Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2004/4-371E. 2004/375K. İçtihat

Üyemizin Özeti
Dernek tüzelkişiliğine sahip Türk Dil Kurumu'nun varlığına son veren 2876 sayılı yasanın Anayasanın 17, 35 ve 134/2 hükümlerine aykırılığı savının Anayasa Mahkemesine taşınması amacıyla yerel mahkemede açılan elatmanın önlenmesi davası, derneğin son başkanı olan davacının aktif dava ehliyetine sahip olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.
(Karar Tarihi : 23.6.2004)
Taraflar arasındaki "elatmanın önlenmesi" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 23. Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 15.10.2002 gün ve 2002/61-794 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 17.6.2003 gün ve 2002/14766-2003/7857 sayılı ilamı;
(... Davacı, 1932 yılından beri dernek statüsü ile varlığını sürdüren Türk Dil Kurumunun son genel başkanı (ve üyesi) olmasına dayanarak eldeki davayı açmıştır. Dernek niteliğindeki Türk Dil Kurumunun hukuki varlığına Anayasa hükmü ile son verilerek yerine aynı isimle kamu tüzel kişiliği niteliğinde yeni bir kuruluş oluşturulmuştur. Davacı tarafından 1982 Anayasasının geçici 15. maddesindeki hukuki engel nedeniyle bu işleme karşı herhangi bir itiraz ve dava yolu kullanılamamış, ancak geçici 15. maddenin yürürlükten kaldırılmasından sonra dava açma imkanı doğmuştur. Bu durumda dernek niteliğindeki Türk Dil Kurumunun hukuki varlığının 1982 yılında sona erdirilmiş olması, artık adı geçen dernekle ilgili hiçbir dava açılamayacağı anlamına gelmez. Dernek mensuplarının hukuki imkansızlık nedeniyle önceden kullanamadıkları haklarını, engelin kalkmasından sonra kullanmaları mümkündür. O halde davacının aktif dava ehliyetinin varlığı kabul edilerek işin esasının incelenmesi gerekir. Yerel Mahkemece bu yön üzerinde durulmadan yazılı şekilde karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, elatmanın önlenmesi istemine ilişkindir.
Davacı Şerafettin Turan vekili, Türkçe'nin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması amacıyla 1932 yılında kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin adının 1936 yılında Türk Dil Kurumu olarak değiştirildiğini, çalışmalarını Dernekler Yasası çerçevesinde sürdüren, dolayısıyla özel hukuk kurallarına tabi bir tüzel kişilik olan bu kurumun koruyucu başkanlığının Atatürk tarafından üstlenildiğini; Atatürk'ün varlığını ve çalışmalarını siyasal çevrelerin etkisinden uzak olarak sürdürebilmesi için, 5 Eylül 1938'de düzenlediği vasiyetnameyle, İş Bankasındaki paranın yıllık gelirini Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumuna bıraktığını; Türk Dil Kurumu'nun Atatürk tarafından bir devlet dairesi ya da bir Akademi olarak kurulmamasındaki amacın, siyasal iktidarların baskılarından ve değişen iktidarların Kurumu kendi siyasal görüşlerine çekmeye çalışmalarından korumak, tümüyle bağımsız kişiliklere kavuşturmak olduğunu; ancak, bu kurumun 1982 Anayasasının 134. maddesi ve buna dayalı olarak çıkarılan 2876 sayılı yasa ile, Atatürk'ün vasiyetnamesi de yok sayılarak, kimliğinden koparılıp, Türk - İslam sentezi anlayışına sahip bir resmi daire durumuna getirildiğini, böylece "Atatürk'ün Türk Dil Kurumu"nun ortadan kaldırıldığını; 1982 Anayasasının Geçici 15. maddesiyle getirilen engel nedeniyle, bu hükmün kaldırıldığı 3.10.2001 tarih, 4709 sayılı Anayasa değişikliğine kadar bu konuda yasal yollara başvurulamadığını; davacının, 2876 sayılı Yasa ile yaşamına son verilen Atatürk'ün Türk Dil Kurumunun seçilmiş son başkanı olduğunu, Anayasanın 134. maddesi hükmü ile, bu Kurumların tüzel kişiliklerinin sürdürmelerinin istenildiğini, oysa 2876 sayılı Yasa ile, Türk Dil Kurumunun hem mallarının ve hem adının, hem de tüzel kişiliğinin gasp edildiğini, Anayasanın 17. ve Türk Medeni Kanununun 23 ve sonraki maddelerine göre, ister gerçek ister tüzel kişi olsun, bir kişinin adının onun rızası ve bilgisi olmaksızın alınamayacağını, başkasına verilemeyeceğini, tüzel kişilerin varlıklarının ancak kendi kararlarıyla veya mahkeme kararıyla son bulabileceğini, Atatürk'ün anılan vasiyetnamesindeki iradesinin hakim kararı olmadan değiştirilemeyeceğini, bu konuda özel yasa çıkartılamayacağını, dolayısıyla 2876 Sayılı Kanunun, Anayasa'nın 17, 35 ve 134/2. maddelerine aykırı olduğunu ileri sürerek; dosyanın Anayasaya aykırılık itirazının incelenmesi için Anayasa Mahkemesine gönderilmesini, Anayasa aykırılığı saptanacak olan 2876 Sayılı Kanunun yaşam verdiği kamu hukuku tüzel kişisi durumundaki Türk Dil Kurumunun, Atatürk'ün kurduğu özel hukuk tüzel kişisi olan Türk Dil Kurumuna el atmasının önlenmesine karar verilmesini istemiştir.
Davalı Türk Dil Kurumu Başkanlığı vekili, davacının Türk Dil Kurumu'nun bir dernek statüsünde iken seçilmiş son genel başkanı olarak, sade bir vatandaş kimliğiyle eldeki davayı açamayacağını, aktif dava ehliyeti bulunmadığını, hukuki yararının da olmadığını, davalı kurumun da Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu bünyesinde yer alması nedeniyle pasif dava ehliyetine sahip olmadığını, husumetin anılan Yüksek Kurul'a yöneltilmesi gerektiğini; daha önce 1993 yılında Cumhuriyet Halk Partisi ile ortaya çıkan bir uyuşmazlıkla ilgili dava sonucunda verilen ve derecattan gerçek kesinleşen mahkeme kararıyla, davalı Türk Dil Kurumu'nun, Atatürk'ün kurduğu Türk Dil Kurumu olduğunun ve Anayasanın 134. maddesi uyarınca mali haklara sahip bulunduğunun kabul edildiğini; 2876 sayılı Yasa'nın Anayasanın 134. maddesine tamamen uygun bir düzenleme içerdiğini, davadaki Anayasa aykırılık iddiasının da bu nedenle yerinde bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Yerel Mahkemece verilen; davacının seçilmiş son genel başkanı olduğu, dernek statüsündeki Türk Dil Kurumu'nun varlığına 2876 sayılı yasa ile son verilmesi ve artık bu kurumun bir tüzel kişilik olarak mevcut olmaması karşısında, davacının birey olarak dava açma hakkının (aktif husumet ehliyetinin) bulunmadığı gerekçesine dayalı, davanın reddine dair karar Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle bozulmuştur.
Öncelikle, dava ehliyeti ve taraf sıfatı kavramları hakkında şu açıklamaların yapılmasında yarar görülmüştür:
Dava ehliyeti, kişinin bizzat veya vekili aracılığıyla bir davayı davacı veya davalı olarak takip etme ve usuli işlemleri yapabilme ehliyetidir. Dava ehliyeti, medeni hakları kullanma ehliyetinin usul hukukunda büründüğü şekildir; dolayısıyla, medeni hakları kullanma ehliyetine (fiil ehliyetine) sahip gerçek ve tüzel kişiler dava ehliyetine de sahiptirler.
Taraf sıfatına gelince: Bir hakkı dava etme yetkisi (dava hakkı) kural olarak o hakkın sahibine aittir (İstisnalar için, örnek: C. Savcısının kamu yararının bulunduğu durumlarda bazı hukuk davalarını açabilmesi). Bir hakkın sahibinin kim olduğu, dolayısıyla o hakkı dava etme yetkisinin kime ait olduğu, (o davada davacı sıfatının kime ait olacağı) tamamen maddi hukuk kurallarına göre belirlenir. Ancak, bir davanın davacısının o dava yönünden davacı sıfatına sahip bulunmadığının belirlenmesi halinde, mahkeme dava konusu hakkın mevcut olup olmadığını incelemeyeceği ve sıfat yokluğundan davanın reddine karar vermek zorunda olduğu için, taraf sıfatı usul hukukunun da düzenleme alanındadır.
O halde, öncelikle ortada dava konusu edilmeye uygun bir hak bulunmalı ve dava, o hakkın sahibi durumunda olan ve dava ehliyetine sahip bulunan kişi tarafından açılmış olmalıdır.
Davacı Şerafettin Turan'ın, Dernek Statüsündeki Türk Dil Kurumu'nun seçilmiş son genel başkanı olduğu çekişmesizdir. Her ne kadar, dava dilekçesinde davacı olarak şahsı gösterilmiş ise de; dilekçenin açıklamalar bölümünde davacının bu sıfatı açıkça vurgulanmış ve davayı bu sıfatına dayanarak açtığı belirtilmiştir. O nedenle, davacının görülmekte olan davayı birey olarak değil, dava ehliyetine sahip bulunduğunu ileri sürdüğü anılan Dernek adına (derneğin yetkili temsilcisi, organı sıfatıyla) açtığının kabulü gerekmiştir. Eş söyleyişle, davacının iddiasına göre, davadaki el atmanın önlenmesi isteminin sahibi, anılan Türk Dil Kurumu'dur.
Bu noktada, somut olayda davacının aktif dava ehliyetinin bulunup bulunmadığı irdelenmelidir.
Bilindiği üzere, 7.11.1982 gün ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 134. maddesi, "Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılaplarını, Türk Kültürünü, Türk Tarihini ve Türk Dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak ve yayınlar yapmak amacıyla; Atatürk'ün manevi himayelerinde Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezinden oluşan, kamu tüzelkişiliğine sahip "Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu" kurulur.
Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk'ün vasiyetnamesinde belirtilen mali menfaatler saklı olup kendilerine tahsis edilir.
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun; kuruluşu, organları, çalışma usulleri ve özlük işleri ile kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri kanunla düzenlenir." hükmünü getirmiştir.
Bu hüküm çerçevesinde yürürlüğe konulan 11.8.1983 gün ve 2876 sayılı Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Kanunu'nun 2. maddesinde, anılan Anayasa hükmü tekrar ediliş; ayrıca, 35. maddede "Ulu Önder Atatürk'ün kutlu eliyle ve O'nun yüce kurucu ve koruyucu Genel Başkanlığı altında kurulmuş olan" Türk Dil Kurumu; tüzelkişiliğe sahip, bilimsel hizmet ve faaliyetlerde bulunacak bir kurum olarak Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun kuruluşuna dahil edilmiş ve yeniden düzenlenmiştir." Hükmüne yer verilmiş; 36.maddede de, "Türk Dil Kurumunun amacı; Türk Dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, O'nu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir." denilmiştir.
Anayasa'nın 134. maddesi ve o çerçevede yürürlüğü konulan 2876 sayılı Yasa'nın davalı kurumu düzenleyen hükümleriyle, davacının genel başkanı olduğu Türk Dil Kurumu'nun hukuki varlığına son verildiği kuşkusuzdur. Nitekim, daha önce, eldeki davanın davalısı Türk Dil Kurumu ile dava dışı Türk Tarih Kurumu tarafından, 24.6.1993 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi aleyhine, Atatürk'ün yukarıda değinilen vasiyetnamesine dayalı olarak muarazanın meni istemiyle açılan (Atatürk'ün vasiyetnamesinden kurumların davacı kurumlar olmadığının tespitinin de karşı dava yoluyla istenildiği) dava sonucunda, Ankara Asliye 1. Hukuk Mahkemesince verilen ve derecattan ve geçerek kesinleşmiş olan 3.11.1993 gün ve 1993/544 - 724 sayılı kararda da, anılan Anayasa ve Yasa hükümleriyle, Türk Dil Kurumu'nun yeniden düzenlenmek suretiyle varlığının sona erdirilmiş olduğu kabul edilmiştir.
Medeni hakları kullanma ehliyeti ve onun usul hukukundaki görünümü olan dava ehliyeti, öncelikle ortada hukuken mevcut bir tüzel kişiliğin varlığını gerektirdiğinden; varlığı hukuken sona ermiş olan bir tüzel kişinin dava ehliyeti de söz konusu olamayacağından, onun adına dava açılmasına hukuken olanak bulunmadığı çok açıktır. Dolayısıyla, somut olayda davacının aktif dava ehliyeti yoktur. Bir an için, davanın davacı tarafından anılan Dernek adına değil, şahsı adına açılmış olduğu kabul edildiğinde ise, davacının böyle bir davayı açmakta hukuki yararının ve taraf sıfatının bulunmadığı sonucuna varılacaktır.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşme sırasında bir kısım üyeler, Atatürk'ün himaye ve mallarını vasiyet ettiği Türk Dil Kurumu'nun varlığına Anayasa tarafından evrensel hukuk ilkelerine aykırı şekilde son verilmiş olduğu, bu aykırılık ve haksızlığın mutlak surette bir dava yoluyla mahkeme önüne getirilmesi gerektiği o nedenle, anılan kurumun seçilmiş son genel başkanı olan davacının aktif dava ehliyetinin varlığının kabul edilmesi gerektiği yönünde görüş bildirilmiş ise de, bu görüş aşağıdaki gerekçeyle çoğunluk tarafından benimsenmemiştir.
1961 Anayasası'nın getirdiği Anayasal düzeni ortadan kaldırdıktan sonra 1982 Anayasası'nı yürürlüğe koyan otorite, öğretide bir kısım yazarlarca (Örneğin, Kapani, Münci: Politika Bilimine Giriş, Ankara Üniversitesi Yayınları, Sevinç Matbaası, Ankara 1978, sh.40; Özbudun, Ergun: Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara 1986, sh:119) kullanılan tabirle "Asıl (asli) Kurucu İktidar"dır. Anayasa hükümlerinin hukuken evrensel ilkelerine, hatta doğrudan o anayasanın başka hüküm veya hükümlerine aykırı bulunması mümkün ise de; asıl kurucu iktidar devletin temel hukuk düzenini yaratırken, iradesini bağlayan üstün pozitif hukuk kuralları ile çevrili olmadığından ve en azından teorik olarak, tamamen bağımsız ve sınırsız bir iradeye sahip bulunduğundan, bu yönlerden bir uygunluk denetiminin yapılmasını mümkün kılacak bir pozitif normlar bütünü ve böyle bir denetimi yapmaya yetkili herhangi bir kurum mevcut değildir. Böyle bir durumda, görev ve yetki, Yasama Organına aittir. Öğretide "ikincil kurucu iktidar" olarak adlandırılan, yürürlükteki bir anayasada değişiklik yapma yetkisine sahip iktidarın bu bağlamda ortaya koyacağı irade dahi, esas yönünden daha üstün pozitif hukuk kurallarının oluşturduğu bir üstün normlar bütününe tabi değildir; Anayasa değişikliklerinin esas yönünden Anayasa aykırılıkları ileri sürülemez; hukukumuzda bu tür değişikliklerin Anayasaya aykırılık veya uygunlukları sadece şekil yönünden bir denetime tabidir (Anayasa md.148).
Dolayısıyla, Anayasa'nın 134. maddesindeki düzenlemenin kendisine uygunluk veya aykırılığı ileri sürülebilecek ve hiçbir pozitif hukuk normu yoktur.
Yine öğretideki deyimle "Kurulu İktidar" ise, yukarıda açıklanan şekilde, anılan Anayasa hükmü çerçevesinde 2876 sayılı Yasayı yürürlüğe koymuş, sonuçta önceki Türk Dil Kurumu'nun varlığına hukuken son verilmiş ve davalı kurum oluşturulmuştur.
O halde, görülmekte olan dava vesilesiyle, Yerel Mahkemenin ve Yargıtay'ın, Anayasanın 134. maddesinin hukuken evrensel ilkelerine aykırı olup olmadığı konusunda bir değerlendirme yapması; hukuken geçerli ve etkili bir sonuca ulaşması beklenemez. Anılan Anayasa hükmü Yasama Organınca değiştirilmedikçe, mahkemelerce uyulması zorunludur.
Anayasa aykırılık itirazına gelince:
Dava dilekçesinde, 2876 sayılı Kanun'un Anayasa'ya aykırılığı öncelikle olarak ileri sürülmüş ve bu yönden bir inceleme yapılmasını teminen dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesi; eş söyleyişle somut norm denetimi yolunun (Anayasa md.152) işletilmesi istenilmiş, Yerel Mahkeme, bu konuda herhangi bir karar vermemiştir.
Anayasa'nın 152. maddesi hükmüne ve bu hükmün Anayasa Mahkemesince yapılan istikrarlı yorumuna göre; somut norm denetimi yolunun işletilebilmesinin temel koşulu, bir davaya bakmakta olan mahkemenin, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararname hükümlerini Anayasa'ya aykırı görmesi veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varmasıdır. Bu koşul, zorunlu olarak, ortada ilgili usul hukuk kurallarına uygun şekilde görevli mahkemede, aktif dava ehliyetine sahip bir gerçek veya tüzel kişi tarafından açılmış bir davanın varlığını ve Anayasa aykırılık iddiasına konu kanun veya kanun hükmünde kararname kuralının o davada mahkemece uygulanmasının gerekmesini öngörmektedir (Özbudun, a.g.e. sh: 375 ve devamı). Bu koşullardan herhangi birinin mevcut olmaması halinde, somut norm denetimi yolunun işletilmesine olanak yoktur.
Burada sözü edilen "Mahkeme" kavramına Yargıtay Daireleri ve Hukuk Genel Kurulu'nun da dahil bulunduğunda kuşku yoktur; dolayısıyla, eldeki davada her ne kadar Yerel Mahkeme Anayasaya aykırılık iddiası bakımından herhangi bir değerlendirme yapmamış ve hüküm kurmamış ise de, Hukuk Genel Kurulu'nun dahi, anayasa aykırılık iddiasını ciddi bulması veya kendiliğinden bu kanaate varması durumunda, somut norm denetimi yolunu işletme hak ve yetkisi bulunmaktadır.
Ne var ki, az yukarıda açıklanan nedenle, somut olayda davacı aktif dava ehliyetine sahip olmadığından, Hukuk Genel Kurulu'nun bu yönden bir değerlendirme yapmasına hukuken olanak yoktur.
Hal böyle olunca, Yerel Mahkemenin, somut olayda davacının aktif dava ehliyetine sahip bulunmadığı gerekçesine dayalı, davanın reddine dair kararı yerinde olup, onanmalıdır.
KARAR : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 23.6.2004 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY :
Dava; 1982 Anayasası'nın 134. maddesine dayanılarak 2876 sayılı yasa ile bir kamu kurumu olarak kurulan "Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu"nun, bir özel hukuk tüzel kişisi olan (ve Atatürk'ün mirasçısı durumunda bulunan) "Türk Dil Kurumu"na elatmasının önlenmesi istemine ilişkindir.
Davacı, istemin yerinde görülmemesi halinde, 2876 sayılı Yasa'nın Anayasa'ya aykırılığı nedeniyle konunun Anayasa Mahkemesine götürülmesi isteminde de bulunmuştur.
Dava dilekçesinde açık olarak;
1- Atatürk'ün kurduğu ve vasiyetnamesi ile malvarlığından gelir özgülediği (tahsis ettiği) Özel Hukuk tüzel kişisi olan, dernek özelliğindeki Türk Dil Kurumu'na, 2876 sayılı Yasa ile kurulan Atatürk Dil ve Tarih Kurumu'nun el atmasının önlenmesi,
2- 2876 sayılı Yasa'nın 1, 35 ve 52. maddelerinin Anayasa'ya aykırılığı nedeniyle, konunun Anayasa Mahkemesine götürülmesi istenmiştir.
Mahkemece; dava konusu işin esasına girilmeden Türk Dil Kurumu'nun, 1982 Anayasası'nın 134. maddesine dayanılarak, 2876 sayılı yasa ile varlığına son verilmiş olması nedeniyle, tüzel kişilik olarak mevcut olmadığı için dava açma hakkı, yani aktif husumet ehliyeti bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairece, "... davacı 1932 yılından beri dernek statüsü ile varlığını sürdüren Türk Dil Kurumu'nun son genel başkanı (ve üyesi) olarak bu davayı açmıştır. Dernek niteliğindeki Türk Dil Kurumu'nun hukuki varlığına Anayasa hükmü ile son verilerek yerine aynı isimle, kamu tüzel kişiliği niteliğinde yeni bir kuruluş oluşturulmuştur. Bu işleme karşı 1982 Anayasası'nın geçici 15. maddesindeki hukuki engel nedeniyle bir itiraz yapılamadığı gibi davada açılamamıştır. Geçici 15. maddenin Anayasa değişikliği ile yürürlükten kaldırılması üzerine bu konuda dava açma olanağı doğmuştur. Dernek niteliğindeki Türk Dil Kurumu'nun hukuki varlığının 1982 yılında sona erdirilmiş olması, artık bu konuda dava açılamayacağı anlamına gelmez. Dernek organları ve üyelerinin hukuku imkansızlık nedeniyle belirtilen hukuki engel nedeniyle önceden kullanamadıkları haklarını, engelin kalkmasından sonra kullanmaları olanağı vardır. O halde davacının dava ehliyetinin varlığı kabul edilerek işin esasına incelenmesi gerekir" gerekçesiyle karar oyçokluğu ile bozulmuştur.
Yerel mahkemece, önceki gerekçe tekrarlanarak, Türk Dil Kurumu'nun hukuken ve fiilen sona ermiş olması nedeniyle husumet ehliyeti bulunmadığı için önceki kararda direnilmiştir.
Türk Dil Kurumu; 1932 yılında "Türk Dili Tetkik Cemiyeti" adıyla kurulmuş, 1936 yılında "Türk Dil Kurumu" (TDK) adına almıştır. Çalışmalarını Dernekler Yasası'na göre sürdürmüştür. Derneğin Kurucu Başkanı Atatürk 5 Eylül 1938 tarihli "vasiyetnamesi" ile Türkiye İş Bankasındaki paylarının yıllık gelirinin belli bir bölümünü bu derneğe ayırmıştır. Bağımsızlığını koruyabilsin düşüncesiyle bir devlet dairesi olarak değil, "özel hukuk hükümlerine" tabi dernek olarak kurulmuş olan Türk Dil Kurumu, 1982 yılına kadar faaliyetlerini sürdürmüştür.
1982 Anayasası'nın 134. maddesi ve buna dayalı olarak kabul edilen 2876 sayılı yasa ile olağan hukuk yolları dışına çıkarılarak, Atatürk'ün vasiyetnamesi de yok sayılarak, Türk Dil Kurumu'nun adına, tüzel kişiliğine ve mallarına el konularak varlığına son verilmiştir. (Bu konuda Türk Dil Kurumu tüzel kişiliğince ya da mahkemece verilmiş bir karar bulunmadığı için, yapılan işlem hukuka aykırı bir sonucu zorla dayatılmasıdır).
Anayasa'nın 17. ve MY'nin 23. maddelerine göre, yasal bir gerekçesi olmadan bir kişinin adına, kişi olarak varlığına ve mallarına el konulamaz.
Bir kimsenin vasiyetnamesindeki iradesi hakim kararı olmadıkça değiştirilemeyeceği gibi, özel yasalar çıkarılarak yeniden düzenlenemez.
1982 Anayasası'nın geçici 15. maddesi ile hukuka aykırı bu işlem aleyhine, itiraz edilmesi ya da yargı yoluna başvurulması yolu da kapatılmıştır. Anayasa'nın geçici 15. maddesinin 3.10.2001 tarih ve 4709 sayılı Anayasa Değişikliği ile ilgili Yasa'nın 34. maddesiyle kaldırılması üzerine, idari işlem aleyhine yargı yolu açılmakla Türk Dil Kurumu'nun 1982 yılında başkanı olan davacı bu davayı açmıştır. (Kurumun adı, tüzel kişiliği ve mallarına hukuka aykırı olarak el konulması sırasında, o günkü yönetimce tek taraflı irade ile düzenlenmiş tutanakların imzalanması ve teslimin yapılması için TDK temsilcisi olarak davacı muhatap kabul edilmiştir.)
Dava, dermek niteliğindeki Türk Dil Kurumu'nun hukuki varlığına Anayasa hükmü ile son verildiği, son başkan durumunda olan davacının artık tüzel kişiliği olmayan bir derneğin başkanı olarak tüzel kişilik adına ya da birey olarak dava açma hakkı, yani aktif husumet ehliyeti olmadığı gerekçesi ile reddedilmiştir.
Yerel Mahkemenin, dernek niteliğindeki Türk Dil Kurumu'nun hukuki varlığının sona erdiği yolundaki kabulü yasal dayanaktan yoksundur. Uygulamada, taraf sıfatı yerine husumet terimi de kullanılmaktadır. (Kuru, Baki HMU. C.I. İst.2002, sh.1157) Sıfat; bir davada taraf olabilme niteliğidir.
Hak ile taraflar arasındaki ilişkidir. Tarafların kişilikleri değil, dava konusu edilen subjektif hakla ilgilidir. Böyle bir hakkın var olup olmadığı, varsa miktarı yargılama sonunda belirlenecektir. Tüzel kişilerle ilgili davalarda, tüzel kişiliği temsile yetkili (organ) kişiler taraf sıfatına sahip olabilirler. Dava tüzel kişiliği temsile yetkili kişiler tarafından açılmamış olursa, dava hemen reddedilmeyip, organı oluşturan diğer kişilerin katılması için süre verilmesi gerekir. Yerel Mahkemece bu kurala uyulmadığı için, karar usule aykırıdır.
Dernek niteliğindeki Türk Dil Kurumu'nun hukuki varlığının sona erdiği yolundaki gerekçeye gelince;
a- Ankara Asliye 1. Hukuk Mahkemesi'nin 3.11.1993 tarih ve 1993/544 - 724 sayılı kararının tarafları ile bu davanın tarafları aynı değildir. Bu nedenle bir kesin hüküm oluştuğundan söz edilemez. Anılan mahkeme kararında; "yeni oluşturulan kurumların yasa ile kurulduğu açık olduğundan Atatürk'ün vasiyetindeki kurum ile aynı olup olmadığı tartışmasına girilmemiştir." Sözleri yer almaktadır. Kararda önceki kurumun (TDK), yeni oluşturulan kuruma dönüştürüldüğü biçiminde bir hüküm yoktur. (Kaldı ki, o tarihte 1982 Anayasası'nın geçici 15. maddesi yürürlükte olduğu için Anayasa'ya aykırılık konusu da ileri sürülemez ve tartışılamazdı.)
b- Derneklerin yetkili organlarının iradeleri dışında; görevlerine son verme, geçici yönetim kurulları oluşturulması, tüzüklerini değiştirme, yeniden düzenleme, yürürlükten kaldırma işlemleri Anayasa'nın 33. maddesindeki özgürlüklere aykırıdır.
"... Özel Hukuk tüzel kişiliğine sahip derneklerle ilgili olarak kısıtlamalar getirilmesi hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz. Kısıtlamalar getirilmesi hukukun temel kurallarından olan "idari istikrar", "kazanılmış hak" ve "hukuk güvenliği" ilkelerine aykırılık oluşturur." (Anayasa Mahkemesi'nin 29.11.1966 gün, 66/11-44 sayılı kararı. R.G. 27.12.1967 gün, 12787 sayı).
"Hukukumuzda şirketler dışındaki sendika, dernek gibi özel hukuk tüzel kişiliklerin oluşumu izin koşuluna bağlanmış değildir. (Kuruluş belgelerinin ilgili merciye verilmesi ile tüzel kişilik kazanılmaktadır). Anayasal ve ilgili yasal düzenlemelerde idarenin anılan tüzel kişiliklerin kuruluş ve faaliyetlerine müdahale etmemesi esastır. İdarenin yetkisini kullanarak müdahalesi olanağı yoktur. Bunların faaliyetlerinin durdurulmasına, kapatılmalarına ancak yetkili Adliye Mahkemelerince karar verilebilir. (Danıştay 10. D.'nin 10.11.1992 T. 1991/1262 E., 1992/3-901 K. Danıştay D. 1992 sh.529).
Anayasa'nın 13, 14 ve 15. maddelerindeki özgürlüklere, bunların kullanılmasına ilişkin genel sınırlamalar kurala bağlanmıştır. Yasal koruma altındaki haklar, nitelikleri bakımından yasama organının serbestçe düzenlemesine açık değildir. Yasama organı çıkaracağı yasalarla söz konusu hakların niteliklerini koruyucu yönde düzenlemelerde bulunmak zorundadır; Çünkü Anayasa hükümleri yasa koyucunun yetkilerini ve düzenleme alan ve sınırlarını belirleyici hükümlerdir. Herkes için özgürlükler asıl olup, bunların sınırlandırılması ise, güç koşullara bağlanmıştır. "Özgürlükler, herkesin hatta kişinin kendisine karşı bile korunmuş, yasa koyucudan gelebilecek tecavüzlere karşı, Anayasa Mahkemesi güvencesine bağlanmıştır." (Anayasa Mahkemesi'nin 26.11.1986 T. 85/8 E., 86/27 K. RG.14.8.1987 gün 19544 sayı).
Tüzel kişilik olan dernekler ve şirketler için, kendi tüzüğü ya da sözleşmesine göre yine kendi organlarınca yönetilmek, hukuk devleti niteliğinin, hukuk güvenliği düşüncesinin ve kazanılmış hak ilkesinin doğal gereğidir. Bu nitelik, düşünce ve ilkeler yargı ve bilim çevrelerince kabul edildiği gibi, değil idari işlemlerle yasalarla bile bozulamaz ve değiştirilemez. (Y.1.HD. 24.1.1984 T., 1983/14113 E. - 1984/344 K., 11 HD. 20.10.1995 T., 1995/4655 E-789 K., 2 HD. 23.1.1996 T., 1996/12893 E. - 700 K.)
Yukarıdaki kararlarda da vurgulandığı gibi, özel hukuk tüzel kişiliği özelliği gösteren derneklerin hukuki varlıkları, ya kendi iradeleri ile ya da bir mahkeme kararı ile sona erdirilebilir. (Yasa, Anayasa ve evrensel hukuk kurallarının gereği de budur.)
Esasen bu görüşler ve olgular Yüksek Hukuk Genel Kurulunca da benimsenmiştir.
Dava konusu olayda, idarece TDK'nun tüzelkişiliğine, adına ve malvarlığına hukuka aykırı biçimde el konulmuştur. Bu durumu benimseme olanağı yoktur. Suskun kalarak hukuka aykırılığı açıkça ortada olan bir keyfiliği ve zorla elkoyma olayını kabul etmiş durumunda kalamayız
Davacıya dava hakkının tanınmamış olmasının, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin, "Adli Yargılanma Hakkı"na dair 6. maddesi, "Dernek Kurma ve Toplantı Özgürlüğü"ne ilişkin 11. maddesi, "Etkili Başvuru Hakkı"na işaret edilen 13. maddesi, "Hakların Kötüye Kullanımının Yasaklanması" ile "Hakların Kısıtlanmasının Sınırları" hakkındaki 17. ve 18. maddeleri bakımından aykırılık oluşturacağının da gözden uzak tutulmaması gerekir.
Davaya konu edilen tasarrufun dayanağının 2709 sayılı Anayasa'nın 134. maddesi olduğu bilinmektedir. Bu hüküm Anayasa'nın 148. maddesi hükümleri dairesinde Anayasa Mahkemesi'nce incelenebilirliğinin tartışılır olduğu kuşkusuzdur. Ne var ki, davacının isteğinin temelinde hukuka aykırı bir olgunun saptanması ile bunun sonuçlarından yararlanılması bulunmaktadır. Bunda da her davada varlığı aranması asıl olan hukuki yararın varlığı tartışmasızdır.
2876 sayılı yasa ile, idarece hukuka aykırı olarak el konmuş olan TDK'nun yeni bir yapılandırma içine konulması, başlangıçtaki hukuka aykırılığı ortadan kaldırmış olamaz. Başka bir anlatımla; hukuka aykırılık norma aykırılıktır. TDK'nun tüzel kişiliği yok edilerek, zarar verilmiş olması hukukun yazılı ve yazılı olmayan bütün kurallarına (emir ve yasaklarına) aykırılık oluşturduğuna göre, bu yolda yapılmış yasal bir düzenleme ile hukuka aykırılık sona ermiştir deme olanağımız yoktur. Böyle bir kabul bizi, "hukuka aykırılık, yasa ile sağlanabilir" gibi kabul edilemeyecek bir sonuca götürür.
Davacı, TDK'nun son genel kurulda seçimle işbaşına gelmiş başkanıdır. Görevini sürdürmekte iken, başında bulunduğu TDK'na zorla el konularak, hukuka aykırı bir biçimde görevini fiilen yapamaz duruma düşürülmüştür.
Hukuka aykırılığın önündeki yasal engelin kalkması ile, davacı son başkan sıfatıyla (kaldı ki, derneğin bir üyesi olarak da) bu davayı açma hak ve sıfatına sahiptir.
Bu nedenlerle;
Yerel mahkeme kararının öncelikle; "davacının dava açma sıfatının varlığı nedeniyle davanın esasına girilmesi gerekir" gerekçesiyle bozulması,
Ya da HGK'ca davanın; dava dilekçesinde belirtildiği gibi, "2876 Sayılı Kanunun 1. 35. ve 52. maddelerinin Anayasa'ya aykırılığı nedeni Anayasa Mahkemesine götürülmesine karar verilmesi gerekir" görüşünde olduğumuzdan sayın çoğunluğun yerel mahkeme kararının onanması kararına katılamıyoruz.
O. Uzgören
1. HD. Başkanı
M. S. Özer
14. HD. Üyesi
N. Coşkun
14. HD. Üyesi
M. Kıcalıoğlu
4. HD. Üyesi
M. Dolu
20. HD. Üyesi
İlgili Mevzuat Hükmü : Türkiye Cumhuriyeti Anayasası MADDE 134 :Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılâplarını, Türk kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak ve yayınlar yapmak amacıyla; Atatürk’ün manevî himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezinden oluşan, kamu tüzelkişiliğine sahip “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” kurulur.
Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirtilen malî menfaatler saklı olup kendilerine tahsis edilir.
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun; kuruluşu, organları, çalışma usulleri ve özlük işleri ile kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri kanunla düzenlenir.



 
Şerhi Ekleyen Üyemiz:
Özge YÜCEL
Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
Şerh Son Güncelleme: 15-11-2009

THS Sunucusu bu sayfayı 0,02346492 saniyede 8 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.