Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Meslektaşların Soruları Hukukçu meslektaşların hukuki nitelikte sorularını birbirlerine yöneltecekleri mesleki yardımlaşma forumu. SADECE hukuk fakültesi mezunları ile hukuk profesyonellerinin (bilirkişi, icra müdürü vb.) yazışmasına açıktır. [Yeni Soru Sorun]

ortaklığın giderilmesi davasında üçüncü kişi müdahalesi neticesi sebepsiz zenginleşme

Yanıt
Old 03-07-2007, 15:40   #1
Av.Öznur A. Arabacı

 
Varsayılan ortaklığın giderilmesi davasında üçüncü kişi müdahalesi neticesi sebepsiz zenginleşme

değerli meslektaşlarım,
tarafımızdan açılan ortaklığın giderilmesi davasında; davalılardan ikisi arsa üzerinde iki ayrı evleri bulunduğunu duruşmalara gelerek söylemişler ve diğer bir kısım davalılarda bu duruma itiraz da bulunmamışlardır.
Mahkemece yapılan keşifte dava konusu arsa üzerinde evler bulunduğu tespit edilmiş ve bilirkişi raporunda ortaklığın satış suretiyle giderilmesine ve arsa üzerinde bulunan binalara isabet eden kısmın bina sahiplerine, arsaya isabet eden kısmın tapu kaydında oranlara göre paylaştırılması hususunda görüş belirtmiştir. Ancak hüküm kurulurken arsa üzerinde binalar dikkate alınmaksın sadece ortaklığın tapu kaydındaki ve veraset ilamındaki paylarına göre giderilmesine karar verilmiş ve bu karar temyiz edilmediğinden kesinleşmiştir.
Satış müdürünün satış işlemlerini mahkeme ilamına göre yapması ve
Satış işlemleri neticesi paralar bankaya yatırıldıktan sonra, arsa üzerinde binası bulunan davalılardan birisi kendi payının diğer taraflar arasında paylaştırıldığı gerekçesiyle binanın değeri olan 45.000-ytl değerinde tüm hissedarlara yönelik sebepsiz zenginleşme davası açmıştır.
Şimdi;
1- Arsa müşterek mülkiyete konu olduğu ve hissedarların her birerinin hissesi belli olduğu ve her bir hissedarın zenginleşme miktarının farklı olacağı da göz önünde bulundurulursa zenginleşme davasının her bir hissedar için, ayrı ayrı açılması gerekmez mi? Paralar paylaştırılıp ortaklık giderildiğine göre taraflar arasındaki dava arkadaşlığı devam eder mi?
2- Zenginleşme davasında durumdan haber alan davacının öncelikle ihtar çekip zenginleşilen fazla kısmını istemesi gerekmez mi? Doğrudan dava açıp vekalet ücreti ve faiz istemesi açıkça kötü niyetini göstermez mi?
3- Müşterek mülkiyete konu arsaya ev yapıp bu evden kira geliri elde eden bu hissedarın senelerce bu arsadan yararlanmasına ve diğerlerinin yararlanmasını engel olduğu için ecrimisil talep edilebilir mi?
Durumla ilgili bilgilerini paylaşan ve yardımcı olan arkadaşlara teşekkürlerimle…..
Old 03-07-2007, 18:46   #2
Gamze Dülger

 
Varsayılan

Sayın meslektaşım,
Anlatımlarınızdan çıkarabildiğim kadarıyla ortada gerçekten bir sebebsiz zenginleşme olduğu anlaşılıyor.Ancak bu sebebsiz zenginleşmenin kimin yararına olduğunu tam çıkaramadım.
Yine eğer karar temyiz edilse idi Yargıtay beyan ettiğim eksiklikler sebebiyle kararı bozardı.
Eğer ortaklığın giderilmesine ilişkin ilamda binalar dahil olarak değer belirlenmiş ise bu takdirde bu bina değerleri kadar hissedarlar sebebsiz zenginleşmiş durumdadır.Çünkü anlattığınız kadarıyla binalar sadece iki hissedar tarafından yapılmıştır.Bina yapmayanlar sebebsiz zenginleşmiştir.
Eğer ilamda bina değeri hariç rakam belirlenmiş ise bu takdirde taşınmazı satın alan şahıs sebebsiz zenginleşmiş durumdadır.
1-Her bir hissedarın zeginleştiği rakamın değeri gerçekten farklıdır.Örneğin bina sahiplerinden olan hissedar aslında tüm taşınmazın hissesine düşen miktar ve ayrıca kendi binası kadar değeri alması gerekirken,bu hissedar kendi binasınının değerinin hisedarlara bölümünden kalan miktarı almıştır.Bakiye olarak kendi binasının değeri kadar alacağı bulunmaktadır.Ancak bu değer matematiksel bir hesapla belirleneceğinden (satış anındaki kıymet belli olduğu için ) her birine ayrı ayrı dava açmak usul ekonomisi açısından gereksiz bir durum olur.Açılacak tek dava ile her birinden talep edilecek meblağın belirtilmesi suretiyle de bu davanın açılabileceği kanaatindeyim.
Çünkü sonuçta vaka-hukuki sebeb ve sonuç ilişkisi ortaktır.Ancak yine de aralarında bir dava arkadaşlığı olduğu kanaatinde değilim.Çünkü müştereken maliklik ortadan kalkmıştır.Üstelik bedel ödemesi gerekenler bina sahibi dışındakilerdir.Yani her bina sahibi,diğer bina sahibi dahil tüm malikleri dava edecektir.Çünkü satış bedeli bina değeri dahil olarak belirlenmiştir.

2-Bir ihtarname göndermeye gerek olmadığını düşünüyorum.Sonuçta sebebsiz zenginleşilen meblağ açısından gerek evvelki davanın bilirkişi raporlarında beyan edilen bina değerinde gerekse taşınmazın bina harici net kıymetinde belirsizlik yoktur.
3-Böyle bir davaya baktım.Binayı yapan geliri de elde eder.Ancak bu bina sebebiyle taşınmazın hisseye tekabül eden ve kullanılamayan bölümü için geriye dönük beş yıllık ecrimisil talep edebileceğiniz kanaatindeyim.Yoksa binanın yapılmasına katkısı olmayanın binanın kira geliri elde etmesinden dolayı bir talep hakkı olmayacağını düşünüyorum.Sadece bina sebebiyle taşınmazdan yararlanılamayan bölümünün hisedara düşen bir getirisi var ise bu kullanmaya engel olunduğu için ancak tazminat hakkı doğar diye düşünüyorum.
Tüm bunlar bir yana gelir elde eden gayrımenkuller için intifadan men koşulu aranmasa da gelir elde edilmiyor sadece kullanılıyor ise geçmiş tarihler açısından intifadan men koşulu oluşup oluşmadığının da incelenmesi gerekir.
Yine sonuçta bu binalar sebebiyle hissedarın kendi hissesine tekabül eden kısmının kullanılmasının engellenip engellenmediği de araştırılması gerekecektir.
Eğer hissedar sadece kendi payına düşen miktara bina yapmış ve kullanmış ise bana göre taşınmaz gelir getirse dahi diğer hissedarlar lehine tazminat sorumluluğu doğmaz diye düşünüyorum.(Aşağıdaki karar)

Tüm bu açıklamalar ışığında taleplerinizin (özellikle ecrimisil) uzun süre bu kullanıma izin veren paydaş olarak hakkın kötüye kullanılmasını oluşturmamasını umuyorum.Çünkü uzun süre kullanıma ses çıkarmama ecrmisil talep hakkını ortadan kaldırmaktadır.(Aşağıda sunulu karar)

Aşağıdaki kararların tamamını tek metin olarak giremediğim için kısım kısım alıntı yapıyorum.

Saygılarımla

T.C.

YARGITAY

İÇTİHADI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU

E. 1990/1

K. 1991/1

T. 22.2.1991

• MÜŞTEREK MÜLKİYET ( Paydaşlardan Birinin Bina Yapması-Diğer Paydaşların Mal Varlığında Artış )

• PAYDAŞLARDAN BİRİNİN MÜŞTEREK MÜLKİYETE BİNA YAPMASI ( Diğer Paydaşların Mal Varlığında Artış - Sebepsiz Zenginleşme )

• İŞTİRAK HALİNDE MÜLKİYET ( Paydaşlardan Birinin Bina Yapması-Diğer Paydaşların Mal Varlığında Artış )

• PAYDAŞLIĞIN GİDERİLMESİ ( Paydaşlardan Birinin Üzerine Bina Yaptığı Taşınmaz )

• SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME ( Müşterek Taşınmaz Üzerine Paydaşlardan Birinin Bina Yapması )

• SEBEPSİZ ZENGİNLEŞMEDE İADE BORCUNUN SINIRI ( Paydaşlardan Birinin Üzerine Bina Yaptığı Taşınmazda Paydaşlığın Giderilmesi )

• İADE BORCU ( Paydaşlardan Birinin Üzerine Bina Yaptığı Taşınmazda Paydaşlığın Giderilmesi )

743/m.623, 629

818/m.61


ÖZET : Müşterek veya iştirak halindeki mülkiyette şuyuun giderilmesi sonucu elde edilen satış bedelinden muhdesatı yapan paydaşa ödenecek miktarın muhdesatın vücuda getirildiği tarihte bunun yapılması için harcanan parayla sınırlı değildir. DAVA : 20.9.1989 tarihli dilekçe ile iştirak halinde veya müşterek mülkiyette paydaşlardan birinin taşınmaz üzerinde yaptığı muhdesat için ödenecek bedelin muhdesatın vücuda getirildiği tarihte bunun yapılması için harcanan parayla sınırlı bulunup bulunmadığı konusunda Üçüncü ve Altıncı Hukuk Daireleri ile Dördüncü ve Onüçüncü Daireleri ve Hukuk Genel Kurulu kararları arasında aykırılık bulunduğu iddia edilerek, içtihadı birleştirme yoluna gidilmesi istenilmiş; Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu 15.2.1990 gün ve 8 sayılı kararla, kararlar arasında aykırılığın mevcut olduğu sonucuna vararak içtihadı birleştirme yolu ile aykırılığın giderilmesi gerektiğine karar vermiştir.
2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 16/5 ve 45/2. maddeleri uyarınca toplanan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nda Raportör Üyenin açıklamaları dinlendikten sonra gereği görüşüldü:
Önce, kararlar arasında aykırılık bulunup bulunmadığı hususu incelenmiştir. Aralarında aykırılık bulunduğu ileri sürülen Üçüncü Hukuk Dairesi'nin 1984/2541-2673 ve 1984/2625-2997 sayılı kararlarında; paydaşlardan birinin müşterek taşınmaz üzerinde yaptığı bina nedeniyle diğer paydaşların mal varlığındaki artışın, bu binanın yapıldığı tarihte değil, ortaklığın giderilmesi yoluyla satışın yapıldığı ve bina dahil satış bedelinden payını aldığı tarihte gerçekleştiği, bu nedenle haksız zenginleşmeye dayanılarak hükmedilecek miktarın bu binanın satış tarihinde taşınmazın değerinde meydana getirdiği artış oranında olması gerektiği kabul olunmuş; Dördüncü Hukuk Dairesi'nin 8.12.1988 ve 1988/5963-10594 sayılı kararında ise; satış tarihindeki katkı ile yapım tarihinde sarfedilen paranın hangisi az ise ona hükmedilmesi gerektiğine karar verilmiştir.
Altıncı Hukuk Dairesi'nin 10.7.1990 gün ve 9356-9662, 9.7.1990 gün ve 9044-9631 sayılı kararlarında muhdesatı yapan paydaşa ödenecek bedel muhdesatın vücuda getirildiği tarihte yapılan harcama ile sınıra tutulmamıştır. Onüçüncü Hukuk Dairesi'nin 3.12.1981 gün ve 1981/7236-7910 sayılı kararında; Dördüncü Hukuk Dairesi'nin uygulaması doğrultusunda, paydaşlardan birinin yaptığı muhdesat nedeniyle kendisinin BK.nun 61 ve onu izleyen maddeleri gereğince ödenecek miktarın, paylılığın giderilmesi sırasında davalıların mal varlığında meydana gelen artış ile, uyuşmazlık konusu yararlı giderlerin yapıldığı zamanda sarfedilenden hangisi az ise ona göre belirleneceği görüşüne yer verilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nun 19.1.1983 gün ve 1979/4-1771 esas, 1983/13 sayılı kararında; Üçüncü ve Altıncı Hukuk Daireleri kararlarındaki, 8.6.1983 gün ve 1980/4-2017 esas ve 1983/621 sayılı kararında ise Dördüncü ve Onüçüncü Hukuk Daireleri'nin uygulaması doğrultusunda sonuca varılmıştır.
Sözü edilen Dairelerle, Hukuk Genel Kurulu'nun kararları arasında aykırılık bulunduğu ve bu aykırılığın içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesi gerektiğine yapılan oylama sonunda üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verildikten sonra işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
KARAR : Müşterek veya iştirak halinde mülkiyette paydaşlardan biri tarafından taşınmaz üzerinde vücuda getirilen muhdesattan ötürü satış sırasında meydana genel değer fazlalığı diğer paydaşlar yönünden Yargıtay'ın ilgili dairelerince ve Hukuk Genel Kurulu'nca sebepsiz iktisap alarak nitelendirilmiştir.
Diğer taraftan, içtihadı birleştirme isteğine esas tutulan kararlarda iade borcunun paylılığın giderilmesi sırasında yapılan satış sonucu elde edilen gerçek değer ile giderlere katlanılmamış olunması halinde taşınmazın satılmasında elde edilecek değer arasındaki farkı geçemeyeceği, giderlere katlanmamış paydaşlardan bu farktan paylarına düşen miktardan daha fazla bir talepte bulunulamayacağı kabul olunmuştur.
Bu yön, içtihadı birleştirmenin kapsamı dışında olduğundan tartışma konusu yapılmamıştır.
Uyuşmazlık konusu olan husus, iade borcunun giderlerin yapıldığı gündeki sürüm değeri ile sınırlı tutulup tutulamayacağı noktasındadır.Üçüncü ve Altıncı Hukuk Daireleri, iade borcunun giderlere katlanıldığı gündeki sürüm değerini aşamayacağı yönünde bir sınırlama öngörmemektedirler. Dördüncü ve Onüçüncü Hukuk Daireleri ise, iade borcunun giderlere katlanıldığı gündeki sürüm değerini geçemeyeceği görüşünde birleşmişlerdir. Hukuk Genel Kurulu'nun ise her iki görüşe temayül gösteren kararları mevcuttur. Sebepsiz iktisapta iade borcunun kapsamını belirleyen Borçlar Kanunu'nun 63. maddesinde iyiniyetli geri verme yükümlüsünün geri verme zamanında elinde kalanla sorumlu olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan, sebepsiz zenginleşmede bir tarafın mal varlığının diğer tarafın mal varlığı aleyhinde çoğalması gerekir. Yani zenginleşme fakirleşmenin karşılığı olmalıdır. Başka bir anlatımla aralarında illiyet bağı bulunmalıdır. iade borcunun kapsamını belirlemede öncelikle fakirleşme ve zenginleşme zamanının tesbit edilmesi gerekir. Yıllarca evvel paydaşlardan biri tarafından vücuda getirilen ve onun tarafından kullanılıp yararlanılan muhdesat ( bina yapılması, bahçe tesisi gibi ) nedeniyle iade borçlusu ne zaman zenginleşmiş, alacaklısı ne zaman fakirleşmiş sayılacaktır? Sebepsiz zenginleşme borçlusunun bu muhdesatın yapıldığı anda ekonomik açıdan zenginleştiği yapanın ise o anda fakirleştiği ileri sürülemez. Zira vücuda getiren paydaş tarafından kullanılan muhdesatın diğer paydaşlara herhangi bir katkısı kural olarak olmayacaktır. Ekonomik yönden zenginleşme ve fakirleşmenin taşınmazın şuyuunun satış suretiyle giderildiği anda gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Yapılan şeyin arzın mütemmim cüzü olması da iade borcunun kapsamını belirlemekte etkili değildir.
Hal böyle olunca muhdesatın yapıldığı güne dönülerek o tarih itibariyle muhdesatın sürüm değerinin iade borcunda aşılamayacağının kabulü az önce açıklanan ilkeye ters düşeceği gibi; hakkaniyete de aykırı bir çözüm yolu benimsenmiş olacaktır. bu nedenlerle iade borcunda salt haksız iktisap kurallarına dayanılarak muhdesatın yapıldığı gün itibariyle sürüm değerinin aşılamayacağı yolunda bir sınırlama benimsenmemiştir. Genel Kuruldaki görüşmeler sırasında, böyle bir sınırlama benimsenmemiş, ancak iade borcunun kapsamı tayin keyfiyetinin uygulamaya bırakılması, uygun görülmüştür.
SONUÇ : Müşterek veya iştirak halindeki mülkiyette şuyuun giderilmesi sonucu elde edilen satış bedelinden muhdesatı yapan paydaşa ödenecek miktarın muhdesatın vücuda getirildiği tarihte bunun yapılması için harcanan parayla sınırlı bulunmadığına 22.2.1991 gününde yapılan ilk toplantıda, E. 1990/1, K. 1991/1 sayı ile üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verilmiştir.
KARŞI OY YAZISI
Müşterek veya iştirak konusu bir taşınmaz üzerine paydaşlardan bağının, taşınmazda meydana getirdiği değer artışları dolayısıyle izale-i şuyu davası sonucu elde edilen satış bedelinden, diğer paydaşlardan olan alacağının kapsamı MK. 649' daki kurullara göre tazmin edilmelidir.
Salt sebepsiz zenginleşme hükümleri ölçüsü içinde sarunun çözümlenmesi bizi adaletli sonuçlara kavuşturmayacağı düşüncesindeyim.
İlk önce önemle vurgulanması ve gözden kaçırılmaması gereken maddi olgu somut olayda davacının kendi malzemeleriyle iştirak ve müşterek mülkiyet konusu taşınmaza inşaat yapmış olmasıdır. Böylece, uyuşmazlığın doğrudan doğruya eşya hukuku hükümleriyle ilgisi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Düşüncemizin ana temaslar bu şekilde çizdikten sonra gerçeklerin anlatımına sıra gelmiştir:
1- Taşınmaz mal mülkiyetinin, yasal sınırlamalar ayrık tutulmak üzere, yapılan ve dikilen şeyleri ve kaynakları da kapsadığı çok açıktır. Bunlar taşınmaz mala dahildir ( MK. 644/11 ) Diğer bir anlatımla, taşınmaz mal üzerine yapılan ve dikilen şeyler ve kaynaklar doğrudan doğruya MK. 648/1 ve 644/11. maddelerinde öngörülen "ASLA KATILMA" veya "Aslın hukuki yazgısına bağlanma" prensibinin sonuçlarına bağlıdır. Taşınmazdan ayrı bir nesne olarak mütalaa edilemez.
Nitekim bu ana kuralın doğal bir sonucu olarak, malzemenin kullanılarak yapının mütemmim cüzü haline dönüşmesi üzerine, malzeme sahibinin mülkiyeti sona ermiş olacağından bu talep şahsi bir talep niteliğinden ileri gidemez ( Mair Hayoz, Art 671, N. 19; 20; Haab, Art. 671/673 N, 9, 10; Liver Sh. 173 = Prof Dr. M. Kemal Oğuzman, Prof. Dr. Özel Seliçi, Eşya Hukuku 5. Bası,İstanbul-1988, Sh. 413, dipnot 544; Jale Akipek, Mülkiyet, Ankara-1971, Sh. 175; Gürsoy/Eren/ Cansel, Türk Eşya Hukuku, 2. Bası, Ankara-1984, Sh. 577; Tekinay, Eşya Hukuku, İstanbul-1988, Sh.... Yargıtay HGK., 14.11.1962 4/140, 94 ). Eş söyleyişle,inşaat arsanın mütemmim cüzü olur ve arsa sahiplerinin mülkiyetine geçer ( MK.648/1; 644/11 ). Bu yüzden arsa malikinin mülkiyet hakla elde etmesi BK. 6/ anlamıda nedensiz kalmıştır, demek mümkün değildir. Zira bu iktisap anılan yasa maddeleri karşısında geçerli bir sebepten yoksun sayılamaz. Demek ki bu açıdan da izlendiğinde sebep iktisap kuralları yerine MK.nun 649 maddesindeki özel hükme dayanılması zorunluluğu kendini bir kez daha göstermektedir.
2- Gerçektede, bir şahsın malzemesi başkasına ait taşınmazdaki inşaatta kullanılmışsa tarafların hangi haklara sahip olacakları MK.nun 648-650. hükümlerine göre özel düzenlemeye tabi tutulduğu için sebepsiz iktisap şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırmak tutarlı bir yöntem olarak kabul edilemez ( BGE 99 11 131-jdT 1974. 130; Oğuzman-Seliçi, Sh. 413; Tekinay, Sh. 810-811 ).
3- Özel hukuk hükümleri mevcut iken kıyas yoluyla genel hükümlere başvurmak yorum kurallarına aykırı olduğu gibi adaletli sonuçlar da meydana getirmez. Sebepsiz iktisap kuralları gerektiğinde özel hukukun boşluklarında tamamlayıcı bir fonksiyon görevi üstlenerek tali bir hüküm şeklinde uygulanabilir. Daha açarak ifade etmek gerekirse, sebepsiz iktisabın dört unsurundan biri, vuku bulan iktisabın ( Çoğalmanın ) sebepsiz iktisap kuralları dışında özel bir hukuk kuralına dayanılarak iadesinin mümkün olmamasıdır. Böyle bir imkan varsa, artık sebepsiz iktisap kuralları değil özel hukuk kuralları uygulanır. Eğer iadenin, örneğin istihkak davası, sözleşmeden dönme sebebiyle iade davası, vekaletsiz iş görmeye dayanan iade davası.... gibi yollarla gerçekleştirme olanağı varsa sebepsiz iktisap kurallarına başvurulması mümkün değildir ( Tekinay, Borçlar Hukuku, İstanbul-1979, Sh. 559; Feyzioğlu, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Cilt: 1, İstanbul-1976, Sh.776 vd ).
4- Haksız iktisap davasını açan kimse mümkün olduğu takdirde, zenginleşenin mal varlığındaki şeyin ( aynen iadesi )ni ister, dava sonunda da; şey haksız kazananın malvarlığından alınıp davacınınkine katılır. Eş söyleyişle, haksız iktisabın dava konusu, aynen iadesi borcunun ifası oluşturur. Yasa koyucu inşaatı yapana malzemesini söküp alma hakkını esas itibariyle tanımış değildir. Mütemmim cüz olarak arsa malikinin mülkiyetine geçen malzemenin inşaatı yapan kimse tarafından sökülüp alınması, ancak, yasanın tayin ettiği belli durumlarda mümkündür. Diğer anlatımla, bu istemin kapsamı ve sonucu yasayla sınırlandırılmıştır. Medeni Kanunun 648 ve 650. maddeleriyle yıkılmasında ( geri almada ) aşırı zarar olan yapının korunmasında, toplumun ekonomik yararları amaçlanmıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak gerek sahibi, muhtesatın iadesi borcunun ifasını arsa sahibinden salt olarak isteyemeyecektir. Hal böyle olunca, az yukarıda açıklanan haksız iktisap davasının ana konusu olan, şeyin ( aynen iadesi )ni isteme hak ve yetkisine karşı çelişik bir durum ortaya çıkacağı çok belirgindir. Öyleyse; uyuşmazlığa haksız iktisap kuralları değil, eşya hukuku kurallarına özgü olarak Medeni Yasanın 649. maddesinde anlamını bulan tazminat hükümlerinin uygulanması zorunluluğu bir kez daha hukuki gerçeklik kazandığının kabulü gerekir.
5- Medeni Yasanın 648/1. maddesi ile muhtesat, taşınmazın mütemmim cüzü sayılmış ikinci fıkrasında da geri verilmesinin koşulları öngörülmüştür. Eğer yapı sökülmezse arsa malikinin muhtesad için muhik tazminat isteme sorumluluğu Medeni Yasanın 649/1. maddesinde açıklanmıştır. Kötüniyetli muhdesat malikine verilecek tazminatın nitelik ve kapsamı da son fıkra da belirtilmiştir ( MK. 649/2 ). Buna göre taşınmaz malikinin muhdesat için vereceği tazminat, muhdesatın en az değerini geçmeyebilir. Hemen belirtelim ki MK. 649/2 hükmündeki "Levazımın enaz kıymetini geçmeyebilir" sözleri yasa koyucunun amacına göre yorumlanmalıdır. Öğretide kural olarak "Levazımın en az kıymeti" sözlerinden muhdesadın Tasfiye günündeki arsa maliki yönünden "Subjektif" olarak gösterdiği değeri ifade ettiğinde fikirbirliği vardır ( Bkz., Ferit Hakla Saymen/Halit Kemal Elbir, Türk Eşya Hukuku, 1954; Sh. 350, Aytekin Ataay, Haksız İnşaat, 1959, Sh. 100; Tekinay, Eşya Hukuku Dersleri, 1972 Sh. 402, Kevork Acemoğlu, Eşya Hukuku Meseleleri, 1970, Sh. 154; Kemal Oğuzman/Özer Seliçi, Eşya Hukuku, 1982, Sh. 495; Suat Bertan, Ayni Haklar, 1976; C: 1, Sh. 625; Mustafa Reşit Karahasan, Türk Medeni Kanunu-Eşya Hukuku, 1977, Cilt: 2, Sh. 689 ). Burada, yasa koyucunun buyruğu, yapının taşınmaz malikine sağladığı yararlanmanın derecesidir. Yasa hükmünde "en az kıymetini geçmeyebilir" sözcüğünden hakime bir takdir hakkı tanınmış olduğu hiçbir zaman gözardı edilmemeli, bu takdir hakkı sayın çoğunluk görüşünde kabul edilen düşünce ve yöntemlerle hiçbir zaman hakimin elinden alınmamalıdır.Uyuşmazlığın oluşmasındaki etkenler kesin sınırlar içine alınamadığı, her olayın somut özelliğine ve tarafların durumuna göre değişik durumlar arz ettiği için yasa koyucunun bunu hakimin takdirine bırakmasındaki büyük isabet tartışma götürmeyecek şekilde açıktır. Bu yasal gerçek ihmal edilerek sayın çoğunluğun yaptığı gibi uyuşmazlığı önceden tek bir kalıp içinde formülle çözmek bizi kaçınılmaz adaletsiz sonuçlara götüreceğini şimdiden rahatlıkla söylemek mümkündür. Burada hakim, özgürce, somut olayın özelliklerini, tarafların hal ve vaziyetini, kusurları var ise ağırlık ve derecesini paydaşların iradeye delalet eden davranışlarını, yapının onlara sağlıyacağı, maddi yararı, yapının niteliğini, paydaşın ekonomik açıdan yapıyı kullandığı,yararlandığı zaman dönemini, biçimini bunların enflasyondan ileri gelen değer artışları ne kıyrnetlendirilrnesini ve diğer tazminatin belirlenmesinde etkili tüm varsayım ve değerleri, ayrı ayrı Medeni Yasanın 625/11, 644/11; 648/1, 649 ve 4. maddesi ışığında değerlendirmeli gerekirse BK. 42 ve 44. maddelerden de yararlanarak tarafların hak ve vecibelerini, risklerini denkleştirmeli, ortaya çıkacak uygun sonuç çerçevesinde karar vermelidir. Olayın kendine özgü hukuki yapısı itibariyle az yukarıda açıklanan takdiri olgular olayla doğrudan doğruya iç içe iken bunlar gözardı edilerek çözümün peşin yargıya bağlanması yasaya aykırı olduğu gibi uyuşmazlığın maddi yapısına da ters düşmektedir.
6- Paydaş üçüncü kişi olmayıp malik olduğundan ortak taşınmaza yaptığı faydalı giderler yönünden MK.nun 649. maddesinin uygulanamayacağı, ancak üçüncü kişi ile taşınmaz maliki aralarında uygulanabileceği şekilde müzakereler sırasında ileri sürülüp savunulan görüşlere de katılmak mümkün değildir. Şöyleki; MK.nun 625/11. maddesiyle müşterek şeyin "intifa tarzını değiştirmek için, bu bapta bilittifak bir kaide kabul edilmediği taktirde bütün hissedarların muvafakati şarttır" hükmü getirilmiştir. Bu maddeye göre, her paydaş diğerlerinin haklarıyla bağdaştığı ölçüde şeyi kullanmaya ve ondan faydalanmaya yetkilidir. Paydaşlardan birinin oybirliği ile karar verilmedikçe ortak taşınmaza bina yapmaya yetkisi yoktur.
Müşterek mülkiyette her paydaşın mülkiyet hakkı, nesnenin tümü üzerine yayılmış olup bu hakkın sınırlarda diğerlerinin mülkiyet hakkı teşkil eder. Bir paydaş diğer paydaşlar taşınmazdan yararlanmıyor, bu nedenle müstakilen tek başına ben yararlanma hakkına sahip olurum diyemez. Esasen hiç kimse kural olarak kendi mülkünden yararlanmak zorunda değildir. Her malikin mülkünden yararlanma niyetinin varlığı yolunda karine vardır.
Anılan madde metnindeki "intifa tarzı" deyimi şeyin tahsis edildiği ikisadi amacı ifade etmektedir. Boş bir arsaya inşaat yapmak dahi intifa tarzının değiştirmenin kapsamına girer.
Açıklanan yasal durum karşısında paydaşın durumu da başkasının arsasına inşaat yapan üçüncü kişinin durumu gibidir ve MK.nun 649. maddesinin kapsamı içinde değerlendirileceği kuşku ve duraksamaya yer vermeyerek şekilde açıktır.
Bu gerçeği, yani, müşterek veya iştirak halindeki maliklerden birinin ortak taşınmaz üzerinde yaptığı inşaatta MK. 648-650 hükümlerinin uygulanması gerektiğini Yargıtay ve Federal Mahkeme de kabul etmektedir. ( BGE 81 11 431-jdT 1956 1 194 ), ( Yargıtay 4. HD., 16.9.1980, 8965/10702-YKD. 1981/4, Sh. 411 ).
SONUÇ : Kendine özgü yönleriyle Tevhidi İçtihadın konusu maddi olgu, tamamen eşya hukuku hükümleri içinde kalmaktadır. Bu nedenle uyuşmazlık açıkladığımız esaslar altında MK. 649 sınırları içinde çözümlenmelidir. Sebepsiz iktisap kurallarından harekette sonuca kavuşmak hukuka ve adalete uygun olmayan rahatsız edici sonuçlar yaratır, düşüncesiyle yüce kurul çoğunluğunun görüşüne katılamıyorum.
A. İsmet ARSLAN
13. Hukuk Dairesi Başkanı
KARŞI OY YAZISI
Müşterek veya iştirak halinde mülkiyet konusu bir taşınmaz üzerine paydaşlardan veya ortaklardan birisi tarafından bina yapıldıktan sonra taşınmazın üzerindeki bina ile birlikte izale-i şuyu yoluyla satılması halinde, binayı yapan paydaşa, haksız iktisap kuralları gereğince, binanın yapıldığı tarihde harcadığı paranın mı, yoksa satış bedelinden binaya isabet eden miktarın mı ödenmesi gerektiği hususu içtihadı Birleştirmenin konusunu oluşturmaktadır.
İçtihat aykırılığı bulunan kararların hepsinde haksız iktisap esasından hareket edildiği halde; iad konusunda farklı sonuçlara varılmıştır. Bu durum dahi gösteriyor ki, olaya haksız iktisab kurallarının uygulanması yanlış olmuştur. Sorunun haksız iktisap kurallarına göre değil, Medeni Kanunun 649. maddesi hükmüne göre çözümlenmesi gerekir. Bir paydaşın kendi levazımı ile paylı taşınmazın üzerine bina yapması sonucunda, bu levazım Medeni Kanunun 648. maddesi gereğince arsanın mütemmim cüzü olur.Levazım sahibi ile arsa maliki veya malikleri arasındaki alacak ve borç ilişkisi, haksız iktisap kurallarına bırakılmaksızın Medeni Kanunun 649. maddesinde ayrıca ve özel olarak düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, levazım sahibi tarafından binanın iyi veya kötüniyetle yapılmış olmasına ve arsa sahibinin binadan yararlanma derecesine göre binayı yapana, levazımın dava tarihindeki enaz değeri veya levazıma karşılık muhik bir tazminat ödenmesi öngörülmüştür. Burada hakim, Medeni Kanunun 4. maddesi gereğince hak ve nesafete göre karar verecektir.
Paylı taşınmazın izale-i şuyu yoluyla satılması halinde de bu hüküm uygulanarak, binayı yapan paydaşa, satış tarihindeki maliyet değerinden, o zamana kadarki yıpranma payı düşülerek tazminat ödenmesi gerekir. Bunun yerine, satış bedelinden binaya isabet eden miktarın ödenmesi mümkün değildir. Çünkü, arsa olmadan bir binanın varlığı düşünülemeyeceğinden, arsadan soyutlanarak binaya kıymet takdiri mümkün değildir. Bu nedenle Medeni Kanunun 649. maddesinde binayı yapana levazım ve işçilik karşılığının ödenmesi öngörülmüştür. Bu karşılık dava tarihindeki, burada satış tarihindeki değer olacak ve binayı yapanın iyi veya kötüniyetli olmasına, binanın arsa sahibine sağladığı yararın derecesine göre miktarı mahkemece takdir olunacaktır.
Öte yandan, hiç hakkı bulunmayan bir taşınmaza bina yapan kimse hakkında Medeni Kanunun 649. maddesi uygulanırken, paylı taşınmaza bina yapan paydaş hakkında bu maddenin uygulanmaması haklı bir nedene dayandırılamaz ve kanun önünde eşitliği bozar. Malzeme ve işçilik; arsa ile birleşince bina meydana gelir, binanın kıymeti daima, kullanılan malzeme ve işçilik için yapılan harcamalardan fazladır. bu fazla değer arsadan ileri gelir. Binanın satış bedelinde, arsanın kattığı değerde vardır.
Paylı bir taşınmaz üzerine bina yapan kişi ister paydaş olsun isterse paydaş olmasın, taşınmazın satılması halinde, binayı yapana ödenecek tazminatın hesabında aynı hukuki esasların uygulanması gerekir. Binayı yapanın kötüniyetli olduğunu düşünürsek, paydaş olana haksız iktisap hükümlerine dayanılarak satış bedelinin ödenmesi, paydaş olmayanın Medeni Kanunun 649.maddesi gereğince levazımın satış tarihindeki enaz kıymetinin ödenmesi suretiyle yapılacak farklı bir uygulama nasıl haklı gösterilebilecektir.
Diğer taraftan, Medeni Kanunun 649. maddesindeki özel düzenleme olmasaydı, Borçlar Kanunu'nun haksız iktisap hükümlerine göre yukarıdaki sonuca ulaşmak mümkün olamazdı. Çünkü, arsa sahibi tarafından haksız olarak iktisap edilen, binanın kendisi değildir; binada kullanılan malzeme ve işçiliğin karşılığıdır ki bu harcamanın yapıldığı tarihte para olarak, binayı yapan paydaşın malvarlığından çıkan miktardır. Malzeme ve işçilik, arsa ile birleşerek bina haline gelmiştir. Bu nedenle, arsadaki paydaşlar bina değerini haksız olarak iktisap etmiş değildirler. Bu değer, kendi arsaları nedeniyle meydana gelmiştir. Burada, öteki paydaşların haksız olarak iktisap ettikleri; binanın kendisi değil, sarf etmekten kurtuldukları malzeme ve işçilik bedelidir. Öteki paydaşlar, binayı yapan paydaşa haksız iktisap hükümlerine göre bu masrafları iade etmekle yükümlüdürler Bu da, masrafların yapıldığı tarihde, binayı yapan paydaşın malvarlığından çıkan miktardır. Zaman içerisinde enflasyon nedeniyle, masraf olarak harcanan belli miktar paranın satınalma gücünün azalması ve binanın değerinin artması olgusu, iade borcunun kapsamında bir değişiklik meydana getirmez. Aksi halde bütün para borçlarında enflasyonun, paranın satınalma gücüne olan menfi etkisinin nazara alınması gerekir ki, bugün için mevzuatımızda bu yolda herhangi bir hüküm bulunmadığından ve para borçlarında miktarı esas olduğundan, enflasyon dolayısiyle, borçlanılan paranın miktarı artırılamaz. Gene, enflasyonun menfi etkisini bertaraf etmek maksadıyla, sebepsiz iktisap kuralları zorlanarak, satış bedelinden binayı isabet eden miktarın tahsiline karar verilemez. Yapılan bina dolayısıyla taşınmazın satış bedeli artmış ise, bu artış miktarını geçmemek üzere, Medeni Kanunun 649. maddesi gereğince satış tarihinde bu binanın yapılması için sarfı gereken malzeme ve işçilik bedeline hükmedilir.
Görülüyor ki, sebepsiz iktisap kurallarına göre, binanın satış bedelinin ödenmesi mümkün değildir. işte yasa koyucu, kendi malzemesi ile başkasının taşınmazına veya kendisinden başkalarının da payları bulunan taşınmaza bina yapan veya ağaç diken kişinin haklarını Borçlar Kanununun 61. maddesindeki sınırlı bir çözüme terk etmek istememiş; Medeni Kanunun ayni haklar kitabında, binanın ve ağaçların kanun hükmü gereğince arzın mütemmim cüzü haline geldiğini ve aynı zamanda taşınmazın değerinde büyük artışlar meydana getirebileceğini dikkate alarak, haksız iktisap kurallarına nazaran, binayı yapanın veya ağaçları dikenin daha lehine olan bir çözüm getirmiştir. Artık bu özel düzenleme karşısında, haksız iktisap kurallarına zorlayarak bir çözüm aranmasına gerek ve olanak yoktur. Medeni Kanunun 649. maddesi bu konuda en adil bir çözümü öngörmüştür. Gerek arsa malikinin, gerekse levazım sahibinin haksız iktisabına mahal vermemek ve mülkiyet hakları da zedelememek için bu konuda hakime daha geniş bir takdir hakkı vererek, haksız iktisabın katı kurallarından ayrılmıştır. 649. maddede bu nedenle, kesin bir kural konulmasından bilerek kaçınılmış; binanın, dava veya satış tarihindeki maliyet değerinin nazara alınması kabul edilmiş; fakat binayı yapanın iyiniyetli olup olmadığına ve binanın taşınmazın değerine olan etki derecesine göre, maliyet değerinin altında veya üstünde bir tazminata hükmedilmesi imkanını getirmiştir. Oysa, haksız iktisap kuralları, onayı yapanın iyi veya kötüniyetini nazara almaz ve yapılan bina taşınmazın değerini ne kadar artırmış olursa olsun, iadesi gereken miktar, masrafların, yapıldıkları tarihteki miktarını geçemez. Hem haksız iktisap kurallarına dayanılması hem de enflasyonun menfi etkisi dolayısıyla, haksız iktisabın öu çözüm tarzının terkedilerek, satış bedeline hükmedilmesi hukuken mümkün değildir. Haksız iktisap kuralları uygulanacaksa, binanın yapıldığı tarihteki giderlere hükmedilmesi zorunludur.
Binayı yapanın paydaş olması, Medeni Kanunun 649. maddesinin uygulanmasına mani değildir ve bu durum haksız iktisap kurallarının uygulanmasını zorunlu kılmaz. Çünkü, binayı yapan paydaş, öteki paydaşların mülkiyet hakları karşısında, kendi levazımı ile başkasının arsasına bina yapan kişi durumundadır. Hiç mülkiyet hakkı bulunmayan bir taşınmaza bina yapan kişinin arsa sahipleri hakkında açacağı alacak davasının haksız iktisap hükümlerine dayanması gerekirken, yasa koyucu yukarıda açıklanan nedenlerle bu konuda haksız iktisap kurallarından ayrılarak konuyu 649. maddede farklı bir düzenlemeye tabi tutmuştur. İşte aynı nedenler, paylı bir taşınmaza bina yapan paydaş içinde geçerlidir ve bu durumda da 649. maddenin uygulanması gerekir.
Öte yandan, paydaşlardan birisi, öteki paydaşların açık veya zımni muvafakatı ile ve iyiniyetle kendi adına bina yapmış olabilir. Örneğin, tapulu bir taşınmazda öteki paydaşların paylarını haricen satın alarak veya haricen aralarında bölüşerek bir paydaş iyiniyetle bina yapmış ve ondan sonra tapulu taşınmazın tümü, üzerindeki bina ile birlikte izale-i şuyu yolu ile satılmış olabilir. Bu durumda, haksız iktisap hükümler uygulanacak olursa, binanın yapıldığı tarihdeki giderlere hükmedilmesi gerekecektir. Oysa, binayı yapan, paydaş olmayıpda bir üçüncü kişi olsaydı, Medeni Kanunun 649. maddesi gereğince muhik bir tazminata hükmedilecektir. Binayı yapanın paydaş olup olmamasına göre yapılacak böyle farklı bir uygulama, 649. maddeyi bir tarafa bırakıp hak sız iktisap hükümlerine dayanarak binanın satış bedeline hükmedilmesi de hem haksız iktisap hükümlerine, hemde 649. maddeye aykırı olacaktır. Öte yandan, izale-i şuyu satışından önce de paydaşlar arasında, yapılan binadan dolayı bir alacak davası açılması gerekebilir. Kendi adına binayı yapan paydaş, binadan kendisi yararlandığı sürece öteki paydaşlardan herhangi bir istemde bulunamaz. Bu nedenle, zamanaşımının işlemesi de sözkonusu olamaz. Fakat diğer paydaşlar, Medeni Kanunun 648. maddesi gereğince mütemmim cüzü haline gelen binadan, müşterek mülkiyet paylarına dayanarak kendilerinin de yararlanmak istemeleri ve bu nedenle binadaki hisselerine vaki müdahalenin men'i ve bununla birlikte ecrimisil veya kira bedelinden alacak davası açtıkları taktirde, binayı yapan paydaş da onlardan Medeni Kanunun 649. maddesine dayanarak tazminat isteyebilecektir. Paydaşlardan birisinin,zemindeki payını binadaki payı ile birlikte Üçüncü bir kişiye satması halinde de, binayı yapan paydaşın o paydaşa karşı payı oranında böyle bir dava açması mümkündür. Görülüyorki, Medeni Kanunun 649. maddesinin paydaşlar arasında, izale-i şuyu satışından önce de uygulanması gerekebilir. İzale-i şuyu satışından önce böyle bir dava açılması gerektiğinde, ortada resmi bir satış bedeli olmayacağı için, haksız iktisap hükümleri nasıl uygulanacaktır? Oysa, gerek izale-i şuyu satışı sonunda, gerekse satıştan önce binayı yapan paydaşın açacağı davada 649. madde uygulanırsa eşitlik sağlanmış olur.
Son olarak şu hususun da belirtilmesi gerekirki; herhangi bir konuda içtihadı birleştirme yoluna gidilirken, varılacak sonucun, kanunun öteki hükümlerini işlemez hale getirmemesine ve bir takım çelişkiler ve eşitsizlikler yaratmasına dikkat edilmelidir. Paylı bir taşınmaza kötüniyetle bina yapan paydaşa, haksız iktisap hükümlerine göre, binaya isabet eden satış bedelinin ödenmesi kabul edilirken, paylı taşınmaza kötüniyetle bina yapan üçüncü kişiye Medeni Kanunun 649. maddesi gereğince asgari malzeme bedelinin ödenmesi, kanun karşısında eşitlik ilkesini ihlal edeceği gibi; binayı yapan üçüncü kişi hakkında da haksız iktisap hükümlerinin uygulanması, 649. maddeyi uygulanamaz hale düşürecektir.
İçtihat aykırılığına konu olan kararların hepsinde ( haksız iktisap hükümlerinin uygulanması kabul edilmi ve bu yönden kararlar arasında içtihat aykırılığı bulunmamakta ise de; içtihatlar birleştirilirken kararlard benimsenen hukuki esasların dışında olaya uygun düşen başka hukuki esaslar benimsenerek içtihatlar birleştirilebilir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, bu gibi davalarda Medeni Kanunun 649. maddesinin uygulanması gerektiği görüşünde olduğumdan, sayın Çoğunluğun haksız iktisap hükümlerinin uygulanması ve buna göre binayı yapan paydaşa binanın satış bedelinin ödenmesi yolundaki görüşüne katılmıyorum.
Mustafa AYKONU
13. Hukuk Dairesi Üyesi
(Dikkat Mülga Medeni kanun döneminden alıntıdır.)


T.C.

YARGITAY

3. HUKUK DAİRESİ

E. 2004/12028

K. 2004/13834

T. 14.12.2004

• PAYLI MÜLKİYETTE ECRİMİSİL TALEBİ ( Taraflar Arasında Rızai Bir Taksim Yapılmış Veya Fiili Kullanma Biçimi Oluşmuş İse Bir Paydaşın Diğer Paydaştan İsteyemeyeceği )

• PAYLI MÜLKİYETTE RIZAİ TAKSİM ( Veya Fiili Kullanma Biçimi Oluşmuş İse Bir Paydaşın Diğer Paydaştan Ecrimisil İsteyemeyeceği )

• MÜŞTEREK MÜLKİYETTE ECRİMİSİL İSTEMİ ( Bir Paydaşın Taşınmazı Kullanan Diğer Paydaştan Taşınmazı Kullanma Arzusunu Karşı Tarafa İletmiş Olması Gereği )

• İNTİFADAN MEN ŞARTI ( Müşterek Mülkiyette Bir Paydaşın Taşınmazı Kullanan Diğer Paydaştan Ecrimisil Talep Edebilmesi İçin Taşınmazı Kullanma Arzusunu Karşı Tarafa İletmiş Olması Gereği )

4721/m.688,701


ÖZET : Paylı mülkiyette taraflar arasında rızai bir taksim yapılmış veya fiili kullanma biçimi oluşmuş ise, bir paydaş diğer paydaştan ecrimisil isteyemez.
Müşterek mülkiyette bir paydaşın taşınmazı kullanan diğer paydaştan ecrimisil talep edebilmesi için taşınmazı kullanma arzusunu karşı tarafa iletmiş olması gerekir. Buna uygulamada intifadan men şartı denilmektedir
DAVA : Dava dilekçesinde 3.500.000.000 lira ecrimisilin faiz ve masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulü ile 2.879.126.000 liranın tahsiline dair verilen hükmün temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması davalı vekili tarafından istenilmekle taraflara yapılan tebligat üzerine duruşma için tayin olunan günde temyiz eden davalı vek. Av. B. A. Y. geldi. Aleyhine temyiz olunan davacı vek. Av. H. K. A. gelmedi.
Gelen vekilin sözlü açıklaması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için saat 14.00'e bırakılması uygun görüldüğünden, belli saatte dosyadaki bütün kağıtlar okunarak tetkik hakiminin açıklamaları dinlenip,
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
KARAR : Dava dilekçesinde 1 no'lu parselde bulunan iş hanının 3, 4, 5 ve II numaralı bağımsız bölümlerinde tarafların hissedar oldukları davalının 3, 4 ve 5 numaralı bölümlerde hissesinden fazla olarak 7 m2'lik kısmı ayrıca diğer bağımsız bölümün de yarısını kullandığı iddia edilerek 21.10.1998 tarihinden dava tarihine kadar olan dönem için ecrimisil talep edilmiştir.
Davalı savunmasında 3, 4 ve 5 numaralı bağımsız bölümleri 15-16 yıl önce karşılıklı anlaşma ile ikiye böldüklerini ve aralarındaki rızai taksime göre kullandıklarını ayrıca intifadan men şartının gerçekleşmediğini savunarak davanın reddini istemiş, mahkemece tüm bağımsız bölümlerdeki kullanımın haksız olduğu kabul edilerek ecrimisile hükmedilmiştir.
3, 4 VE 5 NUMARALI BAĞIMSIZ BÖLÜMLER YÖNÜNDEN;
Kural olarak paylı mülkiyette taraflar arasında rızai bir taksim yapılmış ve/veya fiili kullanma biçimi oluşmuş ise, bir paydaş diğer paydaştan ecrimisil talep edemez.
Davalı taraf anılan bağımsız bölümler yönünden 15-16 yıl önce rızai taksim yapıldığını ve kullanımın bu taksime göre olduğunu savunmuş bu konuda dinletmek istediği tanıkların ismini mahkemeye bildirmiştir. Ayrıca mahallinde yapılan keşif sonunda alınan bilirkişi raporunda bu bölümlerin ikiye bölünmüş olduğu ( ancak davacının 4.54 m2 daha az yer kullandığı ) açıklandığı halde, mahkemece bu konuda herhangi bir araştırma yapılmamıştır. Fiili kullanma biçimi veya rızai bir taksimin mevcut olması halinde davacının fazla kullanılan kısım ( 4.54 m2 ) için ecrimisil isteme hakkı bulunmamaktadır. Mahkemece bu bölümler için eksik inceleme ile hüküm kurulmuş olması doğru değildir.
11 NUMARALI BAĞIMSIZ BÖLÜM YÖNÜNDEN;
Müşterek mülkiyette bir paydaşın taşınmazı kullanan diğer paydaştan ecrimisil talep edebilmesi için taşınmazı kullanma arzusunu karşı tarafa iletmiş olması gerekir. Buna uygulamada intifadan men şartı denilmektedir. Ancak tabii ( ürün veren meyve ağaçlan ) veya hukuki semere ( kira geliri gibi ) getiren taşınmazlar için bu şart aranmaz. Davacı 11 numaralı bölüm için intifadan men şartını kanıtlamadığı halde ecrimisile hükmedilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.
Ayrıca kabul şekline göre de 3, 4 ve 5 numaralı bölümler için intifadan men şartının gerçekleştiği kanıtlanmadan ecrimisile hükmedilmesi de doğru değildir.
SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA Yargıtay duruşmasında vekille temsil edilen davacı taraf için dava tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümlerine göre takdir edilen 400.000.000 lira vekalet ücretinin davacıdan alınıp davalı tarafa verilmesine, ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 14.12.2004 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. T.C.

YARGITAY

1. HUKUK DAİRESİ

E. 2004/1419

K. 2004/2088

T. 3.3.2004

• ELATMANIN ÖNLENMESİ ( Mülk Sahibinin Elatmaya Bir Süre Ses Çıkarmamış Olması )

• ECRİMİSİL ( Mülk Sahibinin Haksız Elatma Bir Süre Ses Çıkarmamış Olması )

• TAŞINMAZ SAHİBİNİN ELATMAYA BİR SÜRE KARŞI ÇIKMAMIŞ OLMASI ( Elatmanın Önlenmesini ve Ecrimisil İsteyip İsteyememesi )

4721/m.683,722


ÖZET :Davacı taşınmazı kapsamında bulunan kerpiç yapıları kullanmasını ve bu yerlere elatmasını haklı kılan bir neden yoktur. Davacının, yapıların burada bulunmasına bir süre ses çıkarmamış olması, anılan yapılarla ilgili zemindeki mülkiyet hakkından ve mülkiyetin kendisine tanıdığı yetkileri kullanmaktan vazgeçtiği anlamına gelmez. Bu durum davalıyı iyiniyetli de kılmaz. Ancak, dava tarihine kadar taşınmazın bu şekli ile kullanılmasına muvafakat niteliğini taşıyan icaret davacıya ecrimisil talep hakkı vermez.
DAVA : Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, maliki bulunduğu 138 parsel sayılı taşınmaza davalının haksız elatarak ev ve ahır yaptığını belirtip; elatmasının önlenmesine, yapılanların yıkımına ve son beş yıllık 750.000.000 TL. ecrimisilin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, taşınmazdaki binaları davacının taşınmazı satın almasından en az on beş yıl önce yaptığını; iyiniyetle yapılandığını ve o tarihten beri kullandığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, yapılan keşif sonucu düzenlenen bilirkişi raporu doğrultusunda, elatmanın önlenmesi davasının kabulüne; ancak, davalının iyiniyetli olduğu gerekçesiyle yıkım ve ecrimisil isteklerinin reddine; ayrıca 7.040.880.000 TL. bina değerinin davacı tarafından davalıya ödenmek üzere mahkeme veznesine depo ettirilmesine karar verilmiştir.
Karar, davacı ve davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil isteğine ilişkindir.
Davalı, savunma yolu ile temliken tescil talebinde bulunmuştur.
Mahkemece, elatmanın önlenmesi isteğinin kabulüne, yıkım ve ecrimisil isteğinin reddine, davalıya tazminat ödenmesine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; kayden davacıya ait bulunan 138 parsel sayılı taşınmazda davalının basit nitelikli ahır ve samanlıktan oluşan yapılarının bulunduğu, mevcut tecavüzlü durum haklı ve geçerli kılan bir
nedenin olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda mahkemece elatmanın önlenmesine karar verilmiş olması doğrudur. Davalının temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.
Davacının temyizine gelince, yukarıda da açıklandığı üzere davalının, davacı taşınmazı kapsamında bulunan kerpiç yapıları kullanmasını ve bu yerlere elatmasını haklı kılan bir neden yoktur. Davacının, yapıların burada bulunmasına bir süre ses çıkarmamış olması, anılan yapılarla ilgili zemindeki mülkiyet hakkından ve mülkiyetin kendisine tanıdığı yetkileri kullanmaktan vazgeçtiği anlamına gelmez. Bu durum davalıyı iyiniyetli de kılmaz. Ancak, dava tarihine kadar taşınmazın bu şekli ile kullanılmasına muvafakat niteliğini taşıyan icaret davacıya ecrimisil talep hakkı vermez.
Hal böyle olunca, davacı çapı içinde bulunan yapıların da yıkımı suretiyle, bir bedel ödenmeksizin elatmanın önlenmesine karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
SONUÇ : Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 3.3.2004 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.

YARGITAY

18. HUKUK DAİRESİ

E. 2004/10203

K. 2005/1931

T. 8.3.2005

• ORTAKLIĞIN SATIŞ YOLUYLA GİDERİLMESİ ( Bilirkişi Raporlarında Satış Bedelinden Bina Payına Düşen Miktarın Davacıya Arsa Payına Düşen Miktarın da Taraflara Eşit Olarak Ödenmesi Gerekeceğini Beyan Edildiği - Davanın Kabul Edilmesinde Bir İsabetsizlik Görülmediği )

• ARSA PAYINA DÜŞEN MİKTAR ( Satış Bedelinden Bina Payına Düşen Miktarın Davacıya Arsa Payına Düşen Miktarın da Taraflara Eşit Olarak Ödenmesi Gerekeceğini Beyan Edildiği - Ortaklığın Satış Yoluyla Giderilmesi Davasının Kabul Edilmesinde Bir İsabetsizlik Görülmediği )

4721/m.698,699


ÖZET : Dava dilekçesinde ortaklığın satış yolu ile giderilmesi istenilmiştir. Yerinde yapılan keşif sonucu bilirkişiler düzenledikleri raporlarında; Taşınmaz üzerindeki binanın mobilya üretim ve satış yeri olup, tek bir ticari merkez niteliğinde bulunduğunu, İmar Yasası ve Yönetmeliğine göre aynen taksimin mümkün olmadığını belirlediklerini, bundan sonra arsa ve bina değerini ayrı ayrı hesaplayıp taşınmazın tamamının değerini bularak bina ve arsanın değere katkı paylarını hesaplayıp buna göre satış bedelinden bina payına düşen miktarın davacıya, arsa payına düşen miktarın da taraflara eşit olarak ödenmesi gerekeceğini beyan etmişlerdir. Mahkemece de hazırlanan bu rapor doğrultusunda karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik görülmemektedir.
DAVA : Dava dilekçesinde ortaklığın satış yolu ile giderilmesi istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
KARAR : Dava, ortaklığın satış suretiyle giderilmesi istemine ilişkindir. Yerinde yapılan keşif sonucu bilirkişiler düzenledikleri raporlarında; Taşınmaz üzerindeki binanın mobilya üretim ve satış yeri olup, tek bir ticari merkez niteliğinde bulunduğunu, İmar Yasası ve Yönetmeliğine göre aynen taksimin mümkün olmadığını belirlediklerini, bundan sonra arsa ve bina değerini ayrı ayrı hesaplayıp taşınmazın tamamının değerini bularak bina ve arsanın değere katkı paylarını hesaplayıp buna göre satış bedelinden bina payına düşen miktarın davacıya, arsa payına düşen miktarın da taraflara eşit olarak ödenmesi gerekeceğini beyan etmişlerdir. Mahkemece de hazırlanan bu rapor doğrultusunda karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik görülmediğinden davalının sair temyiz itirazları yerinde değildir.
Ancak;
Bilirkişi raporlarında belirtilen niteliklerine göre dava konusu taşınmaz üzerinde bulunan bina 2004 yılı Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Yapı Yaklaşık Birim Maliyetleri hakkındaki tebliğine göre 3. sınıf ( A ( grubu yapılardan olup, bu sınıfa ait fiyat esas alınmak suretiyle bir değerlendirme yapılması gerekirken, aynı tebliğin 4.sınıf ( B ( grubu yapılarına ait fiyat esas alınarak bina değerinin fazla hesaplanması ve böylece taşınmazdaki binanın katkı oranının yüksek tutulması doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 08.03.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Old 03-07-2007, 18:48   #3
Gamze Dülger

 
Varsayılan

T.C.

YARGITAY

18. HUKUK DAİRESİ

E. 2004/8958

K. 2005/458

T. 7.2.2005

• ORTAKLIĞIN GİDERİLMESİ ( Ortak Taşınmaz Üzerindeki Muhtesatın Tüm Paydaşlara Değil de Bir Kısmına Ait Olması Halinde Arzın ve Muhtesatın Değerleri Esas Alınarak Oran Kurulması ve Satış Parasının Buna Göre Dağıtılması )

• BÜTÜNLEYİCİ PARÇA ( Ortaklığın Giderilmesi Davalarında Ortak Taşınmaz Üzerindeki Muhtesatın Tüm Paydaşlara Değil de Bir Kısmına Ait Olduğuna İlişkin Tapuda Şerh Olması veya Bu Olguyu Tüm Paydaşların Oybirliğiyle Kabul Etmesi )

• SATIŞ PARASININ DAĞITIMI ( Ortak Taşınmaz Üzerindeki Muhtesatın Tüm Paydaşlara Değil de Bir Kısmına Ait Olması Halinde Arz ve Bütünlüyeci Parçanın Değerleri Esas Alınarak Kurulacak Orana Göre Dağıtılması )

• TAŞINMAZ SATIŞI ( Yapı ve Eklentiler Arzın Bütünleyici Parçaları Sayıldığından Arzla Birlikte Satışına Karar Verilmesi ve Bedelin Tüm Paydaşlara Tapudaki Payları Oranında Dağıtılması )

4721/m.684,698


ÖZET : Taşınmaz mal ortaklığının giderilmesi davalarında, ortak taşınmaz üzerindeki muhtesatın ( bütünleyici parçaların ) tüm paydaşlara değil de bir kısmına ait olduğuna ilişkin tapuda şerh varsa veya bu olguyu tüm paydaşlar oybirliğiyle kabul etmekte ise, arzın ve muhtesatın değerleri esas alınarak oran kurulması ve satış parasının bu orana göre dağıtılması gerekir.
DAVA : Dava dilekçesinde taşınmaz mal ortaklığının giderilmesi istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulü ile taşınmaz malın satılması yoluyla ortaklığın giderilmesine karar verilmiş, hüküm bir kısım davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
KARAR : Mahkemece toplanan delillere, özellikle tarafların iddia ve savunmalarına, yapıda bulunan bağımsız bölüm sayısı ile tapudaki paydaş sayısına göre dava konusu taşınmaz maldaki ortaklığın satış yoluyla giderilmesine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Ancak;
Dosya içindeki bilgi ve belgelerden; toplam 14 bölümden oluşan yapıdan daire ( bağımsız bölüm ) satın alan bir kısım davalıların yargılama sırasındaki sav ve savunmalarında, dairelerini yükleniciden kaba inşaat halinde ve henüz tamamlanmamış durumunda satın alıp eksikliklerini kendileri gidermek suretiyle içine yerleştikleri ve hatta dairelerin tamamlanması için yapılan harcamalarla ilgili olarak Üsküdar 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde 1999/553, Üsküdar 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde 1999/591, Ümraniye 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde 2001/1346 ( 2002/947 ) esas sayılı dava dosyalarının bulunduğunu ileri sürdükleri ve dairelerin tamamlanması ile ilgili olarak gerekli giderlerin bu dairelerin içinde oturanlar tarafından karşılandığını davacının da kısmen doğruladığı anlaşılmaktadır.
Satış yoluyla ortaklığın giderilmesi istenilen taşınmaz üzerinde yapı ve eklentileri Türk Medeni Kanununun 619. ( 4721 Sayılı Yasanın 684. ) maddesi uyarınca arzın bütünleyici parçaları sayıldığından, arzla birlikte satışına karar verilir ve bedeli tüm paydaşlara tapudaki payları oranında dağıtılır. Ancak ortak taşınmaz üzerindeki muhtesatın ( bütünleyici parçaların ) tüm paydaşlara değil de bir kısmına ait olduğuna ilişkin tapuda şerh varsa veya bu olguyu tüm paydaşlar oybirliğiyle kabul etmekte ise, arzın ve muhtesatın değerleri esas alınarak oran kurulması ve satış parasının bu orana göre dağıtılması gerekir. Oran kurulurken arzın ve üzerindeki muhtesatın dava tarihi itibariyle ayrı ayrı değeri saptanmalı, bu değerler toplanarak taşınmazın tüm değeri bulunmalı, bu toplam değer arzın ve muhtesatın değerine ayrı ayrı oranlanarak yüzde olarak ne kadarının arza ve ne kadarının muhtesata isabet ettiği belirlenmelidir. Böylece satış parasından muhtesata isabet eden kısım salt muhtesat sahibine veya tapudaki payları oranında sahiplerine, arza isabet eden kısım da tapudaki payları oranında tüm paydaşlara verilmelidir.
Somut olayda; davalılar bağımsız bölümlerini yükleniciden tamamlanmamış bir şekilde aldıklarını ve eksik kalan kısımları kendilerinin yaptırarak oturulur duruma getirdiklerini ileri sürdüklerine, kat karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca davacıya iki adet daire verilmesi gerekirken sadece ikinci bodrum kattaki yapımı tamamlanmamış 2 numaralı dairenin kaldığı belirlendiğine göre; bu durumda öncelikle dava konusu taşınmazın yerinde inceleme yapılarak uzman bilirkişi tarafından düzenlenecek raporda her bir bağımsız bölümün mevcut durumu ile kimlerin tasarrufunda ( kullanımında ) olduğu tespit edildikten, özellikle yüklenicinin yapımını yarım bıraktığı ileri sürülen bağımsız bölümlerin tamamlanması için kimlerin ne kadar harcama yaptıklarının belirlenmesinden ve ayrıca bu konuda açıldığı bildirilen dava dosyalarının sonucu beklendikten sonra, yüklenicinin binanın yapımı işini yarım bırakması nedeniyle bir kısım paydaşın kendi bağımsız bölümlerine yaptıkları zorunlu ( ve değerini artırıcı ) harcamaların varlığı saptandığında, bu artı katkılarının karşılığının -yukarıda açıklanan esaslar doğrultusunda- taşınmazın toplam değerine göre yüzde oranının belirlenip, satış parasından o paydaşlara bu oranda ve arta kalanın da tüm paydaşlara tapudaki payları oranında dağıtılması gerekir. Mahkemece bu hususlar dikkate alınmadan yetersiz araştırma ve eksik inceleme sonucu hüküm kurulması, ayrıca kararın hüküm sonucu kısmında satış bedelinin kimlere paylaştırıldığı -ad ve soyadları yazılıp- açıkça belirtilmeden, taşınmaz malın üzerindeki yapı ile birlikte satışı sonunda elde edilecek bedelin paylaştırılmasına karar verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harçlarının istek halinde temyiz edenlere iadesine, 7.2.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Old 18-08-2011, 16:58   #4
TRINITY

 
Varsayılan

Sayın Meslektaşlarım,
Konuyla ilgili benim bir sorum olacak. Benim müvekkillerimin evlerinin bulunduğu tarla için ortaklığın giderilmesi davası açılmış. Bende 3 kardeş olan müvekkiller lehine ev ve ağaçların yani muhdesatın müvekkillere ait olduğunun tespiti için dava açacağım. İki ayrı ev var. Birisi bir kardeş diğeri ise iki kardeşe ait. Bu davayı tek dava olarak açabilir miyim, yoksa konuları farklı olduğundan ayrı ayrı açmam mı daha uygun olur?
Saygılarımla...
Old 09-10-2015, 08:24   #5
ekinheval

 
Varsayılan

Hissedar olmayan 3. kişinin muhdesatına ilişkin olarak, bu kişiler davaya katılmamış ve muhdesatın aidiyeti davası açmamış ise, satış sonrası paralar paylaştırıldıktan sonra sebepsiz zenginleşmeye dayalı talepte bulunabilirler mi?
Kıymet takdir raporunda isimleri ve binalarının değeri belirtilmiş satış bedeli de bu miktarlar dikkate alınarak belirlenmiştir.
Old 09-10-2015, 11:25   #6
Yücel Kocabaş

 
Varsayılan 3.kişiler sebepsiz zenginleşmeden doğan tazminat davası açabilir

T.C.

YARGITAY

13. HUKUK DAİRESİ

E. 2000/7344

K. 2000/8356

T. 12.10.2000

• SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME NEDENİYLE TAZMİNAT DAVASI ( Davacının Başkasının Arsası Üzerine Kötüniyetle Bina Yapıp Taşınmazın Başkasına Satılması )

• ASGARİ LEVAZIM DEĞERİ TALEP EDEBİLME ( Başkasının Arsası Üzerine Kötüniyetle Bina Yapan Kişinin Taşınmaz Başkasına Satılınca )

• TAZMİNAT TALEBİ ( Başkasının Arsası Üzerine Kötüniyetle Bina Yapan Kişinin Taşınmazın Başkasına Satılması Nedeniyle )

• HAKSIZ İNŞAAT ( Taşınmaz Arsa Sahibi Tarafından Başkasına Devredildiğinden Açtığı Tazminat Davasında Neleri Talep Edebileceği )

743/m.648,649/2

818/m.61

1086/m.76

ÖZET : Davacı, başkasına ait tapulu taşınmaza, kendi levazımı ile bina ve eklentilerini yapan kişidir ve kötüniyetlidir. Taşınmaz, üzerindeki bina ve eklentileriyle birlikte üçüncü kişiye satılmış ve davacıya taşınmazdan el çektirilmiştir.

Bu durumda davacı ancak, davalıların haksız zenginleşmeleri mevcut ise, bu zenginleşme miktarından fazla olmamak kaydıyla, taşınmazın üçüncü kişiye satış tarihi itibariyle hesaplanacak asgari levazım değerini, davalılardan tapudaki payları oranında isteyebilir. Davalıların, sebepsiz zenginleşmeleri bulunmadığı takdirde ise davanın reddi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne ve kısmen reddine yönelik olarak "verilen hükmün süresi içinde davalı hazine avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği düşünüldü.

KARAR : Davacı, davalıların paylı mülkiyet şeklinde malik oldukları 3 parsel sayılı taşınmaza bina ve eklentilerini yaptığını, taşınmazın ortaklığın giderilmesi davası sonucu bu bina ve eklentileri ila birlikte satıldığını, böylece davalıların haksız zenginleştiklerini öne sürerek 1.829.189.736 TL.nın reeskont oranında faizi ile ödetilmesini istemiştir.

Davalılar, davacının işgalci olduğunu, gecekondu niteliğindeki binasını ve eklentilerini kaçak olarak yaptığını, o nedenle kendilerinden bir şey isteyemeyeceğini beyanla davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece bilirkişi raporu benimsenmek suretiyle 864.800.000 TL.nın dava tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi ile tapudaki payları oranında davalılardan alınarak davacıya verilmesine, fazla istemin reddine karar verilmiş; hüküm davalılardan hazine tarafından temyiz edilmiştir.

Davacının haklı hiçbir neden olmaksızın davalılar adına tapuda kayıtlı çaptı taşınmaza girip, üzerine kendi malzemesi ile muhtesatlar yaptığı taşınmazın davacının yaptığı bu muhtesatlarla birlikte üçüncü bir şahsa satıldığı toplanan delillerden anlaşılmaktadır. Esasen taraflar arasında bu konularda çözümü gerekli bir uyuşmazlıkta bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, açıklanan ve mahkemenin de kabulünde olan bu olgular karşısında davacının davalılardan davada; olduğu gibi talep hakkının bulunup bulunmadığı,varsa bunun kapsamında toplanmaktadır:

Bir davada ileri sürülen olğuları kanıtlamak, taraflara kanıtlanan olgulara göre davadaki istemi nitelendirmek, bu nitelendirmeye göre uygulanması gereken yasa maddelerini arayıp bulmak ve doğru olarak uygulamak da hakimin doğrudan görevidir ( HUMK. 76.md. ).

Hemen belirtelim ki, davacı başkasına ait tapulu taşınmaza kendi levazımı ile bina ve eklentilerini yapan kişidir. Ve kötü niyetlidir. Taşınmaz üzerinde bina ve eklentileriyle birlikte üçüncü kişiye satılmış ve davacıya taşınmazdan elçektirilmiştir. Bu durumda, davacının MK.nun 648, 649/2. maddesi hükümleri uyarınca davalılardan şahsi hakkını talep edebileceğinin, kabulü gerekir. Taşınmaz, üzerindeki muhtesatlarla birlikte satılıp alıcısına teslim edildiğine göre davalılar davacının yaptığı muhtesatları benimsemiş sayılırlar. Böyle olunca da davacı tarafından yapılan bu muhtesatların yıkımının fahiş zarar tevlit edip etmediğinin araştırılmasına da gerek yoktur. Davacı davalılardan levazımının asgari değerini isteyebilir. Gerek öğreti ve gerekse sapma göstermeyen uygulama ile asgari levazım değerinin, yapı ve eklentilerinin yapımında kullanılan tüm malzemenin işçilik ve yapımcı karı gibi unsurlar gözetilmeksizin piyasadaki en düşük değerlerinden, yapım yılı veya yıllarına göre yıpranma düşüldükten sonra elde edilecek miktar şeklinde hesaplanacağı da benimsenmiş bulunmaktadır.

Diğer taraftan davacı bu davada, taşınmazın kendisince yapılan bina ve eklentiler nedeniyle fazla bedele satıldığını,bu fazla bedel kadar zenginleştiklerini öne sürerek bunun ödetilmesini istemiştir. Gerçekten taşınmaz davaya konu muhtesatlar nedeniyle daha yüksek bir bedelle satılmış ise bu halde davalıların haksız olarak zenginleştikleri miktarı davacıya iade etmeleri gerekir. Bu nedenle olaya BK.nun 61 ve devam eden madde hükümleri de uygulanmalıdır. Bu halde de davalıların sebepsiz zenginleşmelerinin olup olmadığının tesbiti önem kazanmaktadır.

Bunun tesbitinde ise; davacınıri yaptığı bina ve eklentiler için hiçbir şekilde maliyet hesabı yapılmaksızın taşınmazın üçüncü kişiye satış tarihi itibariyle taşınmazın mevkii, konumu, imar durumu,satın alınmasındaki objektif amaç, taşınmaz üzerindeki muhdesatların alıcıya sağlayacağı muhtemel yarar ile varlığının getireceği muhtemel zarar gibi faktörler tek tek irdelenerek taşınmazın muhdesatlı gerçek sürüm değeri ile muhdesatlar yok farz edilerek gerçek sürüm değerleri ayrı ayrı saptanmakta bu yolla bulunacak iki değer arasında muhdesatları yapan lehine bir fark oluşmaz, değişik bir anlatımla taşınmaz üzerinde bulunan muhdesatların varlığı alıcı yönünden bir ekonomik değer taşımadığı için satım bedeline etki yapmıyor veya yapmayacak ise davalıların muhdesatlar nedeniyls zenginleşmelerinin olmadığı aksi halde iki bedel arasında muhdesatları yapan yönünden lehine bir fark oluştuğunda ise bu iki değerinin birbirine oranlanması, bu oranının üçüncü kişiye satış bedeline uygulanması suretiyle elde edilecek fark bedel kadar muhdasatlar nedeniyle arsa sahiplerinin zenginleştiği kabul edilmektedir.

Mahkemenin hükmüne esas aldığı bilirkişi raporu az yukarıda açıklanan hususları açıklığa kavuşturan bir rapor niteliğinde değildir. Anılan raporda, davacı tarafından yapılan bina ve eklentileri için asgari levazım değerine ilişkin bir tesbit olmadığı gibi, davalıların sebepsiz zenginleşmelerine ilişkin saptaması da yeterli değildir ve kendi içinde çelişkilidir. Şöyle ki; öncelikle muhtesatlar için üçüncü kişiye satış tarihi yerine dava tarihi esas alınmak suretiyle maliyet hesabı yapılıp, yıpranma düşüldükten sonra bulunan maliyet değeri zeminin değerine ilave edilmek suretiyle muhtesatlı taşınmaz değeri saptanmıştır. Diğer taraftan muhtesatsız yalın değerinin de hangi faktörler esas alınarak saptandığına ilişkin raporda inandırıcı bir gerekçeye yer verilmemiştir.Öte yandan davacının yaptığı gecekondu ve eklentilerinin aynen muhafaza edilmesine olanak yoktur şeklindeki düşünceye karşın bunların satış bedeline maliyet değetieriyie aynen yansıyacağını kabul şeklindeki çelişki de izah edilmemiştir. Bu nitelikteki bir raporun hükme esas alınması mümkün değildir.

Davadaki ileri sürülüşe göre davacı, ancak davalıların haksız zenginleşmesi mevcut ise bu zenginleşme miktarından fazla olmamak kaydıyla az yukarıda açıklanan yönteme uygun taşınmazın üçüncü kişiye satış tarihi itibariyle hesaplanacak asgari levazım değirini davalılardan tapudaki payları oranında isteyebilir. Davalıların sebepsiz zenginleşmeleri bulunmadığı takdirde ise davanın reddi gerekir.

Mahkemenin açıklanan şekilde inceleme ve araştırma yapmadan yetersiz ve kendi içinde çelişkili, somut olayın özelliğine uygun düşmeyen bilirkişi raporunu aynen benimseyerek yazılı şekilde karar vermesi usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle temyiz olunan mahkeme kararının temyiz eden davalı hazine yararına ( BOZULMASINA ), 12.10.2000 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
Sebepsiz zenginleşme mi? Av. Caner Arıcı Meslektaşların Soruları 2 19-08-2011 21:04
sebepsiz zenginleşme avslh Meslektaşların Soruları 9 04-02-2008 13:33
Sebepsiz Zenginleşme Av.Murat Bölükbaş Meslektaşların Soruları 2 16-05-2007 12:34
Sebepsiz Zenginleşme - Zimmet sezginkobya Meslektaşların Soruları 4 14-05-2007 02:09
Ortaklığın giderilmesi davasında müdahale avukat1980 Meslektaşların Soruları 4 03-12-2006 19:02


THS Sunucusu bu sayfayı 0,06727505 saniyede 14 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.