Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Borçlu Temerrüdünün Oluşum Şartları

Yanıt
Old 11-12-2013, 17:52   #1
sdcelikkaya

 
Varsayılan Borçlu Temerrüdünün Oluşum Şartları

Saygıdeğer meslektaşlarım, sayın site ziyaretçileri,

Araştırmam sonucu, borçlu temerrüdü kaynaklı soruların site genelinde sıkça sorulduğu; ne var ki birçok somut olayda borçlu temerrüdünün gerçekleşmediği kanaatine vardım. Yine site genelinde, borçlu temerrüdünün sonuçları ile ilgili detaylı bilgiler bulunmasına rağmen; oluşum şartları bakımından toplu bir açıklamanın olmadığı sonucuna vardım. Aşağıda, yüksek lisans eğitimim sırasında
hazırlamış olduğum "BORÇLU TEMERRÜDÜNÜN OLUŞUM ŞARTLARI" başlıklı çalışmayı, faydalı olması dileğiyle paylaşıyorum.

İyi çalışmalar.

Not: Dipnotları buraya aktaramadım.


1. GİRİŞ
Ekonomik ilişkilerin, artan ticari faaliyetlerle birlikte kişinin gündelik yaşamının kaçınılmaz bir parçası olması sebebiyle kişiler arasında kurulan iradi borç ilişkilerinin artması doğal bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer yandan günlük yaşamda kişilerin -bazı durumlarda- iradelerinden bağımsız şekillerde de –örneğin haksız fiil sonucu doğan zararı tazmin borcu gibi- borç ilişkileri doğabilmektedir. Bu borç ilişkilerinin ihtiva ettiği borçların ifa edilmesi olağan ve beklenen bir sonuç olsa da her zaman borcun beklenildiği şekliyle, gereği gibi ve tam olarak ifası gerçekleşmemektedir. Borçların ifa edilmemesi olarak karşımıza çıkan bu durumlar özelliklerine göre farklı sonuçlar doğurmaktadır. İşte borçlu temerrüdü bu sonuçlardan biri olup hangi şartların gerçekleşmesi ile ve ne zaman oluştuğu çalışmamızın konusunu teşkil etmektedir. Borçlu temerrüdünün oluşum şartları, borçlunun mütemerrit olup olmadığının tespitinde -mütemerrit olması halinde borçlu temerrüdüne bağlanan sonuçlar nedeniyle- büyük önem arz etmektedir.
Borçlu temerrüdünün oluşum şartları tek başına bilimsel eserlerin konusunu oluşturmamış olmakla birlikte borçlar hukukunun genel kısmını inceleyen eserlerin tamamında kendine yer bulmuş ve bulmaktadır. Çalışmamızda bu bilimsel eserlerden faydalanma imkanına sahip olduklarımızdan ve yargı kararlarından yararlanmak suretiyle öncelikle borçlu temerrüdünün her bir oluşum şartı detaylı olarak incelenmiş ve son olarak varılan sonuç ortaya konulmuştur.






2. BAZI TEMEL KAVRAMLAR
A. Borç ve Borç İlişkisi
Kanunlarımızda borç ve borç ilişkisi kavramları tanımlanmamıştır. “Borç” kavramı esasen geniş ve dar anlamda olmak üzere iki manada kullanılmaktadır. Geniş anlamda borç (obligation) iki taraf arasındaki bir hukuki bağdır ki, bu bağ gereğince, taraflardan biri (borçlu) bir şey vermek veya yapmak veya yapmamak, yani bir edimi yerine getirmek borcu altına girer, diğer taraf (alacaklı) ise borçlunun borcunu ifa etmesini istemek hakkına sahip olur . Dar anlamda borç ise (dette) bir borç ilişkisindeki çeşitli borçlardan her birini ayrı ayrı ifade eder . Diğer yandan öğretide borç kavramının fransızca “obligation” karşılığı olarak dar anlamda borç ilişkisini ifade ettiği gibi, “dette” karşılığı olarak borçlunun yükümlülüğünü ifade ettiği, bunun yanında borç ilişkisinin geniş anlamda kullanımının taraflar arasındaki çeşitli borçların kaynağını teşkil eden hukuki ilişkiyi ifade ettiği ve genellikle bu anlamda kulanıldığı da belirtilmektedir . Bir başka görüşe göre ise borç dar manada münferit bir alacak ifade etmekle birlikte, geniş manada ise iki kimse arasında bir durum ve vakaya dayanan ve bir veya birden çok alacak doğuran bağı ifade eder . Görüldüğü üzere obligation ve dette kavramlarının kullanımı konusunda bir görüş birliği bulunmamakla birlikte, borç kavramının dar ve geniş anlamda olmak üzere iki farklı anlamı olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Kavram karşamasının önüne geçmek amacıyla kişiler arasında çeşitli borçların kaynağını teşkil eden hukuki ilişkiyi ifade etmek için “borç ilişkisi”, borçlunun yükümlülüğünü ifade etmek için ise “borç” deyimlerini kullanmayı tercih edeceğiz.
Borç ve borç ilişkisi kavramları arasındaki farkın pratikteki önemi borç ilişkisinin sona ermesi noktasında kendini gösterir. Bir borç ilişkisinin sona ermesi için borcun sona ermesi her zaman yeterli değildir. Zira borç ilişkisi birden fazla borcun kaynağını teşkil edebilir. Bu durumda her iki borcun sona ermesiyle yahut kanunda veya kimi zaman sözleşmede öngörülen diğer sona erme hallerinin varlığı halinde borç ilişkisi sona erecektir. Gerçekten de örneğin bir satım sözleşmesinde satıcının satılanı mülkiyeti devir amacıyla teslimi ve dolayısıyla borcunun sona ermesi halinde satım sözleşmesi henüz sona ermemekte ve alıcının da semeni satıcıya ödemesi gerekmektedir. Bu açıklamalardan borç ilişkisinin sona ermesinin yegane yolunun, taraf veya taraflarının borçlarını ifa etmeleri olduğu anlamı çıkarılmamalıdır. Zira kanun veya kimi zaman tarafların kararlaştırdıkları başka hallerde de sözleşme sona erebilir .

B. Edim
Borçlunun borcunun konusuna edim denir. Edim; verme, yapma veya yapmama olarak karşımıza çıkabilir. Verme edimi söz konusuysa borçlunun borcu bir şey vermek (örneğin satılanı teslim borcunda edim satılandır) , yapma borcu söz konusuysa borçlunun borcu bir şeyi yapmak (örneğin evin boyanması borcunda edim boyamaktır) ve nihayet yapmama borcunun varlığı halinde borçlunun borcu bir şeyi yapmamaktır (örneğin manzara kapatmama borcunda edim manzarayı kapatmamaktır).
Öğretide edim kavramı davranış biçimi açısından (olumlu edimler - olumsuz edimler), edimin belirlenmesi açısından (neviyle belirlenen edimler - seçimle belirlenen edimler) ve ifa süresi bakımından (ani-sürekli-aralıklı veya dönemli edimler) çeşitli şekillerde sınıflandırılmakta ise de bu sınıflandırmaları konu dışına çıkmamak amacıyla özel olarak incelemeyeceğiz; fakat sınıflandırmaların sonucunun çalışma konum için önem teşkil ettiği noktalarda değinmekle yetineceğiz.

C. Alacak Hakkı ve Talep
Alacak hakkı, edanın alacaklıya borçlanılması anında vücut bulan ve borçludan edimi yerine getirmesini isteme yetkisini sağlayan haktır. Talep hakkı ise ancak alacaklının borçludan borcun ifasını isteyebileceği edebileceği anda, yani alacak muaccel olduğu takdirde doğar . Bu iki kavram çokça kere birbiriyle eş anlamlı olacak şekilde kullanılmışsa da aralarındaki fark özellikle borçlu temerrüdünün oluşması için temel teşkil eden muacceliyet kavramı bakımından büyük önem arz etmektedir. Muaccel olan borcun ifasını isteyen (talep hakkını kullanan) alacaklının bu isteği alacak hakkına dayanmaktadır. Diğer yandan talep hakkı yalnızca alacak hakkına özgü bir kavram değildir. Örneğin (B), (A)’nın kitabını gasbederse, (A), (B)’den kitabını iade etmesini talep etmesi durumunda ortada bir alacak hakkı değil ve fakat bir ayni hak söz konusudur . Bununla birlikte öğretide bazı yazarlar borç ilişkisinden doğan talep hakları bakımından alacak hakkı ile talep kavramları arasında bir fark bulunmadığını, alacak hakkına dahil olan tüm hak ve yetkilerin talep hakkının muhtevasına dahil sayılacağını kabul etmekte ve bunun sonucu olarak da alacak ve talep kavramlarını eş anlamlı olarak kullanmaktadır . Alacak hakkı ile talep hakkı arasındaki farkın en kesin haliyle karşımıza çıktığı nokta vadeye bağlı borçlardır. Şöyle ki vadeye bağlı borçlarda alacaklı bir alacak hakkına sahip olsa da borçludan borcun ifasını isteyebilmesi için esasen borcun muaccel olmasını beklemek zorundadır. Muaccel olan borcun ifasının istenmesi talep hakkının kullanımıdır. Borç henüz muaccel olmadan borçlunun ifayı gerçekleştirebilmesi, alacaklının borcun ifasını isteyebilmesiyle karıştırılmamalıdır. Bir başka deyişle vadeye bağlı borçlarda beklemekte olan talep hakkı muacceliyetin gerçekleşmesi halinde alacak hakkına dayanarak canlanır.

















3. BORÇLU TEMERRÜDÜNÜN OLUŞUM ŞARTLARI

A. Genel Olarak
Borçlu, ifayı gerçekleştirmek mükellefiyetini zamanında ifa etmediği takdirde, temerrüde düşer . Belirtmek gerekir ki borçlunun borcunu zamanında ifa etmemesi borçlu temerrüdünün oluşumu açısından gerekli; ancak yeterli değildir. Şöyle ki; ifası mümkün ve muaccel bir borcu zamanında ifa etmeyen borçlu, ifada gecikmiş durumdadır. Bu gecikme aşağıda detaylı olarak ele alacağımız bazı şartların gerçekleşmesi halinde borçlu temerrüdü olarak nitelendirilir . Borçlar Kanunu’nun 117. maddesinin birinci fıkrasında borçlu temerrüdünün koşulları şu şekilde ifadesini bulmuştur:
“Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer.”
Her ne kadar kanun borçlu temerrüdünün oluşumu için borcun muaccel olması ve alacaklının ihtarı şartlarını ifade etmekte ise de bunun yanında söz konusu borcun ifasının mümkün olması, alacağın elde edilmesini engelleyecek herhangi bir sebebin mevcut olmaması, alacaklının ifanın gerçekleştirilmesi konusunda –gerekiyorsa- kendisine düşenleri yapmaktan kaçınmış olmaması şartlarını da eklemek gerekir .



B. Borçlu Temerrüdünün Şartları
Borçlu temerrüdünün oluşabilmesi için yukarıda anılan şartların gerçekleşmesi gerekir. Bu şartlardan birinin eksikliği halinde, örneğin borcun muaccel olmuş ancak alacaklının borçluya borcunu ifa etmesini istediği hususundaki ihtarı henüz gerçekleşmemişse, borçlu temerrüdünden söz edilemez. Esasen bundandır ki borçlu temerrüdü, borçlunun ifada nitelikli bir gecikmesidir .

a. Borcun ifasının mümkün olması

Temerrütten söz edebilmek için borcun ifası mümkün olmalıdır. Zira, ifası mümkün olmayan borç için temerrüt hükümleri değil; fakat imkansızlık hükümleri uygulama bulacaktır. Örneğin, seçimle belirlenen bir edim, dolayısıyla parça borcu söz konusuysa, borcun konusunun telef olmasıyla artık ifa imkansızlaşır. Eğer borçlu imkansızlıktan sorumluysa kanunda ayrıca düzenlenmemiş her türlü borca aykırılıkta alacaklının zararını tazmin yükümü öngören TBK. m. 112 genel hükmü; borçlu imkansızlıktan sorumlu değilse borçluyu borcundan kurtaran TBK. m. 136 hükmü somut olaya uygulanacaktır. Diğer yandan imkansızlık borçlu temerrüde düştükten sonra meydana gelirse, imkansızlığa kadar geçen devre için temerrüt hükümleri uygulanır . Hemen belirtelim ki bu durumda temerrüt hükümlerinin uygulanması, imkansızlık nedeniyle alacaklının uğradığı zararın TBK. m. 112 uyarınca tazmin edilmesine engel değildir. İfade edilmek istenen husus, borçlunun temerrüdünün oluşabilmesi için temerrütün oluşma anında borcun ifasının mümkün olması gerektiğidir.


b. Borcun muaccel olması

Muacceliyet, borçlu temerrüdünün temel şartıdır. Muacceliyet, alacaklının artık borçludan alacak hakkına dayanarak borçlanılan edimi talep etme hakkının varlığını ifade eder. Muacceliyet (Fälligkeit) ile borcun ifa edilebilirliği (Erfüllbarkeit) kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir . TBK. m. 90 uyarınca borç, taraflarca kararlaştırılmadıkça veya hukuki ilişkinin niteliğinden aksi anlaşılmadıkça doğumu anında muaccel olur. Ancak vadeye bağlı kılınan borçlarda bu durum değişiklik göstermektedir. Bu türden borçlarda TBK m. 96 uyarınca sözleşmenin hükümlerinden veya özelliğinden ya da durumun gereğinden tarafların aksini kastettikleri anlaşılmadıkça borçlu, edimini sürenin sona ermesinden önce ifa edebilir ise de alacaklı vadeden önce ifayı talep edemez. İşte bu duruma borcun ifa edilebilirliği denir. Borcun ifası henüz talep edilebilir olmadığı için muacceliyet gerçekleşmediği halde, borçlu -belirtilen şartların varlığı halinde- dilerse borcunu ifa edebileceği için borcun ifa edilebilirliği söz konusudur. Şüphesiz borcunu ifa için önünde daha zamanı bulunan borçlu borcunu ifaya zorlanamaz. Borcun ifa edilebilirliği bu bakımdan, borçlu açısından borcundan kurtulmak imkanı sağlaması nedeniyle lehine olmasına karşılık; alacak hakkı sahibine bir talep hakkı sağlamaz. Talep edilemeyen ifanın da geciktiğinden, dolayısıyla temerrütten söz edilemez . Daha önce de değindiğimiz gibi, öncelikle ifası mümkün olan borcun muaccel olması ve bu borcun ifasında gecikilmiş olması halinde diğer şartların da tamam olmasıyla birlikte temerrüdün varlığından söz edilebilecektir. Muacceliyet, borcun ifasının istenebilmesi ile ilgilidir . Kural olarak ancak muaccel olan borcun alacaklısı, borcun ifasını isteyebilir .
Muacceliyet kavramını, niteliği gereği vadeye bağlı kılınmamış borçlarda muacceliyet ve vadeye bağlı kılınmış borçlarda muacceliyet olarak ikili şekilde incelemek, kavramın daha iyi anlaşılabilmesi açısından yerinde olacaktır.


aa) Vadeye bağlı kılınmamış borçlarda muacceliyet

Borçlar kanunumuz açısından esas olan borcun vadeye bağlı kılınmamış olmasıdır. Vadeye bağlı kılınmamış borç doğumu anından itibaren muacceldir. Bu türden borçlarda alacak hakkı ve talep hakkı aynı anda doğmaktadır. 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun 74. maddesi yürürlükteki 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 90. maddesi ile paralel bir düzenleme içermekteydi. Buna göre 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun 74. maddesi “Ecel meşrut olmadığı veya işin mahiyetinden anlaşılmadığı takdirde borcun hemen ifa ve derhal icrası talep olunabilir.” buyurmaktaydı. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ise 90. maddesinde “İfa zamanı taraflarca kararlaştırılmadıkça veya hukuki ilişkinin özelliğinden anlaşılmadıkça her borç, doğumu anında muaccel olur.” şeklinde bir düzenlemeye sahiptir. Görülüyor ki 818 sayılı kanun “...hemen ifa ve derhal icrası talep olunabilir.” ifadesini kullanmışken 6098 sayılı kanun “...doğumu anında muaccel olur.” ifadesini tercih etmiştir. Esasen muaccel olan borcun ifası derhal talep olunabilir. 6098 sayılı kanun muacceliyetin bir sonucu olarak “hemen ifa” ve “derhal icra”nın talep olunabilir olduğunu açıkça belirtmese de bunları muacceliyetin doğal birer sonucu olarak görmüştür. Gerçekten de gerek mahkeme kararlarında gerekse öğretide bu hususta bir tereddüt bulunmamakla birlikte “hemen” ve “derhal” kavramlarının açıklanması gerekmektedir. Bu sert ifadelerin haklı olarak yumuşatıldığı ve ifanın gerçekleştirilmesi belirli bir zamana ihtiyaç bulunduğu hallerde dürüstlük kuralı uyarınca borçluya makul bir sürenin tanınması gerektiğinin kabulü öğretide ifade edilmektedir . Örneğin, 150 adet ağır iş makinasının teslimini gerektiren bir borç için, borcun vadeye bağlı kılınmamış olması halinde derhal ifa kavramının dürüstlük kuralı uyarınca ele alınması ve borçlunun borcunu ifa etmesi için zamana ihtiyaç olduğu kabul edilmelidir. Hemen belirtmek gerekir ki vadeye bağlı kılınmamış olsa dahi para borçları bakımından bu yorumun fazla bir önemi yoktur. Zira para borçları esasen derhal ifa olunabilirler .


bb) Vadeye bağlı kılınmış borçlarda muacceliyet

İfanın gerçekleştirilmesi için vade öngörülen borçlarda vadenin gelmesi ile muacceliyet gerçekleşir. Bu nedenledir ki vade kavramına değinmenin önemi ortadadır. Vade değişik şekillerde söz konusu olabilir. Şöyle ki, taraflar borcun ifa zamanı olarak belirli bir takvim gününü, örneğin 12.02.2014 tarihini kararlaştırmış olabilirler. İşte bu halde belirli vadeden söz edilecektir. 12.02.2014 günü muacceliyet gerçekleşmiş olacaktır . Ne var ki taraflar her zaman bu şekilde bir gün belirlemiş olmayabilirler. Sözleşmenin kuruluşundan itibaren 1 ay sonra ifanın gerçekleştirilmesi şeklinde, başlangıç noktası belli ve bu noktadan itibaren yapılacak bir süre hesabıyla saptanabilecek bir vadenin söz konusu olması halinde belirlenebilir vade karşımıza çıkmaktadır. Şüphesiz ki taraflar bu sürelerin hesaplanmasına ilişkin olarak bir usul belirlemişler ise buna göre vade saptanacak; yok eğer belirlememişlerse TBK. m. 92 uyarınca vade tespit edilecektir. Bununla birlikte bazen taraflar vade için bir olay tayin edebilirler. Ne var ki bu olayın gerçekleşmesi şüpheli ise, vade değil şart söz konusu olacaktır ve söz konusu olayın gerçekleşmesi ile bu muacceliyet değil; borcun doğumu gerçekleşecektir . Zira tayin edilen olay gerçekleşmeyebilir. Örneğin, “Galatasaray futbol takımı Fenerbahçe futbol takımını Şükrü Saracoğlu Stadı’nda mağlup edince 10 ton kömürü teslim edeceğim.” şeklindeki bir kayıt, vadeyi değil; fakat şartı ifade etmektedir. Zira Galatasaray futbol takımının Fenerbahçe futbol takımını Şükrü Saracoğlu Stadı’nda mağlup etmesi gerçekleşeceği kesin olmayıp, şüpheli olan bir durumdur. O halde tarafların belirttiği bu kayıt bir vade olarak değil; ama bir şart olarak kabul edilmek gerekir. Yine bu durumda eğer Galatasaray futbol takımı, Fenerbahçe futbol takımını Şükrü Saracoğlu Stadı’nda mağlup eder ise, işte o an muacceliyetin gerçekleştiğinin değil; borcun doğduğunun kabulü gerekecek ve şart gerçekleştiği için değil; ancak aksi yönde bir anlaşma yok ise yahut hukuki ilişkinin niteliği gereği aksi anlaşılamıyorsa bu nedenlerle TBK. m. 90 uyarınca borcun muaccel olduğu kabul edilecektir.
Bazen taraflar gerçekleşeceği kesin; ancak gerçekleşme zamanı belli olmayan bir olayı da vade olarak tayin etmiş olabilirler. “Hasat zamanı” bu türden vadenin tipik bir örneğidir. Bu halde sözleşme kurulurken, taraflar ifanın gerçekleştirilebileceği son günü takvim günü olarak bilemeyeceklerdir. İşte bu nedenle belirsiz vade söz konusu olacaktır. Vade olarak kararlaştırılan söz konusu olayın gerçekleşmesi borçlunun borcunu muaccel kılar .
Bazen vade önceden tayin edilmeyip; vadeyi tayin yetkisi bir şahsa (alacaklı, borçlu veya üçüncü bir kişiye) tanınmış olabilir . Bu hallerde vade, vadeyi tayin yetkisinin tanındığı kişinin kendisine tanınan bu hakkı kullanmasıyla tayin edilir. Bu hakkın kullanılmasına “muacceliyet ihbarı” denilmektedir. Şüphesiz ki muacceliyet ihbarı bir yenilik doğuran işlemdir . Vadeyi tayin yetkisi taraflarca kararlaştırılmış yahut kanun tarafından tanınmış olabilir . Bazen bir kanun hükmü borcu doğrudan vadeye bağlamış yahut bu hususta adete atıf yapmış olabilir. Örneğin kira sözleşmesinde TBK. m. 362; para ödüncünde TBK. m. 388; hizmet sözleşmesinde TBK. m. 406; TKHK m. 9/A/f.3’te bu yolda hükümler vardır. Belirtmek gerekir ki kanun bazen de, borcun vadesinde değişikliğe yol açan hükümler koymuştur. Örneğin, TBK. m. 442; İc. İf. K. m. 202, 257.

c. Alacaklının ihtarı

Borçlu temerrüdünün oluşumu için geçerli olarak doğmuş ve ifası mümkün olan borcun muaccel olması gerekli olmakla birlikte; kural olarak alacaklının borçluya ihtarda bulunması da gereklidir. Şu halde ihtarın gerekliliğinin açıklanması yerinde olacaktır. İhtar, alacaklının borcun ifası hususundaki isteğini ciddi bir şekilde borçluya bildirmesidir. Dolayısıyla ihtar, alacak hakkının doğal uzantısı olan borcun ifasını talep yetkisinin olağan kullanım biçimidir . İhtarın önemli bir sonucu, ifa zamanının gün olarak belirlenmediği veya belirlenebilir şekilde gösterilmediği hallerde borçlunun temerrüdün ağır sonuçlarına doğrudan maruz kalmasını önlemesidir .
İhtar hukuki işlem benzeri bir fiildir. Hukuki sonuç düşünülsün yahut düşünülmesin, pratik bir sonuca yönelmiş arzu açıklamasına hukuki bir sonucun bağlandığı durumlarda hukuki işlem benzeri fiil söz konusu olur . Şu halde borçluyu temerrüde düşürmek amacı taşımasa da alacaklının, borçluyu borcunu ifaya davetini içeren beyanı (ihtarı) temerrüt sonucunu doğurduğundan alacaklının bu ihtarının bir hukuki işlem benzeri fiil olduğu açıktır. Diğer yandan alacaklının bu beyanının borçla ilgili alelade bir beyan olmayıp; borcun ifasını arzu eden bir beyan olması halinde ihtardan söz edilecektir . Belirtmek gerekir ki bu beyanın ihtar niteliğinde kabul edilebilmesi için alacaklının “ihtar” sözcüğünü kullanması gerekli değildir .
İhtar, alacaklı veya yetkili temsilcisi tarafından yapılmalıdır. İhtarın geçerli sayılabilmesi için, ihtarda bulunanın ayırt etme gücüne sahip olması yeterlidir; tam ehliyetli olması gerekmez . Zira; ihtarda bulunan ihtarda bulunmakla herhangi bir borç altına girmemekte; kanunun ifanın gecikmesinden dolayı alacaklıya tanıdığı imkanlardan yararlanabilmek için gerekli bir şartı yerine getirmekte ve böylelikle hukuki bir fayda elde etmektedirler . Alacaklı açısından bunun bir külfet olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.
İhtar kural olarak herhangi bir geçerlilik şartına bağlı değildir. Fakat, borç ilişkisini kuran sözleşme bir geçerlilik şekline tabi ise ihtarın da o şarta tabi olup olmayacağı sorunu karşımıza çıkacaktır. İhtar borç doğuran işlemden bağımsız ve böyle bir işlemi değiştirici etkiye (aksi halde TBK. m. 13 uygulama alanı bulacaktı) de sahip olmadığından bir geçerlilik şekline tabi değildir . Hemen ifade etmek gerekir ki TTK. m. 18/b.3’teki “Tacirler arasında, diğer tarafı temerrüde düşürmeye, sözleşmeyi feshe, sözleşmeden dönmeye ilişkin ihbarlar veya ihtarlar noter aracılığıyla, taahhütlü mektupla, telgrafla veya güvenli elektronik imza kullanılarak kayıtlı elektronik posta sistemi ile yapılır.” ifadesi uyarınca belirtilen şartlarda ihtar şekle tabidir.
İhtarın yapılmadığı itirazı varsa ihtarın ispatı, niteliği gereği alacaklıdan beklenir. Zira, kendisine ihtarın yapılmadığını iddia eden borçlunun, bu işlemin yapılmadığını ispatı eşyanın tabiatına ters olmakla birlikte; söz konusu beyan alacaklı tarafından yöneltilmiş bulunmakta ve doğrudan onun hukuk sahasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle ihtarın ispatı alacaklı tarafından sağlanmalıdır. Öğretide ihtarın ispatının hangi şekle tabi olacağı sorununa ilişkin olarak, ihtarın bir hukuki işlem olmaması dolayısıyla HMK. m. 200’e tabi olmadığı ifade edilmektedir .
İhtar, borçluya yapılmalıdır. Bununla birlikte, ihtarı kabule yetkili temsilcisine de yapılabilir. Eğer borçlu ehliyetsiz ise ihtar kanuni temsilcisine yapılmalıdır . İhtar borçluya ulaştığı anda hükümlerini doğurur. Burada “ulaşmak” ile belirtilmek istenen husus, ihtarın borçlunun hakimiyet alanına girmesi ve ihtarın içeriğini öğrenmenin artık tümüyle borçlunun davranışına bağlı kalmasıdır . Belirtmek gerekir ki, öğretide ihtarın niteliğine daha uygun düşeceği gerekçesiyle borçlu tarafından öğrenilme anının esas alınması gerektiği ifade edilmiştir .
Nihayet, ihtar muacceliyetten sonra yapılmalıdır. Nitekim BGB § 286/Abs. 1’in ifadesi şu şekildedir: “Leistet der Schuldner auf eine Mahnung des Gläubigers nicht, die nach dem Eintritt der Fälligkeit erfolgt, so kommt er durch die Mahnung in Verzug.” (Borçlu, muacceliyetin gerçekleşmesinden sonra alacaklının ihtarı üzerine borcunu ifa etmezse, ihtar sonucu temerrüde düşer.” . İsviçre Borçlar Kanunu’nun 102. maddesi (OR Art. 102) ise “İst eine Verbindlichkeit fällig, so wird der Schuldner durch Mahnung des Gläubigers in Verzug gesetzt.” (Bir bağlayıcılık(borç) muaccel olmuş ise, borçlu alacaklının ihtarı üzerine temerrüde düşecektir.” şeklinde borçlunun temerrüdünü düzenlemiştir. 6098 sayılı TBK. m. 117’nin ise “Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer.” şeklinde bir düzenleme yoluna gittiğini daha önce de belirtmiştik. Her ne kadar İsviçre ve Türk borçlar kanunları açısından kesin bir açıklıkla ihtarın muacceliyetten sonra beyanı halinde geçerli olacağı belirtilmese de, “muaccel bir borcun borçlusu” ifadesinden, ancak muaccel olan borcun alacaklısının ihtarda bulunabileceğinin kabulü gerekir . Zira, ihtar alacaklının borçludan borcunu ifa etmesi yönündeki isteğini ciddi bir şekilde borçluya bildirmesidir. Şüphesiz ki bunun için kural olarak alacak hakkına dayanan talep yetkisinin canlanmış olması, dolayısıyla esasen borcun muaccel olması gerekmektedir . Diğer bir deyişle borcu muaccel olmayan borçlu ifaya davet edilemez. Bu, onun alacaklıyla kararlaştırdıkları vade unsuruna bağlı olarak ortaya çıkan olumsuz nitelikli bir hakkıdır. Diğer yandan, eğer borç kanun hükmü gereğince vadeye bağlı kılınmışsa; bu halde borçlunun iradesine doğrudan dayanmayan bir vadenin henüz gelmemesi halinde ihtarın geçerliliğini kabul etmek daha da zordur.
İhtarın şarta bağlanıp bağlanamayacağı hususuna değinmek yerinde olacaktır. Öğretide tartışmalı olan bu hususa ilişkin olarak, bir görüş ihtarın şarta bağlanabileceğini; ancak şartın gerçekleştiğini borçlunun bilmesinin mümkün olmaması durumunda ihtarın hüküm ifade etmeyeceğini belirtmektedir . Diğer bir görüş ise, ihtarın içeriğinin borcun ifası talebini açık ve ciddi biçimde ortaya koyması gerektiğini, bu nedenle şarta bağlanamayacağını kabul etmektedir. Biz birinci görüşe katılıyoruz. Gerçekten de alacaklı, borçluya yönelttiği beyanında bir şarta yer verirken, borcun ifasını talebi hususunu açık ve ciddi biçimde ortaya koymakta ise, bu halde ihtar hüküm ifade etmelidir. Bu beyanda şarta yer vermek, tek başına, alacaklının ifanın gerçekleştirilmesine olan isteğinin açık ve ciddi olmadığı sonucunu doğurmadığından, borçlu için şartın gerçekleştiğini öğrenmesi anlamında bir zorluk yaratmıyorsa yahut borçludan beklenemeyecek derecede güçlük taşımıyorsa, ihtarın hüküm ifade ettiğinin kabulü gerekecektir .
Son olarak belirtmek gerekir ki ihtar, ancak TBK. m. 27 uyarınca öngörülen hallerde emredici niteliktedir. Hemen belirtelim ki bu sözümüzden ihtarda bulunmanın zorunlu olmadığı anlamı çıkarılmamalıdır. İfade edilmek istenen husus, tarafların anlaşmalarıyla temerrüdün oluşumu için ihtar gerekliliğinin ortadan kaldırılabileceğidir




aa) İhtar yerini tutan işlemler

İhtar, esasen, alacaklının borcun ifasını istediğini borçluya yönelteceği bir beyanla vuku bulmaktadır. Ne var ki ihtarın anlamı göz önüne alındığında, bazı başka davranışların da ihtar yerini tutacağı şüphesizdir. Öğretide, uygulamada bu tür işlemlere tipik bir örnek olarak “fatura tebliği” gösterilmektedir . Fatura tebliğinin, yalnızca borcun mevcudiyetini ve miktarını bildirmesi nedeniyle ihtar niteliğini haiz olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Ancak “bedeli ödenmiştir” kaydı düşülerek gönderilen bir faturanın, alacaklının borçluya borcunu ödemesi hususundaki isteğini ciddi bir şekilde bildirmesi nedeniyle bu beyanın ihtar niteliğini taşıdığı kabul edilebilir. Aynı şekilde faturada, bedel ödenmediği takdirde dava açılacağının veya cebri icraya başvurulacağının (ya da para borçlarında temerrüt faizi işleyeceğinin) belirtilmesi halinde, somut olayın şartları dahilinde bir ihtarın varlığını kabul mümkün olabilir .
Borcun ifası için dava açılması yahut cebri icraya başvurulması ihtar niteliğindedir . Zira, bu hallerde alacaklı şüphesiz, borcun ifa edilmesi hususundaki isteğini borçluya ciddi bir şekilde bildirmektedir. Bu hallerde, dava dilekçesinin yahut ödeme emrinin tebliği anında ihtar hüküm ifade edecektir. Ne var ki borcun tespiti için dava açılması durumunda bir ihtardan söz edilemeyecektir. Zira defalarca belirttiğimiz üzera ancak alacaklının borcun ifasını talep eden beyanı ihtar niteliğindedir.

bb) İhtar gerekmeyen haller

Muaccel bir borcun alacaklısının ihtarı muhatapına (borçluya, borçlunun ihtarı kabule yetkili temsilcisine; eğer borçlu ehliyetsiz ise kanuni temsilcisine) yapması ile kural olarak –diğer şartların da tamam olmasıyla, örneğin borçlunun öne sürebileceği bir def’i bulunmaması, varsa da def’i ileri sürmemesi halinde- borçlunun temerrüde düşeceğini belirtmiştik. Ne var ki bazı hallerde ihtarda bulunmak, ihtarın amacı ve işlevi göz önüne alındığında anlamsız kalabilir. Örneğin vade gün olarak taraflarca belirlenmiş yahut belirlenebilir şekilde kararlaştırılmış ise, borçlu hangi gün borcunu ifa edeceğini bileceğinden bu halde temerrüdün oluşumu için hala ihtarın varlığını aramak taraf iradelerini kayda almamak anlamına gelecektir, dolayısıyla borçlu temerrüdünün oluşumu için artık ihtara gerek kalmaz. Zira taraflar, iradeleriyle ifa gününü kararlaştırmışlardır. İhtar da alacaklının borcun ifasını talep etmesi anlamına geldiğine göre, bu durumda ihtar gerekmez . Bir başka deyişle, alacaklı esasen amacı itibariyle daha taraflar vadeyi kararlaştırırken ihtarda bulunmuşçasına bir durum ortaya çıkmaktadır. Diğer yandan, ihtar borçluyu, temerrüdün ağırt şartlarına doğrudan doğruya maruz kalmasını önlemek amacı da taşıdığına göre, borcun ifasının gerçekleştirilmesi gereken günü daha sözleşme kurulurken bilen veya basit bir hesaplama ile tespit edebilecek durumda olan borçluyu artık daha fazla korumanın ve alacaklının alacağına kavuşmasını ertelemenin lüzumu kalmamıştır . Hemen belirtelim ki söz konusu vade kanunen öngörülmüş ise bu durumda borçlu temerrüdünün oluşumu için yine ihtar gereklidir . Zira bu durumda borçlunun vade gününe ilişkin olarak bir iradesi mevcut değildir. Diğer yandan, eğer taraflar sözleşmede açıkça vadeye ilişkin olarak kanunun öngördüğü hükümlerin uygulanacağını kararlaştırmışlarsa artık kanun hükümleri tarafların iradelerinin bir parçası olacağından ihtara yine lüzum bulunmayacaktır . Bu sonuca da daha önce de ifade ettiğimiz gibi ihtarın amacının ifa gününü tam olarak bilemeyen borçluyu temerrüdün ağır şartlarına doğrudan maruz kalmasını önlemek olması doğrultusunda varılmaktadır. Zira kanun hükümlerine atıf yapılan bir sözleşmenin varlığı halinde, denilebilir ki borçlu artık vade için o kanun hükümlerinin uygulanacağını bilmekte ve dolayısıyla kanuna bakarak vade gününü bilebilecek durumdadır. Diğer bir deyişle bu durumda vade doğrudan bir gün olarak kararlaştırılmasa da sanki belirlenebilir vadede olduğu gibi basit bir işlemle (belirlenebilir vadede basit bir hesaplama ile; kanunun öngördüğü vadeyi tarafların kararlaştırması halinde kanuna bakarak) borçlu ifa gününü kolaylıkla tespit edebilecektir.
Bazen vade tayin edilmiş olmayıp, tarafların anlaşması bunun bir muacceliyet bildirimi ile belirlenmesi hakkını taraflardan birine vermiş olabilir. Bu halde muacceliyet bildirimi ile belirlenen vadede borç ifa edilmez ise, ihtar gerekmeksizin borçlu temerrüdü oluşur . Muacceliyet bildiriminin, kanunun tanıdığı hakka dayanılarak yapıldığı hallerde, öğretide tartışmalı olmakla birlikte kanaatimizce ihtar yine de gerekecektir . Zira, kanunun hükmü açıktır. Belirtmek gerekir ki, muacceliyet ihbarının sözleşme kaynaklı değil; kanun kaynaklı olması halinde, tarafların, özellikle de borçlunun bu hususu düşünmediği, göz önüne almadığı açıktır. Dolayısıyla sözleşmenin kuruluşu aşamasında, varlığını bilemeyeceği bir kanun hükmünün sağladığı muacceliyet ihbarı yetkisine dayanarak, örnerğin alacaklının böyle bir ihbarda bulunması halinde borçlunun içinde bulunacağı durum ile, kendi iradesinin ürünü olan sözleşmede yer alan bir hükme dayanılarak muacceliyet ihbarında bulunulması halinde borçlunun içinde bulunacağı durum birbirinden farklıdır. Bu nedenle, her ne kadar TBK. m.117’de kanuna dayanan muacceliyet ihbarı sonucunda da ihtarın gerekmediği belirtilse idi izahı zor ve kabulü mümkün olmayan bir durum söz konusu olmayacaktıysa da, gerek kanunun lafzı gerekse değindiğim gibi borçlunun kaynağına göre ihbarlar karşısında içinde bulunacağı durumlar arasındaki fark nedeniyle, muacceliyet ihbarınının kanuna dayanması halinde ihtarın gerekliliği kanaatindeyiz.
Daha önce ifade ettiğimiz üzere, borçlu temerrüdünün oluşumu için ihtarı gerekli kılan TBK. m. 117 hükmü emredici nitelikte değildir. Dolayısıyla taraflar, daha baştan sözleşme kurulurken yahut vadeye bağlı borçlarda muacceliyet anından önce yapacakları münhasır bir sözleşme ile temerrüdün oluşumu için ihtar gerekliliğini ortadan kaldırabilirler. Belirtelim ki öğretide de isabetle ifade edildiği üzere bu imkanın pratikte fazla bir değeri yoktur. Zira, eğer ki belirli veya belirlenebilir bir vade kararlaştırılmış ise ihtar halihazırda gereksiz olacaktır. O halde, ayrıca bu yönde bir anlaşma anlamsız kalacaktır. Diğer yandan, vade kararlaştırılmamışsa yahut kararlaştırılıp da bu vade ihtar gereğini ortadan kaldırmayacak türden ise -tarafların ihtar gereğini ortadan kaldıran anlaşması- anlam taşıyacaktır. İhtar gereğini ortadan kaldırmayı göz önüne alıp da, vadenin belirsiz türden olmasına rıza gösteren bir alacaklı, pek nadir rastlanabilir . Diğer yandan bazen bir kanun hükmü borçlu temerrüdünün oluşumu için ihtar gerekliliğini ortadan kaldırabilir. TTK. m. 482/f.1’deki hükme göre “Sermaye koyma borcunu süresi içinde yerine getirmeyen pay sahibi, ihtara gerek olmaksızın, temerrüt faizi ödemekle yükümlüdür.”. Yine belirtmek gerekir ki söz konusu hüküm de sermaye koyma borcunu ifa için belirli yahut belirlenebilir bir vade ön görülmemişse anlam kazanacaktır. Zira, aksi halde borçlu temerrüdünün oluşumu için ihtar kanun hükmünden bağımsız olarak, gerekmeyecektir .
Sayılan hallerden başka, borçlunun borcunu yerine getirmeyeceğini açık bir şekilde alacaklıya beyan etmesi halinde, artık ihtarda bulunmanın gereksiz kalacağı ifade edilmektedir . Ne var ki, yapma borcunun söz konusu olması halinde bu beyan üzerine artık temerrüt hükümleri değil; imkansızlık hükümleri uygulanacaktır. Bu nedenle yapma borcu söz konusu ise, borçlunun açık bir şekilde ifade bulunmayacağına ilişkin bir beyanda bulunmaması halinde; fakat tutumundan ihtarın bir işe yaramayacağının anlaşıldığı hallerde, borçlu temerrüdünün oluşumu için ihtara gerek olmadığı ifade edilebilir . Belirtelim ki, borcun ifa edilmeyeceği hususundaki kesin beyan muacceliyet tarihinden önce gerçekleşmişse temerrüt, beyan tarihinden itibaren değil; fakat muacceliyet tarihinden itibaren başlar . Zira, temerrüt borcun ifasının istenebilmesi ile ilgilidir. O halde, alacaklı talep yetkisi canlanana, yani muacceliyet gerçekleşene kadar beklemeyi baştan kabul etmiştir. Diğer yandan, borçlu her ne kadar erken ifada bulunabilirse de; alacaklı tarafından buna zorlanamayacağına göre, yapma borcuna ilişkin olarak kabul ettiğimiz istisna dışında, borçlunun ifada bulunmayacağına ilişkin kesin beyanıyla alacaklının ihtarda bulunma gereği ortadan kalkmakla birlikte, alacaklı temerrüdün oluşumu için hala muacceliyet anını beklemelidir. Yapma borçlarında ise, bir kimseye zorla bir iş yaptırmak hukuken mümkün olmadığına göre, kural olarak, borçlunun ifada bulunmayacağını beyan etmesi halinde artık borcun ifasının mümkün olmadığının kabulü gerekeceğinden temerrüt hükümleri uygulanmayacaktır. Alacaklının, masrafları borçluya ait olarak ifanın gerçekleştirilmesi için -gerekirse- hakimden izin alması durumunda da artık aynen ifa söz konusu olmayacak, alacaklıya tanınmış bir imkan dahilinde zararın tazmini söz konusu olacaktır. Bu halde de ifanın mümkün olduğundan bahsetmek mümkün görünmemektedir .
Belirtelim ki borçlunun ifada bulunmayacağını alacaklıya beyan etmesi üzerine alacaklının artık ihtarda bulunması gerekmemesi dürüstlük kuralının bir gereğidir. Bundan başka, benzer şekilde borcun ifa edileceği tarihi alacaklı değil; borçlu bilecek durumda ise, ihtar yine gereksiz olacaktır . Örneğin, bir fotokopicinin fotokopi makinalarının bakım, kontrol ve tamirini borçlanan bir borçlu, alacaklının aksine borcun ne zaman ifa edilmesi gerektiğini bilecektir. Bu durumda, hayatın olağan akışına göre alacaklı esasen bu hususları bilemeyecek durumda olduğundandır ki böyle bir borç ilişkisine girmiştir. Zira, söz konusu iş uzmanlık gerektirmektedir. Böyle bir durumda da borçlunun ifada bulunmaması üzerine, dürüstlük kuralı gereği alacaklının ihtarı gerekmeksizin borçlu temerrüde düşecektir.
Nihayet, sözleşme dışı doğan borçlarda da kural olarak temerrüdün oluşumu için ihtar gerekmemektedir. Haksız fiil işlendiğinde tazminat borcu doğar doğmaz, muacceliyetin sonucu olarak temerrüt de gerçekleşecektir . Sebepsiz zenginleşme hallerinde ise zenginleşmenin gerçekleştiği tarihte borçlu temerrüde düşecektir. Ne var ki sebepsiz zenginleşen iyi niyetli ise, yine ihtar gerekecektir.

d. Alacağın elde edilmesini engelleyecek herhangi bir sebebin bulunmaması

Temerrüdün oluşumu için gereken diğer şartların varlığına rağmen, bazı hallerde borçlu hukuki bir sebebe dayanarak borcun ifası talebini temerrüde düşmeksizin geri çevirebilir. Bu hallerden biri muacceliyet anından sonra fakat temerrüdün gerçekleşmesinden önce yapılan ertelemedir. Belirtmek gerekir ki böyle bir ertelemenin yapılabilmesi için muacceliyet ile temerrüt anı arasında bir sürenin mevcut olabilmesi, dolayısıyla ihtar gereğini ortadan kaldırmayan bir vade türünün söz konusu olması gerekir. Zira ihtar gereğini ortadan kaldıran bir vade türünün varlığı halinde, bu kez temerrüt muacceliyetle birlikte gerçekleşecektir. Bundan başka bazı hallerde borçlu bir defi hakkını ileri sürebilir. İşte bu hallerde de borçlu temerrüdü oluşmaz. Örneğin, muaccel borç zamanaşımına uğramışsa borçlunun zamanaşımı def’ini ileri sürmesi veya karşılıklı bir sözleşmenin varlığı halinde borçlunun ödemezlik def’ini öne sürmesi temerrüde engel olur. Belirtmek gerekir ki def’i kullanılmadıkça tek başına varlığı temerrüde engel olmaz; ancak kullanılmakla birlikte, defi hakkının şartlarının gerçekleştiği tandan itibaren hüküm ifade eder .

e. Borcun ifasının gerçekleştirilememesinin alacaklının davranışından kaynaklanmaması

Borçlu temerrüdünün oluşabilmesi için, borçlunun ifayı zamanında gerçekleştirmemesi alacaklanın davranışından kaynaklanmamalıdır. Bu durum, ancak alacaklının ifaya katılması gereken hallerde önem kazanır. Zira, alacaklının ifaya katılmasını gerektirmeyen yapmama borçlarında, örneğin rekabet etmeme borçlarında, alacaklının borcun ifası hususunda bir rolü yoktur. Ne var ki, yapmama borçlarında kural olarak temerrüt hükümleri uygulanmaz; çünkü bu hallerde borcun ifasının gecikmesi söz konusu olmayacağı gibi; aynen ifası da mümkün değildir. Örneğin, rekabet etmeme borcu olan bir kimse, rekabet etmekle bu borcunu ihlal etmiştir ve artık aynen ifası mümkün değildir. Diğer yandan, verme ve yapma borçlarında ifa; ancak alacaklının yardımıyla yahut bir takım fiileriyle gerçekleştirilebiliyorsa bu hallerde alacaklı kendisine düşeni yerine getirmiş olmalıdır ki borçlu temerrüdü söz konusu olabilsin. Örneğin; terzi ile bir elbise dikimi hususunda sözleşme kuran bir kimse, terzinin ölçü almak için çağrıda bulunması üzerine makul sürede terziye gidip ölçü alması için imkan vermemişse; terzinin elbiseyi dikmediğinden bahisle terziyi borçlu temerrüdüne düşüremez. Zira kendi üzerine düşeni yerine getirmemiştir. Diğer yandan, borçlunun ifa teklifini haklı bir sebebe dayanmaksızın kabul etmeyen alacaklı da borçluyu temerrüde düşüremez. Bu gibi hallerde borçlu temerrüde düşmeyecek; bilakis şartları tamamsa alacaklının temerrüdü söz konusu olabilecektir .









4. SONUÇ

Belirtmemiz gerekir ki, çalışma konumuz “borçlu temerrüdünün oluşum şartları” olduğundan, para borçlarında ve karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde borçlu temerrüdünün şartlarını aşağıda belirteceğimiz birkaç husus dışında bir fark bulunmadığından ayrıca ele almadık. Bunun dışında, konunun dağılmasının önüne geçmek amacıyla borçlu temerrüdünün sonuçlarına değinmedik. Zira, başlı başına büyük emek gerektiren bir çalışmanın konusu olabilecek borçlu temerrüdünün sonuçlarına değinmek, çalışma konumuz olan borçlu temerrüdünün oluşum şartlarınn tam olarak kavranamamasına ve konunun sonuçlarıyla bir ele alınması nedeniyle bazı sorunlara yol açabilirdi. Bu doğrultuda yürüttüğümüz çalışma sonucu vardığımız bazı önemli sonuçları şu şekilde belirtebiliriz:

1. Borçlu temerrüdünün oluşabilmesi için ifası mümkün bir borç söz konusu olmalıdır. Bu husus, para borçlarında borçlunun temerrüdü açısından önem taşımaz; zira para borcu kural olarak –piyasada bulunması mümkün olmayan yabancı para borcunun ifası gibi örnekler hariç- ifası her zaman mümkündür. Yapma borçlarında ise borçlunun borcun ifasını gerçekleştirmeyeceğini açık bir dille ifade etmesi halinde, -karşıt görüşe göre borçlu hala ifada bulunabileceğinden borcun ifası hala mümkün kabul edilse de- borcun ifasının artık mümkün olmadığını kabul ve bu nedenle temerrüt değil; imkansızlık hükümlerini uygulamak borç ilişkilerinin ciddiyeti ve alacaklının alacağına kavuşmasının sürüncemede bırakılmaması açısından gereklidir.

2. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde alacaklının seçimlik haklardan faydalanabilmek için kural olarak vermesi gereken mehilin, istisnaen kanunda düzenlenen hallerde verilmesine gerek olmayan haller ile, borçluyu temerrüde düşürmek için borçluya yöneltilmesi gereken ihtarın istisnaen gerekmediği haller birbirleri ile karıştırılmamalıdır. Bazı ihtarda bulunmaya gerek olmayan haller, örneğin kesin vadeye bağlanmış borçlar, ayrıca mehil vermeye gerek olmayan hallerden biri olarak (TBK. m. 124/f.3) düzenlenmiş olabilir. Her ne kadar mehil vermeye gerek olmayan hallerin tümünde ihtara da gerek yoksa da, ihtara gerek bulunmayan hallerin kanunda düzenlenmemiş bazılarının söz konusu olması halinde karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde seçimlik haklardan faydalanmak için mehil vermeye gerek olabilir. Örneğin, borcun ne zaman ifa edileceğini borçlunun bileceği durumlarda, ihtara gerek bulunmadığı öğretide kabul edilmektedir; ne var ki bu hal mehil vermeye gerek olmayan hallerde düzenlenmemiştir. O halde, ihtar olmaksızın borçlu temerrüde düşecek ve alacaklı seçimlik haklardan faydalanmak isterse mehil verecektir.

3. Temerrüdün şartlarından olmadığı için çalışmamızda bu şekilde ele alınmamış olan “kusur” kavramı, temerrüdün oluşumu için değil; fakat temerrüdün bazı sonuçları kusura bağlıdır. Örneğin, borçlunun temerrüde düşmede kusurlu olması şart değilse de, gecikme tazminatının istenebilmesi için –tazminat kusura dayandığından- kusur şarttır. Yine benzer şekilde temerrüdün bazı sonuçları da kusura bağlı olmayabilir. Örneğin, karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde bir tarafın temerrüde düşmesi halinde diğer tarafın sözleşmeden dönebilmesi için mütemerrit tarafın, temerrüde düşmede kusurlu olması şart değildir.

4. Nihayet borçlu temerrüdünün gerçekleştiğinden söz edebilmek için, geçerli olarak doğmuş ve muaccel olmuş bir borcun borçlusunun, ihtar gerekmeyen haller dışında ihtar beyanının usulüne uygun bir şekilde borçluya yöneltilmesi ve borçluya ulaşması, eğer ki alacaklının borcun ifasına katılması gereken haller söz konusuysa kendi üzerine düşenleri yapmaktan kaçınmamış olması ve alacağın elde edilmesinde hukuki bir engelin bulunmaması gerekmektedir.










K A Y N A K Ç A

Oğuzman Kemal/Barlas Nami, Medeni Hukuk, 18. bası, İstanbul 2012
Tekinay Selahattin Sulhi, Borçlar Hukuku, 4. bası, İstanbul 1979
von Tuhr Andreas, Borçlar Hukukunun Umumi Kısmı, C. I-II (Çeviren: Cevat Edege), Yargıtay Yayınları No: 15, 2. bası, Ankara 1983
Adal Erhan, Obligatio, Borçlar Hukuku ve Karşılaştırmalı Hukukta Sözleşme Kavramları, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. V, sayı I, 2008, s. 3 vd.

Eren Fikret, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 14. bası, Ankara 2012

Oğuzman Kemal/Öz Turgut, Borçlar Hukuku, Genel Hükümler C.I, Gözden Geçirilmiş 11. bası, İstanbul 2013

Barlas Nami, Para Borçlarının İfasında Borçlunun Temerrüdü ve Bu Temerrüt Açısından Düzenlenen Genel Sonuçlar, İstanbul 1992

Reisoğlu Safa, Türk Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, 23. bası, İstanbul 2012
Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
Borçlu , borçlu olduğu dosyada haciz koyulan aracının Satılmasının talep edebilir mi ? tiryakim Meslektaşların Soruları 4 22-06-2012 09:58
Vekalet Ücretİ Nedenİyle Yapilan Takİpte BorÇlu Vekİlİnİnde BorÇlu Olarak GÖsterİlmesİ AVUKAT 354 Meslektaşların Soruları 6 02-11-2010 14:28
İşin % 95' yapılmışsa, yapma borçlarında alacaklının temerrüdünün sonuçları serdarserdar Meslektaşların Soruları 6 17-11-2008 17:46


THS Sunucusu bu sayfayı 0,04271793 saniyede 14 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.