Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Konumuz : Hukukçular Biz bizi konuşuruz! Konusu "hukukçular" olan ve diğer alanların konusu içine girmeyen sohbetlerimiz için.

..Ve savcı ayağa kalktı.

Yanıt
Old 19-05-2008, 22:22   #1
duyurucu1

 
Olumsuz ..Ve savcı ayağa kalktı.

..VE SAVCI AYAĞA KALKTI

1990 yıllarıydı sanırım.Ağır Ceza Mahkemesinde iki sanığı savunuyordum.Adam öldürmüşlerdi.Ben de tahrik vs diye savunma staratejisini kurmuş,sanıkların en az cezaya çarptırılmalı için uğraşıyordum.

Deliller toplandı.Tanıklar dinlendi.Savcı talepte bulundu.Ben sanıklar vekili olarak taleplerde bulundum.Bu sürecte ben konuşurken ayağa kalktım konuştum.Savcı ise oturarak konuştu.

Yargılamada karar aşamasına gelindi.Mahkeme başkanı dosyayı savcıya uzattı ve “Buyrun savcı bey.Esas hakkında mütalaanızı veriniz”dedi.

Savcı dosyayı aldı.Yakın gözlüğünü taktı.Zabit katibi daktiloda savcının söyleyeceklerini yazmaya hazırdı..Savcı ceketinin düğmelerini ilikledi cübbesinin yakasını düzeltti…Ve savcı ayağa kalktı.

Tüm Mahkeme salonundakiler hepsi savcıya odaklanmıştı.Savcı uzun boyluydu.Omzundaki sırmaları ve yakasındaki işlemeleri ile o anda gözümde Türk Filmlerindeki itham eden güçlü savcı imajı olarak göründü.Savcı önceden hazırlayıp dilekçe haline getirdiği davanın esası hakkındaki mütaalasını ağır ağır okudu.. Beş sayfalık dilekçeyi,olayın oluşunu gerekçeleri,talep ettiği sevk maddelerini sanığın neden bu sevk maddeleri ile cezalandırılması gerektiğini ,doktrinden de alıntılar yaparak,yerleşmiş içtihatlardan örnekler vererek yansıttığı dilekçesini okudu.Sonra dilekçeyle birlikte dosyayı Başkana uzattı.

Sıra bana gelmişti.Ben de hazırlıklıydım.Başkan “Buyrun sayın savunma makamı” dedi.

Ben de aynen savcı gibi ayağa kalktım.Önceden hazırladığım metni tane tane okudum.Neden haksız tahrik hükümlerinin ve taktiri indirim sebeplerinin uygulanması gerektiğini,delillerin neden karar vermeye yetmediğini ve hazırlık aşamasında delillerin tam toplanmadığını,toplanan delillerinde objektif olarak toplanmadığını yanlı toplandığını,hazırlıkta delil oluşturulduğunu,baskıyla zorla,sanığın suçu yüklenmesinin sağlandığını bu durumun Anayasaya ters olduğunu bu nedenle sanık lehine ceza verilmesi gerektiğini savundum.Çünkü.O zaman henüz.CMUK.135 ve yasak yöntemlerle delil toplanamayacağı kuralı henüz mevzuatımıza girmemişti.,

Mahkeme başkanı sanıklara söz verdi.Onlarda benim savunmama katıldılar.Başkan duruşmaya karar için ara verdi.

Seyirciler dışarı çıktı. Ben ve salonda sıra bekleyen avukatlar kapıya yöneldik Savcı cübbesini çıkardı.Sandalyenin üzerine katlayıp koydu.O da kapıya yönelen avukatlarla birlikte Mahkeme kapısından salonu terk etti.Başkan ve üyeler ise dosyayı da koltuklarına alıp,kendilerine ayrılan ve odalarına açılan kapıdan salonu terk ettiler.

Savcı yukarı katta kendi ofisine gitti.Ben ve diğer avukatlar ve seyirci kitlesi mahkeme kapısında bekleşmeye başladık.

Yarım saat kadar bekledikten sonra.Mübaşir bizleri Mahkeme salonuna çağırdı.Başkan ve üyeler hazırdı.Ben salondaki sanık taraftaki yerimi aldım.Tutuklu sanıklar getirildi.O sırada savcı da mahkeme giriş kapısından salona girdi ve yukarda heyetin sağında cübbesini giyerek yerini aldı..Karar açıklanırken de ayağa kalkmadı.

Ben bu kadar meslek hayatımda bir savcının o da bir defa ayağa kalktığını ve mütalaasını ayakta yaptığını gördüm.Başkada görmek nasip olmadı.

SAVCILAR AYAĞA KALKARSA NE OLUR?

Hiçbir şey olmaz.Çok daha iyi olur.Sanığın ve o sırada salonda bulunan sanık yakınlarının ve mağdur yakınlarının gözünün içine baka baka isnadını yapar ki bu davranış caydırıcılık açısından daha etkili olur.

Savcıların kamu adına yargılama faaliyetinde bulundukları bu nedenle ayağa kalkmamaları gerektiği tezi doğru değildir.Eğer bu gerekçeye itibar edilecekse kamu adına nüfus davalarına giren Nüfus Müdürlüğü memurları da yargılama sırasında ayağa kalkmamaları gerek.Ya da stajyerlerin neden ayağa kalkmadığını da anlamış değilim.

Bence yargılama sujeleri olan hakim-savcı-avukatın bu faaliyet içerisindeki davranışlarının nasıl olacağı yasama organı tarafından bir kanunla belirlenmelidir.Hatta bu makamları işgal edenlerin yerlerinin neresi olacağı da yasama organı tarafından belirlenmelidir.Kim sağda?Kim solda olacak.Kim yukarda hakimlerin makam masalarının sağında yada solunda oturacak.Kimin makam masası kimim makam masası ile aynı yükseklikte yada aşağı veya yukarı olacak?Bu tür boşluklar Yasama organı tarafından giderilmelidir.

NE YAPMALI?

Yasama organındaki avukat dışındaki hukukçu milletvekillerinin bu konuya el atacağı yok.Avukat kökenli milletvekillerinin ise geçmişi çabucak unutma hastalıkları olduğu için ,onların da bu konuya el atacağı yok.Barolar ise elini taşın altına koymak istemiyor.Eee.Biz bu sorunu bu sitede tartışıp,su üzerine yazı mı yazacağız?

BENİM ÖNERİM:

Bunun için de bireysel olarak avukat arkadaşlarımın,taslak yasa hazırlamalarını istiyorum. Önce bu taslağı bu sitede tartışalım. Sonra, bireysel olarak yasama organının milletvekili olarak bulunan avukatlara bu taslağı iletelim.Onların sahip çıkıp kanunlaşmasını sağlamaya çalışmalarını teşvik edelim,baskı yapalım.Diğer taraftanda bu taslağı TBB ine iletilmek üzere Barolara iletelim.Baroların da elini taşın altına sokmaları için baskı yapalım.Tabi başka öneriler de olabilir.İlk anda benim aklıma gelen bunlar.

Ben tartışmayı başlatıyorum. Kanunun adını ve içeriğini de tartışmaya açıyorum.

KANUN TEKLİFİ:

KANUN ADI:Mahkemelerde hakimlerin,savcıların ve avukatların yerlerinin neresi ve yargılama sırasında konuşma ve davranışlarının nasıl olacağına dair kanun taslağı.:

Old 20-05-2008, 09:40   #2
Av.Barış

 
Varsayılan

Biz hakimlerin karşısında ayağa kalkıyorsa o hakimlik makamına karşı olan saygımızdan ötürüdür.Hakimlik karar makamıdır.Verilen karar bağımsız ve tarafsız bir yargıç tarafından verildiği göz önünde bulundurularak kararı saygıyla ve ayakta dinleriz ve söz alarak ayakta konuşuruz.
Eğer savcı konuşurken ayağa kalkmıyorsa burada hakimlere iş düşmektedir.Hakimler ve savcılar hukukumuzda eşit görüldükleri için ayağa kalkmamaları doğal karşılanmaktadır.
Ne de olsa hakim ve savcılar aynı yerde staj görüp mesleğe başlamaktalar ve savcılar bir dilekçe ile hakimliğe yada tam tersi hakimlerde savcı olabilmektedir.
Böyle olunca ister istemez aralarında bir eşitlik söz konusu olmaktadır.
Sayın duyurucu1;
adalet bakanlığının göndermiş olduğu genelgelerde müzakerelerde savcıların dışarı çıkması gerektiği,savcıların Avukatlarla eşit düzeyde bulunması gerektiği ile ilgili yazılar var.
Şimdi bunu sormak gerekiyor;
Adalet bakanlığının göndermiş olduğu başka genelge'de(savcılara) hazırlık dosyasının incelenmesi için müdafii olma şartı aranıyor.Yani vekaletiniz ya da barodan aldığınız yetki belgeniz yok ise savcılar kesinlikle dosya inceletmiyor.O da hukuk fakültesi mezunu bizde.Bu genelgeniz avukatlık kanununa aykırı olduğu açıktır.Peki neden örnekte belirttiğim ilk genelge yani savcıların müzakere sırasında dışarıda bulunması vs. gibi hususlar dinlenmiyorda avukatlarla ilgili genelgeler harfiyen uygulanıyor?
Sayın duyurucu1 siz anayasanın 5. maddesine ek yapıp "Avukatlar ile savcılar eşit yerde oturur,müzakere sırasında dışarıya çıkarlar" hükmü koysanız gene boş.Çünkü bu maddeyi uygulayacak olan makamlar yine yargı organlarıdır.Hiçbir hakim çıkıp "Savcım lütfen dışarı"
demez.
Old 20-05-2008, 11:44   #3
Av.Mehmet Saim Dikici

 
Varsayılan

Alıntı:
KANUN ADI:Mahkemelerde hakimlerin,savcıların ve avukatların yerlerinin neresi ve yargılama sırasında konuşma ve davranışlarının nasıl olacağına dair kanun taslağı.:

Bu kadar uzun kanun adı yazmışken bu ad içine iki üç kelime daha koysaydık, kanun metni olurdu zaten.

Şöyle ki:

Mahkemelerde Hakimler; kendilerine ayrılan mahkeme kürsüsünde, Savcılar; mahkeme heyetinin veya hakimin sağında ve muhakkak avukatlarla aynı hizada, mahkeme heyetinden aşağıda ayrı bir alanda, avukatlar ise; kararlara daha rahat itiraz edebilecekleri bir yerde ve muhakkak savcı ile aynı hizada... bulunurlar.
Old 23-06-2008, 09:49   #4
duyurucu1

 
Varsayılan

Alıntı:
Yazan Saim


Mahkemelerde Hakimler; kendilerine ayrılan mahkeme kürsüsünde, Savcılar; mahkeme heyetinin veya hakimin sağında ve muhakkak avukatlarla aynı hizada, mahkeme heyetinden aşağıda ayrı bir alanda, avukatlar ise; kararlara daha rahat itiraz edebilecekleri bir yerde ve muhakkak savcı ile aynı hizada... bulunurlar.

Sevgili Saim,
Sevgili Barış,

Şaka değil bu kanun teklifini bir üst yazıyla avukat kokenli milletvekillerimize mail ile gönderelim bakalım ne olacak?Kuyuya bir taş atalım belki içinde biri vardır da kafasına düşer.Ses getirir.

En fazla iki üç dakikalık mail gönderme zamanımızı alır.

Ne dersiniz?


Selam ve sevgiyle kalın
Old 23-06-2008, 12:15   #5
Av.Barış

 
Varsayılan

Hükümetin bunca gereksiz gündem maddesi arasından bizim için sembolik fakat önemli bir meseleyi gündeme alıp çeşitli zorluklar sonunda kanunu çıkardığını ve CHP'nin bunu A.Y mahkemesine iptal için başvurmadığını varsayarak kanunun yasalaştığını varsayalım
1-Yer düzenlemesini yapacak adamlar bu düzenlemeyi yaparken savcılar tarafından nasıl tepki ile karşılanacak ve bunlardan kaçı tutuklanacaktır?
2-Bu kanunu uygulayacak kaç adliye var?

Açıkça bu soruların cevaplarını merak ediyorum.
Kabul etmek gerekyor bizim hukuk sistemimizde hakim-savcı eşitliği sanık-müdafii eşitliği vardır.Kim ne derse desin.Bu tabuyu yıkmak daha uzunca bir süre gerektirmektedir.
Old 23-06-2008, 12:35   #6
duyurucu1

 
Varsayılan belki birileri uyanır

Alıntı:
Yazan Av.Barış
Alıntı:
Hükümetin bunca gereksiz gündem maddesi arasından bizim için sembolik fakat önemli bir meseleyi gündeme alıp çeşitli zorluklar sonunda kanunu çıkardığını ve CHP'nin bunu A.Y mahkemesine iptal için başvurmadığını varsayarak kanunun yasalaştığını varsayalım
1-Yer düzenlemesini yapacak adamlar bu düzenlemeyi yaparken savcılar tarafından nasıl tepki ile karşılanacak ve bunlardan kaçı tutuklanacaktır?
2-Bu kanunu uygulayacak kaç adliye var?

Açıkça bu soruların cevaplarını merak ediyorum.
Kabul etmek gerekyor bizim hukuk sistemimizde hakim-savcı eşitliği sanık-müdafii eşitliği vardır.Kim ne derse desin.
Alıntı:
Bu tabuyu yıkmak daha uzunca bir süre gerektirmektedir
.

Sevgili Barış,

Ben kanunları filan bir tarafa bıraktım.En basit bir mesele ile uğraşıyorum.Mahkemelerin iç işleyiş mekanizmaları nasıl olacak?Nasıl belirgin olacak?Uymayanlara karşı ne yapılacak?Somut olarak.Disiplin mi?Ne yapılacak?Muğlak bir şey kalmasın istiyorum.Onun için en basit miş gibi görünen esasında geleneksel bir düşünceye karşı en zayıf olduğu yerden vuruyorum.Ve de vurmaya devam edeceğim.Belli mi olur belki birileri "ah ne vuruyonuz !"diye tepki gösterir.de uyanmaya başlar.

Selam ve sevgiyle kal.

Not:Bu ayağa kalkma meslesindeki Adalet Bakanlığının yayımladığı genelgeler nerde bulunur?hele bir de genelgeyi ve idari evrakları okuyalım.Onlar ne diyor.Varsa yapıştır.
Old 23-06-2008, 14:10   #7
Av.Barış

 
Varsayılan

Bu konu ile ilgili bir dava örneği.Daha öncede belirttim ve belirtmeye devam edeceğim.Yargıda hakim-savcı birlikteliği varken savcıların duruşmadaki yeri ile ilgili açılmış davanın sonucunu tahmin edersiniz herhalde.
Bilgi için danıştay sorgulaması yaptım ve davanın reddedildiğini gördüm.Şimdi temyiz aşamasında

BURSA NÖBETÇİ İDARE MAHKEMESİ SAYIN BAŞKANLIĞI
Eliyle

ANKARA İKİNCİ İDARE MAHKEMESİ SAYIN BAŞKANLIĞI’NA

ESAS NO : 2006/2331 E.

DAVALI İDARENİN 1. SAVUNMASINA
CEVAP VEREN
DAVACILAR :1-

2-
3-
DAVALI : Adalet Bakanlığı- ANKARA

SAVUNMA TEB. T. :

KONU :Yasal düzenleme yapılıncaya kadar, Cumhuriyet Savcısının duruşma sırasında hakimin yanında ve kürsüde bulunması işlemine son verilerek, savunma makamı ile aynı hizada ve hakime eşit uzaklıkta bulunması yönünde davacıların düzenleyici işlem tesis edilmesi talebini zımnen reddeden Adalet Bakanlığı’nın 28.2.2006 ve 3.3.2006 tarihli işlemlerinin iptali ve red işlemlerinin yürütmesinin durdurulmasına karar verilmesi istemiyle açılan davada, davalı Adalet Bakanlığı’nın 1. savunmalarına karşı cevaplarımızın sunulması ve davanın kabulüne karar verilmesi talebidir.

SAVCININ HUKUKİ DURUMU : Davalının savunmasına cevap vermeden önce savcının hukuksal durumunun ortaya konulması gerekmektedir.

Bilindiği üzere, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ; iddia makamı ile müdafaa makamı arasındaki münakaşaya hakimin iştirak etmediği ve iddia makamını ferdin oluşturduğu “ihtam” sistemi ile, ferde hiçbir hak tanımaksızın tüm muhakemeyi yargılama makamının yaptığı “tahkik” sistemi arasında denge kurmaya çalışarak, bu iki sisteminin beraberce muhakeme yaptığı “işbirliği sistemini” (karma sistemi) benimsemiştir.

6. Avrupa Başsavcılar Konferansında 29-31 Mayıs 2005 tarihinde Budabeşte’de kabul edilen “Savcıların Etik Davranışlarına Dair Avrupa İlkeleri”nde, savcıların, yasaya aykırılığın bir cezai yaptırım gerektirdiği durumlarda ; toplum adına ve kamu yararına , hem bireyin haklarını, hem de ceza adalet sisteminin gereken etkinliğini birlikte göz önünde bulundurarak hukukun uygulanmasını sağlayan kişiler oldukları belirtilmiştir. Budapeşte ilkelerinde ; savcıların adil yargılanma ilkesini gerçekleştirmeleri, görevlerini adil , tarafsız, objektif ve yasada öngörülen düzenlemeler çerçevesinde bağımsız olarak yerine getirmeleri gerektiği ifade edilmiştir.

Savcılık hakkında doktrindeki görüşler şöyledir ;

Savcılık bir makamı ifade eder. Savcılık devlet (kamu) adına iddia görevini yapar. Bunu ifade etmek üzere iddianamede davacı kısmında K.H. (Kamu Hukuku) ibaresi yer alır.

Savcılar icra organının temsilcisidirler. Çünkü ülkede kamu düzenini sağlamak görevi yürütme organına aittir. Savcı yaptığı görev itibarıyla bir yönden kamu düzeninin bozulmasını önlemekle, diğer yandan bozulan düzenin yeniden sağlanmasına katkıda bulunmaktadır. Savcılık ceza yargılamasında zorunlu ve temel bir taraftır. Bu nedenle reddedilemez. Savcılık bir bütündür.Tüm savcıları kapsar. Bu nedenle yargılama esnasında bir savcı diğer savcının yerine duruşmaya çıkabilir. Görev tüm savcıların kişiliğini yutar. Konuşan savcı kendi adına değil, savcılık adına konuşmuş olur. Savcı, mahkeme ve mağdur gibi taraflar karşısında bağımsızdır.

Devletin temel erkleri , yasama, yürütme, yargı olarak ayrıldığında, savcının yaptığı iş yürütme erki içinde düşünülmelidir. Savcı, yürütmenin bir görevlisidir. Savcı, suçla mücadele ederken, elinde kamusal yetkiler olan devlet organı olarak, sanığı da korumak zorundadır. Savcı, sanığın çıkarına olan durumları ortaya çıkardığında, yine toplum çıkarına hizmet etmiş olmaktadır. Bu noktaları ön plana çıkararak savcının taraf olmadığını ileri sürmek yerinde olmaz. Savcı yargılamanın tarafıdır ve işgal ettiği makam olarak taraflık statüsü vardır. Bunun sonucu olarak, yargılama sırasında savcı değişse bile, yargılama sürer, çünkü her gelen savcı makamı temsil eder, kişi olarak süjelik savcı bakımından söz konusu değildir. Savcıyı taraf kabul etmeyen görüşler tutarlı olmak için savcının da yargıç gibi yasaklanmasını, reddini ve çekinmesini kabul etmek zorundadırlar. Sonuç olarak bugün savcının ceza yargılamasında bir taraf olduğu, iddia görevini yaptığı, süjelik yönünden de makam olarak süje olduğu kabul edilmelidir.

Ceza muhakemesinde savcı ; suç haberini alır almaz, devlet adına, şüpheli veya sanığın, gerektiğinde lehine olarak da araştırma ve soruşturma işlemlerine girişmek, suç şüpheleri kuvvetli olduğunda dava açmak, açtığı davayı yürütmek, ve nihayet mahkemenin verdiği kararları yerine getirmek mecburiyetinde olan ve yasama-yürütme-yargı erklerinden yürütme içinde yer alan bir devlet memurudur. Türkiye’de savcıların, Cumhuriyet adına görev yaptıklarını belirtmek amacı ile ünvanları “Cumhuriyet Savcısı” olarak belirlenmiştir. Savcılık makamını işgal eden savcı, ceza muhakemesinin süjesidir ve devlet adına iddia görevini yerine getirir. Savcılık makam olarak taraf durumundadır. Savcının sanığın lehine olan hususları da incelemesi ve talep etmesi onun taraflılığına engel teşkil etmez, zira savcılığın amacı adaletin gerçekleşmesidir ve ceza muhakemesinde amaç maddi gerçeğe ulaşmak olduğuna göre, savcı bu amaç doğrultusunda hareket eder. Ayrıca CMUK da savcılığı taraf kabul etmiştir. Zira hakimin ve zabıt katibinin reddine ve yasaklılığına ilişkin hükümler koyan kanun, savcı için böyle bir hüküm sevk etmemiştir. Savcıyı taraf olarak gören bu yaklaşım, kanunun sistemi içinde tutarlıdır.

Tarihi gelişimde savcılığın göze çarpan vasıfları şunlardır : Suçluları ihtam edebilecek resmi bir organ, amme nizamının koruyucusu (veya kanun temsilcisi), adli makam nazarında icra kuvvetinin temsilcisi. Savcıyı hakime veya taraflara yaklaştırmak düşüncesine her zaman tesadüf olunmuştur. Bu iki istikametten birincisini seçmek savcıyı bir çeşit hakim yerine getirmek olur. “Dava” ile “hüküm” ü ayırmak isteğinin ve zaruretinin karşılanması imkansız hale gelir. Buna mukabil, savcıya kendi menfaatleri için hareket eden bir “taraf” demek de mümkün görülmemektedir. Savcının taraf olup olmadığı yolundaki tartışmada bir fayda yoktur. Savcı “adli görev” ifa eden bir organdan ibarettir.

Savcı, suç haberini alır almaz, kamu adına, şüpheli veya sanığın, eskiden farklı olarak , sadece gerektiğinde değil, her zaman lehine olarak da araştırma ve soruşturma işlemlerine girişmek , suç şüpheleri yeterli yoğunluğa ulaştığında iddianame düzenlemek, düzenlediği iddianamenin iade edilmemesi halinde açılmış olan kamu davasını yürütmek ve nihayet mahkemenin verdiği kararları yerine getirmek mecburiyetinde olan ve yasama-yürütme- yargı erklerinden yürütme içinde yer alan bir devlet memurudur. Ceza muhakemesinde savcılar taraf değildir. Bizce burada, olsa olsa bir “görünüşte taraflılık” söz konusu olabilir. Çünkü onlar, şüpheli veya sanığın hem lehine hem de aleyhine olarak soruşturma işlemleri yapmak durumundadırlar (CMK m 160/2). Savcı şüpheli veya sanığın haklarının koruyucusudur. Savcılar bağımsız değildir, özerktir. Çünkü onlar yürütme erki içinde yer alırlar ve bunlar için hiyerarşi söz konusudur. Yeni CMK, Adalet Bakanının savcıya emir verme yetkisini (Eski CMUK m 148) kaldırmış, bu suretle savcılığın “fonksiyonel özerklikten”, “fonksiyonel bağımsızlığa” doğru yelken açmasını sağlamıştır.

Her suçta, devlet, zarar gören taraflardan biridir. Bu sebeple her suçtan dolayı ceza davası açmak, toplum yararına olduğundan, devlet dediğimiz siyasi toplumun bir görevidir. Uygulamada “hukuku umumiye”nin tercümesi olarak “kamu hakları”nın gösterilmesi yersizdir. Davacının bir kişi olması gereklidir. Bu da savcı olmayıp, onun temsil ettiği devlettir. Savcılık, devlet adına iddia görevini yapan makamdır. Savcının görevi, devletin üç ana görevinden biri olan yargılama olmadığı gibi, diğeri olan yasamada değildir. Bunda da kimse tereddüt etmemektedir. O halde geriye yürütme kalmaktadır. Savcının görevi ancak yürütmeye girebilecektir.Savcılık, hakimlikle anı kanunda düzenlense dahi, istense de istenmese de, idare mekanizmasının bir parçasıdır. Savcı, muhakeme ilişkisinin süjesidir. ,fakat bu süjelik sıfatı kendisine, savcılık makamını işgal etmesi dolayısıyla verilmiştir. Savcılık makam ise, suçtan zarar gören taraflardan biri olan devletin iddia görevini yapmak üzere bir makamdır. Her muhakeme gibi, ceza muhakemesinde de yargılama makamından başka iki makam vardır ; iddia makamı ve müdafaa makamı. Bunların karşılıklı iki taraf olduğu, birinin tezi, diğerinin anti-tezi ileri sürme görevinden anlaşılmaktadır. Savcı, şahsı bakımından değil, işgal ettiği makam dolayısıyla taraftır. Savcının, hakim gibi, kürsüye çıkması için bir zaruret yoktur. Bilakis, savcıların da hakimler gibi mahkeme kuralına dahil sayılması şeklinde yanlış bir düşünceye yol açtığı, davacı ve hakim farkını gözden kaçırttığı için sakıncalıdır.

Savcının, yasama- yürütme- yargı erklerinden yürütme içinde yer alan devlet memuru niteliğinde ve muhakeme sırasında, devleti temsil ettiği ve makam itibarıyla taraf olduğu konusunda görüşler ağırlıktadır.

CEVAPLARIMIZ :

1) Kanunlarda düzenlenmemiş bir alanda yürütme organının subjektif hakları etkileyen bir kural koyma yetkisinin bulunmadığı iddiası.

Kanunda açık bir düzenleme bulunmaması durumunda, uygulamanın, evrensel normlar, uluslararası sözleşmeler ve mahkeme kararları, Anayasa ve yürürlükteki kanun hükümlerine göre yorumlanarak şekillendirilmesi gerekir. Anayasamızın 90. maddesine göre usulüne uygun olarak yürürlüğe konmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m 6 ve Anayasa m 36 kapsamında adil yargılanma hakkının tesisi, Anayasa m 2 uyarınca demokratik bir hukuk devleti olmanın gereği , silahların eşitliği sağlanarak, savcı ile müdafiinin konumu arasındaki uçurumu giderecek düzenlemenin yapılması gerekir.

Bu konuda, kanun bulunmaması, kanundan daha üst düzeyde bulunan normların dikkate alınmaması sonucunu doğurmaz.

Bu noktada ; davalı idare, uluslararası sözleşmede, savcıların savunma avukatlarıyla aynı düzeyde oturmalarına dair bir hüküm bulunmadığını ve sözleşme maddelerinin yorumuna ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da, mahkemelerimizde halen uygulanan yerleşme düzeninin, adil yargılanma hakkının ihlali niteliğinde olmadığına dair bir tespit veya yoruma yer verilmediğini belirtmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından karar verilmedikçe, düzenleme yapılmasına gerek olmadığı yönündeki yaklaşımı benimsemek mümkün değildir. Daha önceden verilen kararlar, evrensel normlar dikkate alınarak, Avrupanın veya batının zorlaması olmadan iddia ve savunmayı eşit konuma getirecek düzenlemeyi yapmamız gerekir. Savcıların oturma düzeni gibi, detayda kalan bir hususun , İnsan Hakları Mahkemesine havale edilmesi gerektiği intibaını uyandıran görüşü, haklı ve hukuki bulmuyoruz.

Davalının, Anayasa Mahkemesinin 22.12.1994 Tarih ve 1994/70 Esas, 1994/65-2 Karar sayılı Kararını emsal göstererek , kanunla düzenleme şartının bulunduğunu belirtmesi, yanıltıcı ve çarpıtıcıdır.

Şöyle ki ; söz konusu Anayasa Mahkemesi Kararı , Ulaştırma Bakanına, özelleştirme konusunda son derece belirsiz ve sınırsız yetkiler verilmesi nedeniyle, bu konunun, kanunla düzenlenmesi gerektiğini belirten bir karardır. Konumuzla bir ilgisi yoktur. Oysa, bu davayı açma nedenimiz ; hiç bir kanuni dayanağı olmaksızın, kürsüde , hakim yanında bulunan savcıların - kanunla düzenleme yapılıncaya kadar- kanun hükmünden öte bağlayıcılığı bulunan evrensel kurallar, uluslararası sözleşmeler ve anayasa hükümlerinin söz ve ruhuna ve bir iç hukuk normu olan Ceza Muhakemesi Kanunumuzun ruhuna ve sistematiğine uygun olarak, konumlarının belirlenmesidir.

Esasen, halen savcıların yargılamadaki konumunun yasayla düzenlenmemiş olduğu dikkate alındığında, davalının mantığına göre tüm yargılamaların kanunsuz yapıldığı dikkate alınarak geçersiz sayılması gerekecektir.

Kaldı ki ; CMK ile ilgili Adalet Komisyonu Raporunda ;

-“Bir hukuk devletinde, ceza takibine yetkili makamların, bir ceza muhakemesi işlemi yaparken devleti veya ferdi “kayırması” kabul edilemez.” (TBMM Adalet Komisyonunun CMK tasarısına İlişkin 1.12.2004 tarih ve 535/65 sayılı Raporundan)
denilerek, fert ve devlet arasında eşitsizlik yaratan uygulamaların benimsenmediği açıkça ifade edilmiştir.
2) Dava konusu istemin, yargılamanın şekline ve dolayısıyla yargı faaliyetinin yerine getirilmesi ile ilgili bir talep niteliğinde olduğu, Anayasanın 142. maddesine göre mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usullerinin kanunla düzenleneceği ve 138. maddesine göre de , hiçbir organ ,makam , merci ve kişinin yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremeyeceği ; genelge gönderemeyeceği ; tavsiye ve telkinde bulunamayacağı ; hükümlerine, dolayısıyla, kuvvetler ayrılığı ve mahkemelerin bağımsızlığı ilkesine aykırılık oluşturacağı iddiası.
Savcıların, savunma makamı ile eşit konuma getirilmesi yargı yetkisinin kullanılması niteliğinde değildir. Çünkü objektif nitelikte yapılacak idari bir düzenleme ile yargıya müdahale edilmiş olmaz. Savcılara, kanunla, kürsüde hakimin yanında oturma hak ve yetkisi verilmemiştir. Kanunla veya herhangi başka bir düzenleyici işlemle verilmemiş bir yetki de, kazanılmış hak doğurmaz. Mevcut uygulamanın ortadan kaldırılması ile savcıların bağımsızlığı, tarafsızlığı ile adil yargılanma gerçekleşecektir. Şöyle ki ;
7.9.1990 tarihli “Birleşmiş Milletler, Savcıların Rolüne Dair Yönergede”, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen “Savcılığın Ceza Adalet Sistemindeki Rolüne Dair (2000) 19 sayılı Tavsiye Kararında”, Avrupa Savcıları Konferansının 6. oturumunda belirlenen “ Savcıların Etik ve Davranışlarına Dair Avrupa Esaslarında (Budapeşte İlkeleri)”, savcıların ceza muhakemesinde tarafsız, objektif ve adil olacakları, adil yargılanmanın gerçekleştirilmesine ve ceza adaleti sisteminin düzgün işlemesine katkıda bulunacakları, işlerini herhangi bir ayrımcılıktan kaçınarak yürütecekleri belirtilmiştir. Bunlardan Budapeşte İlkelerinde, savcıların, silahların eşitliği ilkesini korumaları gerektiği açıkça ifade edilmiştir.
Görüldüğü gibi, savcıların savunma makamıyla eşit konuma getirilmesi ve silahların eşitliğinin sağlanması yolunda yapılacak düzenleme ile yargıya müdahale edilmiş olmamakta, aksine, adil yargılanma hakkının ihlali niteliğindeki mevcut uygulama, uluslararası normlara uygun hale getirilmektedir.
Kaldı ki ; 2992 Sayılı Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanunun, 1. maddesinde ; Adalet Bakanlığı’nın adalet kurumlarının geliştirilmesi ve denetimi, adalet hizmetleri ile ilgili araştırma ve hukuki düzenlemelerin yapılması amacıyla kurulduğu , 2. maddesinde de ; Kanunlarla kurulması öngörülen mahkemeleri açmak ve teşkilatlandırmak, her derece ve türdeki adalet kurumlarını planlamak, kurmak ve idarî görevleri yönünden gözetim ve denetimini yapmak ve geliştirmenin, adalet hizmetleriyle ilgili konularda, gerekli araştırmalar ve hukuki düzenlemeleri yapmak, görüş bildirmenin, Adalet Bakanlığı’nın görevi olduğu belirtildiğinden, Adalet Bakanlığının görev ve yetkisinde olan hususları düzenlemekten kaçınması mümkün olmamalıdır.
5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun 9. maddesine göre ceza mahkemelerini, 16. maddesine göre de Cumhuriyet başsavcılıklarını kurma hak ve yetkisine sahip olan Adalet Bakanlığı, objektif olarak yargılamada, yürütme organını temsil eden savcının konumunu belirleme hak ve yetkisine de sahiptir.

3) Savcının Anglo-Amerikan hukukunda olduğu gibi sadece şüphelilerin aleyhine olan delilleri değil, aynı zamanda onların lehine olan delilleri de toplaması, yargılamanın safahatına göre sonuçta mahkumiyet veya beraat talep edebilmesi, şüphelinin de haklarını koruması, maddi gerçeği araştırması, toplum adına hareket etmesi ve toplumsal iddia makamını mahkemede temsil etmesi , başkaca adli ve idari görev ve yetkilerinin bulunması, Cumhuriyeti savunma noktasında kendisine görev yüklenmiş olması durumları dikkate alındığında, savcı ile avukatın yargılama aşamasında duruşmadaki yerlerinin farklı olmasının tabii karşılanması gerektiği iddiası.

Anglo- Amerikan hukukunda da, savcının maddi gerçeği araştırması söz konusudur. Bir kimsenin üzerine atılan suçu işlemiş olduğunu varsaymak için muhtemel bir sebebin olup olmadığına ve şüpheliye karşı resmi suçlamalarda (iddianame) bulunup bulunulmayacağına karar vermek büyük jürinin (yargılama sırasındaki jüri değil !) görevdir. , Yani Amerika’da , özellikle federal alanda, bizdeki gibi savcının doğrudan dava açma hakkı bulunmamaktadır. Delillerin çok iyi toplanmış olması durumunda dava açılır. Bu nedenle , Amerika’da sanıkların %90 ının, ceza yargılamasının ilk safhasında bir anlaşmaya giderek suçlamaları kabul etmeleri söz konusudur. Kalan % 10 içinde, yani yargılamaya devam edilmesini talep eden kesim içinde suçlu bulunma oranı %80 den fazladır.

Amerika’da da savcı , hem suçun mağdurları için adalet sağlamak, hem de sanık için adil davranmakla yükümlüdür.

Savcının sanık lehine delil toplayabilmesi veya sanığın beraatini isteyebilmesi, hakimle yan yana oturmasını ve savunma makamından üstün tutulmasını gerektirmez. Böyle bir yorum, 5237 sayılı TCK'nın 6-d maddesiyle çelişir. Zira, avukat da, Yeni TCK sistematiğinde, yargı görevi yapanlar arasında sayılmış ve iddia makamıyla eşit tutulmuştur. Aynı yöndeki bir düzenleme de 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 1.maddesinde belirtilmiş olup, avukatın, bağımsız savunmayı serbestçe temsil edeceği hükme bağlanmıştır. Bu nedenle savcı ile avukatın duruşmadaki konumunun aynı olması gereklidir.

Savcının kimi veya neyi temsil ettiği ortaya konulmalıdır. Savcı, kamu adına hareket ederek , kamu davasında iddia görevini yerine getirdiğinden, devleti temsil etmektedir. Karar makamında olan ve CMK m 232 uyarınca Türk Milleti Adına Karar veren yargıç ise, milleti temsil etmektedir. Bu konudaki kavram kargaşasını bir yana bırakılıp savcının da, hakimin de aynı varlığı temsil ettiği varsayılsa bile, savcının makam olarak kamu davasında taraf olma durumu değişmez.

Savcının iddianamesi olmadan kamu davasının açılması mümkün değildir. En azından, iddianamenin kabulü ile açılan kamu davasının başında, savcı, sanık karşısında iddia görevini yerine getirerek taraf konumuna gelmiştir. Savcı yaptığı iş ve işlemlerde tarafsız olmak durumunda ise de, konum ve makam itibarıyla taraf durumundadır. Demokratik, sosyal bir hukuk devletinin temsilcisi konumunda olan savcı, suçsuz olduğuna inandığı kimsenin, yine de cezalandırılması gerektiğini iddia edememelidir. Bu nedenle, savcının, daha sonradan, sanığın beraatini veya lehine olan delillerin toplanmasını isteyebilmesi, onun savunma karşısında daha üstün bir konuma gelmesini gerektirmez. Aksinin kabulü, savcının, kamu davasında, karar makamı yerine geçmiş olması ve yargıca gerek duyulmaması sonucunu doğurur.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarına göre, bir yargıcın daha önce tahkikat aşamasında soruşturmayı yürüten savcı olarak görev yapmış ve bu bağlamda konuyu bir şekilde ele almış olması durumunda, tarafsızlığını kaybettiği kabul edilir (1.10.1982 , Piersack ) . AİHM de, savcının taraf olduğunu bu kararı ile teyit etmiş olmaktadır. AİHM , ilgili yargıcın yargılama sürecinde, savcılık makamında görev yapmasını yeterli bulmuş ve davada oynadığı rolün somut olarak kapsamının belirlenmesini gerekli görmemiştir. AİHM ne göre, isnadın esası hakkında karar verecek olan mahkemenin tarafsızlığının kuşkuya açık görünmeye muktedir olması yeterlidir. Tarafsızlık ilkesi ihlal edilmiştir.

Sonuçta, savcının çift yönlü bir fonksiyonun olması, yani yargılama sonunda hem beraat hem de mahkumiyet talep edebilmesi, onun yargılamada “TARAF” olması sonucunu değiştirmeyeceğine göre ; beraat veya mahkumiyet talep eden tarafın (kamusal iddia makamının), hükmü verecek bağımsız yargıcın (yargılama makamı) yanında olması gereksizdir. İddia eden ile yargılayanın yakın ve hatta savunma makamını dışlayacak tarzdaki iletişim ve etkileşiminin sonucu, ortak ve tek görüşe sahip makamlar haline geldiği uygulamada sıkça görülmektedir. Bu da, iddia edenin aynı zamanda hükmü verdiği, ortaçağ avrupası yargılama sistemini çağrıştırmaktadır.



Uygulamada, duruşma öncesinde yargılama makamını temsil eden yargıcın, iddia makamı temsil eden savcı ile, savunma makamında bulunan müdafi olmaksızın duruşma öncesi dosyalar hakkında görüştükleri bilinen bir vakıadır. Yine uygulamada, yargılama makamının görüşü savcı tarafından, iddia makamının görüşü ise yargıç tarafından bilinerek ve maalesef çok büyük oranda ortak görüşe sahip olunarak duruşmaya çıkılmaktadır. Savunma makamının temsilcisi müdafii ise tez ve sentezin tekilleştiği bir ortamda antitezi ileri sürmeye çalışmaktadır. Bu itibarla savcının yargıca mahkeme salonlarında eşit uzaklıkta bulunması, sorunun çözümü için tam olarak yeterli olmayıp, bir adım ötesinde savcılık ve mahkeme teşkilatlarının binalarının da ayrılması gerekmektedir.

Ceza Muhakemesi Kanunu sistematiğimiz bir bütün olarak incelendiğinde de, yargılama boyunca ve yargılama faaliyetinin tüm aşamalarında, yargılama makamından sadece ve sadece talep etme yetkisi bulunan ve bu bağlamda yargılama boyunca müdafaa ile tamamen eşit haklara sahip olan (silahların eşitliği ilkesinin doğal sonucu) savcının, duruşma salonlarındaki mevcut konumunun ne kadar yanlış olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.


4) Cumhuriyet savcılarının hakimlerle birlikte aynı platformda yer almasına dair uygulamanın Fransa ve Almanya’da da bulunduğu iddiası.

Söz konusu ülkelerde savcı ile savunma avukatı aynı seviyededir. Bu ülkelerde duruşmalarda bulunmuş akademisyen ve avukatlarla yaptığımız görüşmelerde, bu husus açıkça ifade edilmiştir. Davalının aksini somut belgelerle kanıtlaması gerekir. Fransa ve Almanya’daki savcılık kurumu o ülkedeki şartlara göre değerlendirilmelidir. Kaldı ki söz konusu ülkelerde, savcı ile hakimin arasındaki organik bağ kesilmiş, savcıların mahkeme salonlarına girişleri, çalıştıkları binalar ayrılmış durumdadır. Adalet Bakanı dahi 4.12.2004 tarihli Meclis oturumunda Almanya’da savcı ile avukat arasında bir faklılık olmadığını belirtirken, nasıl oluyor da Adalet Bakanlığı aksi doğrultuda savunma yapıyor anlamış değiliz. Sayın Adalet Bakanı söz konusu konuşmasında aynen ;

-“Almanya'da bizimki gibi değil; onu da, şöyle okuyayım: Elimdeki metinde, aynen "Almanya'da ise, saray içinde yer alan mahkemelerde hâkim ve savcı yüksek konumda bulunurken, yeni yapılan duruşma salonlarında -eyaletlere göre değişiyor- hâkim dahil, tüm mahkeme süjeleri aynı düzlemde oturmaktadır" diyor; hâkim dahil; bakın, orada farklı. Şimdi, bu getirilen sistemde, hâkim yukarıda; iddia edilen sistemde, savcı ile sanık tarafı aynı düzlemde. Halbuki, yeni Alman düzeninde, hâkimi, savcısı ve sanık tarafı aynı düzlemdedir diye, bir bilim adamımızın -oradaki uygulamayı da bilen bir arkadaşımız ve biz, usul düzenlemelerinde ondan çok istifade ettik- metni var. Bu bilgiyi de takdirlerinize arz ediyorum.”


Ayrıca, davalı idare, çelişkili davrandığından, bu konudaki beyanına itibar edilmemelidir. Şöyle ki ; savcının avukattan yukarıda oturmasının Fransa ve Almanya'da da var olduğu belirtilmiş, fakat bunun yasal dayanağı olmadığı, bir ''benimsenmiş uygulama'' olduğuna değinilerek, yasayla düzenlenmeyen bir fiili durumun varlığının olağan karşılanması gerektiği kabul edilmişken , aynı dilekçede, mahkemelerin işleyişinin ''kanunla'' düzenlenmesi gerektiğinin, belirtilmesi bir çelişkidir.

Ayrıca, savunma dilekçesinin 5.sayfasının son paragrafında belirtilen ve Türkiye'de İstinaf Mahkemelerinin Kurulmasına Destek Projesi adı ile anılan proje kapsamında AB ile yapılan görüşmeler sonucunda, Ankara,Diyarbakır ve Erzurum'da kurulacak olan istinaf mahkemelerinde savunma avukatıyla savcının aynı platformda yer alacakları konusunda ''görüş birliğine'' varılmış olmasının belirtilmesi de, uygulamanın yanlışlığını Adalet Bakanlığı'nın kabul ettiği anlamına gelmektedir.

Aynı şekilde, savunma dilekçesinin 6.sayfasının 2.paragrafında, Adalet Bakanlığı tarafından 5271 sayılı CMK'nın etkin şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla 24.7.2006 tarihinde gönderilen 34332 sayılı genelge ile savcıların müzakereler sırasında duruşma salonundan çıkmalarının istenmesi, Bakanlığın uygulamada böyle bir durumun varlığını kabul ettiği anlamında yorumlanmalıdır kanısındayız. Zira, zaten ortada olmayan bir uygulamanın yaşama geçmesi için genelge göndermeye gerek var mıdır? Uygulamada savcılar duruşma salonunda bulunmakta ve müzakereye katılmaktadırlar ki, böyle bir genelge göndermeye gerek duyulmuştur.

Adalet Bakanlığının savunmalarındaki çelişkiler, davada ne kadar haklı olduğumuzu kanıtlamaktadır.

5) Şayet, Cumhuriyet savcısı sadece iddia makamı olarak savunmanın karşısına getirildiği taktirde, sanığın mutlak olarak cezalandırılması yönünde müdafaa makamı ile mücadele etmesi sonucunu doğurabilecektir iddiası.

Bu iddia da doğru değildir. Eğer savcının savunma makamı ile karşı karşıya gelmesinin böyle bir psikolojik etki yaratacağı endişesi varsa, savunma makamı ile hakim karşısında yan yana yer alarak bu endişe giderilebilir.

6) Savcıların atanma usulü, hakimler gibi Adalet Bakanlığı’na idari yönden bağımlı olmaları ve Adalet Bakanının, Cumhuriyet savcılarına ceza kovuşturması açma emri verme yetkisinin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile kaldırılmış olması karşısında, objektif olarak dışarıya verilen görüntü açısından tarafsızlık ilkesinin zedelenmeyeceği iddiası.

Bu görüşe de katılmak mümkün değildir. Savcıların atanma usulü veya idari bağımlılıkları veya Bakanlıktan emir almamaları, iç ilişki bakımından önem taşımakta olup, bunun duruşma salonundaki, tarafsızlığı bertaraf edici hiçbir etkisi yoktur.

Madem ki Bakanlık uygulamanın doğru olduğu görüşündedir o halde neden yeni Bölge Adliye Mahkemelerinde savcıyla avukat eşit platformda yer alacaktır?

Ayrıca, Bakanlık da gayet iyi bilmektedir ki AİHM, önüne bir uyuşmazlık geldiğinde somut olayın özelliğine göre o uyuşmazlığı değerlendirmekte ve ilgili sözleşme hükmünü somut olaya göre yorumlamaktadır. Savcının kürsüdeki yeriyle ilgili bugüne dek AİHM'nin önüne bir dava gitmediği için AİHM'in bu konuyu değerlendirme olanağı olmamıştır. (Ancak,davamızda iç hukukta sonuç alamadığımız takdirde bu konuyu AİHM'e taşıyacağımızdan kuşku duyulmamalıdır.)

DGM'lerdeki askeri yargıcın ''görünüş itibarıyla'' mahkemelerin tarafsızlığına gölge düşürmesi nedeniyle, Türkiye, AİHM Kararı ile mahkum olmuştur. (AİHM'in Incal-Türkiye Kararı (9.6.1998). Aynı şekilde, savcının kürsüde ve yargıçların yanında bulunması da, “görünüş itibarıyla”, mahkemelerin tarafsızlığına gölge düşürdüğünden, Türkiye’nin AİHM Kararı ile mahkum olması söz konusu olacaktır.

-“Adaletin yalnızca yerine getirilmesi yetmez, aynı zamanda yerine getirildiğinin de gösterilmesi gerekir.” ,

Savcıların kürsüden inmeleri, iddia ve savunmanın, mahkeme karşısında eşitliğinin sağlanması açısından zorunludur. Şekilde eşitlik sağlanmadan , esasta eşitlik sağlanması mümkün değildir. Savcının müzakereler sırasında dışarı çıkmaması , konuşurken veya hüküm fıkrasının okunması sırasında ayağa kalkmaması, savunmadan daha değişik giyinmesi, daha yukarıda ve hakim yanında durması gibi şekli eşitsizlikler giderilmedikçe, yargılamanın adil sayılması mümkün değildir.

7)Yargı geleneğinden kaynaklanan uygulamanın kamuoyu tarafından da benimsendiği, sadece bu uygulama nedeniyle silahların eşitliği ilkesinin ihlalinden söz edilemeyeceği, ancak uygulamanın değiştirilemeyeceğine ilişkin de emredici bir düzenleme bulunmaması karşısında, gelecekte ekonomik şartlara göre yeniden değerlendirme yapılabileceği iddiası.

Yargı geleneğinden kaynaklandığı iddia edilen uygulamanın kamuoyu tarafından da benimsendiği iddiası doğru değildir. Özellikle savunma makamını temsil eden avukatların ezici çoğunluğu bu uygulamaya karşıdır. Toplumdaki genel görüş ve basın organlarına yansıyan demeçler ve doktrin görüşleri de savcıların kürsüdeki yerinin yanlışlığını ifade etmektedir.

“Hukukta adil olmanız yeterli değildir. Adil olduğunuzun görünür olması da gerekir. Bu, şu demektir. Bir mahkeme salonuna girdiğinizde, kürsüde hâkimlerin yanında savcının oturmaması demektir. Siz savunma avukatı olarak mahkeme salonundaki sırada otururken, mübaşirin sizi hiç umursamadan ayağınıza basıp gidememesi demektir.”

Ayrıca, ekonomik şartlara göre yeniden değerlendirme yapılmasından ne kast edildiğini anlamış değiliz. Söz konusu çarpıklığın giderilmesi için büyük çaplı parasal bir harcama söz konusu değildir.

Kaldı ki ; Adalet Bakanı, 4.12.2004 tarihi meclis oturumunda aynen ;

-“Özü itibariyle, ben de, bu düzenlemelerin belli bir süre sonra Türkiye'nin gündemine geleceğine, bunu yapacağımıza inanıyorum; ama, kabul edelim ki değerli arkadaşlarım, şu iki sene içerisinde o kadar çok, o kadar yoğun değişiklikler yaptık ki, hepsini de bu sene içerisinde, bir kanun içerisinde çözmemize gerek yok. Bunu, zaman içerisinde, belki bir başka dönemde; ama, Anayasanın ilgili maddelerinde de değişiklik yapmak kaydıyla... Çünkü, o değişiklik yapılmadan bir teşkilat yasasını çıkarmak da mümkün değil, Anayasaya aykırı bir düzenleme yapmış oluruz. Bütün bunları hesaba katarak, inşallah, Anayasadan başlamak üzere, yargı hayatımızda bir başka temel değişikliği ileride yapma imkânı olur.”

Diyerek, mevcut uygulamanın ileride, değiştirilerek, düzeltileceğini ifade etmiştir.

8) İdarenin yargı kararı ile düzenleyici işlem yapmaya zorlanamayacağı iddiası.

Davalı, bu iddiasına dayanak olarak 18.1.1989 Tarih ve 1988/3 Esas, 1989/4 Karar sayılı Anayasa Mahkemesi Kararını göstermektedir. Oysa ki ; 22.5.1986 günlü, 3290 sayılı “24.2.1984 Tarih ve 2981 Sayılı Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi ve Bu Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesi Hakkında Kanun”un 9. maddesiyle 2981 sayılı “imar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun”un 16. maddesine eklenen son fıkranın birinci tümcesindeki “...... arsa payına bağlanmamış......” sözcüklerinin Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu savıyla açılan iptal davasının , davamız ile ilgisi bulunmamaktadır.

Olayımızda yargı kararı ile düzenleyici işlem tesisi söz konusu değildir. Evrensel hukuk normları, uluslararası sözleşmeler ve Anayasaya aykırı bir uygulamaya son verilmesi istenmektedir. Bu istemin reddi nedeniyle de dava açılmıştır. İdare tarafından benimsenerek fiilen uygulanmaya devam edilen düzenleyici işlemin, hukuka aykırı olduğu savıyla değiştirilmesi talep edilmiştir. Değişiklik isteminin zımni reddine dair kararla, yani uygulama işlemi ile birlikte, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu m 7/4 uyarınca mevcut düzenlemenin iptali için dava açılmıştır. Böyle bir davanın açılamayacağını iddia etmek , hukuka aykırı olduğu iddia edilen uygulamaların, hiçbir zaman, yargısal (hukuka uygunluk) denetiminin yapılamayacağı anlamına gelir ki, bu da hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.

SONUÇ VE İSTEK : Yukarıda açıklanan nedenlerle ; davalının haksız ve hukuka aykırı cevaplarının reddi ile haklı ve ispatlanmış davamızın kabulünü saygılarımızla kendi adımıza asaleten, Bursa Barosu Başkanlığı’na vekaleten arz ve talep ederiz. 02.02.2007.
Kendi adlarına asaleten Bursa Barosu Başkanlığı’na vekaleten

Av. Ali Arabacı Av. Cumhur Özcan Av. Nezih Sütçü




Av. Eralp Atabek Av.Burak Giray Av.Cankat Taşkın




Av. Şenay Özeray Av. Nalan Bener Av.Kadriye Gökçadır




Av.Fethiye Altıntaş Av.Hakan Özdemir Av.Kenan Şan
Old 11-01-2010, 09:44   #8
Av.Ömer U.L

 
Varsayılan

Sayın büyüklerim bu yazıyı yeni gördüm bir sonuç alabildiniz mi acaba?Bir de şu ayağa kalkma kalkmama sorununu çözecek hamleler yapsak iyi olur.Saygılarımla.
Old 16-01-2010, 00:22   #9
gençhukukçu54

 
Varsayılan

Ben konuyla ilgili bir hususun yasalaştırılmasına dayanarak acaba uygulanıyor mu diye merak ediyorum.
CMK Madde 55/2 de "Yemin edilirken herkes ayağa kalkar" diyor. Acaba tanığa yemin verilirken hakim ve savcı da ayağa kalkıyor mu uygulama da??

ben bir kaç duruşmaya izleyici olarak katıldım. tanık dinlenmesine hiç denk gelmedim savcının hiç ayağa kalktığını görmedim, hakimi ise bir kere gördüm. O da duruşma esnasında telefonu çaldı. bir an 3-5 saniye salon asi dizisinin müziğini dinledi o sırada da hakim telefonu açıp konuşmaya ve kendi odasına açılan kapıya yönelip odasına gitti. 5 dk sonra tekrar gelip duruşmaya devam etti.. Bunun alışıldık bir durum olmadığına inanarak klişe olmamasını umuyorum
Old 17-01-2010, 00:30   #10
üye25928

 
Varsayılan

Sayın Duyurucu1;

Olayın devamını merak ediyoruz, neden devam ettirmediniz ki?
Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
Her G.D Ayağa Kalkmayı Gerektirir Mi? Av.Fahri ALİMOĞLU Hukuk Sohbetleri 111 08-11-2012 15:55
118 kanun yürürlükten kalktı Seyda Hukuk Haberleri 0 27-04-2007 09:44


THS Sunucusu bu sayfayı 0,05709505 saniyede 14 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.