Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Site Lokali Edebiyat, Müzik, Spor, Sinema, Bilgisayar.. Site üyelerimizin hukukla ilgisiz konularda sohbetleri için. [Siyaset ve din bu sitede konu dışıdır!]

Refya'nın Köşesi

Yanıt
Old 11-04-2003, 07:52   #1
Refya

 
Varsayılan ????

1
Old 25-04-2003, 16:29   #2
Refya

 
Varsayılan Tarihte Dünyada Ve Ülkemizde Önemli Olaylar

TARİH OLAY

------------ --------------------------------------------------------------------------------------------



1 Aralık Türk Askerlerinin Kore'de Kunuri Zaferi (1950).

2 Aralık Namık Kemal'in Ölümü (1888).

2 Aralık Adalet Partisi I. Büyük Kongresi Toplandı (1962).

3 Aralık Sultan II. Selim'in Ölümü (1574).

3 Aralık Kıyafet Kanunu'nun Kabulü (1934).

3 Aralık BM Kuvvetleri'nin Kore'den Çekilmeye Başlaması (1950).

3 Aralık Pakistan-Hindistan Savaşı (1971).

4 Aralık İnönü, Churchill ve Roosevelt'in Kahire Konferansı (1934).

5 Aralık Türk Kadınına Seçme ve Seçilme Hakkının Tanınması (1934).

7 Aralık 2. Dünya Savaşı'nda Japonlar'ın Pearl Harbour Baskını (1941).

8 Aralık Amerika'nın, Japonya'ya Harp İlan Etmesi (1941).

9 Aralık Kudüs'ün Elimizden Çıkışı (1917).

9 Aralık Düzce'yi il, Kaynaşlı ve Derince'yi ilçe yapan Kanun Hükmünde Kararname, Resmi Gazete'de yayımlandı (1999).

10 Aralık İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin Yayınlanması (1948).

10 Aralık Türkiye Cumhuriyeti İle Arnavutluk Hükümeti Arasında Ankara'da "Dostluk Antlaşması" İmzalandı (1923).

11 Aralık MGK Genel Sekreterliği Kuruldu (1962).

11 Aralık Türkiye'nin Bağdat Büyükelçiliği İdare Ataşesi Çağlar Yücel, Arabasında Uğradığı Silahlı Saldırı Sonucu Öldürüldü (1993).

12 Aralık Etiyopya ile Eritre Arasında 2 Yıl Süren Savaşa Son Veren Barış Anlaşması, Eritre Devlet Başkanı İssaias Afevorki ve Etiyopya Devlet Başkanı Meles Zenavi Tarafından Cezayir’de İmzalandı (2000).

14 Aralık George Washington'un Ölümü (1799).

14 Aralık Şili'de İlk Demokratik Seçimler (1989).

15 Aralık 2. Sultan Selim'in Ölümü (1574).

16 Aralık Londra Konferansı, Dört Büyükler Almanya Konusunda Uzlaşamadılar (1947).

17 Aralık Pakistan'ın, Hindistan'a Karşı Yenilgisi ve Ateşkes (1971).

18 Aralık Demokratik Parti Kuruldu. Kurucuları Ferruh Bozbeyli, Saadettin Bilgiç, Talat Asal ve Yüksel Menderes İdi (1970).

19 Aralık Mustafa Kemal ve Heyeti Temsiliye'nin, Sivas'tan Ankara'ya Hareketi (1919).

20 Aralık Brüksel Paktı İstişare Konseyi'nin Batı Birliği Askeri Organizasyonu NATO'ya Katılmasını Kararlaştırması (1950).

20 Aralık 1954 Seçimlerinden Sonra Bazı Milletvekilleri DP'den Ayrılarak "Hürriyet Partisi"ni Kurdular (1955).

21 Aralık III. Murat'ın Tahta Çıkışı (1574).

21 Aralık Doğu Berlin'de İki Almanya Arasında "Temel Anlaşma" İmzalanması (1972).

21 Aralık Cenevre'de Orta Doğu Konferansı (1973).

21 Aralık Sovyetler'in Afganistan'ı İşgali (1979).

21 Aralık ABD'nin Panama'yı İşgali (1989).

21 Aralık Şartla Salıverme Af Yasası, TBMM Genel Kurulu’nda Kabul Edildi. 22 Aralık’ta Resmi Gazete’de Yayımlanarak Yürürlüğe Girdi (2000).

22 Aralık I. Ahmet'in Tahta Çıkması (1603).

22 Aralık Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kuruldu (1962).

23 Aralık I. Meşrutiyet'in İlanı (1876).

23 Aralık Menemen'de Öğretmen KUBİLAY'ın Şehit Edilmesi (1930).

25 Aralık Türkiye Cumhuriyeti`nin İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Ölümü (1973).

26 Aralık Uluslararası Takvim ve Saat'in Kabulü (1925).

27 Aralık İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy'un Ölümü (1936).

27 Aralık Eski Başbakanlardan Şükrü Saraçoğlu'nun Ölümü (1953).

27 Aralık Mustafa Kemal ve Heyeti Temsiliye'nin Ankara'ya Gelişleri (1919).

28 Aralık Türkiye Cumhuriyeti'nin İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Anıtkabir'e, Atatürk'ün Karşısında Hazırlanan Yere Gömüldü (1973).

29 Aralık İsmet Paşa'nın Emri Altına Girmeyi Kabul Etmeyen Çerkez Ethem'in Kütahya'da, Milli Kuvvetlere Karşı Saldırıya Geçmesi (1920).

30 Aralık Gülhane Askeri Tıp Okulu'nun Açılışı (1898).

30 Aralık Mustafa Kemal'in, Çerkez Ethem Güçlerinin Dağıtılması İçin Batı Cephesi'ne Buyruk Vermesi (1920).
Old 28-04-2003, 09:20   #3
Refya

 
Varsayılan Kahvaltının Önemi

Sabah kahvaltı yapmadan güne başlamak şişmanlığın oluşmasına zemin hazırlar.
Doğru beslenmeyi uygulayabilmek için önce alışkanlıklarınızı bırakmanız gerekiyor. Bu alışkanlıklar ya doğumdan itibaren başlayarak çocukluk ve ergenlik dönemlerinde anne, anneanne veya babaannenin birey üzerindeki etkisinden ya da okul hayatı, iş hayatı, reklam sektörünün çok gelişmesinden dolayı görsel etkilerden kaynaklanmış sadece karın doyurma amacı ile yapılan yanlış beslenme alışkanlıklarından mı?

Doğru beslenme alışkanlıkları edinmek için hangi faktörlerin bizleri yanlış beslenmeye ittiğini düşünmeliyiz. Bunlar;

• Sabah kahvaltı yapmadan güne başlamak şişmanlığın oluşmasına zemin hazırlamaktır. Ne kadar az zamanınız olursa olsun ister meyve ile veya 1 dilim ekmek 1 parça peynirle kahvaltı yapmalısınız. Uyandıktan 1 saat sonraya kadar kahvaltı etmeniz metabolizmanızın iyi çalışması için gereklidir.

• Sabah kahvaltıda yiyeceğiniz gıda maddelerinin protein, yağ ve karbonhidrat oranlarına dikkat edilmelidir. Sabah karbonhidratlar (ekmek, yulaf), muhakkak alınmalıdır.

• Kahvaltılarımızda sebze ve meyveye yer verilmeli böylece beynin enerji ihtiyacı olan glikoz daha rahatlıkla salgılanabilsin.

• Öğünlerimizde kimyasal maddelerden özellikle uzak durmalısınız.

• Günlük vitamin ihtiyaçlarınızı eğer besin maddelerinizden alamıyorsanız vitaminleri sabahları kahvaltıdan almayı denemelisiniz.

• Kahvaltılarınızdaki karbonhidrat öğle ve akşam yemeğindeki karbonhidratlar daha fazla olabilir.

• Sabahtan akşam yemeğine doğru karbonhidratlarda azalma olması gerekirken sebzede ise durum daha farklı olarak sabahtan akşama doğru artan bir biçimde alınmalıdır.

• Protein alımı insan vücudu için çok önem taşır. Protein hayvansal ürünlerden alınacağı gibi bitkisel proteinlerden de alınabilir.

• Bitkisel proteinin (mercimek, kuru fasulye vs.) içinde belirli oranda karbonhidrat bulunmaktadır.

• Karbonhidratsız (ekmek, patates, pilav vs.) beslenme şekilleri insanları güçsüz ve mutsuz yapmaktadır. Bunun için günlük karbonhidrat alımları dengeli bir biçimde olmalıdır.

• Vücudun sıvı ihtiyacı su ile karşılanmalıdır.

• Günlük sıvı alımı sabahtan başlayıp akşam yatıncaya kadar düzenli bir şekilde 2 ile 3 litre arasında olmalıdır.

• Günlük gıda maddeleri 20 ile 30 arasında yağlardan oluşması gerekmektedir. Bunların % 10 u hayvansal, % 10 u tekli doymamış yağlardan, % 10 u ise çoklu doymamış yağlardan alınması gereklidir.

• Yağsız bir beslenme yöntemi hormonal sistemi bozmakta, bunun sonucunda da karbonhidrata olan istek giderek artmaktadır.

Dengeli ve doğru beslenme insanların beyinlerinde oluşmuş yanlış yemek yeme alışkanlıklarından kurtulması ile başlamalıdır. Gıda maddelerinin alımında amaç tokluk hissi olmamalıdır. Tokluk hissi gıda maddelerinin vücuda alınışından 20 dakika sonra beyne ulaşır. Bu zaman içinde alacağınız gıda maddeleri metabolizmanız için fazla olabileceğinden dolayı yanlış beslenme, dolayısıyla sağlıksız bir vücut meydana gelir. Alınacak gıda maddeleri ağır ağır ve çok çiğnenerek yenilmelidir. Sofradan her zaman tokluk hissi duyulmadan kalkılmalıdır. 3 ana ve 2 ara öğün atlanmamalıdır. Doğru beslenme alışkanlıklarını kazanmanız gerekmektedir, doğru ve düzenli beslenmenin yanında bedensel egzersizlere de önem verilmelidir. Her insanın vücut özellikleri farklılık gösterdiği için her insanın beslenme düzeni de farklı olacağından bireysel beslenme programları düzenlenmeli ve bir denge içinde hayat boyu devam edilmelidir. Hayatınızı kısa süreli diyetler ile yaşayacağınıza uzun vadeli doğru ve dengeli programlar seçmeyi denemelisiniz.
Old 28-04-2003, 09:26   #4
Refya

 
Varsayılan Etkili İnsan Olmak İçin On Üç Altın Kural

1. İNSANLARA KARŞI DÜRÜSTTÜR.
 Dürüstlüğe herhalde hiçbir zaman şimdiki kadar ihtiyaç duyulmamıştı. Üstelik bu, etkili bir insan olmayı arzu eden herkes için kesinlikle gerekli bir koşuldur.
 Gerçek dürüstlük satılık değildir.
 Dürüstlük küçük şeylerden geçer.
 Dürüstlük bir iç görevdir.
1. Dürüstlük koşullarla belirlenmez.
2. Dürüstlük kimliğe bağlı değildir.
3. Dürüstlük itibarla karıştırılmamalıdır.
 Dürüstlük, işte başarılı olmak için en gerekli özelliktir.
 Dürüstlük en iyi dostunuzdur.
 Dürüstlük dostunuzun en iyi dostudur.

2. BAŞKALARINI BESLER.
“İnsanları besleyip aynı zamanda kendine bağımlı kılıyorsan, onlara yardım etmiyor, gerçekte incitiyorsun.”
 Besleyici bir etkili insan vericidir.
1. Sevgi
“Sevgi olmadan bağ, gelecek ve ortak başarı olamaz.”
2. Saygı
3. Güvenlik duygusu
4. Tanınma
5. Cesaret verme
“Bir insan kendisine cesaret verildiğini hissettiğinde, olanaksız şeylere bile katlanabilir ve inanılmaz güçlükleri yenebilir.”
İnsanları aldıklar şeyler :
 Kendine olumlu değer verme
 Aidiyet duygusu
 Perspektif
“İnsanların çoğunu soğutan neden, ne olduklarını değil, ne olmadıklarını düşündüren şeydir.”
 Önem duygusu
 Umut
NASIL DOĞAL BİR BESLEYİCİ İNSAN OLUNUR?
1. Onlar söz verin.
2. Onlara inanın.
3. Kolay ulaşılabilir olun.
4. Zincirlere bağlanmadan verin.
5. Onlara fırsat verin.
6. Onları daha yükseklere çıkarın.

3. İNSANLARA İNANIR.
İNSANLARA İNANMANIN ÇEŞİTLİ YÖNLERİ :
Başkalarıyla çalışan etkili bir insan için, insanlara inanmak apayrı bir özelliktir. Ne yazık ki bu durum, günümüzde neredeyse ticari bir metaya dönüşmüştür. Onun için inançla ilgili aşağıdaki dört olguya bir göz atalım.
1. Çoğu insan kendisine inanmaz.
“İnsanlara inanırsanız, olanaksızı başarırlar”(Nancy Dornan)
“Zorluklar insanları nadir olarak yener, kendine güvensizlik ise çoğu zaman”
2. Çoğu insanın kendilerine inanan bir yakını yoktur.
3. Çoğu insan kendisine inanan birisine içini dökebilir.
4. Çoğu insanın hayatı ona inandığınız gibidir.
İNSANLARA İNANAN BİR İNSAN OLMAK
1. Başarmadan önce onlara inanın.
İnsanlara kendilerini kanıtlamadan önce inanmak, potansiyellerine ulaşmaları için motive etmenin anahtarıdır”
2. İnsanların güçlü yanlarını ortaya çıkarın.
3. Geçmişteki başarılarının listesini yapın.
4. İnsanlara başarısız olduklarında cesaret aşılayın.
5. Bazı başarıları beraber yaşayın.
6. Gelecekteki başarılarını zihninizde canlandırın.
7. Yeni bir hayat düzeyi bekleyin.
“İnsanları zafer kazanabileceklerine inandırabilmek için, küçük başarıları tadabilecekleri pozisyonlara getirin”

4. İNSANLARI DİNLER
DİNLEMENİN DEĞERİ :
1. Dinlemek saygıyı gösterir.
2. Dinlemek ilişkiler kurar
3. Dinlemek bilgiyi artırır.
“Dinlemeye istekli olmadıkça, zengin olmaya ne kadar yaklaştığınızı bilemezsiniz”
4. Dinlemek fikir üretir.
5. Dinlemek sadakat sağlar.
6. Dinlemek, Başkalarına ve Kendinize yardım etmenin iyi bir yoludur.
DİNLEMENİN ÖNÜNDEKİ YAGIN ENGELLER :
1. Konuşmaya aşırı değer vermek.
2. Bir konuda odaklanamamak.
3. Zihinsel yorgunluk yaşamak.
4. Klişelere başvurmak.
5. Kişisel duygu yükünü taşımak.
6. Kendisiyle meşgul olmak.
DİNLEME BAŞARILARI NASIL GELİŞTİRİLİR :
1. Konuşmacıya bakın.
2. Kimsenin sözünü bölmeyin.
3. Anlamaya odaklanın.
4. O andaki ihtiyacı saptayın.
5. Duygularınızı gözden geçirin.
6. Yargınızı askıya alın.
7. Belli aralıklarla özetleyin.
8. Açıklayıcı sorular sorun.
9. Daima dinlemeye öncelik verin.
“İnsanlara onlarla ilgilendiğinizi gösterip endişelendirecek sorular sormazsanız, beklediğinizden daha çok şey anlatacaklarını görünce şaşıracaksınız."

5. BAŞKALARINI ANLAR.
İNSANLAR BAŞKALARINI ANLAMAKTA NEDEN BAŞARISIZ OLUYORLAR ?
1. Korku.
2. Benmerkezcilik.
3. Farklılıkları takdir edememek.
4. Benzerlikleri tanıyamama.
İNSANLAR HAKKINDA HERKESİN ANLAMASI GEREKEN ŞEYLER
1. Herkes birisi olmak ister.
2. Kimse ne kadar önemsediğinizi bilmeden, ne kadar bildiğinizi umursamaz.
3. Herkesin birine ihtiyacı vardır.
4. Herkes birisinin kendisini anlayıp inandığı bir insan olabilir.
5. Birisine yardım eden kişi birçok kişiyi etkiler.
BAŞKALARINI ANLAMAYI SEÇMEK :
1. Diğer insanın perspektifi.
2. Kişisel empati.
3. İnsanlara karşı olumlu tavır.
“Karşımızdakinin bakış açısını, onun ne yapmaya çalıştığını anladığımızda, onda dokuz doğru şeyi yapmaya çalışıyordur. (Harry Truman)
“Karşılaştığınız insana sanki dünyadaki en önemli kişiymiş gibi davranırsanız, ona, sizin için bir anlam taşıdığını ifade etmiş olursunuz.”

6. İNSANLARI GELİŞTİRİR
AKILVERMENİN ANLAMI : İnsanlara gelişmelerini sağlayacak yöntemleri vermeden motive etmeyi denemek tam bir trajedidir. Ama akıl vermek, insanlara potansiyellerini gerçeğe, hayallerini kadere dönüştürme olanağı da tanır. Akıl hocaları sonsuzluğu etkiler, çünkü etkilerinin nerede biteceğini bilmek mümkün değildir.
“Akıl hocaları sonsuzluğu etkiler, çünkü etkilerinin nerede biteceğini bilmek mümkün değildir.”
BAŞKALARINI GELİŞTİRME BİR YATIRIMDIR
1. Hayat düzeylerini yükseltmek.
2. Başarı potansiyellerini artırmak.
3. Gelişme kapasitelerini çoğaltmak.
4. Kurumunuzun potansiyelini artırmak.
“Başkalarını geliştirdiğinizde, potansiyellerine ulaşmalarını sağlayacak bir fırsat yaratırsınız.”
KENDİNİZİ GELİŞTİRİCİ BİR İNSAN YAPIN : Pek çok insan açısından, başkalarını geliştirme isteği bu göreve hazır oldukları anlamına gelmez. Genellikle bir süre kendi üzerlerinde çalışmaları gerekir. Pek çok durumda, başkaları adına daha fazla kendiniz olmalısınız. Bu akıl verme alanında her zamankinden daha geçerlidir.
GELİŞTİRECEĞİNİZ KİŞİLERİ DİKKATLE SEÇMEK : Bir kez büyümeye başlayıp başkalarına kendilerini geliştirmek için yardım etmeye hazır olduğunuzda, beraber çalışmak için seçeceğiniz insanlar üzerinde düşünmelisiniz. Seçici olmalısınız. Size yakın kişilere olduğu kadar yabancılara da dürüstlük örneği olmalısınız. İlişkide olduğunuz tüm insanları, aile fertlerini, çalışanları, iş arkadaşlarınızı ve dostlarınızı motive etmeyi bir hedef haline getirmelisiniz. Ama hayatınızdaki herkesi geliştirmek için zaman yaratamazsınız, bu çok karmaşık bir iştir. Bu nedenle çevrenizdeki en ümit vaadeden kişilerle, büyümeye en fazla tepki verebilecek kişilerle çalışmayı tercih etmelisiniz.
GELİŞTİRMEK İSTEDİĞİNİZ İNSANLARI DÜŞÜNDÜĞÜNÜZDE, ŞU NOKTALARI AKLINIZDA TUTUN :
1. Hayat felsefeleri size yakın olan insanları seçin.
2. Potansiyellerine inandığınız kişileri seçin.
3. Hayatlarını olumlu etkileyebileceğiniz kişileri seçin.
4. İnsanları hedefleriyle eşleştirin.
5. Doğru zamanda başlayın.
GELİŞTİRME SÜRECİNE ÖNCELİK TANIYIN :
“Büyümek için bedel ödemelisiniz. Bu bedel adanmışlıktır”
Başkalarını geliştirmek, eğlenceli ve karşılığını alabileceğiniz bir iş olabilir, ama aynı zamanda para, işgücü ve zamana da mal olacaktır. Bu nedenle kendinizi bu sürece adamalı ve en büyük önceliği ona vermelisiniz. Bir kez sorumluluk alınca ilerlemeye hazır olursunuz. Aşağıdaki öngörüler gelişme sürecini azamiye çıkarmada katkıda bulunacaktır :
1. Potansiyellerini görmek.
2. Gelecekleri için bir vizyon belirlemek.
3. Tutkularını kullanmak.
4. Karakter kusurlarını hedeflemek.
5. Güçlü yanlarında odaklanmak.
6. Her defasında bir adım atarak geliştirmek.
Ronald Osborn’un dikkat çektiği gibi, “ Zaten ele geçirdiğiniz bir şeyin ötesindekini denemediğiniz sürece hiçbir zaman gelişemezsiniz.” Başkalarını geliştirmek için, onları yormadan ve cesaretini kırmadan zorlayacak gelişme adımları atmalarında yardımcı olun.
Bu süreç her insana farklı görünecektir. Ama insanlar nereden gelirler veya nereye giderlerse gitsin, belirli alanlarda gelişmeye ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden aşağıdaki dört alanı, geliştirme sürecinize dahil etmelisiniz :
1. Davranış.
2. İlişkiler.
3. Liderlik.
4. Kişisel mesleki beceriler.
7. İnsanların eline kaynak vermek.
8. Geliştirme deneyimlerine açık olmalarını sağlamak.
9. Kendilerini geliştirmeyi öğretmek.
“Geliştirici bir insan, başkalarının potansiyelini değerlendirir ve onları başarı kazanacakları bir konuma getirir.”

10. BAŞKALARINI YÖNLENDİRİR.
“Lider, Başkalarından daha çok şey gören, başkalarından daha uzağı gören ve başkalarından önce gören kişidir.” Leroy Eims
 Yönlendirici insan gidilecek yeri belirler.
 Yönlendirici insan rota çizer.
1. Nereye gitmeye ihtiyaçları var.
2. Neyi bilmeye ihtiyaçları var.
3. Nasıl büyümeye ihtiyaçları var.
 Yönlendirici insan ileriyi görür.
1. Herkes problem yaşar.
2. Başarılı insanlar başarısız insanlardan daha çok problemle karşılaşır.
3. Para sorunları çözmez.
4. Problemler gelişmek için fırsat sağlar.
 Yönlendirici insan rotayı zaman zaman düzeltir.
1. Kuşku salan eleştiricileri dinlemeyi öğretin.
2. Zorluklardan yılmamalarını sağlayın.
3. Basit çözümler aramaya teşvik edin.
4. Kendilerine güvenmelerini sağlayın.
 Yönlendirici insan yanındakileri terketmez.

11. İNSANLARLA BAĞ KURAR.
 Bağ kurmak başkalarının daha üst düzeylere çıkmasını sağlar.
Bağ kurmak, başkalarına akıl verme sürecinin en önemli bölümüdür. İnsanları olumlu yönde etkilemek istiyorsanız kesinlikle belirleyicidir de. Başkalarına kılavuzluk yaptığınızda onların yanında olur ve hayatlarındaki zorluklarla tersliklerin yükünü taşımalarına yardım ederek bir süre onlarla yol alırsınız. Ama bağ kurduğunuzda, onlara sizin yanınızda olup, sizin yolunuzda, sizin ve onların ortak yararı için yürümeyi teklif etmiş olursunuz.
İnsanları yolculuğa çıkarmadan önce, onların nerede olduklarını bulmak, bağ kurmak için onlara doğru hareket etmek ve nihayet o bağlantıyı kurmak gerekir. Bunu başlarıyla yaparsınız, ilişkinizde ve gelişmelerinde karşınızdaki insanları yukarılara taşırsınız. Unutmayın ki, bir sonraki yol yokuş yukarıdır ve insanlar bu yüksek düzeye çıkmak için yardıma ihtiyaç duyarlar.

İNSANLARLA BAĞ KURMANIN DOKUZ YOLU :
Ne iyi ki, insanlarla bağ kurmak için mühendis olmanız gerekmiyor, ama güç gerekiyor. İletişim becerileri, insanların büyümeleri ve değişmelerine yardım etme arzusu, kişisel misyon veya amaç duygusu; bunların yanı sıra, insanları götüreceğiniz yeri bilmeniz. Bunun için, aşağıdaki adımları inceleyin ve etkilediğiniz insanlarla bağ kurmak üzere onları kullanın:
1. İnsanları oldukları gibi görmeyin.
Sadece insanlara değer verdiğinizde, bağ kurup onları yönlendirebilirsiniz. Zayıf liderler kimi zaman gittikleri yerin görüntüsüne o kadar kapılırlar ki, rehberlik yaptıkları insanları unutabilirler. Oysa liderliğiniz bitmeye başlamadan önce insanları bir süreliğine de olsa oldukları gibi kabul edemez, onlarla bağ kuramazsınız.
İnsanlara değer vermek bağ kurmanın ilk adımıdır, ama ek yararları da vardır. İnsanlara onları önemsediğinizi belli ederseniz, onlar da size karşı aynı tutumu gösterirler. İnsanlara sık sık , tamamen açık biçimde onları ne kadar sevdiğinizi söyleme fırsatınız her zaman olacaktır.
2. Bir değişiklik yapın düşünme setiniz olsun.
Gerçekten harika bir şey başarmak istiyorsanız, bir-değişiklik-yapın perspektifine sahip olmanız gerekir. Bir değişiklik yapamayacağınıza inanırsanız zaten yapamazsınız. Peki, etkili bir–değişiklik-yapın düşünme setini nasıl kullanabilirsiniz.
 Bir farklılık yapabileceğinize inanın.
 Paylaştığınız şeyin bir farklılık yaratabileceğinize inanın.
 Başkalarına sunacağınız şeylerin onların hayatlarında bir farklılık yaratabileceğine inanmak zorundasınız.
 Paylaştığınız insanın bir farklılık yaratabileceğine inanın.
3. Onlara doğru harekete geçin.
4. Ortak zemin arayın.
5. Kişilik farklılıklarını görün ve saygı duyun.
6. Başkalarının hayatlarını açan anahtarı bulun. Kalpten iletişim kurun.
7. Ortak deneyimleri paylaşın.
8. Bağ kurunca süreklilik sağlayın.
“Kimse başka insanlarla ortaklaşa yapabileceği şeyleri tek başına başaramaz.”
“İnsanlara sadece değer verdiğinizde, onlarla bağ kurup liderlik yapabilirsiniz.”

12. BAŞKALARINA YETKİ VERİR.
“Başkalarına yetki verme hayatları değiştirir ve gerek sizin, gerekse yetki verdiğiniz insan açısından bir kazan-kazan durumu yaratır.”
“İnsanları yetkilendirdiğinizde, yalnızca onları etkilemekle kalmaz, onların etkilediği insanları da etkilersiniz.”
YETKİ AKTARAN İNSANIN ÖZELLİKLERİ :
Hemen herkes yetki aktaran bir insan olma potansiyeline sahiptir ama herkesi yetkilendiremezsiniz. Bu süreç sadece bazı durumlarda çalışır. Yetki aktarmak için şu özelliklere sahip olmalısınız.
 Pozisyon.
 İlişki.
 Saygı.
 Bağlılık.
BAŞKALARINA POTANSİYELLERİNE GÖRE YETKİ VERMEK
1. Onları değerlendirin.
 Bilgi.
 Beceri.
 Arzu.
2. Onlara örnek olun.
3. Başarılı olmaları için olanak sağlayın.
 Bunu bekleyin.
 Bunu dile getirin.
 Onu kuvvetlendirin.
4. Yetkilerinizi onlara devredin.
5. Onlara güveninizi açıkça gösterin. Onlara geri bildirim verin.
6. Kendi başlarına devam etmeleri için serbest bırakın.

13. BAŞKA ETKİLİ İNSANLAR YARATIR.
 Liderler üretmek etkinizi yeni bir düzeye yükseltir.
 Liderler üretmek yeni liderlerin kişisel potansiyelini artırır.
 Liderler üretmek kaynakları çoğaltır.
 Liderler üretmek kurumunuzun pozitif geleceğinin güvencesidir.
İÇİNİZDEKİ ÜRETİCİYİ UYANDIRIN :
Herkesin lider yetiştirmek ve üretmek yoluyla etkisini artırma potansiyeli vardır. İçinizdeki üreticiyi uyandırmak için aşağıdaki ilkeleri hayatınızın bir parçası haline getirin.
1. Kendinizi iyi yönetin.
2. Sürekli olarak potansiyel liderler arayın.
3. Önceliği takıma verin.
BAŞARILI BİR TAKIM OYUNU İÇİN YEDİ SORU :
1. Diğer insanlara değer katıyor muyum?
2. Kuruma değer katıyor muyum?
3. Her şey yolunda gittiğinde başkalarını çabuk takdir edebiliyor muyum?
4. Takımınız yeni üyeler bulmakta istikrarlı mı?
5. Kenar oyuncularını mümkün olduğu kadar etkili kullanabiliyor muyum?
6. Takımdaki insanlar istikrarlı bir şekilde önemli kararlar alabiliyorlar mı?
7. Takımınızın amacı yıldızlar üretmekten çok zaferler kazanmak mı?
Birkaç soruya “hayır” yanıtı verdiyseniz, Takıma karşı tutumunuzu yeni baştan değerlendirmek isteyebilirsiniz. “Büyük lider. İnsanları bilgi ve beceri yönünden kendisini geçecekleri noktaya kadar geliştirmek isteyen kişidir.” Denir. Liderleri geliştirerek etkinizi artırdıkça, bu sizin amacınız olmalıdır.
4. Takipçiler yerine, liderleri geliştirin.
BAKIMDAN ÜRETİME GEÇMEK :
1. Ayaküstü.
Liderlerin yüzde yirmisi gelişme sürecinin en düşük düzeyinde yaşarlar. Kurumlarındaki insanların gelişmesi için kıllarını bile kıpırdatmaz ve bunun sonucunda yıpranma hızları büyük ölçüde artar. İşe aldıkları hiç kimseyi ellerinde tutmazlar. Onların ayaküstü aşamasında olmalarını söylememizin nedeni budur. Zamanlarının çoğunu kaybettikleri insanların yerine birilerini arayarak geçirirler. Ayaküstü aşamasında olan bazı küçük ölçekli iş sahiplerini tanıyor olabilirsiniz. Bu insanların kurumlarındaki moral düzeyi düşüktür ve tamamen yanıp tükenmeleri çok zaman almaz.
2. Ayakta kalma.
Gelişim merdivenindeki bir sonraki aşama ayakta kalma ruhudur. Bu durumda liderler, takipçilerini geliştirmek için hiçbir şey yapmaz, ama sahip oldukları ellerinde tutmayı becerirler. Tüm kurumsal liderlerin yüzde ellisi bu düzeydedir. Kurumları ortalama başarıyla faaliyet gösterir, çalışanları memnun değildir ve hiç kimse kişisel potansiyelini geliştirmez. Hiç kimse bu şekilde bir liderlik yaklaşımından yararlanamaz. Herkes, gelecek adına fazla umut beslemeden günü kurtarmaya bakar.
3. Sifon.
Tüm liderlerin yüzde onu, çalışanlarını daha iyi liderler olmaları yönünde geliştirir, ama çalışanlarıyla ilişki kurmayı reddeder. Sonuçta potansiyel liderler de, o kurumu başka fırsatlar aramak üzere terkeder. Başka bir deyişle, kurumdan çekilirler. Bu sonuç lider tarafından genellikle hayal kırıklığıyla karşılanır, çünkü ayrılanların çabasından başkaları yararlanacak ve onların yerine yenilerini bulmak için çok zaman harcayacaktır.
4. Sinerji.
Liderler sağlam ilişkiler kurdukları, çalışanları iyi birer lider olacak şekilde geliştirdikleri, potansiyellerine ulaşmaları için yetkilendirdikleri ve onları kurumda tutabildikleri zaman harika bir şey gerçekleşir. Buna “sinerji” denir ve bunun anlamı, bütünün, onu oluşturan parçaların toplamından parçaların etkileşim içinde olması, enerji, çalışma ve coşku üretmesi nedeniyle gittikçe büyümesi anlamına gelir. Sinerji düzeyindeki bir kurum yüksek oranda morale ve iş tatminine sahiptir. Herkes bu ortamdan faydalanır. Tüm liderlerin sadece yüzde on dokuzu düzeydedir, ama en iyilerde bunlardır.
5. Önemli.
Sinerji düzeyine ulaşmış pek çok insan daha fazla ilerlemeyi denemez, çünkü gelişme sürecinde bir adım daha atıp önemli düzeyine gelebileceklerinin farkında değillerdir. Bu düzeydeki liderler kurumda kalan liderler geliştirip üretirler, potansiyellerine erişmeleri için çalışırlar ve onların da başka liderler üretmelerini sağlarlar. İşte tam bu noktada, etki gerçekten katlanarak çoğalır. Tüm liderlerin sadece yüzde biri bu düzeye gelmeyi başarmıştır, ama bu kişiler sınırsız büyüme ve etki potansiyeline sahiptir. Önemli olma düzeyindeki bir avuç lider kalıcı etkiler bırakabilir.
LİDER ÜRETEN LİDERLER YETİŞTİRMEK :
Harward Busines Review tarafından yayınlanan bir makalede, yazar Joseph Bailey başarılı bir yönetici olmanın gereklilikleri üzerinde duruyor. Araştırmasını derinleştirmek için, otuzdan fazla yöneticiyle görüşmüş ve hepsinin de bildiklerini bir akıl hocasından öğrendiklerini ortaya çıkarmış. Lider üretebilecek liderler yetiştirmek istiyorsanız, onlara akıl vermelisiniz.
Artık etkili bir insan olmanın, başkalarının hayatlarını olumlu yönde etkilemenin neler gerektirdiğini biliyorsunuz. Etkileyici bir kişi olmak demek...
 ilişkide olduğunuz herkese dürüstlük örneği olmak,
 hayatınızdaki insanları, kendilerini değerli hissetmeleri için beslemek,
 başkalarına inanmak, böylece kendilerine inanmalarını sağlamak,
 onlarla ilişki kurabilmek için dinlenmek,
 hayallerini gerçekleştirmelerine yardımcı olabilmek için onları anlamak,
 potansiyellerini artırabilmeleri için onları geliştirmek,
 kendi başlarına yapana kadar hayatın zorlukları arasında onları yönlendirmek,
 onları daha yüksek bir düzeye çıkarabilmek için bağ kurmak,
 olmak üzere yaratıldıkları kişi olabilmeleri için onları yetkilendirmek,
 etkinizin büyüyerek başkalarında devam etmesi için liderler üretmektir,
Dostum, sen de Jim Dornan’ la aynı potansiyele sahipsin. Sen de etkili bir insan olup pek çok insanın hayatını etkileyebilirsin. Ama karar senindir. Ya etki potansiyelini geliştirir, ya da farkedilmeden kalmanı sağlarsın. Bu sizin şansınız. Elinizi uzatın ve bayrağı alın, sadece sizin koşabileceğiniz bu yarışa başlayın.
ETKİLİ BİR İNSAN OLUN VE DÜNYANIZI DEĞİŞTİRİN.
Old 28-04-2003, 09:33   #5
Refya

 
Varsayılan ÖYKÜLER

OLUMLU TAVIR

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile, "Bu adam bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor?" diye. Birisi nasıl olduğunu sorsa "Bomba gibiyim."Diye yanıt verirdi hep. "Bomba gibiyim..."Jerry doğal bir motivasyoncuydu. Yanındaki insanlardan biri o gün, kötü bir gündeyse, Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı. Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni.
Bir gün Jerry'ye gittim. "Anlayamıyorum." Dedim. "Nasıl oluyor da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun? Nasıl başarıyorsun bunu? "Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki seçimin var. Havan ya iyi olacak ya da kötü derim. Her zaman havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda yine iki seçimim var. Kurban olmak ya da ders almak. Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, yine iki seçimim var. Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben olumlu yanlarını göstermeyi seçerim. "Yok yahu" diye dalga geçtim." Bu kadar kolay yani" "Evet...Kolay..." dedi Jerry. "Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin. Yani sen hayatını nasıl yaşayacağını seçersin."
Jerry'nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu uzun yıllar görmedim. Ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine olumlu seçimler yaptığımda hep onu hatırladım. Yıllar sonra Jerry'nin başına çok talihsiz bir olay geldi. Soygun için gelen hırsızlar Jerry'yi delik deşik etmişler. Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde kurşunların bazıları hala vücudundaymış.
Ben onu olaydan altı ay sonra gördüm. "Nasılsın?" diye sorduğumda "Bomba gibi" dedi. "Bomba gibi" "Olay sırasında neler hissettin Jerry?" dedim. "Yerde yatarken iki seçimim var diye düşündüm. Ya yaşamayı seçecektim ya da ölümü. Ben yaşamayı seçtim." "Korkmadın mı? Şuurunu kaybetmedin mi?" Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep iyileşeceksin merak etme." Dediler. Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerken doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana "Bu adam ölmüş" diyordu. "Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım."
"Ne yaptın?" diye merakla sordum. "Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak her hangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sordu. 'Evet' diye yanıt verdim." "Var" Doktorlar ve hemşireler merakla sustular. Derin bir nefes alarak kendimi topladım ve bağırdım. "Benim kurşunlara alerjim var!.." Doktor ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım. "Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil."
Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının da büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni bir ders oldu. Her gün hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim ve her şeyin kendi seçimlerimize bağlı olduğunu.

Her zaman bomba gibi olmanız dileğiyle...
Old 28-04-2003, 09:41   #6
Refya

 
Varsayılan

KIRLANGIÇ HİKAYESİ

Günlerden bir gün Kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş.
Ve adamın penceresinin önüne konup adama söyle demiş:
- Ben seni çok seviyorum lütfen pencereyi açıp beni içeri alda birlikte yaşayalım. Adam da:
- Olmaz alamam... Sen bir kuşsun hiç bir kuş adama aşık olur mu?... demiş. Kırlangıç tekrar:
- lütfen pencereyi açıp beni içeri al birlikte yaşarız.
Hem ben sana dost ve arkadaş olurum canında sıkılmaz birlikte yaşar gideriz. demiş. Adam yine:
- Olmaz alamam...Git başımdan, diye cevap vermiş. Üçüncü ve son defa kuş adamın penceresinin önüne konup adama tekrar söyle demiş:
- lütfen beni içeri al.. Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam biliyorsun ben sıcak havalarda yaşayabilirim, sadece beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım.
Lütfen beni içeri alda burada kalayım. Birlikte yemek yer omuzuna konar seni neşelendirir, Sana yarenlik ederim. Hem sende benim gibi yalnızsın, der...Adam ona:
- Git derhal basımdan!... Ben yalnız kalırım demiş ve kuşu kovmuş...
Kırlangıçta bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş.. Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine "Ben ne aptal , ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim?
Ne güzel birlikte kalırdık demiş ve çok pişman olmuş, pişman olmuş ama iş işten geçmiş. Kendi kendine nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir bende onu içeri alır birlikte mutlu bir hayat sürerim, demiş. Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış.
Yazın gelmesiyle kırlangıçlarda gelmeye başlamış. Ama onun kırlangıcı
gelmemiş. yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna....Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcın gören olmamış. Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş. Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona söyle demiş:
- K ı r l a n g ı ç l a r ı n ö m r ü 6 a y d ı r . . .
Hayatta bazı fırsatlar vardır ömründe bir defa insanin eline geçer ve değerlendiremezsen uçup gider.
KAPAKTAKİ ÇİVİLER

Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. " arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak" demiş. Genç, birinci (ilk) günde tahta perdeye 37 çivi çakmış. sonraki haftalarda kendi kendine kontrol etmeye çalışmış ve geçen her gün daha az çivi çakmış. Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş. Gence "bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi çıkar sök)" demiş. Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış. Babası ona "aferin iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak. artık çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak" demiş. Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır. Arkadaşına bin defa kendisini affettiğini söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak(kapanmayacak). Bir arkadaş ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür yüreklendirir seni ihtiyaç duyduğunda yardımcı olur seni dinler sana yüreğini açar" demiş.

İNANÇ VE ÇALIŞMA

Amerika’da eskiden kayığı ile yolcuları nehrin bir sahilinden ötekine geçiren yaşlı bir kayıkçının iki küreğinden birinde “inanç”, diğerinde “çalışmak” kelimeleri yazılı imiş.
Kayıkçıya, küreklerine niçin bunları yazdığı sorulduğu zaman demiş ki;
“Nehirde karşıdan karşıya geçmek için her iki küreğe de ihtiyacımız var. Çalışmaksızın inanç veya inançsız çalışmak, sizi bir dairede hedefsiz döndürür durur. Hayat yolumuzdaki seyahate de bir tek kürekle çıkmak, nehiri tek kürekle geçmeye çalışmaktan farksızdır. Yerimizde döner durur, hiçbir yere gidemeyiz.

KURBAĞANIN AZMİ

Bir gün iki kurbağa süt dolu bir küpün içine düşmüşler. Kurbağalar atlamış,zıplamış, çırpınıp durmuşlar. Ama nafile...Küpün içi sırlı, kaygan olduğu için bir türlü içine atlayamamışlar.
Kurbağalardan biri dayanamayarak “buradan kurtuluş yok” diye düşünmüş ve kendini salıverip sütün içinde boğulmuş.
Öbür kurbağa ise azmini yitirmeyerek “Direnmeye devam etmeliyim, zıplayayım belki gelip kurtaran olur” diye düşünmüş ve başlamış sıçrayıp debelenmeye ve de bağırmaya...
Uzun süre uğraşıp didinip durmuş, bakmış ki kimse gelmiyor ; tam azmini, umudunu yitiriyormuş ki, içinde zıpladığı süt, çalkalanmadan dolayı kaymak bağlamış. Direnen kurbağa da kaymağın üzerinde kalıp batmaktan kurtulmuş ve sıçrayıp dışarı atlayıvermiş.

MEİN BALIKÇISININ TALİHİ

Bir zamanlar Mein balıkçısı diye, talihi ile meşhur bir adam varmış. Mein kıyılarında balık pek az tutulduğu halde bu adam ne zaman balığa çıksa boş dönmez sepetler dolusu balıkla gelirmiş.
Adam bu yüzden para kazanırken talihi de dillere destan olmuş. O kadar k, birinin fazla talihli olduğunu anlatmak için “Mein balıkçısı gibi talihli” demek adet haline gelmiş.
Günün birinde balıkçı ölmüş. Cenaze için evine gelenler, Mein balıkçısının evinde balık ve su üzerine zengin bir kütüphane olduğunu hayretle görmüşler ; adamın neden balık avından boş dönmediği o zaman anlaşılmış.

ÇATLAK KOVA

Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.
İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş.
"Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum."
"Neden?..." diye sormuş sucu. "Niye utanç duyuyorsun?..."
Kova cevap vermiş: "Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun."
Sucu şöyle demiş. "Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum."
Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş.
Sucu kovaya sormuş.
"Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. iki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı."
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Kainatta hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin..
Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz. Yalnız ölü balıklar akıntı doğrultusunda yüzer...

ORMANIN GİZLİ SESLERİ

Uzun yıllar önce, bilge bir kral, tahtının varisine, ülkenin prensine büyük bir yönetici olmanın sırrını öğretmeye karar verir. Oğlundan ormana gidip bir yıl boyunca orada yalnız başına yaşamasını, bir yılın sonunda geri gelip kendisine ormanın seslerini anlatmasını ister. Babasını dinleyen oğul ondan istenenleri yapar. Ormana gider ve duyabildiği bütün sesleri dinler. Bir yıl sonra geri döner. Mutlu bir şekilde babasına rüzgarda uçan, yere düşen yaprakların sesini, kuşların şarkı söylemesini, arıların vızıldamasını, böceklerin uçuşlarını, büyük ve küçük hayvanların geliş gidişlerini, suyun kayalardan akışını duyduğunu anlatır. Fakat, kral memnun olmaz. Oğluna ormana geri dönmesini ve ormanın gerçek seslerini duyuncaya kadar geri dönmemesini söyler. Prens ormana geri döner. Büyük ağaçların altında oturur, ormanın çaylarına uzanır ve babasını memnun edememesinin nedenlerini düşünür. Pek çok gün ve gece geçtikten sonra, prens farklı bir duyguya kapılır. Artık babasının yanına dönebileceğini anlamıştır.
Genç çocuk yeni öğrendiklerinin heyecanıyla evine döner. Babasının yanına koşar ve günün doğuşunu, ağaç yapraklarının uyanışını, çiçeklerin açılış ve kapanışını, öğle güneşinin sıcak ışınlarının doğaya can verişini, binlerce kuş ve hayvanın kalp artışlarını duyduğunu anlatır. Kral yüzünde mutlu bir gülümsemeyle der ki: "Oğlum, büyük bir lider olmanın en önemli sırrı duyulmayanı duymaktır. En iyi yöneticiler söylenmemiş şakaları, insanların acılarını duyabilenlerdir. Herkesin duyabildiğini duymak kolaydır, fakat büyük krallıklar sadece etrafındaki gizli sesleri duyanlar tarafından kurulur. Krallığımı sana gönül rahatlığı ile bırakabilirim. Çünkü sen ormanın gizini ve hayat boyu yerine getirmen gereken görevini öğrendin."

VİETNAM'DAN EVİNE DÖNEN GAZİ

"San Fransısco'dan ailesini aradı. “Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum."
"Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz," diye cevapladılar. "Oğulları, "Bilmeniz gereken bir şey var" diye devam etti. "Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum."
"Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz." "Hayır. Anne, baba, onun bizimle yaşamasını istiyorum." "Oğlum," dedi babası, "bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu
arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır."
Oğlu o anda telefonu kapattı. Ailesi ondan bir sure haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu. Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco'ya uçtular ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler: Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı.
Bu hikayedeki aile de bir çoğumuz gibi. Güzel olan yada birlikte olmaktan zevk aldığımız insanları sevmek bizim için çok kolay, ama bize rahatsızlık veren yada yanlarında kendimizi rahatsız hissettiğimiz insanları sevmiyoruz.
Bizim kadar sağlıklı, güzel ya da akıllı olmayan insanların yanından uzak durmayı tercih ediyoruz. Neyse ki, bize bu şekilde davranmayan biri var. Biz ne kadar bozulmuş olursak olalım, bizi sonsuz ailesinin yanına çağıran, şartsız sevgiyle seven biri.
Bu gece, uyumadan önce, insanları olduğu gibi kabul edebilmemiz ve bizden farklı olanlara karşı daha anlayışlı olabilmemiz için gereken gücü vermesi için Allah'a kısa bir dua edelim.
* * * * * * * * * * * * * *
Kalbimizde ARKADAŞLIK adında bir mucize var. Nasıl olduğunu veya nasıl başladığını anlamazsınız. Ama bu özel armağanı bilirsiniz ve Arkadaşlığın Allah’ın en büyük armağanı olduğunu anlarsınız.
Gerçekten de arkadaşlar çok nadide mücevherlerdir. Sizi gülümsetip başarmanız için cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini size açmak isterler.
Bugün arkadaşlarınıza onlarla ne kadar ilgilendiğinizi gösterin.

SEVGİNİN GÜCÜ

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine; "Sevginin sadece sözünü
edenlerle, onu yasayanlar arasında ne fark vardır?"
"Bakın göstereyim" demiş ermiş.
Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir
sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde
sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre
boyunda kaşıklar.
Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart
koymuş.
"Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar
uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En
sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine "simdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri
çağıralım yemeğe."
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıltılı insanlar gelmiş
oturmuş sofraya bu defa.
"Buyurun" deyince her biri uzun boylu kaşıklarını çorbaya daldırıp, sonra
karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri
diğerlerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.
"İste" demiş ermiş. "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve
doymamış düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa
o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz bunu da unutmayın.
Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman..."

HAYALLERİNİZİN PEŞİNE TAKILIN

Bu öykü ,çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır.
Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta 2’deyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,tam kalbinin sesiydi.
İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir ‘0’ ve ‘dersten sonra beni gör’ uyarısı vardı.
‘Neden ‘0’ aldım?’diye merakla sordu hocasına, çocuk.
‘Bu senin yaşlarında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal’ dedi hocası. ‘Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun,kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para ister. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız’ ve ekledi:
‘Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan,o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.’
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü .Babasına danıştı.
‘Oğlum ‘ dedi babası ‘Bu konuda kararını kendin vermelisin .
Bu senin için oldukça önemli bir seçim!
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik
yapmadan geri götürdü hocasına.
‘Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin’ dedi. ‘Bende hayallerimi...’
Orta 2 öğrencisi bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.
Öykünün en can alıcı yanı şu:
Aynı öğretmen geçen yaz, 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine ‘bak’ dedi ‘Sana şimdi söyleyebilirim.
Ben senin öğretmeninken hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah’tan ki sen hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın.
Tavuk Suyuna Çorba’ dan aldığım bu öykü şu altı çizilecek,belki de çerçeveletilip şömine üzerine asılacak şu sözlerle bitiyor:
‘Kimsenin hayallerinizi çalmasına izin vermeyin. Ne durumda olursanız olun, kalbinizin sesini dinleyin!..

ALTIN KUTU

Adam 3 yaşındaki kızını, gayet pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı...
Yılbaşı sabahı küçük kızı, paketi getirip "Bu senin babacığım" dediğinde üzüldü. Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızına... Bir gece evvel yaptığından utandı... Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu.
Kızına gene bağırdı:
"Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?..."
Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı... "O kutu boş değil ki baba" dedi... "İçini öpücüklerimle doldurmuştum!..."
Adam öyle fena oldu ki... Koştu... Kızına sarıldı... Beraberce ağladılar. Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının baş ucunda sakladı.
Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerden birini çıkarırdı.
Aslında bütün anne ve babalara böyle bir altın kutuyu çocukları hiçbir karşılık beklemeden, sevgi ve öpücüklerle doldurup vermişlerdir. Hiç kimsenin hayatında bundan daha değerli bir armağana sahip olması mümkün değildir.

KAMBUR

Ünlü Alman bestecinin büyükbabası Moses Mendelsshon hiç yakışıklı bir adam değilmiş. Aşırı derece kısa boylu olmasının yanı sıra çok garip de bir kamburu varmış.
Günün birinde Hamburg'da yaşayan bir tüccarı ziyarete gitmiş. Tüccarın Frumptje adında çok güzel bir kızı varmış. Moses umutsuz bir aşkla tutulmuş bu güzel kıza tutulmuş. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüş.
Ayrılma vakti geldiğinde, Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıkıp, onunla son kez konuşma cesaretinde bulunmuş. Kızın güzelliği o kadar farklı imiş ki, onun cennetten geldiğini düşünmüş bir an, ama kızın yüzüne bakmayı reddetmesi çok üzmüş Moses'i. Moses konuşma sırasında utanarak şu soruyu sormuş kıza: "Evliliklerin cennete ait bir şey olduğuna inanır mısın ?"
"Evet" demiş güzel kız, "Peki ya sen inanır mısın?" Bunu söylerken gözlerini kaldırıp bakamıyormuş Moses'in yüzüne.
"Evet inanırım" demiş Moses. "Biliyor musun? Her erkek çocuğu doğduğunda Tanrı onun evleneceği kızı belirlermiş. Ben doğduğum zaman da benim evleneceğim kızı belirlemiş ama bana 'Senin karın kambur olacak' demiş." "O zaman ben 'Lütfen onun kamburunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap' demişim."
O zaman Frumtje gözlerini yerden kaldırıp onun gözlerinin içine bakmış ve elini uzatıp Mandelsshon'un elini tutmuş, sonra da onun sevgili eşi olmuş.

"Aşktaki ikilem, iki bedenin birleşip tek bir bedene dönüşmesine karşın, ortada yine de iki ayrı beden olmasıdır" Erich Fromm
Old 28-04-2003, 09:42   #7
Refya

 
Varsayılan Öyküler

KIRLANGIÇ HİKAYESİ

Günlerden bir gün Kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş.
Ve adamın penceresinin önüne konup adama söyle demiş:
- Ben seni çok seviyorum lütfen pencereyi açıp beni içeri alda birlikte yaşayalım. Adam da:
- Olmaz alamam... Sen bir kuşsun hiç bir kuş adama aşık olur mu?... demiş. Kırlangıç tekrar:
- lütfen pencereyi açıp beni içeri al birlikte yaşarız.
Hem ben sana dost ve arkadaş olurum canında sıkılmaz birlikte yaşar gideriz. demiş. Adam yine:
- Olmaz alamam...Git başımdan, diye cevap vermiş. Üçüncü ve son defa kuş adamın penceresinin önüne konup adama tekrar söyle demiş:
- lütfen beni içeri al.. Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam biliyorsun ben sıcak havalarda yaşayabilirim, sadece beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım.
Lütfen beni içeri alda burada kalayım. Birlikte yemek yer omuzuna konar seni neşelendirir, Sana yarenlik ederim. Hem sende benim gibi yalnızsın, der...Adam ona:
- Git derhal basımdan!... Ben yalnız kalırım demiş ve kuşu kovmuş...
Kırlangıçta bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş.. Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine "Ben ne aptal , ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim?
Ne güzel birlikte kalırdık demiş ve çok pişman olmuş, pişman olmuş ama iş işten geçmiş. Kendi kendine nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir bende onu içeri alır birlikte mutlu bir hayat sürerim, demiş. Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış.
Yazın gelmesiyle kırlangıçlarda gelmeye başlamış. Ama onun kırlangıcı
gelmemiş. yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna....Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcın gören olmamış. Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş. Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona söyle demiş:
- K ı r l a n g ı ç l a r ı n ö m r ü 6 a y d ı r . . .
Hayatta bazı fırsatlar vardır ömründe bir defa insanin eline geçer ve değerlendiremezsen uçup gider.

KAPAKTAKİ ÇİVİLER

Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. " arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak" demiş. Genç, birinci (ilk) günde tahta perdeye 37 çivi çakmış. sonraki haftalarda kendi kendine kontrol etmeye çalışmış ve geçen her gün daha az çivi çakmış. Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş. Gence "bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi çıkar sök)" demiş. Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış. Babası ona "aferin iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak. artık çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak" demiş. Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır. Arkadaşına bin defa kendisini affettiğini söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak(kapanmayacak). Bir arkadaş ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür yüreklendirir seni ihtiyaç duyduğunda yardımcı olur seni dinler sana yüreğini açar" demiş.

İNANÇ VE ÇALIŞMA

Amerika’da eskiden kayığı ile yolcuları nehrin bir sahilinden ötekine geçiren yaşlı bir kayıkçının iki küreğinden birinde “inanç”, diğerinde “çalışmak” kelimeleri yazılı imiş.
Kayıkçıya, küreklerine niçin bunları yazdığı sorulduğu zaman demiş ki;
“Nehirde karşıdan karşıya geçmek için her iki küreğe de ihtiyacımız var. Çalışmaksızın inanç veya inançsız çalışmak, sizi bir dairede hedefsiz döndürür durur. Hayat yolumuzdaki seyahate de bir tek kürekle çıkmak, nehiri tek kürekle geçmeye çalışmaktan farksızdır. Yerimizde döner durur, hiçbir yere gidemeyiz.”

KURBAĞANIN AZMİ

Bir gün iki kurbağa süt dolu bir küpün içine düşmüşler. Kurbağalar atlamış,zıplamış, çırpınıp durmuşlar. Ama nafile...Küpün içi sırlı, kaygan olduğu için bir türlü içine atlayamamışlar.
Kurbağalardan biri dayanamayarak “buradan kurtuluş yok” diye düşünmüş ve kendini salıverip sütün içinde boğulmuş.
Öbür kurbağa ise azmini yitirmeyerek “Direnmeye devam etmeliyim, zıplayayım belki gelip kurtaran olur” diye düşünmüş ve başlamış sıçrayıp debelenmeye ve de bağırmaya...
Uzun süre uğraşıp didinip durmuş, bakmış ki kimse gelmiyor ; tam azmini, umudunu yitiriyormuş ki, içinde zıpladığı süt, çalkalanmadan dolayı kaymak bağlamış. Direnen kurbağa da kaymağın üzerinde kalıp batmaktan kurtulmuş ve sıçrayıp dışarı atlayıvermiş.

MEİN BALIKÇISININ TALİHİ

Bir zamanlar Mein balıkçısı diye, talihi ile meşhur bir adam varmış. Mein kıyılarında balık pek az tutulduğu halde bu adam ne zaman balığa çıksa boş dönmez sepetler dolusu balıkla gelirmiş.
Adam bu yüzden para kazanırken talihi de dillere destan olmuş. O kadar k, birinin fazla talihli olduğunu anlatmak için “Mein balıkçısı gibi talihli” demek adet haline gelmiş.
Günün birinde balıkçı ölmüş. Cenaze için evine gelenler, Mein balıkçısının evinde balık ve su üzerine zengin bir kütüphane olduğunu hayretle görmüşler ; adamın neden balık avından boş dönmediği o zaman anlaşılmış.

ÇATLAK KOVA

Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.
İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş.
"Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum."
"Neden?..." diye sormuş sucu. "Niye utanç duyuyorsun?..."
Kova cevap vermiş: "Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun."
Sucu şöyle demiş. "Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum."
Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş.
Sucu kovaya sormuş.
"Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. iki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı."
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Kainatta hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin..
Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz. Yalnız ölü balıklar akıntı doğrultusunda yüzer...
Old 28-04-2003, 09:58   #8
Refya

 
Varsayılan

ORMANIN GİZLİ SESLERİ

Uzun yıllar önce, bilge bir kral, tahtının varisine, ülkenin prensine büyük bir yönetici olmanın sırrını öğretmeye karar verir. Oğlundan ormana gidip bir yıl boyunca orada yalnız başına yaşamasını, bir yılın sonunda geri gelip kendisine ormanın seslerini anlatmasını ister. Babasını dinleyen oğul ondan istenenleri yapar. Ormana gider ve duyabildiği bütün sesleri dinler. Bir yıl sonra geri döner. Mutlu bir şekilde babasına rüzgarda uçan, yere düşen yaprakların sesini, kuşların şarkı söylemesini, arıların vızıldamasını, böceklerin uçuşlarını, büyük ve küçük hayvanların geliş gidişlerini, suyun kayalardan akışını duyduğunu anlatır. Fakat, kral memnun olmaz. Oğluna ormana geri dönmesini ve ormanın gerçek seslerini duyuncaya kadar geri dönmemesini söyler. Prens ormana geri döner. Büyük ağaçların altında oturur, ormanın çaylarına uzanır ve babasını memnun edememesinin nedenlerini düşünür. Pek çok gün ve gece geçtikten sonra, prens farklı bir duyguya kapılır. Artık babasının yanına dönebileceğini anlamıştır.
Genç çocuk yeni öğrendiklerinin heyecanıyla evine döner. Babasının yanına koşar ve günün doğuşunu, ağaç yapraklarının uyanışını, çiçeklerin açılış ve kapanışını, öğle güneşinin sıcak ışınlarının doğaya can verişini, binlerce kuş ve hayvanın kalp artışlarını duyduğunu anlatır. Kral yüzünde mutlu bir gülümsemeyle der ki: "Oğlum, büyük bir lider olmanın en önemli sırrı duyulmayanı duymaktır. En iyi yöneticiler söylenmemiş şakaları, insanların acılarını duyabilenlerdir. Herkesin duyabildiğini duymak kolaydır, fakat büyük krallıklar sadece etrafındaki gizli sesleri duyanlar tarafından kurulur. Krallığımı sana gönül rahatlığı ile bırakabilirim. Çünkü sen ormanın gizini ve hayat boyu yerine getirmen gereken görevini öğrendin."

VİETNAM'DAN EVİNE DÖNEN GAZİ

"San Fransısco'dan ailesini aradı. “Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum."
"Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz," diye cevapladılar. "Oğulları, "Bilmeniz gereken bir şey var" diye devam etti. "Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum."
"Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz." "Hayır. Anne, baba, onun bizimle yaşamasını istiyorum." "Oğlum," dedi babası, "bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu
arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır."
Oğlu o anda telefonu kapattı. Ailesi ondan bir sure haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu. Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco'ya uçtular ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler: Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı.
Bu hikayedeki aile de bir çoğumuz gibi. Güzel olan yada birlikte olmaktan zevk aldığımız insanları sevmek bizim için çok kolay, ama bize rahatsızlık veren yada yanlarında kendimizi rahatsız hissettiğimiz insanları sevmiyoruz.
Bizim kadar sağlıklı, güzel ya da akıllı olmayan insanların yanından uzak durmayı tercih ediyoruz. Neyse ki, bize bu şekilde davranmayan biri var. Biz ne kadar bozulmuş olursak olalım, bizi sonsuz ailesinin yanına çağıran, şartsız sevgiyle seven biri.
Bu gece, uyumadan önce, insanları olduğu gibi kabul edebilmemiz ve bizden farklı olanlara karşı daha anlayışlı olabilmemiz için gereken gücü vermesi için Allah'a kısa bir dua edelim.
* * * * * * * * * * * * * *
Kalbimizde ARKADAŞLIK adında bir mucize var. Nasıl olduğunu veya nasıl başladığını anlamazsınız. Ama bu özel armağanı bilirsiniz ve Arkadaşlığın Allah’ın en büyük armağanı olduğunu anlarsınız.
Gerçekten de arkadaşlar çok nadide mücevherlerdir. Sizi gülümsetip başarmanız için cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini size açmak isterler.
Bugün arkadaşlarınıza onlarla ne kadar ilgilendiğinizi gösterin.

SEVGİNİN GÜCÜ

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine; "Sevginin sadece sözünü
edenlerle, onu yasayanlar arasında ne fark vardır?"
"Bakın göstereyim" demiş ermiş.
Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir
sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde
sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre
boyunda kaşıklar.
Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart
koymuş.
"Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar
uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En
sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine "simdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri
çağıralım yemeğe."
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıltılı insanlar gelmiş
oturmuş sofraya bu defa.
"Buyurun" deyince her biri uzun boylu kaşıklarını çorbaya daldırıp, sonra
karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri
diğerlerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.
"İste" demiş ermiş. "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve
doymamış düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa
o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz bunu da unutmayın.
Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman..."

HAYALLERİNİZİN PEŞİNE TAKILIN

Bu öykü ,çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır.
Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta 2’deyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,tam kalbinin sesiydi.
İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir ‘0’ ve ‘dersten sonra beni gör’ uyarısı vardı.
‘Neden ‘0’ aldım?’diye merakla sordu hocasına, çocuk.
‘Bu senin yaşlarında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal’ dedi hocası. ‘Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun,kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para ister. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız’ ve ekledi:
‘Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan,o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.’
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü .Babasına danıştı.
‘Oğlum ‘ dedi babası ‘Bu konuda kararını kendin vermelisin .
Bu senin için oldukça önemli bir seçim!
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik
yapmadan geri götürdü hocasına.
‘Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin’ dedi. ‘Bende hayallerimi...’
Orta 2 öğrencisi bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.
Öykünün en can alıcı yanı şu:
Aynı öğretmen geçen yaz, 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine ‘bak’ dedi ‘Sana şimdi söyleyebilirim.
Ben senin öğretmeninken hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah’tan ki sen hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın.
Tavuk Suyuna Çorba’ dan aldığım bu öykü şu altı çizilecek,belki de çerçeveletilip şömine üzerine asılacak şu sözlerle bitiyor:
‘Kimsenin hayallerinizi çalmasına izin vermeyin. Ne durumda olursanız olun, kalbinizin sesini dinleyin!..

ALTIN KUTU

Adam 3 yaşındaki kızını, gayet pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı...
Yılbaşı sabahı küçük kızı, paketi getirip "Bu senin babacığım" dediğinde üzüldü. Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızına... Bir gece evvel yaptığından utandı... Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu.
Kızına gene bağırdı:
"Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?..."
Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı... "O kutu boş değil ki baba" dedi... "İçini öpücüklerimle doldurmuştum!..."
Adam öyle fena oldu ki... Koştu... Kızına sarıldı... Beraberce ağladılar. Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının baş ucunda sakladı.
Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerden birini çıkarırdı.
Aslında bütün anne ve babalara böyle bir altın kutuyu çocukları hiçbir karşılık beklemeden, sevgi ve öpücüklerle doldurup vermişlerdir. Hiç kimsenin hayatında bundan daha değerli bir armağana sahip olması mümkün değildir.

KAMBUR

Ünlü Alman bestecinin büyükbabası Moses Mendelsshon hiç yakışıklı bir adam değilmiş. Aşırı derece kısa boylu olmasının yanı sıra çok garip de bir kamburu varmış.
Günün birinde Hamburg'da yaşayan bir tüccarı ziyarete gitmiş. Tüccarın Frumptje adında çok güzel bir kızı varmış. Moses umutsuz bir aşkla tutulmuş bu güzel kıza tutulmuş. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüş.
Ayrılma vakti geldiğinde, Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıkıp, onunla son kez konuşma cesaretinde bulunmuş. Kızın güzelliği o kadar farklı imiş ki, onun cennetten geldiğini düşünmüş bir an, ama kızın yüzüne bakmayı reddetmesi çok üzmüş Moses'i. Moses konuşma sırasında utanarak şu soruyu sormuş kıza: "Evliliklerin cennete ait bir şey olduğuna inanır mısın ?"
"Evet" demiş güzel kız, "Peki ya sen inanır mısın?" Bunu söylerken gözlerini kaldırıp bakamıyormuş Moses'in yüzüne.
"Evet inanırım" demiş Moses. "Biliyor musun? Her erkek çocuğu doğduğunda Tanrı onun evleneceği kızı belirlermiş. Ben doğduğum zaman da benim evleneceğim kızı belirlemiş ama bana 'Senin karın kambur olacak' demiş." "O zaman ben 'Lütfen onun kamburunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap' demişim."
O zaman Frumtje gözlerini yerden kaldırıp onun gözlerinin içine bakmış ve elini uzatıp Mandelsshon'un elini tutmuş, sonra da onun sevgili eşi olmuş.

"Aşktaki ikilem, iki bedenin birleşip tek bir bedene dönüşmesine karşın, ortada yine de iki ayrı beden olmasıdır" Erich Fromm.

KAŞIKTAKİ YAĞ

Günlerden bir gün adamlardan bir adam hayatının amacının mutlu olmak olduğuna karar vermiş ve mutluluğu aramaya koyulmuş. Ne ettiyse onu bir türlü bulamamış. Sonunda bir zengin bilgenin adını duymuş ki bu bilge hem aklı, hem bilgisi, hem de malı ile tam anlamıyla zengin birisiymiş. Zengin olduğu kadar yardımsevermiş de kapısına kim gelse sorusunu cevaplamadan derdine derman bulmadan geri göndermezmiş.
Sonunda bizimki de bu bilgeyi görmeye karar vermiş. Onu görmek için tam iki deniz aşmış. Sonunda onu bulmuş, ancak kapısında çoook uzun bir kuyruk varmış. Bizimki adamın gerçekten de büyük birisi olduğuna ve derdine kesinlikle deva bulacağına kanaat etmiş.
Neyse bekleye bekleye sıra ona da gelmiş ve bilgeye mutluluğun nerede olduğunu sormuş. Bilge biraz düşünmüş bu soruyu cevaplamaya kalkarsa sıradaki diğer insanların beklemekten öleceğini düşünmüş, sonra adamlarından bir kaşık istemiş ve içine iki damla yağ damlatmış sonra bizimkine vermiş ve al bunu ağzında taşı ama sakın yağ dökülmesin, sarayımın her yerini gez ve sonra tekrar gel demiş. Bizimki biraz şaşkın kabul etmiş, başka naapsın...
Neyse bizim ki gelmiş bilge bakmış yağ hala kaşıkta. Aferin yağı dökmemişsin, peki anlat bakalım sarayımda neler gördün. Bizimki hık demiş gık demiş başka birşey diyememiş. Sonra bilge olmadı demiş. Al bu kaşığı sarayımdaki güzellikleri iyice görüp dolaş sonra gene gel demiş. Bizimki biçare kabul etmiş. Her yeri gezmiş ve güzelliklerden gözleri kamaşmış. Sonra ağzında gene bilgenin yanına gelmiş. Bilge sormuş "Güzellikleri gördün mü?" Bizimki bu sefer bir bir anlatmaya başlamış. Ama bilge onun sözünü kesmiş ve "Peki yağ nerede?" demiş. Adam bir de bakmış ki yağı tamamen unutmuş, biraz utanmış ama ne desin? "Şey... döküldü." demiş. Bilge bizimkine anlamlı bir bakış atmış ve "Mutluluk hayatın bütün güzelliklerini bütün detaylarıyla görmek, tadını çıkarmak ve kaşıktaki yağa sahip çıkıp onu dökmemektir." demiş. Bizimki cevap bu kadar basit olduğu halde nasıl olup da bu kadar zamandır uğraştırıp durduğuna şaşkın, ama cevabı bulduğuna mutlu olarak, teşekkür etmiş ve bilgenin huzurundan ayrılmış.

BÜYÜK TAŞLAR

Zamanın iyi ve üretken olarak kullanımı konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyor. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine:
- "Hadi, küçük bir sınav yapalım" demiş.
Masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş. Kavanozda taş parçaları için yer kalmayınca sormuş:
- "Kavanoz doldu mu?"
Sınıftaki herkes,
- "Evet, doldu" yanıtını vermiş.
- "Demek doldu ha" demiş hoca.
Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler...
Yeniden sormuş öğrencilerine:
- "Kavanoz doldu mu?"
İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler,
- "Hayır, tam da dolmuş sayılmaz" demişler.
- "Aferin" demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir kova dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş. Ve sormuş yeniden:
- "Kavanoz doldu mu?"
- "Hayır dolmadı!" diye bağırmış öğrenciler. Yine
- "Aferin" demiş hoca.
Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış.
Sormuş:
- "Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkarttınız?"
Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış:
- "Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz."
- "Hayır" demiş öğretmen. "Çıkartılması gereken asıl ders şu; Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız."
Ve tabii, herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş:
- "Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri? Onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı bırakıyorsunuz?"
Ya siz?

DENİZ YILDIZI

Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken, denize telaşla birşeyler atan birine rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin, sahile vurmuş deniz yıldızlarını denize attığını farkeder ve “Niçin bu denizyıldızlarını denize atıyorsunuz?” diye sorar. Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi, “Yaşamaları için” yanıtını verince, adama şaşkınlıkla “İyi ama burada binlerce deniz yıldızı var. Hepsini atmanıza imkan yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki?” der. Yerden bir deniz yıldızı daha alıp denize atan kişi, “Bak onun için çok şey değişti,” karşılığını verir.

GÜZEL BİR SÖZ SÖYLE

GÜZEL BİR SÖZ SÖYLE
VEYA HİÇBİR ŞEY SÖYLEME

Geçenlerde ziyaret ettiğim bir fırça fabrikasının genel müdürünün masasında, ziyaretçi koltuğuna dönük olarak şu özdeyiş güzelce çerçevelenmiş halde duruyordu:
“Bana güzel bir söz söyle veya hiçbir şey söyleme”. Böyle bir deyişin insanları iyimser olmaya cesaretlendirmede zekice bir yol olduğunu düşünerek onu tasdik ettim. Gülümsedi ve şöyle dedi: “Etkili bir uyarıcı değil mi? Ama benim oturduğum yerden bakınca bu daha da önemli.” Çerçeveyi kendisine çevirdi ve böylece çerçevenin arkasında yazan ve onun oturduğu yerden görünen yazıyı gördüm: “Onlara güzel bir söz söyle veya hiçbir şey söyleme.”
İyi şeyler söylemek sizi canlandırır, kendinizi daha iyi hissetmenize neden olur. İyi şeyler söylemek diğer insanlarında kendilerini daha iyi söylemelerine neden olur.
Dr.D.J.Schwartz
Old 01-05-2003, 08:40   #9
Refya

 
Varsayılan Kulak Çubuklarını Kullanmalı Mıyız??

KULAK ÇUBUKLARINI KULLANMALI MIYIZ??
Kulak Cubuklarını Kullanmalı mıyız ?

Hani çoğumuz banyodan çıkar çıkmaz kulak temizleme çubuklarına (Q-tips-kütips) saldırırız ya! Bunların nasıl icat edildiğini biliyor musunuz ?
Q-tips, Polonya asıllı bir Amerikalı olan Leo Gerstenzang tarafından 1920'de icat edilmiş. Leo' nun güzel ve titiz karısı her banyodan sonra bebeğinin kulaklarını kürdana sardığı ufak bir pamuk parçasıyla temizlermiş, fakat en büyük problem kürdanın kırılıp veya pamuğun çıkıp kulak içinde kalmasıymış.

Hele hele bir gün annenin yanlış bir hareketi sonucu bebeğin
kulağında zedelenme ve kanama olunca, Leo daha az riskli bir temizleyici yaratmayı aklına koymuş. Derken bildiğimiz pamuklu çubuğu bulmuş. icat ettiği bu nesneye de ingilizce'deki Quality (Kalite) kelimesinin baş harfini
koyarak "Q-tips" (Kaliteli Uçlar) adını vermiş. Gel gelelim, Leo Bey böyle bir icatla iyi mi yapmış, kötü mü, biraz bunu tartışalım. önce halk arasında kulak kiri olarak bilinen salgının ne olduğundan bahsetmek gerekir. Kulak üç kısımdan oluşur: Deriyle kaplı
olan ve yağ bezleri içeren dış kulak yolu, işitmemizde önemli bir basamağı oluşturan çekiç, örs, üzengi kemikçiklerini içeren orta kulak ve sesin algılanıp beyne elektrik sinyalleri olarak iletilmesini sağlayan salyangozun yer aldığı iç kulak. Dış kulak yolundaki yağ bezleri tarafından üretilen ve deri döküntülerini de içeren kulak kiri, dış kulak
yolu derisini sudan ve iltihaptan koruyan, dış ortamdan gelen tozun ve diğer partiküllerin kulağın daha iç kısımlarına gitmesini önleyen bir tabaka oluşturan faydalı bir salgıdır; asla çocuğumuzun sandığı gibi utanılacak, pis, iğrenç bir materyal değildir. Seümen veya wax (mum) da
denilen kulak kirinin içeriği ve miktarı kişiden kişiye değişir.

Genellikle iki tip kulak kiri vardır: Islak ve kuru. Kuru tip
genellikle Asya kıtasında yaşayanlarda görülmekteyken, ıslak (yani yağ oranı fazla)
tip ise özellikle Batı Avrupa'dakilere özgüdür. Kulak kirinin az
üretilmesi enfeksiyon riskini artırır, fazla üretilmesi de tıkaç
oluşumu ve buna bağlı işitme kaybı, tıkaç arkasında biriken materyalin enfekte olması gibi riskler taşır. Normalde kulak kiri, dış kulak yolu derisinde yer alan kıllar tarafından içeriden dışarıya doğru taşınarak vücut dışına
atılır. Ancak dış kulak yolu doğuştan dar olan veya geçirilen herhangi bir kaza veya ameliyat sonrasında daralmış olan kişilerde bu işlem yavaşlar.

Q-tips vb. cisimlerle kulak temizleme alışkanlığı olanlarda ise bu mekanizma bozulup kiri dışarı yönlendiremez ve tıkaç oluşumuna yol açar.
Tıkaç oluştuğunda işitme kaybı, kulakta ağrı, anormal ses veya çınlama,yabancı cisim hissi ve bizlere en sık başvurma nedeni olan yüzme veya banyo sonrası kulakta tıkanıklık şikayetleri ortaya çıkar. KBB doktorlarının hastalarına söyledikleri ünlü bir söz vardır:
"Kulağınıza dirseğinizden daha küçük bir şeyi asla sokmayınız!"

Her gün poliklinik ve muayenehanelerimizde Q-tips, saç tokası, örgü şişi,tığ, araba anahtarı veya kendi icat ettikleri herhangi bir cisimle (bir keresinde izmir'de çalıştığım üniversite hastanesi polikliniğinde mıh
denebilecek büyüklükte bir çivinin başını biraz değiştirerek ederek bu amaçla kullanan bir hastayla
karşılaşmıştım) kulak kirlerini temizlediklerini ifade eden fazla titiz (!) hastalarla karşılaşmaktayız.

Bizler de bu kişilerin kiri içeri itip biriktirerek tıkaç oluşumuna
yol açtıklarını, dış kulak yolu derisini yırtıp kanattıklarını görmekte; bu yırtık bölgesinden giren bakteri ve mantarların yarattığı,çok şiddetli ağrıyla giden dış kulak yolu enfeksiyonlarını, temizleme işlemi sırasında
fazla çaba veya kazayla birisinin çarpmasına bağlı oluşan kulak zarı yırtıklarını ve bunun yol açtığı kronik orta kulak enfeksiyonlarını tedavi etmekteyiz. Bilimsel makalelerde kuru kulak kiri tipine sahip Japon halkının, bizimkinden farklı olan pamuksuz ve ucu ufak bir kaşık gibi olan
çubuklarla kulak kirlerini temizlemeye çalışırken çok sık olarak kulak zarını yırtmakla kalmayıp, çekiç- örs-üzengi kemikçiklerini de kırıp dışarı çıkardıklarını (!) okumaktayız.

Nasıl temizlenmeli?
Peki öyleyse kulağımızı nasıl temizleyeceğiz diye sorabilirsiniz. Kulak kiri, kulağı korumakla görevli normal bir salgı olarak kabul edilmeli ve temizlik işi kulağa bırakılmalıdır. Tozlu ortamlarda çalışanlar kulak
tıpaları kullanarak, dış kulak yoluna toz kaçmasını önleyip kulağın işini hafifletebilirler. öoezerine deri döküntüleri, toz ve partiküller yapışmış olan kir, zamanla dışarı atılacak, siz de dış kulak yolu girişine gelen
bu materyali havlu kenarı veya işaret parmağınızla doladığınız bir parça pamukla oradan alabileceksiniz. Eğer kulak zarınızın yırtık veya delik olmadığından eminseniz, haftada bir kez banyo öncesi birkaç damla gliserin
veya bebe yağını kulağınıza damlatmak da uygulanabilecek metotlardan biridir. Sonrasında o kulak üstte olacak şekilde bir süre yan yatıp,ardından altına havlu koyarak diğer tarafa yatarsanız, yumuşayan kulak
kirinizin kendiliğinden dışarı aktığını göreceksiniz

Diğer yöntem:
Başka bir metot ise 6 ay-l yıllık aralarla düzenli olarak bir
Kulak-Burun-Boğaz doktoruna başvurarak kulaklarınızı temizletmektir.
Halk arasındaki yanlış bir inanışa göre "Kulak bir kez temizlendi mi,alışkanlık yapar, devamlı temizlenmesi gerekir".

Sık kulak temizletenlere sorulsa, mutlaka hepsi Q-tips vb. kullanan ve tıkaç oluşumuna kendileri yol açan kişilerdir. Yani kulak temizletmek bir alışkanlığa yol açmaz, tam tersi yanlış bir alışkanlık sık kulak temizletme ihtiyacını doğurur!

Ancak yukarıda belirtilen şikayetler ortaya çıktıysa, bir kulak
tıkacınız var demektir. Q-tips vb. Cisimleri kullanarak bunu çıkarmaya asla çalışmamalı, temiz (!) olacağım diye kulağınıza hasar verebileceğinizi unutmamalı ve en kısa sürede bir bilene başvurmalısınız. Evet, şimdi tekrar düşünürsek, sizce Leo Bey iyi bir şey mi icat etmiş, yoksa
kötü bir şey mi?

Dr. Seçil Totan
KBB Uzmani
Old 01-05-2003, 16:50   #10
Refya

 
Varsayılan

HUZURLU OLMAK İÇİN 100 ÖNERİ

01. Ufak şeyleri dert etmeyin.
02. Kusursuz olamayacağınızı kabullenin.
03. Rahat ve ılımlı insanların çok başarılı olamayacakları düşüncesini bir yana bırakın.
04. Olumlu ve olumsuz düşünce kartopunun çığ gibi büyüme etkisini göz önüne alın.
05. Sevgi kapasitenizi geliştirin.
06. Unutmayın: Öldüğünüz zaman yapılacak işler listeniz hâlâ dolu olacaktır.
07. Kimsenin sözünü kesmeyin, cümlesini siz bitirmeyin.
08. Birisine bir iyilik yapın ve kimseye bundan bahsetmeyin.
09. Bırakın ilgiyi başkaları toplasın.
10. İçinde bulunduğunuz ânı yaşamayı öğrenin.
11. Sizden başka herkesin bilgili olduğunu düşünün.
12. Sabır geliştirme egzersizleri yapın.
13. Sevgi elini önce siz uzatın.
14. Kendinize sorun: Bir yıl sonra bunun bir önemi olacak mı?
15. Gerçeği kabul edin: Hayat âdil değildir.
16. Arada sırada canınızın sıkılması yararlıdır: Bırakın canınız sıkılsın.
17. Strese dayanma gücünüzü azaltın.
18. Haftada bir kez yürekten gelen bir mektup yazın.
19. Sık tekrar edin: Hayat acil bir durum değildir.
20. Zihninizde özel bir bölüm açın.
21. Her gün bir dakikanızı, minnettar olduğunuz birini düşünmek için harcayın.
22. Tanımadığınız insanların gözlerine bakın ve gülümseyerek merhaba deyin.
23. Her gün kendinize biraz sessiz zaman ayırın.
24. Yaşamınızdaki insanları minik çocuklar ve yüz yaşında ihtiyarlar olarak düşünün.
25. Önce karşınızdaki kişiyi anlamayı hedefleyin.
26. Daha iyi bir dinleyici olun.
27. Savaşlarınızı akıllıca seçin.
28. Çöpü çıkarma sırasının kimde olduğunu hatırlamıyorsanız gidip siz çıkarın.
29. Eleştirme isteğinizi bastırın.
30. Daha ılımlı bir sürücü olun.
31. Unutmayın: İnsanı edindiği huylar oluşturur.
32. Bilmemenin verdiği rahatlığı duyun.
33. İpin ucunu biraz bırakın.
34. Bir bitki yetiştirin.
35. Yoga (ya da jimnastiğe) başlayın.
36. Erken kalkmaya alışın.
37. En inatla savunduğunuz beş iddianızı sıralayın ve bu konularda yumuşamaya çalışın.
38. Planlarınızda esnek olun.
39. Konuşmadan önce derin bir soluk alın.
40. Suçluluğu değil masumiyeti görmeye çalışın.
41. Sırf gırgır olsun diye, size yöneltilen eleştiriyi kabul edin.
Göreceksiniz canınız yanmayacak.
42. Kendi görüşlerinizden tamamen farklı makale ve kitaplar okuyun ve bir şeyler öğrenmeye çalışın.
43. Zihninizi sessizleştirin.
44. Birisi size topu atarsa, bunu tutmak zorunda değilsiniz.
45. Olumsuz düşüncelerinize yüz vermemeye çalışın.
46. Öfkeniz kabarmaya başladığı zaman ona kadar sayın.
47. Sorunlarınızı öğretmeniniz olarak görün.
48. Biraz yüzünüz gülsün.
49. Bu da geçer.
50. Gevşeyin!
51. Bugününüzü son gününüzmüş gibi yaşayın. Öyle olabilir.
52. İç dünyanız için zaman ayırın.
53. Olağan şeylerdeki olağanüstülüğü arayın.
54. Kendi işinize bakın, kendinizi başkasının yerine koymayın.
55. Hayatı olduğu gibi kabul edin.
56. Yüreğinizin sezgisine güvenin.
57. Bırakın çoğu zaman başkaları haklı olsun.
58. Daha sabırlı olun.
59. Kendi cenazenize katıldığınızı farz edin.
60. Önce karşınızdaki kişiyi anlamayı hedefleyin.
61. Ruh durumunuzu dikkate alın: Moralinizin bozuk olduğu zamanlar sizi yanıltmasın.
62. Hayat bir sınavdır. Altı üstü bir sınav.
63. Herkesin onayını alamayacağınızı unutmayın. Övgü ve yergi aynı şeydir.
64. Rasgele iyilikler yapın.
65. Bir davranışın ardındakini görmeye çalışın.
66. Gönlü bol olmayı haklı olmaya yeğleyin.
67. Bugün üç kişiye onları ne çok sevdiğinizi söyleyin.
68. Alçak gönüllü olmaya çalışın.
69. Kışa hazırlık (eksikleri gedikleri kapatma) telaşından kaçının.
70. Her gün birkaç dakikanızı sevecek birini düşünmeye ayırın.
71. Antropolog olun: Ön yargınızdan uzak, başka insanların yaşam ve davranış tercihlerini inceleyin.
72. Herkesin farklı olabileceği gerçeğini anlayın ve saygı gösterin.
73. Kendinize bir kamusal yardım konusu seçin.
74. Her gün en az bir kişiye beğendiğiniz bir özelliğini söyleyin.
75. Sınırlarınızı öne sürmeyin, yoksa sınırlı olursunuz.
76. Gördüğünüz her şeyde tanrının parmak izi vardır.
77. Başkalarının fikirlerinde biraz olsun doğruluk payı arayın.
78. Bardağın (ve başka her şeyin de) kırılmış olduğunu varsayın:
Her şeyin bir başlangıcı ve bir sonu vardır.
79. Bu ifadeyi iyi anlayın: Nereye giderseniz siz oradasınız.
80. Kendinizi iyi hissettiğiniz zaman şükredin, kötü hissettiğiniz zaman ılımlı olun.
81. Postayla evlat edinin. Bir vakıf yoluyla bir çocuğa yardım edin
82. Yaşamı melodram olarak görmeyin.
83. Aynı anda birkaç şey yapmaya kalkmayın.
84. Fırtınanın Gözü'nde (karmaşanın ortasındaki sükûnet noktasında) bulunmaya çalışın.
85. Sahip olmak istediğiniz şeyleri değil, elde etmiş olduklarınızı düşünün.
86. Dostlarınızdan ve ailenizden bir şeyler öğrenmeye açık olun.
87. Bulunduğunuz konumdan mutlu olmaya bakın.
88. Hizmet vermeyi yaşamınızın değişmez bir parçası haline getirin.
89. Bir iyilik yapın ve karşılığını ne isteyin, ne de bekleyin.
90. Varlığınızı bir bütün olarak kabullenin.
91. Başkalarını suçlamayı bırakın.
92. Yardım etmeye çalışırken önceliğinizi küçük şeylere verin.
93. Unutmayın: Bundan yüz yıl sonra dünyada bambaşka insanlar olacak.
94. Sorunlarınıza olan bakışınızı değiştirin.
95. Bir tartışmaya girecek olursanız, kendi görüşünüzü savunmadan önce karşı tarafın savını anlamaya çalışın.
96. "Anlamlı başarı"nın tanımını bir kez daha yapın.
97. Duygularınıza kulak verin; size bir şey söylemeye çalışıyorlar.
98. Yaşamınızı sevgiyle doldurun.
99. Kendi düşüncelerinizin gücünü bilin.
100. "Daha fazlası daha iyidir" diye düşünmekten vazgeçin



--------------------------------------------------------------------------------
Old 01-05-2003, 16:52   #11
Refya

 
Varsayılan

İLETİŞİMİN 50 KURALI

İnsanlarla iletişim kurarken dikkat etmemiz gereken ilkeler:

1. Karşınızdakini dinlemesini bilin.
2. Sabırlı olun.
3. Esnek olun.
4. Sizi dinleyenlerin anlayacağı sözcükler seçin.
5. İnsanların gönlünü almaktan korkmayın.
6. Sinirlerinize hakim olun.
7. Şaka yapacağınız zaman iyi düşünün.
8. Sorulara karşılık verin.
9. Konunuzu iyi bilin
10. Düşünmeden konuşmayın.
11. Sürekli dert yanan biri olmayın.
12. Karşınızdakilerin tepkilerine dikkat edin.
13. Kaybetme ihtimalini de göz önünde bulundurun.
14. Gereksiz eleştirilerden kaçının.
15. Görüşlerinizi başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmayın.
16. Gürültü yapmayın ancak sesinizi duyurun.
17. Yüz ifadenizi kontrol edin.
18. Ayaklarınızı masaların üstüne koymayın.
19. Biri sizinle konuşurken işinizle meşgul olmayın.
20. Birisi konuşurken, önünüzdeki kağıtlara çiziktirmeyin.
21. Birisi konuşurken, başkalarıyla fısıldaşmayın.
22. Sözü başkalarının ağzından kapmayın.
23. Duman makinesi olmayın.
24. Yerinde, duramayan bir olmaktan kaçının.
25. Aynı sözcükleri dilinize dolamaktan vazgeçin.
26. İnsanlara ne yapacaklarını öğretmek merakından vazgeçin.
27. Çift anlamlı sözcüklerden kaçının.
28. Ne zaman susmak gerektiğini bilin.
29. Sözünüzü güçlü bir tonla bitirin.
30. Başkalarını kötülemeyin.
31. Öğütlediğiniz şeyleri kendiniz de uygulayın.
32. Yüksekten atmayın.
33. Herkesin işine burnunuzu sokmayın.
34. Size akıl danışılmadıkça öğüt vermeyin.
35. Olduğunuz gibi görünün.
36. Gereksiz yere zıtlık yaratmayın.
37. Adil davranın.
38. Böbürlenmeyin.
39. Başkalarının canını sıkacak esprilerden kaçının.
40. İnsanları terslemeyin.

Telefonla Görüşürken

41. Telefonda önce kendinizi tanıtın.
42. Ahizenin içine doğru konuşun.
43. Karşınızdakinin sözünü kesmeyin.
44. Arada bir şeyler söyleyerek dinlediğinizi belli edin.
45. Telefonda konuşurken bir şey yemeyin.


Mektup Yazarken

46. Gereksiz şeyler yazmaktan kaçının.
47. Yazdığınızı hiç değilse bir kez okuyun.
48. Ağdalı sözcükler kullanmayın.
49. Kötü haberleri yumuşak dille iletin.
50. Yazınızı, olumlu, gönül alıcı bir cümleyle tamamlaya çalışın.

tarafın savını anlamaya çalışın.
96. "Anlamlı başarı"nın tanımını bir kez daha yapın.
97. Duygularınıza kulak verin; size bir şey söylemeye çalışıyorlar.
98. Yaşamınızı sevgiyle doldurun.
99. Kendi düşüncelerinizin gücünü bilin.
100. "Daha fazlası daha iyidir" diye düşünmekten vazgeçin



--------------------------------------------------------------------------------
Old 01-05-2003, 16:56   #12
Refya

 
Varsayılan

ÇOCUKLU YAŞAMA HAZIRLANMA TEKNİKLERİ

1-) Köşe başındaki süpermarkete gidin. Hiç bir şey satın almadan kasaya yönelin ve cebinizdeki bütün parayı kasiyere verin. Daha sonrada yandaki eczaneye gidin kredi kartınız ile ilaçlar alın.

2-) Akşam saat 17:00 ila 22:00 arasında elinizde yaklaşık 4 kg. ağırlık taşıyarak sürekli ev içinde yürüyün. Saat 22:00 de ağırlığı yatağa bırakın, saati 24:00 e kurun ve yatın uyuyun. Saat tam 24:00 de kalkın 4 kg ağırlığı tekrar elinize alın ve saat 01:00 e kadar evin içinde dolaşın. Ağırlığı tekrar yatağa koyun. Saatin alarmını da 03:00 e kurun. Yatın. Uyuyamayacağınız için tekrar kalkın ve bu kez elinizde ağırlık olmadan evin içinde dolanıp durun. Saat 02:45 de koltukta kendinizden geçin. 03:00 TED çalan alarm ile fırlayın, 15 dakikalık uyku sersemliği ile yatağa yönelin ve ağırlığı elinize alın. Saat 04:00 e kadar karanlıkta elinizde ağırlık varken dolanın ve bu arada yüksek sesle de şarkılar söyleyin. Kendi kendinize konutun. Saati 05:00 e kurun ve kendinizden geçerek bir süre daha uyuyun. Böylece toplam uyku miktarınızı 45 dakikaya yükseltin. Kahvaltıyı hazırlayın. Güler yüzlü olun ve bu dediklerimi 5 yıl boyunca her gece tekrarlayın.

3-) Eve bir ahtapot getirin.... Ve 5 yıl boyunca onu her sabah düzenli bir şekilde giydirmeğe çalışın. Ayrıca ahtapotu bir çuvala, hiçbir kolu dışarda kalmayacak şekilde , en kısa zamanda sokmanın provasını yapın. ( Bu prova sonunda çocuğunuzu her sabah minimum hasarla giydirmeyi öğreneceksiniz.)

4-) Bir kavun satın alın. Kavunun bir bölümüne küçük bir delik açın.Sonra kavunu uzunca bir iple duvardan aşağıya sallandırın. Ve kavunu iki yana sallayın. Kavun sağdan sola durmadan sallanırken, bir kaşık sıcak suyu alın. Durmadan sağdan sola sallanan kavunun üstünde daha önce açmış olduğunuz deliğe, bir tek damla yere dökmeden sokmaya çalışın. ( Bunu başardığınızda o mini minnacık, sevimlimi sevimli yavrunuza en az hasarla yemek yedirmeyi öğrenmiş olacaksınız.)

5-) Ağzınızdan çıkan her cümleyi en az beş kere daha tekrarlayarak konuşmaya alışın. Bunu bir yaşam biçimi haline getirin.

6-) Dışarıya çıkmak için giyinin. Banyonun kapısı önünde tam tamına yarım saat bekleyin. Aşağıya inin. Kapının önünde beş dakika bekleyin. Sonra tekrar eve dönün. Tekrar dışarıya çıkın. Evin önündeki yolda yürümeye başlayın. Çok ama çok yavaş yürüyün. Yürürken de yerde gördüğünüz her sigara izmaritini, çikleti, kirli kağıt ve mendili ve ölü karıncayı dikkatle ve uzun uzun seyredin. Aniden << yeter artık senden çektiğim diye avazınız çıktığı kadar bağırın. Eve geri dönün. ( Bu provayı yaptığınız zamanda küçük çocuğunuzla yürüyüşe çıkmaya hazır hale geleceksiniz.)

7-) Süpermarkete gidin ve yanınıza da orta büyüklükte bir keçi alın. Süpermarkete girince keçiyi serbest bırakın. Daha sonrada keçinin içerde kırdığı, tahrip ettiği her şeyin parasını sorgusuz sualsiz ödeyin. (Evet, bununla da çocuk ile birlikte alışverişe hazır duruma gelmiş bulunuyorsunuz.)

8-) Evdeki koltukların üzerine tereyağı sürün. Perdelere de reçel bulaştırın. Mutfakta pişmekte olan bir adet balığı çalın ve onu misafir odasında bir yere saklayın. Balığın odada 5 ay kimse tarafından bulunmadan kalmasını sağlayın. Evdeki yeni sulanmış çiçeklere elinizi sokun ve aldığınız çamurlar ile temiz duvarlar üzerine figürler yaratın. ( Evet, artık ev de çocuk için provalı hale geldi.)

Tamam mI? Tamamsa, bütün bunları yaptıysanız, artık çocuklu yaşama hazırsınız demektir.
Old 08-05-2003, 17:48   #13
Refya

 
Varsayılan Siz Böyle Birinin Bakımını Üstlenir Miydiniz??

Dr.Paul Ruskin, öğrencilerine, yaşlanmanın psikolojik etkilerini
öğretirken onlara şu olayı okur:
"Hasta ne konuşuyor, ne söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce
anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer veya kişi kavramı yok. Sadece
kendi adı
söylediğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü

için bir çaba sarf ediyor, ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu
hep
başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin
püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli
leke
içinde, yürüyemiyor ve uykusu düzensiz. Gece yarısı uyanıp
çığlıklarıyla
herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada
bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da
feryat figan bağırıyor."

Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını
isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını
söylerler.
Ruskin kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması

gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar.

Daha sonra Ruskin, hastasının fotoğrafını dolaştırmaya başlar.
Fotoğraftaki doktorun 6 aylık kızıdır. Dr. Ruskin "Amerikan Tıp Birliği

Dergisindeki"makalesinde, yanlış anlamanın, insana nasıl farklı bir
bakış
açısı kazandırdığını anlatmaktadır.
Old 13-05-2003, 17:11   #14
Refya

 
Varsayılan Yılın Telesekreter Mesajı

Konumuz California'daki Pacific Palisades adlı okul. Burada okuyan
> >çocukların velileri, bütün okulu ve öğretmenleri dava ediyor, çünkü
> >bütün dönem boyunca 15 ile 30 gün arasında devamsızlık yaptıkları
halde
> >çocuklarının derslerden kalmalarını kabul etmiyorlar.. Velilerin
> >neredeyse tehdide varan itirazlarıyla baş edemeyen okul yönetimi, en
> >sonunda
> >telesekreter mesajını aşağıdaki şekilde değiştiriyor ve "YILIN
> >TELESEKRETER MESAJI" ödülünü kazanıyor.
> >
> >"Merhaba! Pacific Palisades'e hoş geldiniz. Bu bir otomatik
mesajdır.
> >Lütfen seçenekleri tek tek dinleyerek istediğiniz departmanla ilgili
tuşa
> >basınız.
> >
> >-Çocuğunuzun neden devamsızlık yaptığı konusunda yalan söylemek için
1'e
> >
> >- Çocuğunuzun neden ödevlerini yapmadığı konusunda yalan söylemek
için
2'ye
> >
> >-Bizim hangi konularda işe yaramadığımızı belirtmek için 3'e
> >
> >-Evinize gönderilen ve alıcı imzanız üzerinde olduğu halde
almadığınızı
> >iddia ettiğiniz uyarı mektupları için 4'e
> >
> >-Müdür ve diğer yetkililere küfür etmek için 5'e
> >
> >- Çocuğunuzu her sabah en az 10 dakika bekleyen okul otobüsü
hakkındaki
> >şikayetleriniz için 6'ya
> >
> >- Süper kabiliyetli mükemmel çocuğunuzun beceriksiz öğretmeninden
yakınmak
> >için 7'ye
> >
> >- Bıraksanız bütün okulu yiyecek çocuğunuzun yetersiz bulduğu okul
> >menusundan şikayet etmek için 8'e basınız
> >
> >- Çocuğunuzun gerçek bir dünyada yaşadığının farkındaysanız ve
sorumluluk
> >almayı öğrenmesini istiyorsanız, bunun için de ona verilen ödevleri
> >zamanında ve tam olarak yapmasının çok önemli olduğuna
inanıyorsanız,
> >ayrıca
> >eğitimin ilk önce ailede başladığının bilincindeyseniz, artık
> >telefonu kapatabilirsiniz.. İyi genler dileğiyle.


sevgiyle..!
"umudu sevgide olanlara"
Old 13-05-2003, 17:14   #15
Refya

 
Varsayılan Varsa Kıymetini Bilin....

Sizi sizin kadar tanıyan biri;sizi düşünen,düşünmeyi öğrenmiş,sakin,uslu,efendi,oturmasını kalkmasını bilen,sevmeden edemediğiniz biri;size sizi anlatmayı seven,sizi başkalarına anlatmayı daha çok seven,sizin için çok şey yapmaya hazır biri;bazen biraz fazla konuştuğundan yakındığınız ama ne söylediğini bildiğiniz hep emin olduğunuz,sizi tanıdığı kadar kendini ve hayatıda tanıyan biri;Yalnızca eşiniz olabilecek birine anlatabileceğiniz sırlarınızı anlatmaktan çekinmediğiniz,bazen düşüncesine şiddetle ihtiyaç duyduğunuz biri;sabahın üçün de "ayıp olur mu"diye endişelenmeden arayabildiğiniz ve üçüne beşine bakmadan size duymanız gerekenleri söyleyen,gecenin o karanlığında kalkıp ışığı yakan;kaleminiz,kağıdınız,aynanız,saatiniz,olan bazen de gölgeniz olan biri,
..Ve bazen vicdanınız,eh bazen de,uykusuz bıraktığınız için,vicdan azabınız olan biri;
Hayatınızda böyle biri...Varmı?
Varsa kıymetini bilin.
Old 13-05-2003, 17:21   #16
Refya

 
Varsayılan

Küçük bir çocuk Tanri ile tanismak istedi. Tanri'nin bulundugu yere
gitmek
>için;
>oldukça uzun bir seyahat yapmasi gerektigini biliyordu. Bu yüzden
çantasina
>bir paket çikolata ile meyve suyu da koydu ve yola koyuldu.
>
>Evinden bes blok öteye geldiginde yol kenarindaki parkta bir siraya
>oturmus,
>güvercinleri seyreden yasli bir kadin gördü. Kadinin yanina oturdu ve
>çantasini açti. Tam meyve suyunu çikarip içmeyi düsünüyordu ki, yasli
>kadinin aç göründügünü farketti. Çikolatayi çikarip yasli kadina
uzatti.
>Kadin çocuga gülümseyip çikolatayi aldi. Gülümsemesi o kadar sicak ve
>güzeldi ki,
>çocuk o gülümsemeyi tekrar görebilmek için meyve suyunu da çikarip
kadina
>verdi. Kadin tekrar gülümsedi; ve tek kelime bile konusmadiklari
halde,
>içi neseyle doldu.
>
>Karanlik çökmeye baslamisti. Çocuk çok yorgun oldugunu hissedip
oturdugu
>yerden kalkti ve bir kaç adim attiktan sonra dönerek kadina kostu ve
>simsiki
>sarildi ona. Kadin kocaman bir gülümsemeyle bakip içini isitti
çocugun.
>Eve döndügünde annesi çocugun isildayan yüzüne bakip,
>
>"Seni bu kadar mutlu edecek ne yaptin bakalim bugün?" diye sordu.
>
>Çocuk "Tanri ile ögle yemegi yedim," diye cevapladi ve annesinin bir
sey
>söylemesine firsat birakmadan "Biliyor musun anne, hayatimda gördügüm
>en güzel gülümseyise sahip..!" diye ekledi.
>
>O sirada yasli kadin neseli bir sekilde evine girdi. Annesinin
yüzündeki
>huzur dolu ifadeyi gören oglu "Çok mutlu görünüyorsun anne, ne oldu?"
diye
>sordu.
>
>Kadin "Parkta Tanri ile çikolata yedim." diye cevap verdi. Oglunun
saskin
>bakisina aldirmadan "Düsündügümden çok gençmis..!" diye de ekledi.
>
>Uzun süreli veya kisa süreli, o veya bu sebepten ötürü, degisik
degisik
>insanlar hayatimiza girip çikarlar. Ve biz onlarla iliskilerimizde
>çogunlukla, bir gülüsün,
>güzel bir sözcügün, dinleyen bir kulagin, dürüst bir iltifatin veya
ilgi
>dolu küçük bir hareketin gücünü önemsemeyiz...
>
>Hem unutmayin, Tanri'nin neye benzedigini bilmiyorsak, insanlari
>görünüslerine göre degerlendirmemeliyiz. Gelin bugün tanidigimiz
herkesi
>esit sekilde bagrimiza basalim.
>
>


sevgiyle..!
"umudu sevgide olanlara"
Old 13-05-2003, 17:23   #17
Refya

 
Varsayılan

--------------------------------------------------------------------------------
ARADIGINIZ KAN GURUBUNDAN INSANLARA ULASMAK ICIN....
> >
> > Asagidaki adresten bölge ve kan grubu belirterek, kan aradiginiz
gruptan
> > insanlara ulasabiliyorsunuz. Kan verecek kisi ile ilgili butun
bilgiler
> > var..
> > Ayrica kan vermek isteyen kisiler de kendileri ile ilgili bilgileri
> > giriyorlar. Özellikle taze kana ihtiyac oldugunda cok ise yariyor.
Bu,
> > Turkiye'de cok yeni bir uygulama. Yayginlastirilması için lütfen
> > tanidiklariniza iletiniz. http://www.kanbankasi.gen.tr


sevgiyle..!
"umudu sevgide olanlara"
Old 13-05-2003, 17:26   #18
Refya

 
Varsayılan

İyi bilinen bir konuşmacı, seminerine 100 dolarlık bir banknotu göstererek başladı. 200 kişinin bulunduğu odaya, bu parayı kim ister diye sordu ve eller kalkmaya başladı ve konuşmacı bu parayı sizlerden birine vereceğim fakat öncelikle bazı şeyler yapacağım dedi. Parayı önce buruşturdu, ve dinleyicilere hala bu parayı isteyen var mı diye sordu, eller yine havadaydı. Bu sefer, konuşmacı peki bunu yaparsam dedi ve $ 100 i yere attı onun üstüne bastı, ezdi, pisletti ve para şimdi pis ve buruşuktu, fakat eller yine havadaydı ve o parayı herkes istiyordu. Ve konuşmacı şöyle dedi arkadaşlarım burada çok önemli bir şey öğrendiniz, burada paraya ne yaptıysam hiç önemli değil onu yinede istiyorsunuz, çünkü benim ona yaptığım şeyler onun değerini düşürmedi, o hala 100 dolar.
Hayatımızda çoğu kez verdiğimiz kararlar veya hayat şartları nedeniyle hırpalanır, canımız acıtılır, yerden yere vuruluruz, kendimizi kötu hissederiz, fakat ne olduğu yada ne olacağı önemli değil, hiçbir zaman değerimizi kaybetmeyiz, temiz yada pis, hırpalanmış yada kırılmış, bunların hiçbiri önemli değildir. Seni sevenler senin ne kadar değerli olduğunu her zaman bileceklerdir, hayatımızın değeri ne yaptığımız, veya kimi tanıdığımızla değil kim olduğumuzla alakalıdır.
Sen mükemmelsin, bunu asla unutma. Her zaman elinde olanları düşün olmayanları değil......
Old 14-05-2003, 14:17   #19
şenay

 
Varsayılan

Sevgili refya,

Yazılarını büyük bir zevkle okuyorum. Bu kadar güzel yazıları derleyip yazmaya nasıl vakit buluyorsun merak ediyorum. Emeğine ve kalemine sağlık. Ben sıkı bir takipçinizim.

Sevgilerimle
Şenay
Old 14-05-2003, 14:42   #20
Refya

 
Varsayılan

Şenay hanım, çok teşekkür ederim mesajlarımın okunması beni çok mutlu ediyor. çok teşekkür ederim....
Old 20-05-2003, 23:54   #21
levent öge

 
Varsayılan

Bu güzel yazılara bir yazıda ben ilave etmek istedim.
"Düşünceleriniz pozitif olsun,çünkü,düşünceleriniz sözleriniz olur,
Sözleriniz pozitif olsun;çünkü sözleriniz davranişlarınız olur,
Davranişlariniz pozitif olasun;çünkü davranişlarınız alişkanlıklarınız olur,
Alişkanlıklarınız pozitif olsun;çünkü alişkanlıklarınız değerleriniz olur,
Değerleriniz pozitif olsun;Çünkü değerleriniz kaderiniz olur
GANDİ
Old 24-06-2003, 08:59   #23
Refya

 
Varsayılan - Aracınıza Yakıt Alırken Cep Telefonu Kullanmayın -

- ARACINIZA YAKIT ALIRKEN CEP TELEFONU KULLANMAYIN -

Tokat Makine Mühendisleri Odası Başkanı Alparslan Akyüz, otolara yakıt almak için sürekli olarak ziyaret edilen petrol istasyonlarındaki riskler konusunda vatandaşları uyardı.
Birçok bayisi bulunan bir petrol şirketinin yakıt dolum işlemleri sırasında cep telefonlarının ateş alması sonucu yaşanmış gerçek olaylardan söz eden Akyüz, "İlk olayda, dolum sırasında, bagaj kapağı üstünde duran bir cep telefonu çalmış ve sonrasında çıkan yangın arabayı ve benzin pompasını tahrip etmiştir. İkinci olayda, bir kişi yakıt dolu işlemi sürerken cep telefonuna gelen bir aramayı cevaplandırmış. Ve bu nedenle çıkan ateş sonucu yüzünde ağır yanıklara maruz kalmıştır. Üçüncü olayda ise, dolu sırasında cebindeki cep telefonu çalan bir kişi yine çıkan bir parlama sonucu kalça ve kasığında oluşan yanıklara maruz kalmıştır." dedi.
"Cep telefonları yakıt veya gazları ateşleyebilir. Cep telefonlarının açılması veya çalması sonucu yaydıkları dalga ateşe sebebiyet verecek küçük bir kıvılcımın oluşması için yeterli enerji üretir. Bunun için benzin istasyonlarında bulunurken veya çim biçme makinalarına, motorlu kayıklara yakıt doldururken cep telefonları kesinlikle kullanılmamalıdır. Ayrıca cep telefonları kolay yanıcı ve patlayıcı gaz ve toz üreten materyallerin (solventn, kimyasallar, gazlar, hububat tozu) bulunduğu ortamlarda kullanılmamalı veya kapatılmalıdır."
"Bilinmesi gereken bir diğer güvenlik uyarısı ise statik elektrik ile ilgilidir. Petrol malzemeleri enstitüsü, bu tür yangınlarla ilgili bu güne kadar 150 olay üzerine oldukça ilginç sonuçlar elde edilmiştir ve “Statik elektrik yangına sebep olabilir.”
Old 30-06-2003, 13:23   #24
Refya

 
Varsayılan Renklerin Dünyası

Kansas Üniversitesi sanat müzesinde, bir araştırma için, halının altını elektronik bir sistemle donatmışlar, duvar rengini beyaz ve kahverengi olarak değişebilir yapmışlar. Arka fon beyaz kullanıldığında, insanlar müzede yavaş hareket etmiş, daha uzun süre kalıp, daha fazla alanda dolaşmışlar. Arka fon kahverengiye döndüğünde ise, insanlar müzede çok daha hızlı hareket edip, daha az alan dolaşmış ve müzeyi, çok daha kısa sürede terketmişler. O yüzden, dünyadaki fast food restaurantlarının hepsinin sandalyeleri ve masaları kahverengi, duvar boyaları ise kahverengi-şampanya-pembe karışımıdır. Hiç bir fast foodcunun, duvarını beyaz göremezsiniz.

Renklerin, insanlar üzerindeki yadsınamaz etkisini farkeden batılı şirketler, bunu iş yaşamında sıklıkla kullanmaktadırlar. 1998 Ağustos'unda, bir günlüğüne Bursa'ya uğradık. Sevgili arkadaşım Üsteğmen Şahin İpek (Benim de şahsen tanımaktan mutlu olduğum insandır. D.Y.) bizi akşam yemeği için, ünlü İskender Kebapçısına götürdü ve yemek sırasında "Şerif Ağabey, buraya ne zaman gelsem, bir an önce gitmek istiyorum, içeride kalmayı hiç istemiyorum." dedi. (Ben de aynı duyguları yaşamıştım. D.Y.) Tüm duvarlar baştan aşağıya kahverengi ağaç kaplamaydı. Ben de ona; Burger King, Kentucky Fried Chicken ve benzer fast foodların, bunu yıllardır bilinçli olarak yaptığından bahsettim. Bizim lokantacılar ise, lüks tutkusuyla. Aslında, uzun oturulması ve keyif alınması gereken bir yerde, yanlış uygulama yapmışlardı. (Aynı konuya, farklı bir yaklaşım: Ziraat Bankası ya da Ticaret Bankası'nın açık kahverengi ağaç kaplamalı şubelerini düşünün. Ve iç sıkıntınızı...D.Y.)

Büronuzda kahverengi mobilyalar kullanmayın! Erol Aksoy'un bildiğinden midir bilinmez, kahverengiyi hiç sevmediği söylenir. (Çoskun Ulusoy'un, çalışanlarına kahverengi takım elbise giydirmediğini biliyorum D.Y.)

Kahverengi aynı zamanda teklifsiz, rahat bir renk olarak kabul edilir. Karşınızdakinin kendini resmiyetten uzak, daha rahat hissetmesini ve açılmasını sağlar. Kendisi üzerinde ciddi bir takibim yok ama, tüm ünlüleri rahatlıkla konuşturmasıyla tanınan, ünlü televizyoncu Larry King'i televizyonda, her seferinde, kahverengi kravatlar ve ceketlerle görüyorum.

İstanbul'da bir dergi grubuna verdiğim bir seminerde, gazetecilere bundan bahsettim ve röportajlarında kahverengi giymelerinin avantaj olacağını söyledim. Daha sonra, aynı dergi grubundan bir gazeteci dostumuz, "Şerif Bey, sizin yaptığınız konuşmanın ertesi günü, bir röportajım vardı, kahverengileri giyip gittim, gerçekten adamı susturamadık" demişti.

Sevgili Özden Arslan 40'lı yıllardan bu yana, Avustralya'da, kahverengi üç parça takım elbise, üretilmediğini söylemişti. Batılılar, "You blend in people" diyorlar, kahverengi toprak rengidir ve diğer insanlar arasında kaybolur gidersiniz. İş görüşmelerinde, profesyonel toplantılarda, sakın kahverengi giymeyin.

Kırmızı, iştah açar. O yüzden, dünyadaki gıda firmalarının hepsinin logosunun kırmızı olduğunu, hayretle farkedeceksiniz; Cola Cola, Pizza Hut, Mc Donald's, Ülker, Burger King... bu listeyi, binlere çıkarabilirsiniz. Kırmızı tansiyonu yükseltir ve kan akışını hızlandırır. Zamanı unutun! İştahınız açılsın daha çok için! Uykusuz kalın!

Bir seminerimde "peki, boğalar niye kırmızı renge saldırıyor?" diye sormuşlardı. Maymunların dışında, araştırılan hayvanların hemen hepsi, siyah beyaz görmektedir. Yani boğalar da, renk körüdür. Kırmızıya değil, kendilerine saldırılan, koyu renkli beze saldırırlar. Birinin çıkıp İspanyol'lara bu gerçeği anlatması gerekir. Belki de kanı, heyecanı ve enerjiyi anlatan o kırmızı bez, arenadaki, ölüme mahkum olan o zavallı boğaya değil de, tribünlerde oturan, televizyonları başında ölümü, kanı ve bağlantılı olarak cinselliği isteyen, binlerce manyağa sallanıyor. Ben de onlara "Peki itfaiyeciler niye, kırmızı renk kemer takar?" diye sordum, cevap çıkmadı. "Pantolonları düşmesin" diyeymiş.

Yeşil, güven verir. O yüzden, bankaların logolarında, en çok tercih ettikleri iki renkten biridir. Yatak odası için de, rahatlatıcı bir renktir. Yaratıcılığı körükler. Batıda, büyük otellerin mutfaklarında, duvar renginin, aşçıların yaratıcılığını arttırmak için yeşile boyandığını duymuştum.

Hastahaneler de logo ve iç dizaynlarında yeşili tercih eder. Çünkü rahatlatıcı ve sakinleştiricidir. Tabiatı, en çok hatırlatan renktir. Yeşil alanlarda, insanların daha az mide ağrısı çektikleri tespit edilmiş. Sakız paketlerinde ve sebze satılan yerlerde de, yeşil en tercih edilen renktir.

Siyah, gücü ve tutkuyu ifade eder. Hırsın da, bir ifadesidir. Bizde ve batıda siyah, matemi simgelerken, Japonya'da mutluluğun simgesidir. Fonda kullanıldığında, karamsarlığı çağrıştırır. Işığı yok eder. Konsantrasyonu en çok getiren renktir. Einstein, konsantre olabilmek için, perdeleri siyah, gün ışığı olmayan bir odaya girer ve öyle düşünürmüş.

Freud, maviyi sakin diye niteler. Faber Birren ise, tansiyonu düşürdüğünü söyler. Araplar ise; mavi taşların, kanın akışını yavaşlattığına inanırlar. Nazar boncuğu, o yüzden mavi taşlıdır. Sakinleştirici bir renktir, batıda bu etkisi yüzünden, intiharları azaltmak için, köprü korkuluklarını maviye boyarlar. (Boğaz Köprüsünde, bu iş, şov için yapıldığından, maviye boyama yerine, spot ışıkları, sahne görüntüsü ve kırmızımsı bir ışık atmosferi oluşturulabilir.) Amerika'da bir ilkokulun duvarlarını, beyaz ve portakal renginden, maviye çevirmişler, çocukların yaramazlıklarının azaldığını tespit etmişler. (Beybabam ve anneannem bunu duyduklarında "o tarihte okula eli sopalı bir müdür gelmiştir de, ondan uslanmışlardır." dediler)

Mavi ve özellikle lacivert, kozmik bir renk olarak kabul edilir; sonsuzluğu, otoriteyi ve verimliliği çağrıştırır. (Uluslararası toplantılarda, tüm devlet başkanları lacivert takım elbise giyerler. Neden dersiniz? D.Y.) O yüzden dünyadaki firmaların yarısından fazlası logolarında maviyi kullanırlar. Hilton, amblemini laciverde çevirirken, insanların kafasında daha büyük kuruluş imajı oluşturacağını biliyor. Aynı şekilde Bill Clinton, Büyük Jüriye ifade vermesinden önce, mavi kravat takarak, daha altın-bronz karışımı bir şekil ve rengi kullandığını görürsünüz. Daha çok altını ve parayı çağrıştırır çünkü.

Mor, nevrotik duyguları açığa çıkardığı, insanları bilinç altında korkuttuğu tespit edilen, bir renk. 1998 yılında Ataköy'de çatıdan atlayarak intihar eden çocuğun, şizofren olduğu öğrenilmişti. İntihar resminde, yerdeki ajandadan, bir kenara savrulmuş çakmağa kadar herşey mordu. Yüzündeki masum ifade, beni çok üzen çocuğun, tırnakları dahi mora boyanmıştı.

Pembe giyenlere, hizmetlerinden dolayı ödeme yaparken, kendimizi daha rahat hissettiğimizi tespit etmişler. İngiltere'de Boots ve Marks and Spencer mağazalarında, tüm tezgahtarların pembe gömlek giydiğini gördüm. (Bu kitabı okuduktan sonra bizde de; çek-senet mafyası, tahsilata pembe gömlek giyerek gider herhalde...)

Sarı, geçiciliğin ve dikkati çekiciliğin ifadesidir. O yüzden, tüm dünyada taksiler sarıdır. Dikkat çeksin ve geçici olduğu bilinsin diye. Araba kiralama firmaları logolarında, hep sarıyı kullanırlar. "Ürün geçici, lütfen geri getirin" demek istiyorlar. O yüzden, dünyada hiçbir banka, ambleminde bildiğimiz sarıyı kullanmaz. (Portakal ve bronz ya da bakır, kimi zaman yer alabilir.) Paranın geçici değil, kalıcı olmasını isterler. Benim bugüne kadar, sarıyı logosunda, baskın bir renk olarak kullandığını gördügüm tek banka, bizim devlet bankası Vakıfbank'tır. Aslında "bizde para pek durmaz, politikacılara avanta kredi olarak dağıtıyoruz" demenin bir yolu olabilir.

Beyaz, istikrarı, devamlılığı ve temizliği simgeler. Bu yüzden, eğer üzerinde fazla şaibeler olan bir politikacıysanız, beyaz ağırlıklı kıyafetleri seçmelisiniz. Beyaz elbiseler, sizin temiz olduğunuz imajını verir. (Beyaz elbiseli ve üzerinde şaibeler olan politikacı deyince, aklınıza kim geliyor? Yok canıııımmm. Aaaaa.... D.Y.)

İşte renklerin dünyası ve şirketlerin, bunu nasıl kullandıkları ve bizle nasıl oynadıkları.
Old 30-06-2003, 19:15   #25
Av.Armağan Konyalı

 
Varsayılan

Sayın Refya,

Monoton yaşamımızı renklendirdiniz. Şöyle ki:

Yazıda parantez sonlarında sık sık adı geçen D.Y. nin kim olduğunu
merak ettim. Google 'dan yaptığım araştırmada, aktardığınız yazının hangi siteden aktarıldığını buldum ama bu siteye gönderen ''Vildan Acan'' adında bir hanım olup, D.Y.nin esrarı bu aktarılan yazıda da varlığını koruyordu. Yazının imzası yoktu; tazarın adı yoktu.

D.Y. yi ararken adını duymadığım siteleri gördüm; hiç girmediğim sitelere girdim. Hatta unuttuğum integral hesaplarına daldım: dx, dy, dz.....

Bunca değişikliği yaşattığınız için teşekkürler ama sizden aktarmalarınızda kaynak göstermenizi rica edeceğim. Yoksa birgün bilmediğim ormanlara dalıp kaybolabilirim..

Saygılarımla

Bir Dost
Old 04-07-2003, 09:35   #26
Refya

 
Varsayılan Reha Muhtar :))

R.M : Bu sok gelismeler Türkiye'yi sarsti.
Izmir'de kücük bir dükkanin defilesini kast ediyor.
(defile bir ic camasiri defilesi ve hic bir olayi yok)




29 Ekim'de 1998'de THY'nin Andana'dan kalkan ucagi kacirilir, ucak Ankara'ya
iner, terörist ucagi icindeki yolculari ve mürettebati rehin alir, durum
cok kritik canli yayinda (programin akisi kesilip) THY'den bir görevliyle röportaj yapiyor.
- Efendim terörist ucaga nereden binmis ?
- Anlayamadim ?!?
- Terörist diyorum efendim terörist ucaga nereden binmis ?
- Adana'dan tabiki !!!



Erzurum'da bir köyde 39 cocuklu 4 esli bir aga dert yaniyor, fakiriz diye...
Yorum ise malum.
- Nerde devlet ? nerde millet ?




Haber: Bir yüzücü 350 Tonluk gemiyi ceker.
R. M. : - Nasil cekiyorsunuz gemiyi?
-Inanc meselesi, icinizde bunu hissetmeniz gerekir.
R.M. : - Neyi hissetmem gerekir? Gemiyi mi?




Haber : Mahkumlar tünel kazarak kacar...
R.M. : Mahkumlar kacmak icin mi tünel kazdilar?




Haber : Bir okul müdürü cinsel tacizle suclanir...
R.M. : Sen benim sözümü bile kestigine göre kim bilir daha neler yapmissindir.




Haber : Harika Avci kürtaj yaptirmistir.
R.M. : Peki, Bebek simdi nerede?




Alparslan Türkes'in cenaze töreninin oldugu gün sevgili Reha Muhtar Show Haber'de söyle konusur:


- Cenaze töreninde sayilari on binin üzerinde yedi bin güvenlik görevlisi vardi.




Reha Muhtar karisini bogarak öldüren adami programina cikariyor.
Ilk sözü: - Efenim, basiniz sag olsun.




Haber: Cenk Koray'in oglu cama kafa atar ve vefat eder...
R.M. : - Peki Sayin Cenk Koray, oglunuz daha önce de sIk sIk cama kapiya kafa atar miydi?




Reha Muhtar anlamakta bazen güclük ceker:
- Dogustan kör oldugunuzu anladim da beyefendi, kücükken de gözleriniz görmüyor muydu onu soruyorum?




Reha Muhtar, canli yayinda Serafettin Bey'le konusuyor.
- Sayin Serafettin Bey kardesim, siz orada var miydiniz, yok muydunuz, efenim?
- Yoktum.
- Yoktum diyorsunuz.
- Yoktum diyorum.
- Bak Serafettin sana bir daha soruyorum. Var miydin, yok muydun?
- Valla billa yoktum.
- Yemin etmenize gerek yok efendim, size inaniyoruz.
- Var miydin, yok muydun?
- Vardim efendim..
- Peki Serafettin siz demin yoktum diyordunuz, simdi vardim diyorsunuz. Bu nasil is kardesim?
- Yoktum dedim inanmadiniz, ne yapayim?
- Ne yapacaginizi ben bilemem efendim. Orasini sen düsün. Var miydin, yok muydunuz?
- Hatirlamiyorum.
- Hatirlayiniz efendim. Bak bir filmimiz var sizinle ilgili. Onu birlikte izleyelim, sonra sana soracagim.
Araya söz konusu film giriyor. Bir muhabir kapiyi kirip Serafettin'in evine giriyor ve kibarca, gizli kamera (!!) ile cekim yapmak icin izin istiyor. Serafettin Bey izin vermiyor tabii. Bunun üzerine kameraman dinlemiyor, cekimlerini yapip gidiyor.
Yine Reha Muhtar geliyor görüntüye:
- Filmimizi izlediniz, Serafettin Bey. Simdi ne diyorsunuz?
- Galiba varmisim.
- Galiba ile olmaz efendim, emin misiniz?
- Eminim.
- Oyleyse eminsiniz yani.
- Evet efendim, eminim.
- Serafettin Bey eminim diyorsunuz ama pek emin görünmüyorsunuz..




- Sayin Hamdi Bey iyi aksamlar efendim. Sizin adiniz Hamdi midir, efendim?
- Evet Hamdi'dir, Reha Bey..
- Hamdi diyorsun.
- Hamdi diyorum cünkü nüfus kagidimda öyle yaziyor.
- Ben nufus kagidinizi sormuyorum efendim.
- Sana soruyorum: Sizin sahte olmayan isminiz nedir?
- Hamdi.
- Nasil yaziliyor?
- He, a, me, de, i seklinde..
- Yani sahte olmayan isminiz Hamdi diyorsunuz.
- Peki sahte olan isminiz hangisi?
- Benim sahte olan bir ismim yok!
- Ama demin sahte olmayan ismim Hamdi dediniz.
- Demek ki bir de sahte isminiz var. Size Yesil diyorlar efendim. Siz Yesil misiniz?
- Hayir Yesil degilim.
- Öyleyse size niye Yesil diyorlar?
- Bana Yesil demiyorlar. Hamdi diyorlar.
- Yani inkar ediyorsunuz. Sukut ikrardan gelir Hamdi.
- Ben sukut etmiyorum, konusuyorum ve Yesil degilim diyorum.
- Yesil degilim dediniz ama mosmor oldunuz. Bakiyorum simdi de kizariyorsun. Ne sarardin Hamdi?
- Sarardim cünkü ben Tanri'nin ogluyum. Her renge girerim.
- Ne oldu Hamdi Bey? Bir tuhaf konusuyorsunuz.
- Galiba delirdim. Bana bir doktor lütfen!
- Gecmis olsun, Hamdi Bey. Size acil sifalar diliyorum. Iyi aksamlar efenim.

Efenim, bir gün daha böyle gecti, efenim.
Iyi günler, Türkiye !
Old 04-07-2003, 10:03   #27
Refya

 
Varsayılan Şiir

Şiir nedir?
Şiirin tanımını yaparmısınız?
Old 04-07-2003, 10:22   #29
Refya

 
Varsayılan ...Paylaşmak İsteyenlere...

Unutamadığımız bir anınızı anlatmak istermisiniz???
Old 04-07-2003, 14:45   #30
neslihanvural

 
Varsayılan

şimdi stajdayım şöyle bi siteye göz atayım dedim keşke atmasydım sessiz kahkaha atmak ne kadar zormuş
tskr Refya
Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
Claw'un Köşesi cLaW Yazdıklarımız - Yazdıklarınız. 23 07-02-2007 09:17


THS Sunucusu bu sayfayı 0,08320308 saniyede 16 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.