19-01-2011, 16:18 | #61 | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Şöyle düşünüyorum; öncelikle manevi tazminata neden olan olay belirlenmeli (özellikle kusurun ağırlığı). Aldatılma kişilik haklarına ağır zarar vermiştir. Yüksek bir tazminatı gerektirir (tazminatın kapsamını). Ve bu somut değerlendirmeyi, zarar veren kişi mal varlığı itibarı ile de karşılayabilecek durumda ise, manevi tazminatın miktarını gerçekçi(durumun gereğini) tutmak gerekir. En katılımcı saygılarımla, |
19-01-2011, 16:50 | #62 | |||||||||||||||||||||||
|
Katılımınız için teşekkürler Düşüncenize katılıyorum ve tam da altını çizdiğim hususla ilgili konunun tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Şöyle ki; (sizin anlatımınızla yola çıkarak) *manevi tazminata neden olan olay belirlendi ** kişilik haklarına ağır zarar verdiği ve tazminatı gerektirdiği de belirlendi *** somut değerlendirmede bu zarar 100.000 TL şimdi karşımızdaki kişinin (davalının) durumuna göre belirleme yapacağız. Somutlaştıralım: 100.000 TL- 50.000 TL - 20.000 TL v.s. oysa ki zarar 100.000 TL düzenlemenin ne gibi bir anlamı ve ehemmiyeti var? Tekrar teşekkürler, Saygılar... |
21-01-2011, 21:07 | #63 | |||||||||||||||||||||||
|
Kanunun ilgili maddesinin aşağıdaki düzenlemeler mucibince değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu ahvalde usule ilişkin bir hususa Borçlar Kanunu'nda yer verilmesi gereksizdir (diye düşünüyorum ) 1086 S.K. m.74: "Kanunu Medeni ile muayyen hükümler mahfuz olmak üzere hakim her iki tarafın iddia ve müdafaalariyle mukayyet olup ondan fazlasına veya başka bir şeye hüküm veremez..." 1086 S.K. m.75: "Kanunun tayin eylediği istisnalardan başka hallerde hakim iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya iddia sebeplerini re'sen nazarı dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek hallerde dahi bulunamaz..." 1086 S.K. m.76: "Hakim re'sen Türk kanunları mucibince hüküm verir..." 6100 S.K.Tasarısı (Hükümetin Teklif Ettiği Metin m.30-Adalet Komisyonunun Kabul Ettiği Metin m.31):" Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz..." 6100 S.K. Tasarısı (H.T.E.M.m.31-A.K.K.E.M.m.32): "Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez..." 6100 S.K. Tasarısı (H.T.E.M. m.38-A.K.K.E.M. m.39): "Hâkim, Türk hukukunu re’sen uygular." Saygılar... |
22-01-2011, 21:00 | #64 | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Kanundaki düzenleme: "V. Sorumluluk sebeplerinin çokluğu 1. Sebeplerin yarışması MADDE 60- Bir kişinin sorumluluğu, birden çok sebebe dayandırılabiliyorsa hâkim, zarar gören aksini istemiş olmadıkça veya kanunda aksi öngörülmedikçe, zarar görene en iyi giderim imkânı sağlayan sorumluluk sebebine göre karar verir." şeklindedir. "Zarar gören aksini istemiş olmadıkça" ibaresinin eklenmesi ile maddenin yanlış anlaşılabileceği ihtimali giderilmiştir. Tasarıdaki düzenleme, 1086 S.K. m.74 ve 75'e aykırılık teşkil edecek şekilde algılanabileceği için doğru değildir. (Genel gerekçe ve/veya madde gerekçesinde herhangi bir açıklama bulunmamakla birlikte) Düzenleme doktrinde bazı yazarların haksız fiile ve bazı yazarların da borca aykırılığa üstünlük tanıması hususunu açıklığa kavuşturmak için yapılmış gibi görünmekte ise de; (düzeltmeye rağmen ) usule ilişkin bu düzenlemeye Borçlar Kanunu'nda yer verilmesinin gereksiz olduğu kanaatindeyim. Saygılar... |
23-01-2011, 10:16 | #65 | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Çok isabetli bir yaklaşım olduğu düşüncesindeyim. HUMK'a bu yönde eklenecek bir hüküm ile sadece Borçlar Kanunu ile sınırlı değil, tüm kanunlarda buna benzer [sorumluluk sebeplerinin yarıştığı] haller için uygulanabilir bir usul belirlense daha iyi olurdu. |
23-01-2011, 15:22 | #66 | |||||||||||||||||||||||
|
Türk Borçlar Kanunu ve Adalet Komisyonu Raporu'ndan: Önerge gerekçesi aynen şöyledir: “Borçlar Kanununda, ölüme ve vücut sakatlığına bağlı zararlar ayrı hükümler hâlinde düzenlenmiştir. Ayrı düzenleme, kodifikasyon tarihi itibariyle bu zararların mahiyetinden, yeni kanunumuz bakımından ise, ek olarak bu zararların insan hakkı niteliklerinden kaynaklanmaktadır. “İnsan Zararları” olarak da kavramlaştırılabilecek olan bu zararların hesabında Borçlar Kanunu, özellikle yeni 49-52 madde hükümleri, diğer özel yasalar ve sorumluluk hukuku ilkeleri gözetilecektir. Destekten yoksun kalma ve iş-göremezlik tazminatları, bu yönüyle takdir temelinden daha çok, bağımsız bir yapı özelliği kazanmış metrik temele (tazminat metriğine) dayanır (YHGK. 21.3.1990 t, 4-586/199-E/K; YHGK. 21.3.1990 t, 10-688/191-E/K. Any. m.19/ son fıkra, “…tazminat hukukunun genel prensipleri…” ibaresi). Bu zararların belirlenmesinde ortaya çıkan farklı uygulamaları yeknesaklaştırıcı yeni ve özel hükümler öngörülmüştür. Bu hükümlerin sevkinde tazminatın önleyici işlevi, insan hakkı karakteri, zarar vereni ödüllendirme sonucunu doğuracak yöntemlerden kaçınma ve sorumluluk hukukunun diğer ilkeleri esas alınmıştır. Sosyal güvenlik ödemelerinin, denkleştirme (indirim) işlevi görebilmesi, onun sorumluluğu doğuran olaya sebebiyet verenlere rücu edilebilmesine bağlıdır. Bir kural gereği rücu edilemeyen (emekli sandığı maaşı, malüllük aylığı, ölüm sigortası aylığı) sosyal güvenlik ödemeleri; teknik arıza, tam-kaçınılmazlık hâlindeki ödemeler ve benzeri ödemeler bu tazminatlardan indirilemeyecektir. Aynı şekilde prensip olarak rücu edilebilen sosyal güvenlik ödemelerinden bir kısmı rücu edilemeyen miktar dahi denkleştirilemeyecektir. Zarar görenin kusuruna (müterafik kusura) yansıyan sosyal güvenlik ödemeleri, tahsis tarihinden sonra meydana gelen sosyal güvenlik ödemelerindeki artışlar, kısmi kaçınılmazlık ve teknik arıza hâlindeki ödemeler ve benzerleri rücu edilemediğinden bu miktarlar dahi denkleştirilemeyecektir. İnsan zararlarına ilişkin tazminat hakkının, rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ve ifa amacını taşımayan diğer edinimlerle bir bağı ve bağlantısı yoktur. Bu nevi ödemelerin denkleştirilmesi, zarar vereni ödüllendirme anlamına gelir. Rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemelerinin, sorumluluk hukuku ile koruma altına alınan tazminatı ikame veya telafi fonksiyonları bulunmamaktadır. Tazminata, rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile yahut ifa amacı taşımayan diğer ödemelerle karşılanmayan zarar biçiminde bir yaklaşım, ne onun kaynağı ile ve ne de onun işlevi ile bağdaşmaz. Bu yönüyle sorumluluk (tazminat) hukuku ile sosyal güvenlik hukuku arasında bir mahiyet farkı bulunmaktadır. Öte yandan rücu edilemeyen sosyal güvenlik hak ve ödemelerinin oluşmasında zarar verenin bir katkısı olmadıktan başka, rücu edilen ödemelere nazaran zarar verenin mükerrer ödemesi de yoktur. Rücu edilememe durumunda denkleştirmenin kurucu unsuru olarak illiyet bağı koşulu da gerçekleşmemektedir. İfa amacı taşımayan ödemeler, tazminattan indirilemeyecektir. Zarar veren yahut üçüncü kişi tarafından ödeme kastı dışında kalan saiklerle yapılan ödemeler (sözgelimi yardımlar ve benzerleri) denkleştirilemeyecektir. Zarar görenin mamelekine yukarıda belirtilen türden dâhil olan ödemelere, tazminat hakkını veya destek ilişkisini çökerten bir etki tanınamaz. Tersine bir yaklaşım, sorumluluk hukukunun önleyici (tenkil) karakteri ile de bağdaşmaz. Yasa koyucu bu tercihi ile farklı uygulamaları hak ekseninde bütünleştirmiştir. Tasarının 49-52 hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanan insan zararı kökenli tazminata, hâkim, genel takdir hakkı (TMK m.4) yahut hakkaniyet (818 sayılı BK m.43) kurallarına dayanarak müdahale edemeyecektir. Tazminat, azlığından bahisle takdiren artırılamayacak, çokluğundan bahisle takdiren indirilemeyecektir. Zarar görenin hafif kusuru ile müzyakaya düşme (yoksullaşma)nin bir arada gerçekleşmiş olması (Tasarının 52/II, 818 sayılı BK m.44) hâli ve Tasarının m.52/I hükmündeki özel hâller ile denkleştirme dışında, uygulamada adlandırıldığı şekliyle “çokluk indirimi/hakkaniyet indirimi yahut azlık artırımı/ hakkaniyet artırım” yolu kapatılmıştır. Yürürlükteki hukuka göre objektif veri ve ölçütler temelinde belirlenen tazminat (hakkı), iktisadi görünümü itibarıyla ayrıca bir mülkiyet hakkı karakterindedir. Bu yönüyle tazminat, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 1 Nolu ek-protokolün 1 inci maddesi kapsamında özel koruma görmektedir (Any.m.90). Yasaya ve hesaplama ilkelerine uygun olarak belirlenen ve denkleştirilen tazminata artırıcı veya azaltıcı yönde bir müdahale, bu hakkın ve nesafet hukukunun mahiyeti ile bağdaşmaz. Tazminatın hesaplama sonunda az veya çok çıkması, yargının yahut yargıcın sorunu değildir. Tazminatın önleyici işlevi, kriterlere ve verilere uygun olarak belirlenen sonuca (miktara), alacaklı ve borçlu dışında bir özne tarafından dokunulmamasına bağlıdır. Bu, hâkim de olsa... Vücut bütünlüğünün bozulmasına veya ölüme bağlı zararların idarenin sorumluluk sebeplerinden doğmuş olması hâlinde dahi bu Kanun hükümleri uygulanacaktır. Doğrusu, insan zararlarında farklı hukuk düzenlemelerinden bütüncül bir düzenlemeye ve yargı birliğine geçmektir. Teklif, bu amaca yönelik ön-adım niteliğindedir.” Madde belirtilen gerekçeyle kabul edilmiş ve Tasarının sonraki maddeleri buna göre teselsül ettirilmiştir. Bu Maddenin birinci fıkrasının son cümlesinde öngörülen artırma veya azaltma yasağı, sorumluluk hukukunun öngördüğü hesaplama yöntemiyle ortaya çıkan miktarla ilgilidir. Başka deyimle yöntemine göre belirlenen tazminatın çok az çıkması hâlinde artırılması, çok yüksek çıkması hâlinde azaltılması, hâkimin bu yolla belirlenen miktara müdahale yetkisinin bulunmadığı vurgulanmaktadır. Bünyevi istidat, kaçınılmazlık, hatır taşıması gibi hesaplama yöntemiyle ilgili bulunmayan nedenler, hakkaniyet hukukunun gerekleri içinde elbette ki birer indirim nedenleridir. Hâkimin, bu hâllerde 818 sayılı Borçlar Kanununun 43 (Tasarı m.51) ve Türk Medenî Kanununun 4 üncü maddeleri kapsamında takdir hakkı vardır. Düzenleme ile amaçlanan husus, yöntemince belirlenen tazminatın miktarı esas alınarak, azlığı yahut çokluğuna dayalı bir takdir hakkının bulunmadığı hususudur. Önergenin gerekçesinde vurgulandığı üzere yasa, yüksek bir miktar içermesi hâlinde tazminattan indirimi, borçluyu aşırı ekonomik zorluğa düşürmüş olması hâli ile sınırlamıştır. Bu hâlde dahi borçlunun kusurunun hafif olması ve hakkaniyetin indirimi gerekli kılması kurucu unsurdur (818 sayılı Borçlar Kanunu m.44/II, Tasarı m.52/II). Yoksullaşmaya dayalı indirim kuralının insan zararlarında da (m.55) uygulanacağı tabiidir (m. 52/II). Bilirkişi raporlarının sorumluluk davalarındaki delil işlevi diğer davalardakinden farklı değildir. Hâkim tazminat hesabında temel alınan varsayımları, yöntemleri ve hesap işlemini denetleyebilir. Ayrıca tazminat hesabına ilişkin bilirkişi raporu, diğer davalarda olduğu gibi sorumluluk davalarında da hâkimi bağlamaz." * Desteğin ölümüne sebebiyet veren veya husule gelen bedensel zarara sebep olan olay, haksız fiilden neşet etmiş ise denkleştirme sağlanabilmesi koşulu (gerekçede de değinildiği üzere) doğan zarar ile kişilere sağlanan fayda arasında uygun illiyet bağının bulunmasıdır. Bu ahvalde haksız fiil sonucu destekten yoksun kalan kişilere veya malule sigortaca bağlanan aylıklar ile zarar veren kişiden tevellüt eden zarar arasında uygun illiyet bağı olmamakla; bu durum zaten tazminattan indirim sebebi olamaz. Burada, sigortanın bağladığı aylıklar sigorta primlerinin yatırılmış olması ve bu meyanda sigorta mevzuatında öngörülen koşulun gerçekleşmiş olması sebebiyledir; başka bir deyişle aylık bağlanması sigortalı olunmasından kaynaklanır. Haksız fiilin koşulları ile çıkan bir neticenin düzenlenmesi yersizdir; her bir neticeye ilişkin kanun maddesi sevki Kanunun varlık amacına ve ruhuna aykırıdır. ** Kanunun gerekçesinde "bu zararların belirlenmesinde ortaya çıkan farklı uygulamaları yeknesaklaştırıcı yeni ve özel hükümler öngörülmüştür" denmektedir. Bu durumda kanunkoyucudan beklenen, yukarıdaki gibi -zaten- haksız fiil düzenlemesi sebebiyle denkleştirmede -yasadan kaynaklı olarak- göz önünde bulundurulamayacak (ki Kanun, uygulamadan evladır ) örnekleri değil; başkaca, kanunun düzenlemesine istisna getiren bir husus amaçlanmakta ise bunun vurgulanmasıdır (diye düşünüyorum ). Ayrıca yasaya uymayan şekilde bir uygulama yapıldığı düşünülmekte ise başka bir yasa maddesi ile bu uygulamaya son verilmesinin düşünülmesi ve bunun gerekçede açıklanmaya çalışılması (en hafif şekilde ifade etmek gerekirse ) hukuka aykırıdır. Saygılar... |
07-02-2011, 14:10 | #67 |
|
Eski 49. madde yeni 58.maddede bir husus dikkatinizi çekti mi üstadım?
Eski 49. maddede "şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi..." den bahsedilirken, bu madde yerine getirilen yeni 58.maddenin ilk fıkrasında aynen: "Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören..." şeklinde bir hüküm söz konusudur. Başka bir deyişle manevi zarar bakımından da eylem bakımından "hukuka aykırılık" olmasa bile tazminat istemek mümkün hale getirilmiştir. (Diye düşünüyorum) Yani 49/2 ile 58/1. madde arasında bir paralellik söz konusu... Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? |
07-02-2011, 14:42 | #68 | |||||||||||||||||||||||
|
Üstadım bence maddenin 4721 S.K. m.24'le beraber değerlendirilmesi gerekmektedir: 4721 S.K. m.24: "Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır." Bu meyanda "hukuka aykırı bir şekilde" ibaresinin fazladan olduğu düşünülmüş olabilir (diye düşünüyorum ) Saygılar... |
07-02-2011, 15:36 | #69 | |||||||||||||||||||||||
|
Evet üstadım, kişilik hakkının korunması MK.24'de belirtilmiş ve bazı istisnalar hariç (rıza, daha üstün nitelikteki özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması..) kişilik hakkını zedeleyici her eylem hukuka aykırı sayılmıştır. Eğer olayda kişilik hakkı zedelendiği halde bir hukuka uygunluk nedeni varsa bu durumda MK.'na göre eylem hukuka aykırı sayılmayacaktır. Ama kişilik hakkı yine de zedelenmiş olacaktır. İşte bu 58/1 bence hukuka uygunluk nedenleri olması halinde bile manevi tazminata imkan veriyor gibi... Saygılar, |
07-02-2011, 16:35 | #70 | |||||||||||||||||||||||
|
O zaman Anayasaya aykırılık söz konusu olacak üstadım(m.17-28-36 v.s.) Mesela hemen hemen tüm gazete haberlerine karşı manevi tazminat isteyebiliriz Ben bu şekilde değerlendirilmemesi gerektiğini; hukuka uygunluk sebeplerinin varlığı halinde kişilik hakkının zedelenmesinden bahsedilemeyeceğini düşünüyorum. Somutlaştırarak fikir jimnastiği yaptığımızda... Meşhur yargıtay kararına konu olay açısından bir somutlaştırma yaparsak 4721 S.K. m.24'e göre, davacı eşin "rıza"sının varlığı halinde kişilik hakkı zedelenmemiştir. Peki 6098 S.K. m.58'e göre kişilik hakkı zedelenmiştir ve manevi tazminata hükmedilecektir diyebilir miyiz??? Şayet evet 6098 S.K.'a göre manevi tazminata hükmedilmesi gerekir diyorsak hakkımızda dava ikame edilip redle sonuçlanarak kesinleşen kararlarda, basın haberlerinin içeriğinde yer alan durumlara ilişkin, tıbbi müdahalelerin birçoğunda... (örnekler çoğaltılabilir) da 6098 S.K. un uygulanması gerekecektir demeliyiz. Çünkü "hukuka uygunluk sebeplerini" yok saymak zorunda kalacağız(diye düşünüyorum ) Bir fiili "yasaklayan" bir kuralın olmaması ile bir fiil için "hukuka uygunluk nedeni"nin var olmasına bağlanacak sonuçlar farklı olacaktır üstadım; siz ne dersiniz? Saygılar... |
07-02-2011, 20:07 | #71 | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Önceki metinde kişilik hakkını zedeleyen eylem aynı zamanda "hukuka aykırı ise..." manevi tazminat talep edilebiliyordu. Şimdiki metinde "hukuka aykırılık" cümlesi çıkarıldığı için kanaatimce MK.24 hükmü karşısında bu hükümde bir eksiklik söz konusu olacaktır. Çünkü MK.24. maddeye göre hukuka uygunluk nedeninin varlığı halinde, eylem, kişilik hakkını zedelemekten çıkmış olmuyor sadece eylemde bulunan sorumlu tutulamıyor. Yoksa bu halde de kişinin yine kişiliği zedelenmiştir. "Rıza" olduğu için kişilik hakkı zedelenmesine rağmen eylemi yapan sorumlu tutulamıyor... (Diye biliyorum) Bu itibarla bahsettiğiniz örnekte olduğu gibi Davacı eyleme rıza göstermesine rağmen yeni Borçlar Kanunu 58/2 hükmünün eylemin "hukuka aykırı" olmasını aramayan, sadece "kişiliğin zedelenmesini kafi gören" lafzı karşısında manevi tazminat talep etmesine engel kalmamaktadır. (Diye düşünüyorum) Buna katılıyor muyum? Elbette ki hayır. Ama mevcut bu hükümden "Hukuka aykırı" cümlesi çıkarılmak suretiyle (bence) MK.24 hükmü ile uyumsuz bir hale sokulmuştur.
Bu kısmı anlayamadım üstadım. Ayrıca tekrar belirtmek istiyorum, hukuka uygunluk nedenlerini yok sayan ben değilim üstadım. Yeni Borçlar Kanununun 58/2 hükmü.
Mesela? Saygılar, |
07-02-2011, 23:55 | #72 |
|
4721 S.K. m.24/2: "Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır."
6098 S.K. m.63: "Kanunun verdiği yetkiye dayanan ve bu yetkinin sınırları içinde kalan bir fiil, zarara yol açsa bile, hukuka aykırı sayılmaz. Zarar görenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar, zarar verenin davranışının haklı savunma niteliği taşıması, yetkili kamu makamlarının müdahalesinin zamanında sağlanamayacak olması durumunda kişinin hakkını kendi gücüyle koruması veya zorunluluk hâllerinde de fiil, hukuka aykırı sayılmaz." 6098 S.K. m.58/1:"Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir." Diğer örnekleri verme sebebim aşağıdakilere benzer şeylere dikkat çekmek içindi: İcra memurunu aldık ve haciz yapıyoruz üstadım; hacze gittiğimiz şahsın kişilik hakkı zedelenir mi? Mutlaka (diye düşünüyorum ) Lakin burada kanundan kaynaklanan bir yetkinin kullanımı var, hukuka aykırı değil; bunu hukuka uygunluk sebebi saymadığımız takdirde ve 58.maddenin lafzına bağlı kalırsak (hukuka aykırı olmasa da) hacze gittiğimiz ve kişilik hakkı zedelenen borçlu manevi tazminat talep edebilir? Anayasanın 36. maddesine göre savunma hakkımız var. Bir boşanma davasında davacı eşini aldatmaktadır, cevap dilekçemizde yazıyoruz, ispatlıyoruz, karar gerekçesine yazılıyor ve karar kesinleşiyor; hukuka aykırılık yok; fakat bu kişinin kişilik hakkı zedelendi. Manevi tazminata hükmedilebilir? Kişilik hakkı mutlak bir hak ve buna saldırı, mutlak hak olması sebebiyle hukuka aykırı sayılıyor. Lakin 4721 S.K. m.24/2'deki düzenlemeler hukuka aykırılığı ortadan kaldırıyor. Elbette ki kişilik hakkının zedelenmesinin ortadan kalkması, yok olması durumunu yaratmaz. Fakat "rıza"nın varlığı halinde -hukuka uygunluk sebebi-nden dolayı 6098 S.K. m.58/1 anlamında kişilik hakkının zedelendiğinden bahsedilemez (demek istiyorum); başka bir deyişle BK m.58/1 kişilik hakkı zedelendiğinden dolayı tazminatı düzenliyor ve bu anlamda kişilik hakkı zedelenmemiştir, tazminata mahal vermez diyorum Siz, benden çok daha doğru ve düzgün ifade etmişsiniz Diğer taraftan yargıtay, verdiğim örnekteki "rıza"yı da mutlaka ahlaka aykırı sayacak, kabul etmeyecek (belki tenkis sebebi sayar ) ve güzel bir gerekçe yazacaktır (lakin ben o örneğe sebep olan kararın hukuki olduğu kanaatinde değilim ve bu gerekçelerine de katılamayacağım ) Ayrıca ve özellikle belirtmek isterim ki siz "hukuka uygunluk sebebini" ortadan kaldırıyorsunuz demiyorum ; mesajlarımın fikir teatisi-fikir jimnastiği-hukuki tartışma v.b. şeklinde nitelendirilmesi saikime daha uygun olacaktır, emin olun Ve son olarak fiil hukuka aykırı olmasa da zarar var ve hukuka uygunluk sebepleri de olsa zarar var şeklinde bir yaklaşımla verilecek kararlara sebep olursa maddenin iptali gerekecektir (diye düşünüyorum ) P.S: Gerekçesine de baktım ve bu konuda bir açıklama yapılmamış Saygılar... |
08-02-2011, 00:02 | #73 | |||||||||||||||||||||||
|
Üstadım 58. maddeye "Hukuka aykırı olarak" ibaresi eklenmelidir, diye düşünüyorum... Saygılar, |
08-02-2011, 00:09 | #74 | |||||||||||||||||||||||
|
Tartışmaların önlenmesi ve özellikle haksız uygulamalara yol açmaması açısından uygun olacaktır üstadım Bir de bu arada BK m.49'un 1988 değişikliği öncesi halini buldum ekleyeyim: "Şahsi menfaatleri haleldar olan kimse hata vukuunda zarar ve ziyan ve hatanın hususi ağırlığı icap ettiği surette manevi zarar namiyle bir meblağ itasını dava edebilir. Hakim bu tazminatın itası yerine diğer bir tazmin sureti ikame yahut ilave edebilir." Saygılar... |
13-02-2011, 15:55 | #75 | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
(Faks mesajı konusunda) İspat Hukuku Açısından Bilgi: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.202: "(1) Senetle ispat zorunluluğu bulunan hâllerde delil başlangıcı bulunursa tanık dinlenebilir. (2) Delil başlangıcı, iddia konusu hukuki işlemin tamamen ispatına yeterli olmamakla birlikte, söz konusu hukuki işlemi muhtemel gösteren ve kendisine karşı ileri sürülen kimse veya temsilcisi tarafından verilmiş veya gönderilmiş belgedir." Gerekçesi: Madde, senetle ispat kuralının istisnalarından biri kabul edilen, delil başlangıcının bulunmasını düzenlemektedir. Bu konuda 1086 sayılı Kanundaki düzenleme esas alınmıştır. Ancak, maddenin ikinci fıkrasında, 1086 sayılı Kanunun 292 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “vukuuna delalet eden” ifadesi yerine, hem Türk uygulama ve öğretisinde hem de mukayeseli hukukta genellikle benimsenen anlayışa uygun olarak, “muhtemel gösteren” ifadesi kullanılmıştır. Öte yandan, haberleşmenin önemli bir türünü oluşturan faks mesajlarının delil değerini, delil başlangıcı olarak benimseyen içtihatlarla uyum sağlanması amacıyla, “verilmiş” sözcüğünün yanına “gönderilmiş” sözcüğünün de ilâve edilmesi kabul edilmiştir. Böylece, faks mesajı ve bu konudaki benzer yollarla göndermenin, bir belgenin verilip verilmemesi sayılmasına ilişkin tereddüt ve tartışmaların önüne geçilebilecek, teknik araçlarla gönderilen belgeler de delil başlangıcı sayılabilecektir." Saygılar... |
25-02-2011, 10:44 | #76 |
|
Sözleşmeden dönme(108/1) konusun nasıl ifade edilmiş diye baktımda;108de"Akitten rücu eden alacaklı, vaidolunan şeyi vermekten imtina ve tediye eylediği şeyi istirdat edebilir"ifadesi yerine "Sözleşmeden dönme hâlinde taraflar, karşılıklı olarak ifa yükümlülüğünden kurtulurlar ve daha önce ifa ettikleri edimleri geri isteyebilirler. Bu durumda borçlu, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat edemezse alacaklı, sözleşmenin hükümsüz kalması sebebiyle uğradığı zararın giderilmesini de isteyebilir"demekte,
gerekçede de "818 sayılı Borçlar Kanununun 108 inci maddesinin birinci fıkrasında kullanılan “Akitten rücueden alacaklı” şeklindeki ibare, Tasarının aynı maddesinin üçüncü fıkrasında “Sözleşmeden dönmehâlinde taraflar” şeklinde değiştirilmiştir. Gerçekten, karşılıklı edimleri içeren bir sözleşmedetarafların, birbirlerine karşı, aynı zamanda hem alacaklı ve hem de borçlu oldukları göz önünde tutulursa,Tasarıda kullanılan “taraflar” şeklindeki ibare yerindedir. Çünkü, böyle bir sözleşmede,kendi edimini ifa eden taraf, bir yandan “borçlu” sıfatıyla hareket etmekte, diğer yandan karşı edimalacağı yönünden “alacaklı” sıfatını kazanmaktadır. Maddenin son fıkrasında, borçlunun temerrüdü nedeniyle sözleşmeden dönen alacaklının uğradığı zararın giderilmesini isteyebileceği belirtilmektedir. Burada, alacaklının giderilmesini isteyebileceği zarar, olumsuz zarar, yani sözleşme yapılmamış olsaydı uğramayacak olduğu zarardan ibarettir" demektedir." Böylece doktrinde tartışmalı olan hususlara da açıklık getirilmiş... |
13-04-2011, 00:21 | #77 |
|
"MADDE 55- Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez. Hesaplanan tazminat, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılamaz veya azaltılamaz.
Bu Kanun hükümleri, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine ya da kişinin ölümüne bağlı zararlara ilişkin istem ve davalarda da uygulanır. ; böylece m.55 olarak belirttiğimiz madde; Kanunun 56.maddesi olmuştur." bu madde hakkında fazla açıklama yapmamışınız... |
13-04-2011, 09:22 | #78 | |||||||||||||||||||||||
|
Aslında akitten dönme (rücuu) halinde menfi zarar talep edilmesi gerektiği hususu tartışmalı da değildi. Yargıtay kararları istikrarlı biçimde bu yöndeydi. Doktrin de aynı fikirdeydi diye biliyorum. |
13-04-2011, 21:01 | #79 | |||||||||||||||||||||||
|
Sayın Dikici belki uygulmada yoktur ama doktrinde şöyle bir tartışma vardı. Alacaklı ifadan vazgeçip sözleşmeden döndüğü takdirde, dönme nasıl bir hukuki sonuç doğuracaktır? Bir görüş diyordu ki; dönme ile sözleşme hülkümsüz hale gelir ve taraflar ifa edilen edimleri sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre alır. Bunun diğer bir sonucu da sözleşmenin hükümsüzlüğünden doğan menfi zararı talep edilebilmesidir. Diğer bir görüş ise, dönme ile sözleşme ne ileri ne geriye doğru etkili olur ve bir tasfiye ilişkisi başlar, sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanılmaz. Bunun diğer bir sonucu da olumlu zararın istenebilmesidir. (Rona Serozan, Sözleşmeden Dönme, İstanbul 1975,78 vd.) Üçüncü bir görüş ise, her iki görüşü de retetmektedir. (Vedat Buz, Borçlunun temerrüdünde sözleşmeden dönme, Ankara, 1998) Benim anladığım kanun açıkça birinci görüşü benimsemiştir. |
14-04-2011, 10:53 | #80 | |||||||||||||||||||||||
|
Sayın Koray, Madde hakkında görüşümü yazmıştım: http://www.turkhukuksitesi.com/showp...2&postcount=66 Fakat sanırım maddeyle ilgili olarak sizin tartışmak istediğiniz bir konu var; yazarsanız tartışabiliriz Saygılar... |
14-04-2011, 11:29 | #81 | |||||||||||||||||||||||
|
evet, şimdi gördüm, onu gözden kaçırmışım. |
15-04-2011, 15:46 | #82 | |||||||||||||||||||
|
Kanunda düzenleme şu şekildedir: 6098 S.K. m.61: "Birden çok kişi birlikte bir zarara sebebiyet verdikleri veya aynı zarardan çeşitli sebeplerden dolayı sorumlu oldukları takdirde, haklarında müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümler uygulanır." Tasarıda yer verilen 2.fıkranın (Müteselsil sorumluluk, bu kişilerden her biri için, tek başına sorumlu olsalardı yükümlü tutulacakları tazminat miktarıyla sınırlıdır.) maddeden çıkarılarak yasalaşması kanaatimce de uygun olmuş ise de; Adalet Komisyonu Raporu'nda bu konuyla ilgili: "Tasarının 60.maddesinin son fıkrası, zincirleme sorumluluğun hukuki yapısına ilk bakışta aykırı görüldüğü ve uygulamada sorun doğurmaya elverişli bulunduğu için madde metninden çıkarılmış... İlliyet bağı var olmak şartı ile zarar göreni, zarar verenlerin iç ilişkisine mahkum etmek, sorumluluk hukukunun temellerinden olan zarar göreni koruma ilkesiyle bağdaşmaz. İç ilişkideki paylaşım kriterleri (örneğin kusur derecelendirmesi) her zaman nesnel ve gerçeği yansıtan veriler içermez. Aslolan illiyet bağının varlığı ve eylemin birlikteliğidir. Değerli komisyon üyelerimizin bazılarınca öne sürülen "hakkaniyetle bağdaşmazlık" argümanını telafi eden koruyucu hüküm yürürlükteki hukukumuzda ve Tasarıda yer almaktadır. Buna göre, tazminatın miktarı, zarar göreni yoksulluğa düşürecek boyutta ise, kusurunun hafif olması ve hakkaniyetin gerekli kılması halinde bu borçlu yönünden tazminat indirilebilecektir (818 sayılı BK m.44/2, Tasarı m.55). Kuşkusuz bu durum koşulların lehine gerçekleştiği borçlunun ancak yararlanabileceği (kişi ile sınırlı etki doğuran) ve diğer borçluların sorumluluğunu etkilemeyen şahsi bir def'i (kişisel savunma) oluşturur (818 sayılı BK m.143, Tasarı m.163)...Belirtilen nedenlerle müteselsil sorumluluğu tasfiyeye yönelik hüküm metinden çıkarılmıştır." *Komisyon Raporu'nda anılan ilgili maddeler: 818 S.K. m.44/2: "Eğer zarar kasden veya ağır bir ihmal veya tedbirsizlikle yapılmamış olduğu ve tazmini de borçluyu müzayakaya maruz bıraktığı takdirde hâkim, hakkaniyete tevfikan zarar ve ziyanı tenkis edebilir." 6098 S.K. m.52/2: "Zarara hafif kusuruyla sebep olan tazminat yükümlüsü, tazminatı ödediğinde yoksulluğa düşecek olur ve hakkaniyet de gerektirirse hâkim, tazminatı indirebilir." 818 SK m.143: "Müteselsil borçulardan biri alacaklıya karşı onunla kendi arasındaki şahsi münasebetlerden veya müteselsil borcun sebep veya mevzuundan tevellüt etmiş olanlardan maada bir şey dermeyan edemez ve bütün borçlular arasında müşterek olan defileri dermeyan etmediği halde onlara karşı mesul olur." 6098 SK m.164: "Müteselsil borçlulardan biri, alacaklıya karşı, ancak onunla kendi arasındaki kişisel ilişkilerden veya müteselsil borcun sebep ya da konusundan doğan def’i ve itirazları ileri sürebilir. Müteselsil borçlulardan biri ortak def’i ve itirazları ileri sürmezse, diğerlerine karşı sorumlu olur." ** Komisyon Raporu'nda yasadan çıkarılan 2.fıkranın, müteselsil borçluların iç ilişkisindeki duruma göre değerlendirme yapılarak bu meyanda alacaklıyı zarara sokacağı endişesiyle kaldırıldığı açıklanmışsa da; 2. fıkranın bu şekilde bir sonuç doğurmayacağı açıktır. Çünkü müteselsil borçluların iç ilişkisindeki hususlar, alacaklının ikame ettiği davada "tek başına sorumlu olsalardı yükümlü tutulacakları tazminat" miktarını etkileyemez. Burada müteselsil borçluların birine karşı dava ikame edildiğinde bu borçlunun, diğer borçlu ile iç ilişkisinde dermeyan edebileceği itiraz ve def'iler, -alacaklıya karşı- ileri sürebileceği itiraz ve def'iler değildir. ** "İç ilişkideki kusur derecelendirmesinin nesnel olmadığı ve gerçeği yansıtan veriler içermemesi" cümlesi bu maddeye dair bir açıklama olamaması yanında hukuki açıdan bir garabettir (diye düşünüyorum ). Böyle bir kusur derecelendirmesi nesnel değilse ve gerçeği yansıtmamakta ise rücu davalarında bu yöndeki araştırma ile gerekçelendirilen mahkeme kararları da nesnel değildir ve gerçeği yansıtmamaktadır Diğer taraftan fıkranın maddeden çıkarılmış olmasını uygun buluyorum: çünkü Borçlar Kanunu'nda düzenlenen diğer maddelerle varılabilecek bir sonuç hakkında mükerrer düzenlemeye gerek yoktur ve fıkranın düzenleme biçimi müteselsil sorumluluk hukukuna aykırı olarak müteselsil sorumluluğa mesnetle ikame edilecek tüm davalarda davaların gereksiz yere uzamasına sebep olacak şekilde kusur incelemesi yapılmasını gerektirebilecek, birden çok ayrı davanın tek dava içerisinde görülüyor gibi bir yargılama yapılması gereğini doğurabilecektir ve bu husus da alacaklının/zarar görenin hakkını elde etmesi sürecini geciktireceği gibi müteselsil sorumluluk hukukundan beklenen hukuki faydayı ortadan kaldıracaktır. Saygılar... |
16-04-2011, 13:00 | #83 |
|
6098 sayılı Kanun m.15/3, 13.02.2011 Tarih, 6111 SK m.213 ile
"Görme engellilerin talepleri halinde imzalarında şahit aranır. Aksi takdirde görme engellilerin imzalarını el yazısı ile atmaları yeterlidir." şeklinde değiştirilmiştir. http://www.turkhukuksitesi.com/showp...57&postcount=3 Saygılar... |
12-04-2012, 19:59 | #84 |
|
818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 101. maddesinin karşılığı olarak düzenlenen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 117. maddesi: "Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer.
Borcun ifa edileceği gün, birlikte belirlenmiş veya sözleşmede saklı tutulan bir hakka dayanarak taraflardan biri usulüne uygun bir bildirimde bulunmak suretiyle belirlemişse, bu günün geçmesiyle; haksız fiilde fiilin işlendiği, sebepsiz zenginleşmede ise zenginleşmenin gerçekleştiği tarihte borçlu temerrüde düşmüş olur. Ancak sebepsiz zenginleşenin iyiniyetli olduğu hâllerde temerrüt için bildirim şarttır." şeklinde düzenlenmiştir. http://www.turkhukuksitesi.com/serh.php?did=10574 Böylece aşağıdaki örnekte olduğu gibi bir kısım yargıtay içtihatları ve yine bir kısım doktrinde benimsenen "sebepsiz zenginleşen ister iyiniyetli, ister kötüniyetli olsun kendisinden iade talep edilmeden önce temerrüde düşmüş sayılması mümkün değildir." görüşü -tabiri caizse- mülga kılınmıştır: Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 24.01.2005 T., Esas: 2005/119, Karar: 2005/41: "Dava dilekçesinde 29.760.000.000 lira alacağın faiz ve masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü: KARAR : Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak, davalının ( borçlunun ) iade borcu para borcu olduğuna göre, davacının ( alacaklının ) ihtar ya da dava yolu ile iade isteminde bulunmasından itibaren temerrüt faizine hükmedilmesi gerekir. Zira sebepsiz zenginleşen ( davalı ) ister iyiniyetli, ister kötüniyetli olsun kendisinden iade talep edilmeden önce temerrüde düşmüş sayılması mümkün değildir. SONUÇ : Mahkemece bu husus gözardı edilerek dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekirken, ödeme tarihinden itibaren faize hükmedilmiş olması doğru değil ise de, bu hususun düzeltilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hüküm fıkrası 1. bendinde yer alan 19.7.2004 tarihinin karar metninden çıkarılarak yerine "...dava tarihi olan 26.8.2004..." sözleri yazılmak suretiyle hükmün düzeltilmesine ve düzeltilmiş bu şekliyle ONANMASINA, 1.205.20 YTL bakiye temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine, 24.1.2005 günü oybirliğiyle karar verildi." Saygılar... |
16-05-2012, 10:24 | #85 |
|
Eser sözleşmelerine ilişkin:
818 sayılı BK m.360: "Yapılan şey iş sahibinin kullanamıyacağı ve nısfet kaidesine göre kabule icbar edilemiyeceği derecede kusurlu veya mukavele şartlarına muhalif olursa, iş sahibi, o şeyi kabulden imtina edebilir; bu hususta mütaahhidin taksiri bulunursa zarar ve ziyan da isteyebilir. İşin kusurlu olması veya mukaveleye muhalif bulunması yukarıki derecede ehemmiyeti haiz değil ise iş sahibi, işin kıymetinin noksanı nispetinde fiatı tenzil ve eğer o işin ıslahı büyük bir masrafı mucip değil ise mütaahhidi tamire mecbur edebilir. Bu hususta mütaahhidin taksiri varsa iş sahibi zarar ve ziyan da istiyebilir. Yapılan şey iş sahibinin arsası üzerine yapılmış olup da mahiyeti itibariyle refi ve kal’ı fazla bir zararı mucip ise iş sahibi, ancak ikinci fıkra mucibince muamele yapar." şeklindedir. Maddenin yeni Kanundaki karşılığı: 6098 sayılı TBK m.475: "Eserdeki ayıp sebebiyle yüklenicinin sorumlu olduğu hâllerde işsahibi, aşağıdaki seçimlik haklardan birini kullanabilir: 1. Eser işsahibinin kullanamayacağı veya hakkaniyet gereği kabule zorlanamayacağı ölçüde ayıplı ya da sözleşme hükümlerine aynı ölçüde aykırı olursa sözleşmeden dönme. 2. Eseri alıkoyup ayıp oranında bedelden indirim isteme. 3. Aşırı bir masrafı gerektirmediği takdirde, bütün masrafları yükleniciye ait olmak üzere, eserin ücretsiz onarılmasını isteme. İşsahibinin genel hükümlere göre tazminat isteme hakkı saklıdır. Eser, işsahibinin taşınmazı üzerinde yapılmış olup, sökülüp kaldırılması aşırı zarar doğuracaksa işsahibi, sözleşmeden dönme hakkını kullanamaz." şeklinde eksik düzenlenmiştir. BK'da hem sözleşmeye aykırılık ve hem de kusurları kapsayacak şekilde düzenleme yapılmış olmasına rağmen TBK'da maddeye girişte sadece "ayıp"tan söz edilmiş ve f.1/b.1 dışında diğer durumlar sadece "ayıp" halinde uygulanabilir gibi bir düzenleme yapılmıştır. Oysa ki bilindiği üzere "sözleşmeye aykırılık" sadece "ayıpları" kapsamaz; "ayıp hali" dışında da sözleşmeye aykırılık söz konusu olabilecektir. Bu sebeple madenin yeni kanunda eksik ve hatalı düzenlendiğini düşünüyorum. Saygılar... |
16-05-2012, 10:30 | #86 | |||||||||||||||||||||||
|
Aynen katılıyorum. Madde girişinde "Ayıp nedeniyle…" denildikten sonra bendlerde "ayıp veya sözleşme hükümlerine aynı ölçüde aykırı " denmesi çelişmiş. Kaldı ki mevcut kanuna göre, sözleşme ihlali ile ayıp durumu birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Giriş cümlesinin düzeltilmesi uygun olur. |
16-05-2012, 10:40 | #87 | |||||||||||||||||||||||
|
|
16-05-2012, 11:11 | #88 | |||||||||||||||||||||||
|
|
16-05-2012, 14:25 | #89 | |||||||||||||||||||||||
|
Arılaştırma sanıyorum zoolojik manada yapılmış olmalı. Zızzzzzzzzzz! gibi. |
10-12-2012, 17:27 | #90 |
|
Manevi Tazminat ve Türk Borçlar Hukuku
Türk Borçlar Kanununa göre manevi tazminat davalarında davanın açılması ile birlikte tedbir nafakaları gibi aylık ödemeler şeklinde talepte bulunabileceği ve bu taleplerin eski dosyalarda da mümkün olduğunu hatırlatmakta yarar vardır diye düşünüyorum.
|
Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk) | |
|
Benzer Konular | ||||
Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıt | Son Mesaj |
Türk Borçlar Kanunu Tasarısı Tbmm Adalet Komisyonunda Kabul Edildi | tükenmez kalem | Hukuk Haberleri | 0 | 26-12-2008 21:12 |
Borçlar Kanunu Tasarısı ve Tazminat | Dilge | Borçlar Hukuku Çalışma Grubu | 0 | 24-12-2008 08:50 |
Türk Borçlar Kanunu Tasarısı 4. madde | Ahmet Turan | Borçlar Hukuku Çalışma Grubu | 4 | 17-05-2007 10:12 |
Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir. |