Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Hukuk Haberleri Hukuk Haberleri, duyuruları, güncel hukuki gelişmeler. [Haber Ekleyin]

İşte yeni "hukuk kanunları "

Yanıt
Old 10-09-2007, 11:29   #1
Av.Yüksel Eren

 
Varsayılan İşte yeni "hukuk kanunları "

ANKARA (ANKA) - Adalet Bakanlığı Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğü'nün hazırlayıp Başbakanlığa gönderdiği Hukuk Muhakemeleri Kanun Taslağına göre, yanlış karar veren hakim için devlete tazminat davası açılabilecek.

Taslağın yasalaşması halinde devlet, ödediği tazminatı, ödeme tarihinden itibaren bir yıl içinde sorumlu hâkimden tahsil edebilecek. Hakim aleyhine açtığı tazminat davası reddedilen kişi ise 5 bin YTL'ye kadar para cezası ödemeye mahkum olacak.

Mahkemelerinin görevleri ve kurallarını belirleyen Hukuk Muhakameleri Kanunu yeniden düzenleniyor. Malvarlığına ilişkin davalar, davaların yığınlamış halinde görev yapacak mahkemeler, mahkemelerin yetki, görevsizlik gibi kararlar üzerinde yapılacak işlemleri düzenleyen sözkonusu yasada yapılması öngörülen değişiklikte hakimlerin verdikleri kararlar nedeniyle yargılanma süreci de yer aldı.

Buna göre, hakimlerin yargılama faaliyetlerinden dolayı devlet aleyhine tazminat davası açmak mümkün olabilecek.
Hakimlerin yargılanması veya verdikleri kararlardan dolayı haklarında dava açılabilmesi konusu Yargıtay Başkanı Osman Arslan'ın yeni adli yıl konuşmasında gündeme gelmişti. Sözkonusu değişiklikleri eleştiren Arslan, "haksız eylemde bulunan ve suç işleyen hakim doğrudan sorumlu olmalıdır, ancak bu tür davalarda devlet alehine verilecek kararlarda verilevek tazminatların hakimlerden tahsil edilmesi, hakimlerin devlet memuru haline dönüştürebileceği" uyarısında bulunmuştu. Arslan, böyle bur uygulama ile hakimlerin dava tehditi altında olabileceklerini de belirtmişti.

-YENİ DÜZENLEME-

Değişiklik taslağında, devlete tazminat davası açabilmek için gerekli olan şartlar ise şöyle sıralandı:

"-Hakimin, kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.

-Sağlanan veya vaat edilen bir menfaat sebebiyle kanuna aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.

-Farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verilmiş olması.

-Duruşma tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanılarak hüküm verilmiş olması.

-Duruşma tutanakları ile hüküm veya kararların değiştirilmiş yahut tahrif edilmiş veya söylenmeyen bir sözün hüküm ya da karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterilmiş ve buna dayanılarak hüküm verilmiş olması.

-Hakkın yerine getirilmesinden kaçınılmış olması."

-HAKSIZLIĞA UĞRAYAN KİŞİ NASIL DAVA AÇACAK?-

Taslakta, yargılama sonrası haksızlığa uğradığını düşünen kişinin nereye dava açacağı da belirlendi. Davalar, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hakimlerinin fiil ve kararlarından dolayı ise Yargıtay Hukuk Dairesi'nde, Yargıtay Başkan ve üyeleri ile, kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı ise Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nda açılacak. Bu davalar, Yargıtay'da ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülebilecek.
Yargıtay ilgili hukuk dairesinin tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca, kurulun ilk derece mahkemesi sıfatıyla tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi ise Yargıtay Büyük Genel Kurulunca yapılacak. Devletin sorumlu hâkime karşı açacağı rücu davası, tazminat davasını karara bağlamış olan mahkemede görülecek.

-DAVA DİLEKÇESİ NASIL YAZILACAK?-

Yapılan yargılama sonrası, haksızlığa uğradığını düşünün kişiler, tazminat davası dilekçesinde hangi sorumluluk sebebine dayanıldığı ve delilleri açıkça belirtecek ve varsa belgeler de ekleyecek. Tazminat davasını inceleyecek mahkeme, belirtilen hususlarda eksiklik görürse, eksikliğin giderilmesi için süre vermeden dilekçenin reddine karar verebilecek. Mahkeme, açılan tazminat davasını, ilgili hakime re'sen ihbar edecek.

-DAVASI REDDEDİLEN 5 BİN YTL'YE KADAR DİSİPLİN CEZASINA MAHKUM EDİLECEK-

Taslakta dikkat çeken bir nokta da, tazminat davası açan kişinin davasının reddedilmesi halinde disiplin para cezasına çarptırılacak olması. Taslağa göre, yargılama sonrası, haksızlığa uğradığını iddia ederek suç duyurusunda bulunanların tazminat davaları reddedilirse 5 yüz YTL'den 5 bin YTL'ye kadar disiplin para cezasına mahkum edilebilecek. Bu madde ile, haksızlığa uğradığını kesin delillerle ispatlamayanların dava açmasının önü kesilmiş olacak.

Başbakanlık'ta görüşülecek olan taslak, son şeklini aldıktan sonra TBMM'ye gönderilecek.

http://haber.mynet.com/detail_news/?...ef=haberH ome
Old 10-09-2007, 13:30   #2
Av.Betül Avcı

 
Varsayılan Umarım Daha İyi Olur

HMUK çok eski bir kanun olması nedeniyle bir çok anlamda ihtiyaca cevap veremiyordu.Umarım daha anlaşılır bir üslup ile kaleme alınır ve hukuki boşlukları giderebilir.Taslaktan haberi olan arkadaşların forumda paylaşacaklarını da ümit ediyorum.Herkese iyi çalışmalar...
Old 10-09-2007, 15:03   #3
mutlakadalet

 
Varsayılan

Tasarı ile Getirilen Yenilikler ( http://www.kgm.adalet.gov.tr/hmk.htm)

Tasarının madde gerekçelerinde, değişikliklerin gerekçesi yer aldığı için burada sadece çok genel olarak getirilen yenilikler değerlendirilecektir.

Tasarının Birinci Kısmı Genel Hükümler başlığı altındaki, Birinci bölümde, Görev, Yetki ve Yargı Yeri Belirtilmesi incelenmiştir. Bu Bölümün Birinci Ayırımda görev düzenlenmiştir. Görevle ilgili yenilik yapılmamış sadece maddelerde tereddüt edilen hususlarda açıklık getirilmiş veya uygulamada kısmî dava açılmasında görevin belirlenmesindeki gibi bazı zorluklar aşılmaya çalışılmıştır. Nitekim, kısmî dava açan kişinin saklı tuttuğu kısmın çekişmeli olup olmadığını çoğu zaman bilmesi mümkün olmadığından maddede daha basit bir düzenleme yapılmış ve alacağın saklı tutulan kısmı da nazara alınarak görevli mahkemenin belirlenmesi kabul edilmiştir.

Sulh hukuk mahkemelerinin görevi, 1086 sayılı Kanun ile Tasarıda 8 inci maddede düzenlenmiştir. Farklı olarak iflâs davaları dışında konkordato veya uzlaşma suretiyle sermaye şirketlerinin yeniden yapılandırılması sulh hukuk mahkemelerinin görevi dışında tutulmuştur.

Yetki konusunda daha sistematik, daha açık bir düzenleme yapılmaya çalışılmıştır. Bu Kısımda yeni olarak, yetki sözleşmelerinin sadece tacirler ve kamu tüzel kişileri arsında yapılması kabul edilmiştir. Çünkü yetki sözleşmeleri ile genellikle güçlü olan taraf, yetkili olmayan ve dilediği bir mahkemeyi yetkili kılabilmektedir. Usul hukukunun sosyal yönü güçsüz olan kişileri yargılama sırasında korumayı gerektirmektedir. Bu nedenle Tasarıda, tacir olmayanlar bakımından yetki sözleşmesi yapılabilmesi olanağı kaldırılmıştır. Yeni getirilen hükümlere göre, tacirler ve kamu tüzel kişileri, aralarında doğmuş veya doğabilecek uyuşmazlıklar hakkında bir veya birden fazla mahkemeyi yetkili kılabileceklerdir. Yine taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça dava sadece sözleşmeyle belirlenen mahkemelerde açılabilecektir. Böylelikle olumsuz yetki sözleşmesi yapılabilmesi tacirler veya kamu tüzel kişileri bakımından kabul edilmiştir.

Birinci Kısmın Üçüncü Bölümünün İkinci Ayırımında, hâkimlerin sorumluluğu düzenlenmiş ve hâkimlerin fiillerinden dolayı Devletin birinci derecede sorumluluğu kabul edilmiştir. Böylelikle Anayasamızın 129 uncu maddesinin beşinci fıkrasına uygun bir düzenleme yapılmıştır. Bu Kısmın Dördüncü Bölümünde, taraflar ve davaya katılan üçüncü kişiler düzenlenmiştir. Aslî müdahale de, davaya müdahale maddeleri arasında açıkça düzenlenmiştir.

Tasarı ile getirilen yeniliklerden biri de avukatla temsil zorunluluğudur. Ancak bu zorunluluk belli bir miktarın üzerindeki uyuşmazlıklar için getirilmiştir. Çünkü adlî yardım konusundaki hükümlerin yeterli olmayışı, bu konuda daha düşük miktar ve değerdeki uyuşmazlıklar için bu zorunluluğun getirilmesini engellemiştir. Ancak bu konuda siyasî iktidarın daha fazla kaynak ayırabilmesi ve destek olması halinde bu miktarın daha aşağıya çekilmesi mümkün olabilir.

İkinci Kısımda düzenlenen dava çeşitleri ve dava şartları ile ilgili hükümler yenidir. Eda, tespit ve inşaî davalar dışında, kısmî dava, davaların yığılması, terditli dava, seçimlik dava ve topluluk davası yeni olarak düzenlenmiştir. Topluluk davası ile derneklerin üyeleri adına tespit davası açabilmeleri ya da müdahalenin önlenmesini isteyebilmeleri mümkün hâle getirilmiştir. Örneğin, bir tüketici derneği, tüketicilerle ilgili dava açabilecektir. Bu Kısmın İkinci Bölümünde dava şartları genel olarak sayılmış ve ayrıca bu dava şartlarının incelenmesi ele alınmıştır. Derdestlik dava şartı hâline getirilerek, aynı davanın ikinci kez açılması durumunda derdestliğin ilk itiraz olarak ileri sürülüp her iki davanın gereksiz yere görülmesi önlenmek istenmiştir. Bu sayede hem gereksiz masraf yapılması önlenecek hem de mahkemeler gereksiz yere meşgul edilmeyecektir. Bu Kısmın İkinci Bölümünün İkinci Ayırımında ilk itirazlar düzenlenmiştir. İlk itirazların sayısı azalmıştır. Dava ve cevap dilekçesindeki eksikliklerin ilk itiraz olarak ileri sürülmesi kaldırılmıştır. Zira bu dilekçelerdeki zorunlu unsurların ilk itiraz olarak ileri sürülmese bile her zaman ileri sürülebilmesi mümkün idi. Bunun gibi davaların birleştirilmesi de ilk itiraz olarak kabul edilmemiştir. Çünkü, ilk itiraz olarak ileri sürülmediği takdirde ayrı mahkemelerde görülen davaların birleştirilmesi mümkün değildir. Bu ise uygulamada davaların daha da gecikmesine neden olan bir davanın diğeri için bekletilerek, yani bekletici sorun sayılarak uzamasına neden oluyordu. Üçüncü Kısım olan Yazılı Yargılama Usulü Kısmının Beşinci Bölümünün Üçüncü Ayrımında ise ön sorun ve bekletici sorun düzenlenmiştir. Ön sorun 1086 sayılı Kanunda “hadise” olarak düzenlendiği hâlde bekletici sorunla ilgili hüküm yenidir.

Üçüncü Kısımda Yazılı Yargılama Usulüne ilişkin hükümler yer almaktadır. Burada en önemli yenilik davanın açılmasıyla davacıdan avans alınmasıdır. Böylelikle dava sırasında her işlem için ayrı ayrı masraf alınması sebebiyle zaman kaybı önlenmek istenmiştir. Davanın başında avans alınması bu gecikmeleri önleyecek niteliktedir. Yargılama giderlerinin zamanında yatırılmaması, tek başına davaların gecikme sebebi olmamakla birlikte, önemli etkenlerden biridir. Gerek kanundan gerekse yerleşmiş yargı uygulamalarından kaynaklanan bu aksaklığın önlenebilmesi amacıyla, öncelikle dava açılmasıyla ilgili “Harç ve avans ödenmesi” kenar başlıklı 125 inci madde düzenlenmiştir. Bu hüküm, davacının dilekçesini mahkemeye sunarken, açtığı davadan kaynaklanan yargılama giderlerinin yaklaşık olarak mahkemece hesaplanarak kendisinden peşin olarak tahsilini öngörmektedir. Yine hangi masrafların yargılama giderleri kapsamına girdiği belirlenmiş, ayrıca davacının davayı açarken ödemek zorunda olduğu giderin peşin olarak tahsilinden sonra, taraflardan her birinin ikamesini talep ettiği delil için belirlenen avansı, verilen kesin süre içinde yatırma zorunluluğu getirilmiştir.
Uygulamada kabul edilmemekle beraber, doktrinde genel kabul gören iradî taraf değişikliği Tasarıda kabul edilmiştir.

Üçüncü Kısmın Dördüncü Bölümünde Ön İnceleme düzenlenmiştir. “Ön İnceleme” başlığını taşıyan bu Bölüm, medenî usul hukuku alanındaki kanunlaştırmada, hukukumuz için önemli bir yeniliktir. Uygulamada en çok şikâyet edilen ve yargılamanın gecikmesi sebebi olarak gösterilen önemli bir husus, tam hazırlık yapılmadan tahkikata başlanmasıdır. Hatta çoğu kez, taraflar delillerini tam olarak göstermeden ve dilekçelerine eklemeden, mahkeme de delilleri tam olarak toplamadan tahkikata başlamaktadır. Delillerin ve hukukî uyuşmazlığın tartışılması için yeterli hazırlık yapılmadan tahkikata başlandığında, istenen sonuç elde edilememekte, tahkikat, delillerin toplanması için gereksiz yere uzamaktadır. Bunun yanında, mahkemelerce, yeterli hazırlık yapılıp dosyalar incelenmediğinden ve taraflar da bu konuda gerekli açıklamaları tam olarak yapmadıklarından, yargılamanın başında karar verilmesi gereken, usule ilişkin dava şartları ve ilk itirazlar davanın sonunda karar verilebilmektedir. Örneğin, iki yıl süren bir davanın sonunda, bazen mahkemenin görevsizlik ya da yetkisizlik kararı verdiği veya zamanaşımı gerekçesiyle davayı reddettiği görülebilmektedir. Dilekçelerin karşılıklı verilmesi aşaması tamamlandıktan ve tarafların elinde bulunan delillerin mahkemeye sunulmasından, elde olmayanların ise masrafları ödendikten ve nereden getirtileceğine ilişkin bilgiler verildikten sonra, tahkikatın başlatılması amaçlanmıştır. Buna bağlı olarak, tahkikatın, amacına uygun olarak, sadece uyuşmazlığın ve uyuşmazlığa ilişkin delillerin incelendiği ve tartışıldığı bir aşama hâline getirilmesi; bunun için de tarafların anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların tahkikat başlamadan tam tespiti gereklidir. Ayrıca, işin esasına girilmesi gerekli olmayan, usule ilişkin kararlarla sürelere ilişkin kararların da başlangıçta verilmesi, bir çok uyuşmazlığın baştan hâlli sonucunu doğuracaktır. Bu aşamada, uyuşmazlık konuları tam ve açık olarak tespit edilmiş olacağından, tarafların durumlarını gözden geçirerek sulh olmaları da daha kolay hâle gelebilecektir. Bu aşamanın diğer bir olumlu yönü ise, uyuşmazlık noktaları kesin olarak tespit edildiğinden, inceleme ve hukukî tartışma da bu noktalara münhasır olarak yapılacak, gereksiz işlemlerin ve zaman kaybının önüne geçilmiş olacaktır.

Ön incelemenin amacına uygun yapılması, taraflar arasında sulh imkânını artıracak, hatta yargılama dışı uyuşmazlık çözüm yollarıyla da bağlantılı olarak tarafların doğrudan ya da arabulucu yardımıyla uyuşmazlığı çözmelerinin yolunu açacaktır. Taraflar sulh olmadıklarında ise tahkikat için tüm hazırlıklar yapılmış olduğundan, tahkikatta sadece tanık dinlenmesi, bilirkişiye başvurulması ve keşif gibi usul işlemleri gerçekleştirilecek, tahkikatın arka arakaya yapılacak birkaç oturumda da tamamlanması mümkün olabilecektir. Bu Bölümün “Ön İnceleme” olarak ifade edilmesinin sebebi, dilekçelerden sonra, mahkemece yapılacak ilk inceleme aşaması olması, ancak işin henüz esasına tam olarak girilmemesidir. Bu aşama, tahkikat olmadığından tahkikat ifadesi de kullanılmamıştır. Çünkü, bu aşamada bir ön tahkikat ve benzeri işlemlerden daha çok, tahkikattan önce yapılması gereken işlemler tamamlanmaktadır. Bu Bölüm, Tasarıda yeni olmakla birlikte, hukukumuza tamamen yabancı da değildir. Nitekim istinaf aşamasında ön inceleme kabul edilmiştir. Yine temyiz aşamasında da işin esasına girilmeden ön inceleme yapılmaktadır.

Dördüncü Kısım “İspat ve Deliller” başlığını taşımaktadır. Bu Kısımdaki ispat hakkı, ispat yükü ve karşı ispatla ilgili hükümler yenidir. Dördüncü Kısmın İkinci Bölümünde “senet” yerine “belge ve senet” ibaresine yer verilmiştir. Bu Bölüm içinde delil olarak, belge ve senet düzenlenmiştir. Burada ilk defa hukukumuzda belge kavramı ile senet kavramı birbirinden ayrılmış, belge, senet kavramını da içine alacak şekilde bir üst kavram olarak kabul edilmiştir. Belge ile senedin ayrılması hem kavramsal hem de hukukî anlamda önemlidir. Her şeyden önce, belge genel anlamda bir bilgiyi taşımaya elverişli ortamı ya da şeyi ifade etmektedir. Şüphesiz her bilgi taşıyıcının delil olarak bir değeri olmakla birlikte, o bilginin ne kadar güvenli taşındığı ve kesinliği ile bağlantılı şekilde delil olarak kullanılırken farklı kuvvette kabul edilmektedir. Bu sebeple örneğin, altı imzalanmış kağıt üstüdeki bir metin, yazı veya imzası inkâr edilmedikçe senet olarak kesin delil niteliğine sahiptir. Güvenli elektronik imza ile oluşturulan elektronik ortamdaki veriler ise doğrudan senet olmamakla birlikte, senet kuvvetindedir. Oysa, imzasız sadece içinde belirli bilgiyi taşıyan bir kağıt üzerindeki yazı, yazılı delil başlangıcı olarak senet kuvvetinde değildir.

Senet kesin olarak kullanılan ve kanunun özel bir anlam yüklediği belge türüdür. Oysa, her belge senet olmadığı gibi, kanunun senet dışında da delil olarak kabul ettiği belgeler mevcuttur. Örneğin, yazılı delil başlangıcı, niteliği itibariyle bir belgedir, ancak kanunda kabul edilen şekliyle senet değildir. Bunun dışında günümüzde elektronik ortamda oluşturulan veriler mevcuttur. Elektronik ortamda oluşturulan bu veriler genel anlamda belgedir, ancak senet sayılmamaktadır. Gerek 1086 sayılı Kanunda gerekse Tasarıda düzenlenen hükümler arasında elektronik ortamda oluşturulan verilerin tamamı değil bir kısmı senet hükmünde kabul edilmiştir. Dikkat edilirse, bu tür elektronik belgeler dahi teknik anlamda senet değil, senet hükmündedir.

Ayrıca, belgenin üst kavram olarak kabul edilmiş olması, ilerde meydana gelecek teknik gelişmelere daha kolay ayak uydurulmasını ve bu yönde düzenleme yapılmasını mümkün kılacaktır. Herhangi bir veri taşıyıcısı, bugün anladığımız anlamda senet ya da güvenli elektronik imza ile imzalanmış elektronik verilerden daha kuvvetli bir ikna gücüne ve güvenliğe sahipse, onun kesin delil olarak kabulü de kolaylaşacak, bunun için kanunun sisteminin bozulması da gerekmeyecektir.

Açıklanan sebeplerle, belge ve senet arasında bir ayrım yapılarak, senetle ispat hükümleri gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiştir. 1086 sayılı Kanunda yer alan bazı hükümler bu Bölümden çıkarılmış bulunmaktadır. Bunun bir sebebi, delillere ilişkin genel bölümde bu hükümlerin yerini alabilecek hükümlere yer verilmesi, diğer sebebi ise Tasarıda düzenlenen maddelerden bir kısmının kaldırılan hükümleri de kapsayıcı nitelikte olmasıdır. 1086 sayılı Kanunda yer alan bazı hükümler ise, güncelliğini kaybettiğinden kaldırılmış bulunmaktadır.

1086 sayılı Kanunda yer alan bazı hükümler Dördüncü Kısmın İkinci Bölümüne alınmamıştır. Çünkü, belge ve senetle ilgili bazı hususlar, dilekçelerin verilmesiyle bazıları da ispat ve delillere ilişkin genel hükümlerle doğrudan bağlantılıdır. Örneğin, tarafların ellerindeki belgeleri dilekçelerine ekleyerek mahkemeye vermelerine ilişkin hususlar dilekçelere ilişkin Bölümde, başka yerden getirilecek delillerle, delillerin incelenmesi genel olarak ispat ve delillere ilişkin genel hükümler içinde düzenlenmiştir. Bunun dışında, uygulanma kabiliyeti kalmayan hükümlerle, kaldırılması boşluk doğurmayacak hükümlere bu Tasarıda yer verilmemiştir. Örneğin, 1086 sayılı Kanunun 305 inci maddesinde yer alan, nüfus kayıtlarının zıyaı hâlinde o kimsenin ailesine ilişkin özel belge ve kayıtların delil olarak kullanılacağı hakkındaki hükme Tasarıda yer verilmemiştir. Zira, bu hüküm mevcut olmasa da zaten genel hükümlere göre ispatı ve tespiti mümkündür, nitekim Yargıtay uygulaması da bu yöndedir. Yeni delil ibrazına ilişkin husus (HUMK m. 306), tahkikata ilişkin Bölümde “Yeni delil gösterilmesi” kenar başlığı ile, delil ibraz eden tarafın karşı tarafın onayı olmadan bundan vazgeçemeyeceğine ilişkin hüküm ise (HUMK m. 307) delillere ilişkin genel hükümlerde “Delilden vazgeçme” başlığı altında düzenlenmiştir. Senetlere ilişkin bazı hükümler ise 1086 sayılı Kanunda ayrı ayrı maddelerde düzenlenmiş olmalarına rağmen aslında aynı hususa ilişkindir; benzer mahiyetteki hükümler mümkün olduğunca sadeleştirilerek birleştirilmiştir. Hukukî işlemlerin belli bir miktar veya değerin üzerinde olması hâlinde senetle ispatı kuralı muhafaza edilmiştir. Akdeniz ülkeleri olan Fransa, İtalya ve Yunanistan hukukunda da senetle ispat kuralı korunmaktadır. Yaklaşık yüzelli yılın üzerinde bir uygulaması olan ve uygulamada herhangi bir şikâyet konusu olmayan senetle ispat kuralı, Komisyonumuz tarafından da çoğunlukla kabul edilmiştir.

Dördüncü Kısmın Üçüncü Bölümünde yemin düzenlenmiştir. Tamamlayıcı yemine Tasarıda yer verilmemiştir. Takdiri delillerle ispatın mümkün olduğu hâllerde, hâkimin kanaatini yemin ile değil, diğer delillerle tamamlaması kabul edilmiştir. 1086 sayılı Kanunda yer alan yemin formülü, taraf yemini düzenlemesinde, daha laik hale getirilmeye çalışılmıştır.

Dördüncü Kısmın Dördüncü Bölümünde düzenlenen tanıkla ilgili hükümlerde, önemli bir değişiklik yapılmamıştır.

Dördüncü Kısmın Beşinci Bölümünde bilirkişi incelemesi düzenlenmiştir. Bu Bölümde yeni olarak, bilirkişinin sır saklama yükümlülüğü ve bilirkişinin yetkilerine yer verilmiştir. Ceza Muhakemesi Kanununun bilirkişi ile ilgili hükümlerine paralel bir düzenleme yapılarak, bilirkişilerin bölge adliye mahkemesi adlî yargı adalet komisyonları tarafından her yıl düzenlenecek listelerde yer alan kişiler arasından seçilmesi kabul edilmiştir. Böylelikle bilirkişilerin uzman kişilerden oluşması, hukukî konularda gereksiz yere bilirkişiye başvurulmaması ve denetimi sağlanmak istenmiştir. Bilirkişi, Türk Ceza Kanunu anlamında kamu görevlisi olarak kabul edilmiştir. Bilirkişinin kasten veya ağır kusuru sonucu düzenlediği gerçeğe aykırı raporun karara esas alınması nedeniyle zarar gören kişilerin devlete karşı sorumluluk davası açabileceği düzenlenmiştir.

Dördüncü Kısmın Altıncı Bölümünde keşifle ilgili düzenlemeye yer verilmiştir. 1086 sayılı Kanundan farklı şekilde, keşfin sadece taşınmazlara ilişkin olmadığı daha açık olarak düzenlenmiş, ayrıca keşfe katlanma zorunluluğu ve soybağının tespiti için inceleme yapılması hakkında yeni hükümler getirilmiştir.

Altıncı Kısmında basit yargılama usulü düzenlenmiştir. Seri yargılama ve sözlü yargılama usullerine Taslakta yer verilmemiştir. 1086 sayılı Kanunda seri yargılama usulü, sadece cevap dilekçesi ile cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi için yazılı yargılama usulüne nazaran kısa süreler öngörmekteydi. Bu kısa süreler dışında yazılı yargılama usulüne atıf yapıldığı için, seri yargılama usulü ile yazılı yargılama usulü arasında bir fark bulunmamakta idi. Hatta cevap ve diğer dilekçeler için çoğu kez mahkemeye müracaat ederek sürenin uzatılması istendiğinden ve bu talep kabul edildiğinden, adı seri olan yargılama usulü çoğu kez yazılı yargılama usulünden daha uzun sürmekte idi. Bu nedenle uygulamada ismi dışında seri bir yargılama öngörmeyen bu usule yer verilmemiştir. Keza sözlü yargılama usulü de uygulamada yazılı yargılama usulü gibi uygulandığından, bu iki yargılama usulü kaldırılarak, basit yargılama usulü, yazılı yargılama usulüne nazaran daha hızlı daha kolay bir usul hâline gerilmeye çalışılmıştır.

Basit yargılama usûlünde yapılan düzenlemede, genel hatlarıyla, sadece dava ve cevap dilekçesi şeklinde, dilekçe aşamasına yer verilmiştir, replik düplik safhası çıkartılmıştır. Ön inceleme ve tahkikat aşamaları birleştirilmiş, ilk duruşmada ön incelemeye ilişkin işlemlerin de yapılmasına imkân tanınmıştır. Kural olarak ilk duruşmadan sonra, en fazla iki duruşmada (yani en fazla üç duruşma) tahkikatın tamamlanması, çok özel durumlarda duruşma sayısının artırılması amaçlanmıştır. Sözlü yargılama ve hükmün verilmesinin aynı duruşmada yapılması ve hükmün de kural olarak aynı duruşmada tüm unsurlarıyla tefhimi düşünülmüştür. Yargılamanın daha kısa sürede sonuçlandırılabilmesi için, davanın takipsiz bırakılması hâlinde bir defa dosya işlemden kaldırıldıktan sonra, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi kabul edilmiş, iddia ve savunmanın değiştirilip genişletilmesinin başladığı an öne çekilmiş, duruşmalar arasındaki süreler kısa tutulmuş, tahkikat işlemlerinin kısa sürede tamamlanması öngörülmüştür.

Kanun yolları Sekizinci Kısımda düzenlenmiş, 1086 sayılı Kanuna 5236 sayılı Kanunla eklenen istinaf ve temyiz ile ilgili hükümler aynen muhafaza edilmiştir. Bu hükümler 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girdiğinden ve fakat bölge adliye mahkemelerinin göreve başlamaması nedeniyle henüz uygulanmadığından ve bu hükümlerin değiştirilmesi yönünde bir eleştiri yapılmadığından aynen benimsenmiştir.

Geçici hukukî koruma kavramı doktrinde kullanılmakla birlikte, Tasarıda ilk defa yer almaktadır. Geçici hukukî korumalar Onuncu Kısımda düzenlenmiştir. Asıl nihaî hukukî korumanın zaman alması ve ayrıntılı bir incelemeyi gerekli kılması sebebiyle, günümüzde geçici hukukî korumalar daha da önem kazanmıştır. Hatta denilebilir ki, asıl yargılama veya davadan önce, geçici korumalar adeta bir ön yargılama hâlini almıştır. Geçici hukukî korumalar, hak arama özgürlüğü ve kişilerin haklarının korunması bakımından özel bir öneme sahiptir. Hak arama özgürlüğü çerçevesinde, hukukî korunma talebi için artık günümüzde, “etkin hukukî koruma” ihtiyacı ve talebinden söz edilmektedir. Yani, bir devletin sadece yalın olarak hak arama ve hukukî korunma yollarını düzenlemesi ve bunları açık tutması yeterli değildir; aynı zamanda bu yolların etkinliğini sağlamak, elde edilecek kararların uygulanabilir olması imkânını ayakta tutmak, hukukî korunma ihtiyacı ile orantılı ve bağlantılı bir yöntemi benimsemek gibi yükümlülüğü söz konusudur.

Belirtilen sebeplerle günümüzde, klasik ve temel geçici hukukî koruma türü olan ihtiyatî tedbir dışında, bir çok yeni geçici hukukî koruma türü benimsenmiştir. Asıl dava veya yargılama konusuna ilişkin olarak ihtiyatî tedbirler yanında, para alacaklarına ilişkin takibin sonucunun güvence altına alınabilmesi için ihtiyatî haciz, delillerin korunması için delil tespiti bilinen geçici hukukî koruma türleridir. Ancak, özel kanunlarda bu geçici hukukî koruma türlerinin içinde yer almayan farklı geçici hukukî korumalara da yer verilmiştir. Örneğin, aile hukukuna ilişkin bir çok geçici hukukî koruma, önleyici tedbir, koruma önlemleri ve aile ilişkilerinin geçici düzenlenmesi gibi farklı geçici hukukî korumalar mevcuttur. Bu geçici korumalar, bazı yönleri ile ihtiyatî tedbire benzemekle birlikte, ihtiyatî tedbirden daha farklı ve geniş bir alana sahiptir. Bu sebeple, genel bir geçici hukukî koruma başlığı altında temel olarak ihtiyatî tedbir düzenlenmekle birlikte, diğer geçici hukukî korumalara da değinilmiştir. İhtiyatî haciz, İcra ve İflâs Kanununda düzenlendiğinden, bu başlık altında düzenlenmemiş, bu Kısımda ihtiyati tedbir ve delil tespiti ayrıntılı olarak düzenlenip, diğer özel geçici hukukî korumalara ilişkin genel atıf yapılmakla yetinilmiştir. Bunun dışında, klasik ihtiyatî tedbir türü olan teminat amaçlı ihtiyatî tedbirler dışında, eda veya düzenleme amaçlı ihtiyatî tedbirler de oldukça yaygınlaşmıştır.

Hukuk yargılaması bakımından en sorunlu alanlardan biri de geçici hukukî korumalardır. Uygulamada, haksız alınan ihtiyatî tedbir veya ihtiyatî haciz kararlarından dolayı telafisi güç zararların ortaya çıkmasına rastlandığı gibi, gerekli durumlarda ilgili geçici hukukî korumaya karar verilmediğinden dolayı elde edilen hükmün bazen uygulama kıymeti kalmamaktadır. Ayrıca, uygulamamızda önemli bir sorun da geçici hukukî korumaların birbirine karıştırılması ve gereği gibi uygulanmamasıdır. Örneğin, para alacakları için kural olarak ihtiyatî haciz istenmesi gerekirken ihtiyatî tedbir talep edilmesi, delil tespiti yerine bir dava türü olan tespit davası açılması, bunun en sık rastlanan örnekleridir. Ayrıca, bir mahkemeden ihtiyatî tedbir talep edilip reddedilmesi durumunda, başka bir mahkemeden böyle bir talepte bulunulması gibi davranışlara da uygulamada sıkça rastlanılmaktadır.

Yukarıda açıklanan hususlar gözönünde tutularak geçici hukukî ko­rumalar, bu çerçevede ihtiyatî tedbir ve delil tespiti yeniden düzenlenmiştir.

Tahkim, ülkemizde ilk kabul edildiği tarih olan 1856 yılından bu yana etkin olarak kullanılamamaktadır. Tahkim kurumunu etkin kılmak için, yani özü var olan tahkim kültürünü ülkemizde geliştirmek amacıyla yapılması gereken ilk iş şüphesiz iç tahkim yani millî tahkime ilişkin usul ve esasları düzenleyen hükümleri, günümüz tahkim yaklaşımına uygun hâle getirmektir. Tasarının Onbirinci Kısmında yer alan tahkim hükümleri düzenlenirken, 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu esas alınmıştır. 4686 sayılı Kanun, bir kaç istisna dışında esas olarak 1985 tarihli Uncitral Model Kanununu benimsemiş ancak iktibas esnasında bazı konular eksik alınmış ve yine bazı konularda tercihler Model Kanundan değişik olarak kullanılmıştır.

Tahkim hakkındaki hükümler, Milletlerarası Tahkim Kanunundaki hükümlerin hemen hemen aynısıdır. Tasarıda, 4686 sayılı Kanundaki hükümlerin kabulü ile millî ve milletlerarası tahkim hükümleri arasındaki fark önlenmek istenmiştir. Ayrıca dünyada pek çok ülkenin milletlerarası ve millî tahkim için esas aldığı Uncitral Tahkim kuralları iç tahkim bakımından da benimsenmiştir.

1086 sayılı kanunda öngörülen cezalar, Tasarıda “disiplin hapsi” ve “disiplin para cezası” olarak düzenlenmiştir. Disiplin hapsi, özellikle duruşmanın düzeninin sağlanması gibi hâllerde öngörülmüştür. Davanın görülmesi sırasında kötü niyetli davranışları önlemek ve yargılamayı daha etkin kılabilmek için ise, disiplin para cezası düzenlenmiştir. Bu cezaların tecili veya ertelenmesi gibi sebeplerle uygulanamaması önlenerek, yargılamanın işleyişinin güvence altına alınması amaçlanmıştır.

Ayrıca bu Tasarıda, disiplin para cezasının özelliklerinin neler olduğu ve bu cezanın nasıl tahsil edileceği hususları da açıklığa kavuşturulmuştur.

Tasarı, yürürlük ve yürütme maddesi ile birlikte 455 maddeden oluşmaktadır. Bilindiği üzere, 1086 sayılı Kanun 582 maddedir. Genel gerekçenin değişik yerlerinde de açıklandığı üzere, 1086 sayılı Kanunun farklı kısımlarında yer alan, ancak, birbirine benzer hükümleri düzenleyen maddeler bu Tasarıda tek madde altında birleştirilmiştir. Ayrıca, yürürlükteki Kanunun yaklaşık seksen maddesi değişik zamanlarda yürürlükten kaldırıldığı hâlde, kaldırılan maddeler dikkate alınarak teselsül ettirilmemiştir. Dolayısıyla hazırlanan Tasarıdaki madde sayısı, 1086 sayılı Kanunda yer alan madde sayısından daha azdır. Bunun sebebi, uygulaması olmayan, eskimiş ya da başka kanunlarda düzenlenmiş maddelerin Tasarıya alınmamış olmasıdır.
Old 10-09-2007, 15:44   #4
PINAR YILMAZ

 
Varsayılan

Alıntı:
Yazan Av.Yüksel Eren
ANKARA (ANKA) - Adalet Bakanlığı Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğü'nün hazırlayıp Başbakanlığa gönderdiği Hukuk Muhakemeleri Kanun Taslağına göre, yanlış karar veren hakim için devlete tazminat davası açılabilecek.

Taslağın yasalaşması halinde devlet, ödediği tazminatı, ödeme tarihinden itibaren bir yıl içinde sorumlu hâkimden tahsil edebilecek. Hakim aleyhine açtığı tazminat davası reddedilen kişi ise 5 bin YTL'ye kadar para cezası ödemeye mahkum olacak.

Mahkemelerinin görevleri ve kurallarını belirleyen Hukuk Muhakameleri Kanunu yeniden düzenleniyor. Malvarlığına ilişkin davalar, davaların yığınlamış halinde görev yapacak mahkemeler, mahkemelerin yetki, görevsizlik gibi kararlar üzerinde yapılacak işlemleri düzenleyen sözkonusu yasada yapılması öngörülen değişiklikte hakimlerin verdikleri kararlar nedeniyle yargılanma süreci de yer aldı.

Buna göre, hakimlerin yargılama faaliyetlerinden dolayı devlet aleyhine tazminat davası açmak mümkün olabilecek.
Hakimlerin yargılanması veya verdikleri kararlardan dolayı haklarında dava açılabilmesi konusu Yargıtay Başkanı Osman Arslan'ın yeni adli yıl konuşmasında gündeme gelmişti. Sözkonusu değişiklikleri eleştiren Arslan, "haksız eylemde bulunan ve suç işleyen hakim doğrudan sorumlu olmalıdır, ancak bu tür davalarda devlet alehine verilecek kararlarda verilevek tazminatların hakimlerden tahsil edilmesi, hakimlerin devlet memuru haline dönüştürebileceği" uyarısında bulunmuştu. Arslan, böyle bur uygulama ile hakimlerin dava tehditi altında olabileceklerini de belirtmişti.

-YENİ DÜZENLEME-

Değişiklik taslağında, devlete tazminat davası açabilmek için gerekli olan şartlar ise şöyle sıralandı:

"-Hakimin, kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.

-Sağlanan veya vaat edilen bir menfaat sebebiyle kanuna aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.

-Farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verilmiş olması.

-Duruşma tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanılarak hüküm verilmiş olması.

-Duruşma tutanakları ile hüküm veya kararların değiştirilmiş yahut tahrif edilmiş veya söylenmeyen bir sözün hüküm ya da karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterilmiş ve buna dayanılarak hüküm verilmiş olması.

-Hakkın yerine getirilmesinden kaçınılmış olması."
HUMK'un değiştirilip yenilenmesi gerekli ancak böyle bir hükmün ne derece gerekli olduğu tartışılır.Anayasamızda düzenlenen hakimlerin bağımsızlığı ilkesine uygun bir düzenleme olmadığını düşünüyorum.zaten hukuka uygun olmayan kararlar yüksek mahkemelerin denetimine tabidir.Karar hakkında her hangibir itirazı olan temyiz yoluna başvurur ve üst mahkeme en doğru olan kararı verir.Böyle bir denetim yolu varken hakimlerin tazminatla yükümlü tutulması bağımsızlıkları zedelemekten öteye gidemeyecektir diye düşünüyorum.Saygılar...
Old 10-09-2007, 15:49   #5
Av.Oğuzhan Dayar

 
Varsayılan

Hem hakimlerin bağımsızlığı zedelenecek hem de hakkını kullanan kişiye verilecek tazminat cezası kişilerin haklarını kullanabilmelerinin önüne geçecek ve kişiler hakimlere tazminat davası açmaya korkacaklardır...

Bence o bölüm çok şaşırtıcı ve kötü olmuş...
Old 10-09-2007, 15:52   #6
PINAR YILMAZ

 
Varsayılan

Evet o kısmı benimde aklıma gelmemişti..Dikkatiniz için teşekkürler.Kişilere anayasamızın 36. maddesi gereği dava açma hakkı veriyorsunuz.Haksız çıkması durumunda tazminat ödeyeceğini söylüyorsunuz.Bu durumda insanlar dava açmaya korkar. vs. vs...
Old 10-09-2007, 21:58   #7
YALÇIN ÖNDER

 
Varsayılan

Bölge İdare Mahkemesi kararlarının hukuksal denetim mekanizmaları olmadığından ve yeni kurulacak istinaf mahkemelrinin kararları açısından pratikte yararlı görülebilir belki ama, bunun yolunun bu olmadığını, üst yargı yollarının Bölge İdare Mahkemesi kararlarına karşı da geliştirilmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum.
Old 11-09-2007, 08:02   #8
bertrand

 
Varsayılan

Alıntı:
Yazan PINAR YILMAZ
Evet o kısmı benimde aklıma gelmemişti..Dikkatiniz için teşekkürler.Kişilere anayasamızın 36. maddesi gereği dava açma hakkı veriyorsunuz.Haksız çıkması durumunda tazminat ödeyeceğini söylüyorsunuz.Bu durumda insanlar dava açmaya korkar. vs. vs...

Selam,

Doğrudur, kişiye dava açma hakkı anayasamız tarafından verilmiştir. Ancak Anayasa da dahil hiçbir hukuki metin kendi getirdiği bir düzenlemenin kötüye kullanılmasına sessiz kalamaz. Böylece dava açma hakkını kötüye kullanan kişilere verilecek disiplin cezası hukukiliğini korur.

Saygılar.
Old 01-10-2007, 10:54   #9
Av.Oğuzhan Dayar

 
Varsayılan

Yargıç verdiği kararlar nedenyle yargılanabilir

Adalet Bakanlığı Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanarak, Başbakanlığa gönderilen Hukuk Muhakemeleri Kanun Taslağı'na göre, hâkimin verdiği kararlar nedeniyle devlet aleyhine tazminat davası açılabilecek. Ancak taslağın yasalaşması halinde devlet, ödediği tazminatı, ödeme tarihinden itibaren bir yıl içinde sorumlu hâkimden tahsil edebilecek. Hâkim aleyhine açtığı tazminat davası reddedilen kişi ise 5 bin YTL'ye kadar para cezası ödemeye mahkûm olabilecek. Yargı mensupları, 2006 yılında Türkiye'deki hâkim sayısının 8 bin 500 olduğunu belirterek, "Geçen yıl görülen dava sayısı 700 bine yaklaştı. Yargıtay'a ait 32 dairenin günde 2 binden fazla davayı karara bağladığı düşünülürse, asıl sorun hâkimlerin gereğinden fazla davayı takip etmesidir" görüşünü savundular.
Adalet Bakanlığı Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan Hukuk Muhakemeleri Kanun Taslağı kapsamında hâkime kararları nedeniyle tazminat davası açılması yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. Taslak, hâkimlere de yargı yolunun açılmasını sağlıyor. Yargı mensupları ise Türkiye'deki hâkim sayısının yetersiz olduğunu ve bunun hâkimlerin kararını olumsuz etkilediğine dikkat çekiyor. Adalet Bakanlığı'nca hazırlanan yeni tasarıda, hâkimlerin yanlış karar vermeleri halinde davanın hâkime değil, Adalet Bakanlığı'na açılması kuralı getiriliyor. Tasarıya göre bakanlığın davayı kaybederek, tazminat ödemesi halinde, bakanlık tarafından ödenen tazminat hâkimden tahsil edilecek. Tazminat davasını kaybeden taraf ise hâkime değil, devlete 500 YTL ile 5 bin YTL arasında para cezası ödeyecek.
Konu Yargıtay Başkanı Osman Arslan' ın yeni adli yıl konuşmasında da gündeme gelmişti. Söz konusu değişiklikleri eleştiren Arslan, " Haksız eylemde bulunan ve suç işleyen hâkim doğrudan sorumlu olmalıdır, ancak bu tür davalarda devlet aleyhine verilecek kararlarda tazminatların hâkimlerden tahsil edilmesi, hâkimleri devlet memuru haline dönüştürebilir " uyarısında bulunmuştu. Arslan, böyle bir uygulama ile hâkimlerin dava tehdidi altında olabileceklerini de belirtmişti.
Tazminat ödenecek kararlar
* Taraf tutma, taraflardan birine olan kin veya düşmanlık nedeniyle hukuka aykırı karar verme. Rüşvet alarak karar verme.

* Farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar verme.
* Duruşma tutanağında olmayan bir sebebe dayanarak karar verme. Hakkın yerine getirilmesinden kaçınma.

Cumhuriyet / HÜLYA KESKİN
Old Bugün  
Site Mübaşiri

 
 
Web www.turkhukuksitesi.com
 
 
Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
Yeni Forum Özelliği : "Görüş Arşivi" Admin Site Haberleri 13 15-10-2009 21:26
Matbu bono metni üzerindeki "malen" kelimesinin üzeri çizilerek "nakden" yazılması Av.Özgür Özlem Öngel Meslektaşların Soruları 9 26-02-2008 17:02
"daha Yeni" Sohbet Odamız Admin Hukuk Haberleri 3 15-02-2003 20:54


THS Sunucusu bu sayfayı 0,11443901 saniyede 13 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2013) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.