bir yöntem bulunan bir usulle elde edilmiş delillere dayanılarak yapılan bir yargılama her zaman adil olmayan bir yargılamadır. Bu sebepten dolayı, işkence ile elde edilmiş deliller hiçbir zaman ne belirleyici ne de açıklayıcı delil olarak değerlendirilebilir. Buna, anılan kararda ifade edildiği üzere, “zehirli ağacın meyvesi doktrini” denir. Zehirli ağacın meyvesi de zehirli olarak kabul edilerek, muhakemenin herhangi bir aşamasında, işkenceci memur aleyhinde kullanılması olasılığı hariç olmak üzere kullanılamaz.
Bir başka kararda ise, Mahkeme, salt psikolojik şiddeti işkence olarak kabul etmiştir. “Mahkeme, Maritza Urrutia hukuka aykırı ve keyfi olarak tutulu bulunduğu sırada devlet görevlilerinin kendisine yaptıkları muamelelerle ilgili olarak, mağdur olduğu iddia edilen bu kişinin başına bir başlık geçirildiğinin, uyumasını engelleyen ışığı yanan ve sesi sonuna kadar açık bir radyonun bulunduğu bir odada yatağa kelepçeyle bağlandığının kanıtlandığı kanaatindedir. Maritza Urrutia ayrıca, çok uzun süren sorgulamalara tabi tutulmuş, bu sorgular sırasında kendisine işkence izleri taşıyan veya çatışmada öldürülmüş kişilerin fotoğrafları gösterilmiş ve ailesinin kendisini aynen bu halde bulacakları söylenerek tehdit edilmiştir. Devlet görevlileri ayrıca, eğer işbirliği yapmayacak olursa, kendisini işkenceyle veya aile üyelerini veya kendisini öldürmekle tehdit etmişlerdir. Bu amaçla devlet görevlileri, kendisine kendisinin ve ailesinin fotoğraflarını ve kendisinin eski kocasına yazdığı mektupları gösterilmiştir. Son olarak Maritza Urrutia, bir video filminde yer almaya zorlanmış, daha sonra iki Guatemala televizyon kanalında yayımlanan bu filmde kendi iradesine aykırı olarak beyanlarda bulunmuş, burada söylediklerini salıverildikten sonra yapılan bir basın toplantısında onaylamaya zorlanmıştır. Fiziksel veya psikolojik işkencenin her biçimini mutlak surette yasaklayan uluslararası hukuk düzeni gelişmiştir; psikolojik işkenceyle ilgili olarak, bir kimseyi fiziksel biçimde zarar verici muamelelerle tehdit etmenin veya bu muamelelere tabi tutmaya yönelik gerçek bir tehlikenin moral bir ıstırap verdiği belirli koşullarda, bunun ‘psikolojik işkence’ olarak görülebileceği kabul edilmiştir.”
İşkence her ne kadar tüm dünyada önlenilmeye çalışılan bir yasak usul olsa bile tüm dünyada halen kullanılmaktadır. Ülkemizde de çeşitli televizyon dizileri ve filmlerde memurların başka yolla delil bulamayacağı, ellerinin kollarının bağlı olduğu ve ancak şüpheliye/sanığa işkence ederek “delillerin şahı” olarak nitelenen ikrarı elde ederek suçluları ortaya çıkarabilecekleri algısı yaratılarak, kamu vicdanında bu durum meşru hale getirilmek istenmektedir. Mahkeme ise bu duruma şiddetle karşı çıkarak, işkencenin ulusun güvenliği de dahil olmak üzere en büyük tehlikelerde bile meşruluk kazanmayacağını, hukuka uygun olarak kabul edilemeyeceğini belirten kararları vardır (Chahal v. Birleşik Krallık vd.).
İşkence mağduru olan kişilerin mağduriyetinin de etkili şekilde giderilebilmesi gerekmektedir. Devlet, işkence mağdurunun mağduriyet sıfatını kabul etmeli ve zararını tazmin etmelidir. (Eckle v. Almanya, Palban v. Romanya) Bunun yanısıra, işkenceci kamu görevlilerinin etkin bir soruşturma neticesinde cezalandırılması ve bu cezalarının ertelenmemesi/paraya çevrilmemesi gerekmektedir. (Çamdereli v. Türkiye) Ancak işkenceci memurların cezalandırılması işkence mağdurunun zararını ortadan kaldırmamaktadır. Mağdurun mağduriyet sıfatı tanınmalı ve bu kişilerin etkili bir yargı yoluyla tazminat isteyebilme imkanları bulunmalıdır (Gäfgen v. Almanya) . İşkenceci memurların bir çok olayda yargıdan kaçırılması yetmediği gibi, daha yüksek memuriyetler verilerek adeta “ödüllendirildikleri” durumlar Mahkemece sert şekilde eleştirilmiş, bu kişilere kıdem durdurma gibi hafif cezalar yerine meslekten çıkarma gibi bir ceza verilmesi gerektiğine işaret etmiş ve idari soruşturmanın etkili şekilde yapılmadığı hallerde mağdurun zararının giderildiği hususunda şüpheler bulunacağını ifade etmiştir (Abdülsamet v. Türkiye, Gäfgen v. Almanya)

ADİL YARGILANMA HAKKI
Adil yargılanma hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. Maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir;
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. Karar alenî olarak verilir. Ancak, demokratik bir toplum içinde ahlak, kamu düzeni veya ulusal güvenlik yararına, küçüklerin çıkarları veya bir davaya taraf olanların özel hayatlarının gizliliği gerektirdiğinde veyahut, aleniyetin adil yargılamaya zarar verebileceği kimi özel durumlarda ve mahkemece bunun kaçınılmaz olarak değerlendirildiği ölçüde, duruşma salonu tüm dava süresince veya kısmen basına ve dinleyicilere kapatılabilir.
2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.
3.Bir suçla itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
a) Kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede, anladığı bir dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek;
b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmak;
c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;
d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;
e) Mahkemede kullanılan dili anlamadığı veya konuşamadığı takdirde bir tercümanın yardımından ücretsiz olarak yararlanmak.”
Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinde, sözleşmeci devletlerin kabul etmiş olduğu bu hakları kendi egemenlik alanındaki tüm kişilere sağlaması yükümlülüğü vardır. Karşılıklılık ilkesi aranmaz. Bilindiği üzere, Anayasamızın 90. Maddesinin 5. Fıkrasında; temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin, kanunlarımızdan önce uygulanacağı düzenlenmiştir. Ancak hukukumuzda uluslararası sözleşmelerin doğrudan uygulanması değil de, ona yollama yapan Anayasa maddesi ile birlikte ve yalnızca o duruma özgü olarak sınırlı şekilde uygulanması mümkündür. Bununla beraber, Sözleşme hükümleri, iç hukukumuzdaki birtakım kavramların açıklanmasında da kullanılabilmektedir. Örneğin Anayasa Mahkemesi, Hukuk Devleti ve İnsan Haklarına Saygılı Devlet kavramlarını açıklamak için başta AİHS ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne olmak üzere pek çok uluslararası belgeye yollama yaparak onlara destekleyici şekilde dayanmıştır.
1-) Tarafsız, Bağımsız ve Yasayla Kurulmuş Mahkeme
AİHS ve AİHM’nin Adil Yargılanma Hakkı’na ilişkin aradığı ilk koşul, yargılamanın, uyuşmazlıktan önce çıkarılmış olan bir yasa ile kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkemece yapılmasıdır. AİHM bu bağlamda, yargılama görevini ifa eden yargıçların da atanmasının yasal temelinin bulunması gerektiği görüşündedir. Bununla beraber, atanmış olan bu yargıçların güvenceli olması, sözgelimi azledilememeleri, kimseden emir ve talimat almamaları gibi hususların da yasalarda düzenlenmiş olması aranmaktadır. Posokhov v. Rusya (2003) davasında görüldüğü üzere, yargıçların atanmasının yasalara aykırı olması halinde, diğer unsurların hiçbirinin incelenmesine gerek görülmemektedir. Yargıçların ve mahkemelerin görev ve usulleri, uyuşmazlıktan önce çıkarılmış bir yasa ile belirlenecek, bu hususlar yürütmeye veyahut başka bir erke bırakılamayacaktır.
AİHM, pek çok kararında, adı mahkeme olmasa bile yargısal faaliyet yürüten birtakım oluşumları mahkeme olarak kabul etmiş ve buralarda gerçekleşen ihlalleri de adil yargılanma hakkının bir ihlali olarak kabul etmiştir. Tam tersi şekilde, adı mahkeme olan bazı oluşumlar da mahkeme olarak kabul edilmemiştir. İsviçre’de sokak olaylarına ve yasadışı gösterilere katılan bazı kişilere Güvenlik Kurulu adı verilen bir yerde yargılanmaları sonucu suçlu bulunmaları halinde, para cezası verilebilmekteydi. Bu görevi, ilgili kantonun emniyet müdürünün atadığı bir hukukçu ifa etmekteydi. Dört yıl için atanan bu kişi, kimseden emir almamakta, görev süresi dolmadan görevden alınamamaktaydı. Her ne kadar bu kişinin bir yargıç gibi güvence altında çalışması hali sabitse de, sıradan vatandaşlar bu kurulu kolluğun bir uzantısı olarak görmekteydi. Bu kararlara karşı ise sadece hukuki yanlışlıklardan dolayı üst mahkemede inceleme yoluna gidilebilmekte, üst mahkeme esasa girmemektedir. AİHM, bu durumu adil yargılanma hakkının bir ihlali olarak değerlendirmiştir (Bellios v. İsviçre, 1998)
Mahkemelerin bağımsız olması da yine yasalarla doğrudan bağlantılıdır. Bağımsızlık, başka hiç kimseden emir ve talimat almamak, görevini yaparken kendini güvende hissederek kimsenin etki alanında kalmamak olarak tanımlanabilir. Bunlar doğrudan, hâkimlerin mesleğe giriş, terfi ve atanmalarına ilişkin kurallarla bağlantılıdır. Sözgelimi, yürütme erkinin menfaatlerine ters bir karar veren bir hâkim, ertesi gün ülkenin başka bir yerine atanacağı korkusunu taşımadan, yargılama görevlerini ifa edebilmelidir. Bunun yanısıra, hâkimler her ne kadar bağımsız olsa da, bu bağımsızlığa ilişkin kamuoyu nezdinde de bir güven oluşmalıdır. Başkaya&Okçuoğlu v. Türkiye (1999) kararında, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde daimi olarak görev yapan bir askerî yargıcın, yargılanan sanıkların sivil olduğu bir davada görev almasının, sanıklar üzerinde bir endişe oluşturması haklı görülmüştür. Zira bu kişiler her ne kadar DGM’de görev yaptıkları süre boyunca sivil yargıçlarla aynı eğitimi almış, aynı statüye ve güvencelere sahip bulunsalar bile, askerî kimlikleri, yargıçlık kimliğine gölge düşürmektedir, bu kişiler halen yürütmeden emir alabilmekte ve sıkı bir askeri disiplin içinde bulunmak zorundadırlar. Görüldüğü üzere, hâkimin bağımsızlığı üzerinde şüphe doğuracak herhangi bir somut olgu bulunmasa bile, oluşan endişenin haklı sayılabilecek sebeplere dayanması, ihlalin oluşması için yeterli görülmüştür.
Mahkeme esasen bağımsız olabilir, ancak yukarıda belirtildiği üzere, kamuoyu üzerinde de mahkemenin bağımsızlığı hakkında bir şüphe bulunmaması gerekmektedir. Türkiye, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin görev yaptığı dönemde yukarıda sayılı sebeplerden dolayı çok sayıda ihlal ve tazminat kararıyla karşı karşıya kalmıştır.
Hukuka ve hukuk düzenine sırt çeviren bazı kişi ve grupların düşman olarak tanımlanarak, bu kişi veya gruplara özgü bir ceza muhakemesi uygulanmasına “Düşman Ceza Hukuku” adı verilir. Bu kavram, 1980’li yıllarda Alman Ceza Hukukçusu Günther Jakobs tarafından ortaya atılmış ve geliştirilmiştir. Bu uygulamaya göre belli kişi veya grupların usul hukukundan doğan haklarının yok sayılması gündeme gelmektedir. Kriminolojik tehlike teorisine göre, bazı tip suçların tehlikesi dikkate alınarak, bu suçlara daha fazla ceza verilebilmektedir. Bu hususta AİHM ile Türkiye arasında herhangi bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Ancak, kişilere sırf isnad edilen suçlardan dolayı bu kişilerin usulî haklarının yok sayılması sözleşmenin bu maddesinin ihlali sayılmaktadır. İbrahim Güler v. Türkiye (2013) kararında, başvuran, hakkında yapılan yargılamanın makul sürenin çok üstünde olduğundan bahisle AİHM’ye gitmiş, Türkiye Hükümeti ise, yasadışı suç örgütleri hakkında yapılan soruşturmanın tabiatı gereği çok uzun sürdüğünü, tanıkların, delillerin ve şikayetçilerin çokluğu sebebiyle bu sürenin uzadığını ileri sürmüştür. AİHM ise, suç örgütüne ilişkin de olsa yapılan ceza muhakemesinin makul sürede sonuçlandırılması gerekliliğine işaret ederek, Türkiye’yi haksız bulmuştur. Bir başka karar ise Öcalan v. Türkiye kararıdır, terör örgütü kurucusu ve yöneticisi olarak yakalanan ve idam cezasına mahkum edilen başvuran hakkında verdiği kararda, Sözleşme’nin 2. Maddesinde yer alan “Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez.” İfadesinin, 12 Kasım 2003 tarihinde Türkiye, ölüm cezasının yürürlükten kaldırılmasına ilişkin AİHS’ye Ek 6 No’lu Protokol’ü onaylamış olması ve AİHS md. 3’teki “Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.” İfadesiyle çeliştiğini ve artık en ağır suçlarda dahi kişilerin yaşam hakkına müdahale edilemeyeceğini, tüm dünyada idam cezasının kaldırılması eğiliminin dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir. Ölüm cezası, terör suçlarından kaynaklanması hali de dahil olmak üzere insanlık dışı veya aşağılayıcı ceza olarak kabul edilmiştir. Ülkemizde sıkça rastlanan bir durum olarak yargıçlar, devleti koruma refleksiyle hareket etmekte ve bu yolla belki de istemeden, düşman ceza hukukunun uygulanmasına yol açmaktadır.
AİHM, mahkemelerin yasayla kurulmuş olması ve bağımsız olmasının yanısıra, tarafsız olmasını da aramaktadır. Bu husus, yargılamayı yapacak mahkemenin somut olay ve sanık hakkında herhangi bir önyargısının bulunmaması anlamına gelir. Hâkimlerin yanlı hareket ettiklerine ilişkin somut ve inandırıcı delil bulunmadıkça, yansız hüküm verdikleri kabul edilir. Bunun için mahkemenin görünümü bile önem arz eder (Piersack v. Belçika , 1982) Soruşturma aşamasında görev yapan kolluk personelinin, savcının veya sanığın tutuklanması kararını veren hakimin, kovuşturma aşamasında görev alması mahkemenin tarafsızlığı konusunda haklı şüphe sebebidir (Piersack v. Belçika, 1982; De Cubber v. Belçika, 1984; Hauschildt v. Danimarka, 1989) Aynı şekilde kovuşturma aşamasında yer alan hâkimin, dava yüksek mahkemede denetlenirken bu denetlemede görev alması da ihlal teşkil eder. (Oberschlick v. Avusturya, 1991) Buna karşın, mahkemenin tarafsızlığını etkilemediği açık olan bazı hallerde, yukardaki durumlar görmezden gelinebilmektedir. Buna bir örnek olarak, Sainte Marie v. Fransa (1992) kararı verilebilir. Başvuran, yargılama esnasında tutuklanmasına karar veren hâkimin, sonradan kovuşturma aşamasında da görev aldığından bahisle somut olayı AİHM önüne götürmüştür. AİHM, başvuranın, soruşturma aşamasında bulunduğu ikrarın zorlama sonucu alındığına dair bir iddiada bulunmadığı gibi, bunları geri alacak herhangi bir davranış sergilemediğini belirterek, sadece aynı hâkimin kovuşturma aşamasında görev almasını tek başına bir ihlal sebebi olarak kabul etmemiştir. Sanığın ikrarının kendi özgür iradesi neticesinde alınmış olmasından bahisle, bu durumun bir önyargı sebebi olarak kabul edilemeyeceği belirtilerek, başvuru reddedilmiştir.
Görüldüğü üzere Mahkeme, her somut olayı ayrı ayrı değerlendirerek, birtakım olguların hâkimin tarafsızlığını zedeleyip zedelemediğini incelemektedir.
Bazı hallerde, yargılamayı yapan hâkim, suçtan zarar görenin kendisi olabileceği gibi, yine suçtan zarar görenin eşi, akrabası olabilir. Yine bu haller de, bir hâkimde bulunması gereken en önemli özelliklerden biri olan tarafsızlığı ciddi şekilde zedeleyecektir.
Bazı somut olaylarda hâkim, sanığın talepleri hakkında verdiği bazı kararlarla, tarafsız olmadığını çok net bir şekilde dışa vurabilmektedir. Chmelir v. Çek Cumhuriyeti (2005) kararı, bu gibi durumlara bir örnektir. Sanık, üst derece mahkemesinde davaya bakan hâkimin, ilk derece mahkemesinde dosyaya bakan hâkimle yakın ilişkileri olduğundan bahisle, hâkimin reddini talep etmiştir. Üst mahkeme de, sanığın davayı uzatmak amacıyla böyle bir yol izlediğini belirterek, bu davranışı küstahça bulduğunu, tekrarı halinde sanığın cezalandırılacağı uyarısında bulunmuştur. Sanığın ikinci ret talebi de reddedilmiş, Yargıtay da davayı onayarak kesinleştirmiştir. AİHM ise, sanığın karşısında üst mahkemenin adeta bir “taraf” gibi hareket ettiğini, üst mahkemenin, sanığın kaygılarını giderecek hiçbir girişimde bulunmadığı gibi, ona para cezası vererek kaygılarını daha da artırdığına hükmetmiştir. Hâkim, burada ret talebine çok sert karşılık vermiş, usul yasasındaki en ağır cezayı uygulamış ve bunun tekrarı halinde ceza kovuşturması başlatılacağı uyarısında bulunmuştur. Bütün bu hususlar, hâkimin duygularına yenik düştüğünü ve tarafsızlığını kaybettiğini göstermektedir. Bu gibi durumlar da AİHM nezdinde AİHS md. 6/1’in ihlalini teşkil etmektedir. Yargıçların taraf durumuna düşmeleri, her ne sebeple olursa olsun ihlal teşkil eder.
Hukukumuzdaki düzenlemeleri ve AİHS’e yapılan yollamaları inceleyecek olursak, Anayasamızın 9. Maddesi, yargı yetkisinin Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı düzenlenmiştir. Bu, tek başına yeterli olmayıp; 5235 sayılı Kanun’un 1,2,8 vd. Maddelerine göre, ceza yargılamaları, yine bu kanundaki usule göre kurulan ceza mahkemelerinde yürütülecektir. Buna göre, mahkemeler ; HSYK’nın olumlu görüşü alınarak Adalet Bakanlığınca kurulacaktır. Yine, Anayasamızın 138. Maddesi uyarınca, hâkimlere ve mahkemelere hiç kimse emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, telkin ve tavsiyede bulunamaz. Ayrıca, hâkimlerin görevlerini yaparken yalnızca hukukla ve vicdanî kanaatleriyle bağlı oldukları, AY md. 139 vd. Maddeleriyle, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nda hâkimlik mesleğinin teminatları düzenlenmiştir. Kanaatimizce; yasal düzenlemelerimiz bakımından, mahkemelerin bağımsız olduğu ve en azından mevzuat bakımından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin bir ihlali sözkonusu olmadığı söylenebilir.
Ceza Muhakemesi Kanunumuzun; 22. vd. Hükümlerinde ise, hâkimin eş ve akrabalık gibi durumlardan dolayı davaya bakamayacağı haller ile, tarafsızlığını zedeleyecek hallerin varlığı halinde reddedilebileceği ve ret isteminin usulü düzenlenmiştir. Ayrıca, reddi istenen hâkimin bu ret isteminin müzakeresinde görev alamayacağı, eğer o mahkemede görevli tek hakim reddi istenen hâkim ise, bu istemin başka bir mahkemede müzakere edileceği düzenlenmiştir. Bu bakımdan da kanaatimizce, hâkimin tarafsızlığı için yasal manada asgari düzenlemeler mevcuttur.
Yukarıda incelenen kararlar bakımından ele almamız gereken bir diğer husus ise Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM)’dir. İncal v. Türkiye (1998) kararında ve diğer pek çok kararda, DGM’lere özgü birtakım hallerin (üye yargıcın asker kökenli olması gibi) AİHS’nin ihlalini teşkil edeceği sonucuna varılmış, bunların üzerine ilk önce askerî yargıçlar, DGM’lerin dışına çıkarılmış, daha sonra ise 2004 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile DGM’ler kapatılmıştır.
2-) Alenîlik
Adil yargılanma hakkını düzenleyen AİHS md.6’nın bir diğer unsuru ise, “yargılamada alenilik” tir. Buna göre, herkes kamuya açık bir mahkemede yargılanmak hakkına sahiptir. Ancak, kamu düzenini zedeleyebilecek, kişilerin korunmasını gerektirebilecek bazı özel durumlarda mahkeme kararıyla duruşma salonu izleyicilere ve basına kapatılabilir. Anayasamızın 141. Maddesinde ve Ceza Muhakemesi Kanunumuzun 182. vd. maddelerinde duruşmaların açıklığı ve kapalılık halleri düzenlenmiştir. Önemle belirtilmelidir ki, kamuya kapatılma hiçbir şekilde sanığın veya soruşturma aşamasında şüphelinin, müdafiin, suçtan zarar görenin ve avukatının duruşmaya katılma ve duruşmayı takip hakkına engel değildir. Buna ilişkin Ceza Muhakemesi Kanunumuzun tutuklamayı düzenleyen 100. ve devamı maddeleriyle, 193,194 ve 195. Maddelerinde sanığın duruşmada bulunmasını sağlamak ve tutuklama gibi kararların ancak sanığın huzurda bulunduğu durumlarda verilebilmesini temin etmek amaçlanmıştır. Ayrıca 198. Maddede sanık kendisi bizzat bulunmasa bile müdafiin duruşmada hazır bulunabileceği düzenlenmiştir. Tüm bu hususlar, demokratik bir toplumda yargılananlar için olduğu kadar, diğer tüm vatandaşlar için de önemli bir güvencedir. Vatandaşlar, bir ceza kovuşturması ile karşı karşıya kaldıklarında bağımsız ve tarafsız bir mahkemece adil bir şekilde yargılanacakları algısı içinde bulunmalıdırlar. Devletin yargı erkinin şeffaflığı sağlanabilecek, mahkemelere olan güven de artacaktır.
Unutulmamalıdır ki, yargılamanın alenî yapılması, herkesin duruşma salonuna alınması zorunluluğunu, duruşma esnasında ses ve görüntü kaydı yapılabilmesini ifade etmez. Yargılamanın alenîliği, sıradan bir vatandaşın bile, yukarıda sayılı istisnai haller haricinde yapılan bir ceza yargılamasını izleyebilmesinin mümkün olduğunu ifade eder. Axen v. Almanya (1983) kararında üst veya alt dereceli olması fark etmeden, bütün mahkemelerde yapılan yargılamaların alenî olmasının, adil yargılanma güvencesini sağladığına işaret edilmiştir. Şimşek v. Türkiye (2012) kararında ise, duruşmaların alenî yapılmasının, yargılamanın, toplumun egemen olmadığı bir gizli hukuk tarafından yapılmasının önüne geçtiği ifade edilmiştir.
Alenî yargılamanın bir diğer unsuru, yüzyüze yargılamadır. AİHM’nin yerleşik içtihadına göre, buna engel veya istisnai durumlar haricinde yargılamalar yüzyüze yapılmalıdır. (Fredin v. İsveç, 1990; Allan Jacobsson v. İsveç, 1998) Bu, aynı zamanda Ceza Muhakemesi Hukuku’nun doğrudanlık ilkesiyle de alakalıdır. Ceza Muhakemesinde savunma makamı delil sunmak zorunda olmayıp, bazı durumlarda sanığın beyanı, daha doğrusu ikrarı delil teşkil edebilmektedir. Hâkim, CMK md. 2/1-h bendine göre sanığın sorgusunu yaparken, beyanının özgür iradesine dayanıp dayanmadığını da araştırmalıdır. Bu ise ancak sorgunun yüzyüze yapılmasıyla mümkün olabilecektir.
AİHS’ne göre, alenîliğin bir diğer unsuru, hükmün açık duruşmada okunmasıdır. Burada AİHM yine somut olayın koşullarını dikkate almakta, mahkemece kapalı duruşmada okunan hükmün mahkeme kaleminde herkesin ulaşabileceği bir durumda bulunması aleniliği sağlarken, bununla da mahkemenin çok yönlü denetlenmesi mümkün olabilmektedir. Sutter v. İsviçre (1984) kararında ise ilginç bir şekilde, Yargıtay’da verilen kararın duruşmada okunmadığı hallerde daha sonra içtihat derlemelerinde yayımlanması ile alenîlik unsurunun sağlandığı belirtilerek, bunun bir ihlal teşkil etmediği sonucuna varılmıştır. Kanaatimizce, bu karar AİHS’ne ve diğer uluslararası mevzuata aykırılık teşkil etmektedir. İçtihat derlemelerinin her dosya neticesinde verilen kararı kapsamadığı ve bu kararların neşredilmesinin uzun sayılabilecek bir zaman aldığı da düşünüldüğünde, alenîlik unsuru geç de olsa sağlanmaktadır, ancak bu, mahkemelerin kamuoyunca denetlenmesini de geciktirecektir. Türk hukuk sistemi bakımından incelendiğinde, içtihatların yayımının adeta bir ekmek kapısı haline getirildiği ve ancak parası olan hukukçuların bu kararlara ulaşabileceği bir sistem sözkonusudur. Bu hususlar ışığında, “geç olsun güç olmasın” yaklaşımını etik ve hukukî bulmuyoruz. Belirli bir dava ile ilgisini ispatlamaksızın herkes mahkeme kalemine giderek, davaların kararlarını okuyabilmelidir. AİHM içtihatlarından çıkarılması gereken sonuç budur.

3-) Makul Sürede Yargılanma Hakkı
Adil yargılanma hakkı bakımından ele alınması gereken bir diğer önemli husus, makul sürede yargılanmayı isteme hakkıdır. Ceza Muhakemesi Kanunumuz, suç işlendiği şüphesiyle işin aslını araştıran savcının, yeterli şüpheye ulaşması halinde sanığın lehine ve aleyhine delilleri toplayıp, bir iddianame düzenleyerek kamu davası açmasını düzenlemekte, kovuşturmaya ilişkin düzenlemelere bakıldığında ise davanın tüm deliller toplanmış olması sebebiyle tek celsede bitirilebileceği şekilde düzenlemelerin bulunduğu görülür. Ara karar gibi bir müessese ise kanunda hiçbir şekilde yer bulmamaktadır. Dolayısıyla yine mevzuatımız bakımından AİHS’ne aykırılık teşkil edecek bir husus görülmemektedir.
Makul sürede yargılanma, bir ceza kovuşturması ile karşı karşıya kalan şahsın, zaten kısa sayılabilecek ömrünün ciddi bir kısmının bu kovuşturma sebebiyle elinden alınmamasını isteme hakkıdır. Gerek AİHS ve yerleşik AİHM içtihatları, gerekse hukuk devletine ilişkin AYM kararlarında, şüphelilerin veya sanıkların ceza muhakemesinin objesi değil, haklara sahip bir sujesi olduğuna işaret edilerek, bireylerin kendi kaderlerini özgürce tayin edebilmeleri hakkından söz edilmiştir. Ceza yargılaması esnasında bazı zorunluluklardan dolayı şüphelinin veya sanığın tutuklu yargılanmasına karar verilmekte, bu tutukluluk eski mevzuatımızda 10 yıl gibi çok ciddi bir süreye kadar uzayabilmekte ve trajikomik bir şekilde bu 10 yılın sonunda sanık suçsuz bulunarak hakkında beraat kararı bile verilebilmekteydi. Bunun yanısıra, yargılama esnasında gerçekleştirilen diğer adlî yanlışlar sebebiyle, tabiri caizse hak yerini bulmamakta, adaletin terazisi şaşabilmektedir. Tutuksuz yargılama halinde bile adlî yanlışlıklar sebebiyle yargılamanın uzadığı hallerde, muhakemeye katılan tüm kişiler olumsuz etkilenebilmektedir.
AİHM, bu durumda yine her somut olayı ayrı ayrı değerlendirmekte, bu olayları değerlendirirken üç ölçüt kullanmaktadır. Bu ölçütler; davanın karmaşıklığı, başvurucunun tutumu ve adli makamların tutumudur. AİHM içtihatlarına göre makul sürede yargılama için başlangıç kabul edilebilecek an, şüphelinin gözaltına alınarak ona suç isnad edildiği andır. Zira kişi, ilk defa ceza muhakemesiyle, suç isnadı anında karşılaşmakta, sonuçlarından o andan itibaren etkilenmeye başlamaktadır. Sürenin bitişi ise, beraat veya mahkumiyet kararlarının verilmesi veya davanın zamanaşımına uğramasıdır. (Schumacher v. Lüksemburg, 2000)
Davanın karmaşıklığı bakımından, Neumeister v. Almanya (1968) kararında, AİHM, yurtdışına yazılan yazıların cevaplarının dönmesinin uzun zaman alacağını, işlenen suçun iştirak halinde işlenmesinden mütevellit, davada çok fazla sanık bulunduğunu belirterek, davada makul sürenin aşılmadığı kanaatine varmıştır. Aynı şekilde Hıdır Durmaz v. Türkiye (2006) ve Maçin v. Türkiye (no.2) (2006) kararlarında da yargılamanın hızlı bir şekilde yürütülmesinin önemli olduğu kadar iyi idare edilmesinin de önemli olduğu vurgulanmıştır. Her iki kararda da, davanın iki aşamada görülmüş olmasına rağmen 4 yıl gibi bir sürede tamamlanmış olmasının ihlal teşkil etmediğine karar verilmiştir. Karmaşıklığı etkileyen yalnızca sanık sayısının fazla olması değil, delil toplanmasının güçlüğü de olabilir. Özata v. Türkiye (2005) kararında, davada bilirkişi delilinin elde edilmesinin davayı belli bir karmaşıklığa sürüklediğini kabul etmiştir. Buna karşın AİHM, pek çok kararında davanın karmaşık olmadığına veya karmaşık olsa dahi bu kadar uzun süreli bir yargılamanın makul süreli sayılamayacağına hükmetmiştir. Daha önce de belirtildiği üzere, AİHM’nin davalara ilişkin standart süre sınırları yoktur. Örneğin Hırsızlık suçu davaları 3 yıl, terör suçu davaları 5 yıl sürer gibi ölçütleri yoktur. Her somut olayın özellikleri irdelenerek, yargılamanın makul sürede sonuçlanıp sonuçlanmadığı incelenir.
AİHS’nin 35. Maddesinin ilk fıkrasında, Mahkeme’ye başvurunun ancak iç hukuk yollarının tüketilmesiyle mümkün olabileceği, bunun bir kabul edilebilirlik şartı olduğu düzenlenmiştir. Corigliano v. İtalya (1982) kararı ise, bu ilkenin istisnası olması anlamında çok önem teşkil eden bir karardır. Avukat olan başvuran, gözü önünde hukuka aykırı olan bir şahıs hakkında yürütülen muhakemenin hukuka aykırı olduğunu savunmuş, işlemi yapan polisler hakkında suç duyurusunda bulunmuş ve bu dilekçesi polislere sövme olarak kabul edilerek hakkında soruşturma açılmıştır. Hakkında açılan soruşturmadan 1973’te haberdar olan başvuran, iç hukuk yollarını tüketmeden AİHM’ne arka arkaya dilekçe vermiştir. Hiçbir dilekçesi, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması sebebiyle işleme konulmamıştır. Ancak 1980 yılında verdiği son dilekçesi, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olmasına karşın yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığından bahisle kabul edilebilir bulunmuştur. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edilmesi durumunda, AİHM, iç hukuk yolları tüketilmese dahi, bu sebeple verilen dilekçeleri kabul etmektedir. Bu ise, makul sürede yargılanma hakkının pekişmesini ve daha sağlam bir güvence altına alınmasını sağlamıştır.
Vayiç v. Türkiye (2006) kararı ise çok önemli bir hususun tekrarını içermesi bakımından önemlidir, davaya temel teşkil eden olayda, yürütülen yargılama esnasında sanığın tutuklu yargılanmasının beş yılı aşması ve buna gerekçe olarak “sanığın kaçma şüphesinin bulunması” nın gösterilmesi karşısında, AİHM, sanığın tutukluluğunun makul süreyi geçmemesinin ulusal yargı makamlarının görevi olduğunu vurgulamıştır. Bu nedenle AİHM’nin genel kurallarından sapmayı gerektirecek bir durum bulunduğunda bu gerekçeli olarak açıklanmalı ve tutukluluk için gerekli olan makul şüphenin bir süre sonra yeterli olmayacağını, yargı makamları tarafından öne sürülen gerekçelerin kişinin özgürlüğünün elinden alınmasına yeterli olup olmayacağını gerekçeli şekilde açıklamasını, bu gerekçelerin gerekli ve yeterli olması şartının aranması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca, AİHM’nin yargı makamlarının bu işlemleri yürütürken özel itina gösterdiğine de ikna olması gerektiği de, kararda dikkat çeken bir diğer husustur. Delillerin durumu, kaçma şüphesi gibi soyut gerekçelerle değil de, somut bir şekilde delillerin ele alınması, incelenmesi ve kararda belirtilmesi aranır. Nitekim Mansur v. Türkiye (1995) kararında da AİHM, Türk yargı organının, başvuranın bütün salıverilme taleplerinin reddinin aşağı yukarı aynı ifadelerle reddini, “basmakalıp denilmese de aşağı yukarı aynı kelimeler kullanılmıştır” ifadesiyle eleştirmiştir. Ayrıca AİHM, tutukluluk gibi kişi hak ve özgürlükleri bakımından önem teşkil edecek hallerde davanın daha itinalı ve hızlı bir şekilde çözülmesi gerektiği yönünde de içtihatlar vermiştir. Tutuklama ve tutukluluğun devamına ilişkin, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. Maddesinde, 6526 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikle, tutuklama ve tutukluluğun devamı kararı verilmesi için aranılan “somut olgular” kavramı, “somut deliller” şeklinde değiştirilmiştir. Bu da, AİHM’nin yerleşik içtihatlarına uygundur. Zira AİHM, tutuklama ve tutukluluğun devamı, yani salıverilme talebinin reddi kararının verilebilmesi için basmakalıp “delillerin durumu” veya “kaçma şüphesi vardır” minvalinde ifadelerin kullanılmasını değil, somut bir şekilde bu hususların delillerle ortaya konulmasını aramaktadır. Hatta, Pakkan v. Türkiye (2006) kararında da görüldüğü üzere, AİHM, tutukluluğun devamı için kişinin suç işlediğine dair makul şüphenin bulunmasını bir önkoşul olarak ararken, bir süre sonra bunu yeterli görmemektedir. Ulusal yargı organları, bir süre sonra kişinin özgürlüğünün elinden alınmasına ilişkin genel kuraldan lehte veya aleyhte neden sapıldığını gerekçeleriyle açıklamalıdır. Yine ulusal yargı organının bu kararı verirken “özel çaba” sarfedip sarfetmediği de araştırılır. (Kalay v. Türkiye, 2005; Ilijkov v. Bulgaristan, 2001) Yine, Kalay v. Türkiye kararında belirtildiği üzere, kişilerin kaçma şüphesi, onlara isnad edilen suçun ciddiyeti veya haklarında istenen cezanın miktarı ile belirlenemez. Keza, Ječius v. Litvanya (2000) kararında belirtildiği üzere suçlamanın ciddiyeti tek başına tutuklu yargılamayı haklı çıkaramaz. AİHM içtihatlarına göre, tutuklu yargılanan sanıklar kendi davalarının öncelikli olarak görülmesini ve sonuca bağlanmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak, mahkemelerin görevini itina ile yapma çabalarını gizlememelidir (W. v. İsviçre , 1999)
AİHM; pek çok kararında başvurucunun kendi tutumu ile davanın uzamasına sebebiyet verdiği gerekçesiyle Sözleşme’nin bu hükmünün ihlal edilmediğine karar vermiştir. İntiba v. Türkiye (2005) kararında, başvurucunun müteaddit defalar avukatla temsil edilmeyi reddettiği, tebligatlardan kaçınmak için adresini sürekli değiştirdiğini, kendisini temsile yetkili kıldığı avukatların da süre uzatımı istediğini, bu sebeple en az 1 yıllık bir gecikmenin başvurana atfedilebileceğini belirterek, Sözleşme’nin ihlal edilmediğine karar vermiştir. Kalashnikov v. Rusya (2002) kararında ise, hükümet, AİHM önündeki davaya karşı başvurucunun sürekli ve sayısız dilekçe sunması sebebiyle davayı kendisinin uzattığını iddia etmiştir. AİHM bu gibi konularda, başvurucunun adlî makamlar ile işbirliği yapmak zorunda olmadığına, sırf usulî haklarını kullandığı için kınanamayacağına, somut olayın şartlarına göre dilekçe ve temyiz gibi hakların sırf davayı uzatmak maksadıyla yapılıp yapılmadığının incelenmesi gerektiğine karar vermiştir. Bu konuda çok sayıda kararı bulunmaktadır mahkemenin. Silahların eşitliği ilkesi gereği sanık elbette ki üzerine atılı suçu işlemediğine yönelik ispat faaliyetinde bulunabilecek veya iddia makamını, iddiasını ispata davet edebilecektir. Bu hususta yapmış bulunduğu faaliyetlerden dolayı kınanması, savunma hakkının kısıtlanması anlamına gelebileceği gibi, Ortaçağ’daki engizisyon mahkemeleri benzeri bir yapıya yol açabilecektir.
AİHM, Vayiç v. Türkiye (2006) kararında belirttiği gibi, yetkili makamların işlemleri yürütmekte özel itina gösterip göstermediğini inceler.
Bütün bunların yanısıra, başta tutuklu yargılanmakta olanlar olmak üzere, yargılamanın makul kabul edilebilecek bir süre içinde tamamlanmaması halinde AİHM, kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarına son verebilecek, kişilerce ulaşılabilir etkili bir başvuru yolu bulunmasını aramaktadır. CMK md. 141’e göre, belli durumlarda kişiler tazminat alabilmektedir ancak; Gürceğiz v. Türkiye (2007) kararında işaret edildiği üzere, bu tazminat yeterli görülmemekte, kişilere bireysel başvuru imkanı tanınarak, özgürlüklerinin ellerinden alınmasına son verilmesini isteme hakkı tanınması gerektiği belirtilmiştir. Hukukumuzda tutuklama koruma tedbiri her ne kadar istisna gibi düzenlenmiş olsa da, uygulamada tutuklu yargılama bir zorunluluk gibi görülmektedir. Bunun da AİHS’nin Türk yargı makamlarınca sıkça ihlaline sebebiyet verdiği görülmektedir.
12.09.2010 tarihinde Anayasa’nın 148. Maddesinde halkoylaması ile yapılan değişiklik ile Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun önü açılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 30.03.2011 tarihinde kabul edilen 6216 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 3.maddesinin 1.fıkrasının (ç) bendine göre, kendisine yapılan bireysel başvuruları karara bağlamakla görevlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi bu kapsamda, AİHM önüne gitmesi muhtemel sorunları çözüme kavuşturmakta, uygulamada da görüldüğü üzere başta kamuoyunu meşgul eden davalar olmak üzere pek çok davada kararlar vermektedir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun, etkili bir başvuru yolu olduğu ve AİHM önüne gidecek dosyalarda önemli bir azalma sebebi oluşturacağı söylenebilir.
Bilindiği üzere Ceza Muhakemesinin amacı, maddî gerçeği ortaya çıkarmaktır. Bunu yaparken ne pahasına olursa olsun düşüncesiyle hareket edemez. Yargılamanın amacı bireyleri sürekli töhmet altında bırakmak değil, haklarındaki suçlamayı mümkün olan en kısa süre içinde çözüme kavuşturmaktır. Bu bağlamda makul sürede yargılanmak bir haktır.
4-) Masumiyet Karinesi
Suçsuzluk karinesi, bir suçtan dolayı kovuşturulan kişinin, suçluluğu mahkeme kararıyla sabit olmadıkça suçlu sayılmamasını ifade eder. Karine, insan hakları konusunu bütün dünyaya mal eden ve Türkiye’nin de taraf olduğu 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (m. 11/1) ve AİHS’de de güvence altına alınmıştır. Suçsuzluk karinesi beynelmilel bir doktrin olup; Anayasamız’ın 38. Maddesinin 4. fıkrasında “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” sözleriyle ifade edilmiştir.
Konuya ilişkin ilk olarak değinilmesi gereken husus, lekelenmeme hakkıdır. Ceza yargılamasında sanığın en önemli haklarından biri olan lekelenmeme hakkı, kesin hükümle suçluluğu sabit olmayan kişi hakkında onun haysiyetini korumaya yönelik bir haktır. Bu karine, diğer haklarla bağlantılı olup, tek başına da insan haysiyetinin korunması bakımından önemlidir.
Bir kişinin tutuklu yargılanabilmesi için kuvvetli suç şüphesi bulunması en önemli koşuldur. Bu sebeple bir kişi hakkında tutuklama veya tutukluluğun kararı verirken aynı zamanda o kişinin masumiyet karinesinin de dikkate alınması gerekir. Sevgin&İnce v. Türkiye (2006) kararında kişinin tutuklu yargılanması esnasında kişisel özgürlüklere saygıdan uzaklaşmayı gerektirecek hususların somut bir şekilde belirtilmesi aranmaktadır.
Sayısız AİHM kararında ise, soruşturma aşamasının gizli ve fakat kovuşturma aşamasının aleni olduğuna vurgu yapılmıştır. Gerçekten de, kanunda ve doktrinde kabul edildiği üzere, soruşturma aşaması gizlidir ve bu aşamada yapılan işlemlerin kamuya kapalı olması gerekir. Bunun yanısıra, kovuşturma aşamasında da kişinin suçlu olduğuna yönelik davranışlarda bulunulmamalıdır.Neticede kişinin suçlu olup olmadığı adil bir yargılanma neticesinde ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla mahkeme üyeleri, sanığın suçlu olduğu algısıyla yargılamaya başlamamalıdır ve ispat yükü iddia makamındadır. Ayrıca, kişiler kendileri aleyhinde delil sunmaya veya beyan vermeye zorlanamaz. Bu hususa ilişkin yukarıda İşkence Yasağı bölümünde çeşitli değerlendirmelerde bulunmuştuk.
Masumiyet karinesi, ceza muhakemesinin bütününe uygulanmalıdır. Bu bağlamda Minelli kararı önem teşkil etmektedir. Başvuranın yerel mahkemedeki yargılanması esnasında dava zamanaşımına uğramak suretiyle düşmüştür. Buna karşın mahkeme, yargılama giderlerinin üçte ikisini başvurana yüklemiştir. Bu karar, kişi hakkında mahkumiyet kararı olmasa bile, mahkumiyet kararının etkilerini doğurarak masumiyet karinesini ihlal etmiştir. Nitekim, AİHM de böyle bir durumda yargılama giderlerinin sanığa yüklenemeyeceğine, davanın zamanaşımı süresi içerisinde bitirilmesinin adli makamların görevi olduğuna karar vermiştir. Anılan olayda, AİHS md. 6/2 ihlal edilmiştir. Aynı kararda, mahkumiyet niteliği olmayan bir kararın, kişinin suçluluk şüphesine ilişkin bir ifade içeremeyeceğine de karar verilmiştir. Neticede bu karar muhakemeyi sonlandıran bir karar olup, artık burada şüpheye yer verilmemelidir.
Allenet de Ribemont v. Fransa (1999) kararı da, masumiyet karinesinin yalnızca yargı organları için değil tüm resmî görevliler ve medya için de bağlayıcılık taşıdığına dair çok önemli bir karardır. Olayda, malî danışmanını ziyarete giden eski bir bakan, bu ziyaretin akabinde, başvurucunun evinin önünde öldürülmüştür. Soruşturma aşamasında polis, başvurucunun eski bakandan borç alıp ödememesi sebebiyle onu şüpheli görmüş ve gözaltına almıştır. Bu esnada bakanlık yetkilileri bir basın toplantısı düzenleyerek, Ribemont’un suçlu olduğu yönünde demeç vermiştir. AİHM’nin böyle bir karar vermesinin sebebi, kişiler hakkında uygulanan usulî işlemlerin duyurulması değildir. Yani örneğin bir kişinin hakkında verilen tutuklama kararı pek tabiidir ki bu şekilde kamuoyuna duyurulabilecektir. Bu, yargılamanın aleniliği ile de doğrudan ilgilidir. Ancak bir kişi hakkında henüz mahkumiyet kararı verilmeden, onun suçlu olduğuna ilişkin haber yapılması veya demeç verilmesi masumiyet karinesini ihlal eder. Unutulmamalıdır ki, masumiyet karinesinin amacı, kişiyi hem yargı organına karşı korumak, hem de dışsal etkilere karşı koruyarak, kamuoyu önünde ikinci bir yargılamaya tabi tutulmasını önlemektir. Yargılamanın yapılacağı yer, yargı organıdır. Bunun dışındaki yerlerde yapılan yargılamalar, kişi hak ve hürriyetlerini zedelemekte, insan onuru ve haysiyetine zarar vermektedir.
Ceza yargılaması esnasında, şüpheden sanık yararlanır. Bir kişi hakkında mahkumiyet kararı verilebilmesi için, sanığın atılı suçu işleyip işlemediğine dair en ufak bir şüpheye yer vermeyecek şekilde somut olay çözülmüş bulunmalıdır. Buna ilişkin, Barbera, Messegue, Jabardo v. İspanya (1983) kararı önemlidir. Olayda, elde bulunan tek delil, polislerce şaibeli bir şekilde alınmış bulunan ifade iken, sanıklar hakkında mahkumiyet kararı verilmiş olması, sözleşmenin ihlali olarak kabul edilmiştir. Buna ilişkin bir diğer karar ise, Telfner v. Avusturya (2001) kararıdır. Olayda, bir trafik kazası sonucu yaralanan şikayetçinin, arabanın plakasını ve modelini içeren ancak arabayı kimin sürdüğünü görmediğini belirttiği ifadesi üzerine açılan soruşturma neticesinde, polis fezlekesine “genel gözlemlerimize göre aracı kullanan başvurucudur” yazılmıştır. Sanık ise, o gece arabayı kendisinin kullanmadığını söylemekle yetinmiştir. Mahkeme de yalnızca bu fezlekeye dayanarak, başvurucu hakkında taksirli yaralama suçundan hüküm kurmuştur. AİHM içtihatlarına göre, eğer mahkeme, sanık hakkındaki şüphesini yenememiş ise, sanık lehine yorum yapmak zorundadır. Bu, adil yargılanma hakkının bir gereğidir. Sanık, bir şeyi yapmadığını ispatlamakla mükellef değildir. Bunu ispatlamak iddia makamının görevidir. Anglosakson hukuk sisteminde ise, yargıcın re’sen araştırması sözkonusudur. Ancak hukukumuzda, eski ismiyle “müdde-i umumi” olan iddia makamı yani Cumhuriyet Savcısı’nın sanığın lehine ve aleyhine olan bütün delilleri toplayarak, iddiasını ispatlaması gerekmektedir.
ABD’de 1999 yılında 12 eyalette çeşitli telefon hatları üzerinden veya Şerif’in ofisinde bulunan panolardan, başta cinsel suç failleri olmak üzere, çeşitli suçların failleri teşhir edilmekteydi. Bu durum, bir kere suç işleyen failin adeta “olağan şüpheli” haline getirilmesi, bir daha asla nedamet getirmeyecek azılı bir suçluya dönüştüğü izleniminin yaratılması anlamına gelmektedir. Bunun yanısıra, toplumsal bir paranoya oluşturularak, tescilli faillerin toplumdan tecritine varabilecek davranışlar görülebilecektir. Sanığın masumiyet karinesine sahip olduğu dikkate alınmalıdır. Maddî gerçeği ortaya çıkarmak amacıyla her şeyi reva gören engizisyon mahkemelerinden bugüne kadar gelmek yüzyıllar almıştır. Karşısında koskoca devlet organları olan sanığın hakları korunmaya alınırken, suçtan zarar görenin hakları da mümkün olduğu ölçüde telif edilmelidir.
5-) Silahların Eşitliği İlkesi
Silahların Eşitliği İlkesi; AİHS md. 6 kapsamında Adil Yargılanma Hakkı’nın içerisinde değerlendirilmektedir. Yargılamada eşitlik denildiği zaman akla ilk olarak çekişmeli yargı gelse de, Ceza Muhakemesi Hukuku’nda bir taraf muhakemesi yapılmamaktadır. Yani burada aslında karşısında bütün kamu gücü bulunan sanığı, konuşulan dili anlamıyorsa tercüman temin edilmesi, zorunlu müdafilik, savunmasını hazırlaması konusunda gerekli zamanın tanınması, iddia makamının tanıklarının sorgulanması ve aynı şartlarda kendi tanıklarının da dinlenmesi, masumiyet karinesi gibi enstrümanlarla eşit seviyeye getirmek amaçlanır. Ceza Muhakemesinde, hâkimin tarafsız olması gerekirken, savcının ise tarafsız olması beklenir. Bu, Savcılar için Budapeşte İlkeleri’nde düzenlenmiş bir husustur. Bu tarafsızlık, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160. Maddesinde; “Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.” Şeklinde ve Kanun’un çeşitli yerlerinde Cumhuriyet Savcısı’na yüklenen görevlerle yer bulmuştur. Ancak, kendisi de bir kamu görevlisi olan Cumhuriyet Savcısı, zaman zaman sanığın da menfaatini koruması gerekliliğini uygulamada ne yazık ki unutabilmektedir. Sanığın lehine olan delillerin toplanmaması veya suç işlemediği çok açık olan şüpheliler hakkında bile “ne olur ne olmaz” düşüncesiyle iddianame düzenleyerek, onları ceza kovuşturması ile karşı karşıya bırakabilmektedirler. Uygulamadaki aksaklıklar ne yazık ki yalnızca soruşturma aşamasında sınırlı kalmamakta, kovuşturma aşamasında da sanığın veya müdafiin savunma süresinin, iddia makamının mütalaasına nazaran çok daha kısa tutulduğu veya savunmaya iddiadan daha az değer verildiği, istisnaen de olsa yok sayıldığını gözlemlemekteyiz. Bunun haricinde, hüküm aşamasında, hüküm açıklanmadan önce sanığın, müdafiin ve diğer kişilerin salondan çıkarılarak hâkimin ve savcının verilecek hükmü müzakere ettiği de görülmüştür. “Mahkeme kadıya mülk değildir” sözü, adeta her uygulayıcıya göre şekilden şekle giren Ceza Muhakememizin halini tek cümleyle özetler niteliktedir.
Bu gibi hukuka aykırılıklar karşısında, Türkiye çok yüklü miktarlarda tazminat ödemek durumunda kalmaktadır. Yukarıda da belirtildiği üzere, silahların eşitliği ilkesi esasen iddia makamı ile savunma makamının eşit konuma getirilmesi, savunma hazırlanabilmesi, yapılabilmesi, müdafii yardımından faydalandırılma gibi araçlarla bu ilkenin uygulanması arzulanmaktadır.
Bu kapsamda ilk değerlendireceğimiz karar; Güveç v. Türkiye kararıdır. Başvuran, 18 yaşından küçük olup, o günkü mevzuat, şüpheliye bir müdafii atanmasına engel teşkil etmekteydi. Bu şekilde Güveç, yakalandıktan ancak 6,5 ay sonra kendi tuttuğu bir avukat ile temsil edilmiş, bu süre zarfında gerek kolluk, gerek savcılık ve gerekse mahkeme tarafından ifadesi alınmış/sorgusu yapılmıştır. Yapılan 16 duruşmadan 14’üne sağlık sorunları sebebiyle katılamamıştır. Müdafi ise aynı şekilde duruşmaların pek azına katılmış, yargılamayı yapan mahkeme de gerek sanığın gerek avukatın etkili şekilde duruşmaya katılması için hiçbir çaba sarf etmemiştir. AİHM bu durumda, sanığın etkili bir şekilde yargılamaya katılamamış olduğundan hareketle, AİHS’nin 6. Maddesinin ihlal edildiğine karar vermiş, ve Türkiye’yi tazminata mahkum etmiştir. Mahkeme, adalet çıkarları gerektirdiğinde şüpheliye bir müdafi atanması gerekliliğine işaret etmiştir. Ayrıca bu şartların, iç hukuk yollarına başvurma konusunda zorluk yaratacağından bahisle, başvuranı haklı görmüştür.
Barbera, Messegue, Jabardo v. İspanya (1983) kararında Mahkeme, sanıkların İspanyol kanunlarına göre 10 gün gözaltında tutulduktan sonra adeta pespaye bir şekilde mahkeme önüne çıkarıldıklarını, bu durumun dirençlerini kırdığını ve bu durumdaki kişilerin sağlıklı bir şekilde savunma yapamayacağını belirterek md. 6/3’ün ihlal edildiğine karar vermiştir.
AİHM, gözaltındayken alınan ifade esnasında bir avukatın bulundurulması hakkından kişilerin mahrum bırakılmasını Sözleşme’nin ihlali olarak değerlendirmiştir. Gök&Güler v. Türkiye (2003) kararında belirtildiği üzere, gözaltında avukat bulundurulmadan ifade alınması ve bu ifadenin sonradan geri alınmasına rağmen hükümde dayanak olarak kullanılması savunma hakkını onarılamaz bir şekilde zedelemiştir.
SONUÇ
AİHM kararlarının sistematik bir şekilde ele alındığı bu çalışmada, bilhassa Türkiye’de uygulamada yapılan birtakım yanlışlıkların ihlal teşkil ettiği ve bu ihlallerin giderilmesi gerekliliğine işaret edilmiştir. Adil yargılanma bir hak olup, bu haktan vazgeçilemeyeceği gibi, yargılamanın sujesi olan sanığın ve yargılamaya katılan suçtan zarar gören kişilerin menfaatleri telif edilmelidir. Netice itibariyle, adil bir şekilde yargılanmayacağını bilen kişi, doğal bir davranış olarak yargılanmaktan kaçacaktır. Aynı şekilde, Viktimoloji’nin bize verdiği istatistikler ışığında söyleyebiliriz ki, adli teşkilata güvenin yüksek olduğu dönemlerde suçtan zarar gören kişilerin yargılamaya katılımı artmış, Kriminolojide “siyah sayılar” diye tabir edilen gizli kalmış suçluluğun azaldığı görülmüştür. Keza, yargıya güvenin azaldığı bir ortamda bireyler kendi adaletlerini kendileri sağlamaya çalışmakta, bilhassa mağdur ve mağdur yakınları tarafından intikam içgüdüsüyle hareket edilerek, işlenmiş olan suçlar ihbar edilmemektedir.
Bütün bunların yanında, hak ihlallerinin azaltılması, hukuk devletinde yaşadığımız inancını daha da kuvvetlendirecek, yurttaşların daha huzurlu, yaptıkları davranışın sonuçlarını asgari bir zaman dilimi için öngörebilecekleri bir ülke sağlayacaktır.
Türkiye bir süredir bu yöndeki girişimlerini artırmış gözükmektedir. Doksanlı yıllarda neredeyse her ceza soruşturmasında görülen işkence, artık ciddi sayılabilecek bir oranda azalmıştır. Barolar ve diğer sivil toplum kuruluşları, sanık ve mağdur haklarını korumak için girişimlerde bulunmaktadır. Mevzuatımızda hak ihlallerini önleyici ve tazmin edici hükümlere yer verilmekte, uygulayıcı konumunda bulunan hâkim ve savcıların AİHM içtihatlarını da dikkate almaları maksadıyla bu yönde eğitim programları düzenlenmektedir. Bununla beraber yukarıda belirttiğimiz üzere, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yoluyla hak ihlallerinin önlenmesi ve tazmini yönünde çok ciddi bir gelişme kaydetmiştir.

BİBLİYOGRAFYA
AİHM Kararlarına, http://hudoc.echr.coe.int/sites/tur internet sayfasından ulaşılmıştır.
DİNÇ Güney, AİHS’ne Göre Adil Yargılanma Hakkı, İzmir, 2006
YILMAZ Şerif, Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı ve Hukuk Etiği Sempozyumu, İzmir, 10 Aralık 2013
CAN Hacı, Türk Hukuk Düzeninin Milletlerarası Hukuka Açıklığı, Yasama Dergisi, S.12, 2009
ROSENAU Henning, Jakobs’un Düşman Ceza Hukuku Kavramı Hukukun Düşmanı, AÜHF Dergisi, 2008
IŞIKTAÇ Yasemin, Adalet Psikolojisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2013
SOKULLU-AKINCI Filiz, Viktimoloji, İstanbul, 1999
ÜNVER Yener, HAKERİ Hakan, Ceza Muhakemesi Hukuku Cilt 2, Ankara, 2013
Bu makaleden kısa alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir :

"Aihm Kararları Işığında İşkence Yasağı Ve Adil Yargılanma Hakkı" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Ozancan Belci'e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Bu ibare eklenmek şartıyla, makaleden Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa uygun kısa alıntılar yapılabilir, ancak yazarının izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.


[Yazıcıya Gönderin] [Bilgisayarınıza İndirin][Arkadaşa Gönderin] [Yazarla İletişim]
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
» Makale Bilgileri
Tarih
10-08-2014 - 08:55
(1892 gün önce)
Yeni Makale Gönderin!
Değerlendirme
Şu ana dek 2 okuyucu bu makaleyi değerlendirdi : 2 okuyucu (100%) makaleyi yararlı bulurken, 0 okuyucu (0%) yararlı bulmadı.
Okuyucu
5116
Bu Makaleyi Şu An Okuyanlar (1) :  
* Son okunma 1 saat 5 dakika 49 saniye önce.
* Ortalama Günde 2,70 okuyucu.
* Karakter Sayısı : 55176, Kelime Sayısı : 7025, Boyut : 53,88 Kb.
* 5 kez yazdırıldı.
* 5 kez indirildi.
* 1 okur yazarla iletişim kurdu.
* Makale No : 1790
Yorumlar : 0
Bu makaleye henüz okuyucu yorumu eklenmedi. İlk siz yorumlayın!
Makalelerde Arayın
» Çok Tartışılan Makaleler
» En Beğenilen Makaleler
» Çok Okunan Makaleler
» En Yeni Makaleler
THS Sunucusu bu sayfayı 0,03950310 saniyede 14 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.