Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Tavlı - Türkiye Davası

 
Old 22-01-2007, 10:52   #1
ali bozlu

 
Varsayılan Tavlı - Türkiye Davası

Aşağıdaki çalışma Mersin Barosu Dergisi'nin 21. sayısında yayınlanmıştır.
(Çeviren: Av. Ali Nezhet BOZLU)




TAVLI-TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 11449 / 02)
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
ÜÇÜNCÜ DAİRE
KARAR
STRASBOURG
9 Kasım 2006
Bu karar Sözleşme'nin 44 § 2 Maddesi uyarınca kesinleşecektir. Yazıişleri tarafından düzeltmeye tabi tutulabilir.*
Tavlı-Türkiye davasında
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Üçüncü Daire),
Bay B.M. ZUPANCIC, Başkan
Bay J. HEDIGAN,
Bay R. TÜRMEN,
Bay C. BİRSAN
Bayan A. GYULUMYAN
Bay DAVID THOR BJÖRGVINSSON,
Bayan I. ZIEMELE, yargıçlar,
ve Daire Sekreteri Bay V. BERGER'in oluşturduğu Heyet olarak toplanmış, 19 Ekim 2006 tarihinde yapılan özel görüşme sonucunda, sözkonusu tarihte benimsenmiş olan aşağıdaki karara varmıştır:
USUL
1.Dava Bay Kazım Tavlı (“başvurucu”) adlı Türk vatandaşı tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşme'nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkeme'ye 1 Şubat 2002 tarihinde yaptığı bir başvuruya dayanmaktadır.
2.Başvurucu Aksaray'da avukatlık yapmakta olan Bay I. Baykan tarafından temsil edilmiştir. Sözkonusu davada Türk Hükümeti'ni (“Hükümet”) Mahkeme önündeki sürece yönelik bir Ajan tayin etmemiştir.
3.2 Mayıs 2005 tarihinde Mahkeme (Üçüncü Daire) Hükümete başvuruyu iletme kararı almıştır. Aynı zamanda, Mahkeme, Sözleşme'nin 29 § 3 Maddesi uyarınca, başvuruyu kabul edilebilir olarak esastan inceleme kararı almıştır.
OLAYLAR
I. DAVANIN ESASINI TEŞKİL EDEN OLAYLAR
4.Başvurucu 1962 yılında doğmuş ve Dortmund Almanya'da yaşamaktadır.
5.25 Aralık 1980 tarihinde başvurucu Bayan A. ile evliliğini Aksaray'da tescil etmiştir. Birkaç ay sonra, başvurucu çalışmak için Almanya'ya hareket etmiştir.
6.30 Temmuz 1981 tarihinde Bayan A., S. adlı çocuğu dünyaya getirmiştir. 28 Eylül 1981'de, S.'nin doğumunu haber aldıktan kısa bir süre sonra, başvurucu Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesi'nde dava açarak soybağının reddini istemiştir. 5 Ocak 1982 tarihinde, Ankara Üniversitesi Adli Tıp Kurumu kan testi sonuçlarına dayanarak başvurucunun S.'nin biyolojik babası olabileceği kanaatine varmıştır.
7.1 Haziran 1982 tarihinde, mahkeme, adli tıp kurumunun raporu doğrultusunda, başvurucu ile Bayan A.'nın evlilik öncesi birlikte yaşamış olduklarını ve çocuğun evlilik birliği içerisinde doğduğunu gözönünde tutarak başvurucunun davasını reddetmiştir.
8.6 Haziran 1989 tarihinde evlilik boşanmayla sona ermiştir. Mahkeme başvurucunun sırasıyla S.'nin bakımı için 1,500,000 Türk Lirası ve Bayan A.'ya nafaka olarak 2,500,00 Türk Lirası ödemesine hükmetmiştir.
9.4 Mart 1997 tarihinde Almanya'da yapılan bir DNA testi, başvurucunun S.'nin babası olmadığını göstermiştir.
10.10 Nisan 1997 tarihinde DNA test bulgularına dayanan başvurucu Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesi'nde dava açarak soybağının reddi davasının iadei muhakemesini talep etmiştir. Mahkeme başka bir DNA testine hükmetmiştir.
11.Bu arada 30 Mayıs 1997 tarihinde Bayan A. aynı mahkemede, başvurucunun S.'nin bakımı için ödemesine hükmedilen nafaka miktarının artırılmasını talep ederek başka bir dava açmıştır.
26 Aralık 1997'de Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesi bahsi geçen miktarı 10,000,000 Türk Lirası'na yükseltmiştir. 11 Mayıs 1998'de Temyiz Mahkemesi bu kararı onaylamıştır.
12.Adalet Bakanlığı Biyoloji Bölümü'nde yapılan DNA testi, bir önceki testi [Almanya'da yapılan testi, ç.n.] doğrulamıştır. 19 Ağustos 1998 tarihli rapor, bavurucunun S.'nin babası olmadığı sonucuna varmıştır.
13.20 Mayıs 1999 tarihinde Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesi, başvurucunun 1 Haziran 1982 tarihli kararın iptal edilmesi ve iadei muhakeme talebini reddetmiştir. Mahkeme, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 445 § 1 maddesinin uygulanabilmesi için yeni elde edilebilen delilin muhakeme esnasında mevcut olması gerektiği ve bu delilin mücbir sebep nedeniyle ulaşılamaz olması gerektiği yorumunu yapmıştır. Oysa DNA testi, mahkeme nihai kararını verdikten yıllar sonra yapılmıştır. Mahkeme, davacının kan testi sonuçlarından yakınmak suretiyle kesin hükümden yıllar sonra soybağının reddi için muhakemenin iadesi talep edemeyeceği şeklindeki Temyiz Mahkemesi'nin onayladığı 1969 tarihli bir davayı hatırlatmıştır.
14.6 Temmuz 1999'da başvurucu, mahkemenin işin esasına girdikten sonra usul nedeniyle davayı reddedemeyeceğini belirterek Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesi'nin kararını temyiz etmiştir. Ayrıca 5 Ocak 1982 tarihli tıbbi raporun sadece tahmine dayandığını oysa 1997 ve 1998 yıllarında yapılan DNA testlerinin kendisinin S.'nin babası olamayacağı biyolojik gerçeğine dayandığını belirtmiştir.
15.1 Kasım 1999'da Temyiz Mahkemesi ilk derece mahkemesinin kararını bozarak, S.'nin yaşını doldurması ve haklarının annesinin haklarıyla yarışan mahiyette olması nedeniyle hukuki süreçte taraf olması gerektiğine hükmetmiştir.
16.Süreç Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesi önünde devam etmiştir. S. ikinci davalı olarak davaya dahil edilmiş ve duruşmadan haberdar edilmiştir. Ne var ki Mahkeme önünde görünmediği gibi herhangi bir yazılı belgede sunmamıştır. 28 Kasım 2000 tarihinde mahkeme, başvurucunun muhakemenin iadesi yönündeki talebini önceki aynı nedenlerle reddetmiştir. Başvurucu temyiz etmiştir.
17.19 Nisan 2001 tarihinde Temyiz Mahkemesi ilk derece mahkemesinin kararını onaylamıştır. Temyiz Mahkemesi içtihatına göre “fennin gelişmesi” Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 445 § 1 maddesinde bahsedilen mücbir sebep olarak gözönünde tutulamaz.
18.12 Ekim 2001'de başvurucunun karar düzeltme talebi reddedilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
19.Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasası'nın 445 § 1 Maddesi'nin, muhakeme esnasına ait olan kısmı aşağıdaki şekildedir:
Katiyen verilen veya katiyet iktisap etmiş olan kararlar hakkında aşağıdaki sebeplere binaen iadei muhakeme talep olunabilir:
Muhakeme esnasında esbabı mücbireye veya lehine hükmolunan tarafın fiiline binaen elde edilemiyen bir senet veya vesikanın hükmün itasından sonra ele geçirilmiş olması.”
20.Türk Medeni Kanunu'nun (22 Kasım 2001 tarihli, 4721 sayılı Yasa) aşağıdaki gibidir:
Madde 285
"Evlilik devam ederken veya evliliğin sona ermesinden başlayarak üçyüz gün içinde doğan çocuğun babası kocadır.”
Madde 286
“Koca, soybağının reddi davasını açarak babalık karinesini çürütebilir. Bu dava ana ve çocuğa karşı açılır.”
Madde 287
Çocuk evlilik içinde ana rahmine düşmüşse davacı, kocanın baba olmadığını ispat etmek zorundadır.
Evlenmeden başlayarak en az yüzseksen gün geçtikten sonra ve evliliğin sona ermesinden başlayarak en fazla üçyüz gün içinde doğan çocuk evlilik içinde ana rahmine düşmüş sayılır.
Madde 289
Koca, davayı, doğumu ve baba olmadığını veya ananın gebe kaldığı sırada başka bir erkek ile cinsel ilişkide bulunduğunu öğrendiği tarihten başlayarak bir yıl, her halde doğumdan başlayarak beş yıl içinde açmak zorundadır.
HUKUK
I. SÖZLEŞME'NİN 8. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
21.Başvurucu Sözleşme'nin 8. maddesindeki esasa dayanarak, eski eşinden olan çocuğun babası olmadığını gösteren bilimsel kanıtı olmasına rağmen bu konuyu mahkemeye tespit ettiremediğinden yakınmıştır. Madde 8 aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”
A. Kabul edilebilirlik
22.Mahkeme, başvurunun, Sözleşme'nin 35 § 3 Maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını dikkate alır. Diğer esaslar bakımından da başvurunun kabul edilemez olmadığını dikkate alır. Bu yüzden başvurunun kabul edilebilir olduğunu duyurur.
B. Layihalar
23.Hükümet soybağı karinesinin amacının evliliği, aileyi ve genel olarak toplumun istikrarını korumak olduğu savunmasını yapmıştır. Aile bağlarının yasal kesinliğinin teminat altına alınmasının ve çocuğun çıkarının korunmasının bir ihtiyaç olduğunu ileriye sürmüşlerdir. Böylece, görülen davada, yerel mahkemelerin çocuğun ve ailenin çıkarını, iddiasını biyolojik gerçeklerle destekleyen başvurucunun çıkarından daha çok korumuş olduğunu savunmuştur.
24. Başvurucu 5 Ocak 1982 tarihli tıbbi raporun vardığı sonucun zamanın teknolojisine göre kan testi sonuçlarına dayandığı için sadece bir tahmin olarak gözönünde tutulabileceğini savunmuştur. Oysa hem Türkiye'de ve hem de Almanya'da yapılan DNA testleri şüphe götürmez biyolojik gerçekleri yansıtmaktadır.
1. Madde 8'in Uygulanabilirliği
25.Mahkeme bir kocanın evlilik birliği içinde doğmuş bir çocuğun soybağını reddi için yürütmüş olduğu süreçlere ilişkin davalara evvelce bakmıştır. Bu davalarda açık kalan mesele, varolan yasal aile bağlarını feshetmeye yönelik soybağı davalarının başvurucunun “aile bağları”nı ilgilendirmesi iken, her halukarda kendisinden olduğu varsayılan çocuk ile babası arasındaki hukuki bağlantıların babanın “özel yaşamı” ile ilgili bulunmasıdır. (Yıldırım-Avusturya, no. 34308/96, 19 Ekim 1999, ve Rasmussen-Danimarka, 28 Kasım 1984 kararı, Seri A no. 87, sayfa 13, § 33).
26.Görülen davada başvurucu biyolojik kanıt temelinde kendisinin yasal soybağı karinesini çürütmek için yargısal süreçte arayışa girmiştir. Bu süreçlerin amacı, kendi adına kayıtlı olan Bayan A.'nın kızıyla olan yasal akrabalığını karar altına almaktır.
27.Buna göre davadaki olaylar Sözleşme'nin 8. Maddesi'nin alanı içinde kalmaktadır.

2. Genel Prensipler
28.Mahkeme 8. Maddenin esas hedefinin bireyleri kamu otoritelerinin keyfi muamelelerinden korumak olduğunu tekrarlar. Özel hayat veya aile hayatına etkili bir “saygı”yı temin etmenin, tabiatı icabı pozitif yükümlülükler olduğu eklenebilir. Bu yükümlülükler bireylerin akrabalarının alanlarıyla kendi aralarında bile özel hayata saygıyı güvenceye alma ölçütlerini hazırlamayı kapsayabilir (bakınız Mikulic-Hırvatistan, no. 53176 / 99, § 57, ECHR 2002-I).
29.Ne var ki, Devlet'in pozitif ve negatif yükümlülükleri arasındaki sınırlar apaçık belirgin değillerdir. Uygulanabilir prensipler aynı derecede benzerdirler. Her iki durumda da bireyin ve toplumun yarışan çıkarlarının adil bir teraziye vurulmuş olmasına ihtimam gösterilmelidir; ve her iki durumda da Devlet kesin bir takdir payına sahiptir (bakınız Keegan-İrlanda, 26 Mayıs 1994 kararı, Seri A no. 290, sayfa 19, § 49, ve Kroon ve Diğerleri-Hollanda, 27 Ekim 1994, Seri A no. 297-C, sayfa 56, § 31).
30.Mahkeme, görevinin, kendisini ulusal düzeyde soybağı nizalarını düzenleyen yetkili yerel otoritelerin yerine koymak olmadığını, fakat daha ziyade, görevinin, bu otoritelerin takdir güçlerini kullandıkları kararları Sözleşme hükümleri doğrultusunda incelemek olduğunu tekrar eder (bakınız yukarıda bahsedilen Mikulic, § 59, ve Hokkanen-Finlandiya, 23 Eylül 1994 tarihli karar, Seri A no. 299-A, sayfa 20, § 55). Mahkeme bu nedenle davalı Devletin, ele alınan başvurucunun soybağı davasında, pozitif görevlerini Sözleşme'nin 8. maddesi uyarınca yerine getirip getirmediğini inceleyecektir.
3. Madde 8'e Uygunluk
31.Mahkeme, taraflar arasında yerel mahkemenin başvurucunun 1 Haziran 1982 tarihli kararın iptal edilmesi ve muhakemenin iadesi taleplerini “hukuka uygun olarak” reddettiği konusunda ihtilaf olmadığını gözlemler. Gerçekten başvurucunun talebi Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 445. Maddesine dayanmaktadır ki, buna göre bir delil mucbir sebep nedeniyle mahkeme esnasında elde edilmemiş ve kesin hüküm verildikten sonra bulunmuşsa mahkeme muhakemenin iadesine karar verebilecektir. Ne var ki Temyiz Mahkemesi'nin içtihatına göre bilimsel gelişmeler yukarıda bahsedilen Madde anlamında mucbir sebep olarak gözönünde tutulamayacaktır. Bu nedenle yerel mahkemelerin 445. Madde yorumu, adli DNA testi yaygın kullanıma ulaşıncaya kadar soybağı hakkında biyolojik gerçekliği kanıtlayamayan kişileri hesaba katmamıştır.
32.Mahkeme, evvela, doğum kaydını öğrenmesinin üzerinden bir yılın üzerinde bir zaman geçene kadar baba olmayabileceğini keşfedememiş bir başvurucunun soybağını reddetmesinin engellenmesinin yasanın amacına uygun olmadığını savunur (Shofman-Rusya, no. 74826/01, § 45, 24 Kasım 2005). Mahkeme Mizzi-Malta davası kararında başvurucunun soybağını reddine asla izin verilmemesinin izlenen yasanın amacına uygun olmadığını saptamıştır (no. 26111/02, § 114, ECHR 2006-...). Bununla beraber, bu kararlar başvurucunun çocuğun kendisinden olmadığından şüphelenmediği ve yasayla öngörülmüş olan dava zamanaşımı geçtikten sonra babalıklarından şüphelenmeye başladıkları durumlarda verilmişti.
33.Ancak bu davada durum farklıdır. Öyle görünmektedir ki, başvurucu başından beri babalığından şüphelenmektedir ve bu nedenle S.'nin doğumundan iki aydan daha az bir süre geçtikten sonra soybağının reddi için dava açmıştır, başka bir deyimle Türk Medeni Kanunu'nun 289. Maddesindeki süre sınırının içerisindedir. Bununla birlikte Türk Medeni Kanunu'nun 287. Maddesi uyarınca baba olmadığını ispatlayamamıştır. Bu nedenle, çocuğun evlilik birliği içerisinde doğduğu gerçeğine dayanan mahkeme başvurucuyu baba saymıştır.
DNA testi daha yaygın bir hale geldiğinde, başvurucu ve S. bir test yaptırmıştır ve test sonucu başvurucunun S.'nin babası olamayacağı yönündedir. Testin doğruluğuna dair herhangi bir şüphe olmamasına rağmen, mahkeme başvurucunun iadei muhakeme talebini reddetmiştir. Mahkeme, muhakemenin iadesi için yeni elde edilen delilin muhakeme esnasında varolmasının zorunlu olduğuna ve mucbir sebep nedeniyle elde edilememiş olmasının zorunlu olduğuna karar vermiştir. Mahkeme, bununla birlikte, bu Madde anlamında bilimsel gelişmenin mucbir sebep olarak gözönünde bulundurulamayacağına karar vermiştir.
34.Mahkeme başvurucunun soybağının reddi için ilk dava açtığı 1982 yılında DNA testi yapmanın teknolojik güçlüklerini görmezden gelerek iadei muhakeme talebinin red edilmesinin neden “demokratik bir toplumdaki zorunluluk” olarak değerlendirilmesi gerektiği hususunda Hükümet'in herhangi bir sebep göstermediğini gözlemler. Ayrıca, Mahkeme Hükümet'in yerel mahkemelerin çocuk ve ailenin çıkarını başvurucunun çıkarından daha fazla koruduğu yönündeki çıkarımıyla ikna olmamıştır. Özellikle çocuğun çıkarının nasıl korunduğu gösterilememiştir. Mahkeme başvurucunun bilimsel deliller uyarınca en azından kendisinin olmayan çocuğun babası olmadığını ispatlama meşru hakkına sahip olduğuna, S.'nin ise biyolojik babasının kimliğini bilmekte çıkarının olduğuna dikkat çeker.
35.Mahkeme'nin içtihatına göre, saptanmış gerçekler ve bunlarla ilgili istemler dikkate alınmaksızın yasal karinenin biyolojik ve sosyal gerçekliğe galip gelmesi, Devlet'e takdir payı bırakılmış olsa dahi, özel yaşam ve aile yaşamına “saygı”yı etkili bir güvenceye alma yükümlülüğü ile uyumlu değildir (bakınız, mutatis mutandis [gerekli değişiklikler yapılınca, ç.n.], yukarıda bahsedilen Kroon, § 40).
36.Mahkeme bilimsel gelişmenin Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 445 § 1 Maddesi uyarınca iadei muhakeme durumu sayılmayarak başvurucunun soybağının reddinin engellenmesinin, izlenen yasanın amaçlarıyla orantılı olmadığını gözönünde tutar. Bunun sonucu olarak aile bağlarının yasal belirliliğinin korunması çıkarı ile başvurucunun soybağı yasal karinesinin biyolojik delil ışığında iadei muhakeme hakkı arasında adil bir denge kurulmamıştır (bakınız mutadis mutandis, yukarıda bahsedilen Mizzi davası, § 114, ve yukarıda bahsedilen Shofman davası, § 45). Mahkeme, yerel mahkemelerin yürürlükte olan mevzuatı bilimsel gelişme ve bunu izleyen sosyal tepkiler ışığında yorumlaması gerektiği kanaatindedir.
37.Mahkeme, davalı Devlet'in takdir payına sahip olmasına rağmen, başvurucunun Sözleşme uyarınca hakkı olan özel yaşamına saygının güvence altına alınmadığı kanaatine varmıştır.
38.Bu nedenle Sözleşme'nin 8. Maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME'NİN 41. Maddesinin uygulanması
39.Sözleşmenin 41. maddesi şöyledir:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf'ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.”
40.Başvurucu uğramış olduğu zararın tazminatını istemiştir fakat miktarı Mahkeme'nin takdirine bırakmıştır.
41.Hükümet görüş bildirmemiştir.
42.Mahkeme, önünde maddi tazminata dair hiçbir delil olmadığına dikkat çeker. Diğer yandan, Mahkeme, Devlet'in başvurucunun özel yaşamına saygı hakkıyla ilgili pozitif yükümlülüklerine riayet etmemesi nedeniyle başvurucunun uğramış olduğu zararın manevi tabiatını kabul eder. Mahkeme, başvurucunun uğramış olduğu manevi zararın Sözleşme'nin ihlaline dair kararla telafi edilmediğini gözönünde tutar. Adil bir temelde kıymet takdiri yapan Mahkeme, bu miktara eklenebilecek herhangi bir vergiyi de ekleyerek başvurucu lehine 5,000 EUR'a hükmeder.
B. Harcamalar ve giderler
43.Başvurucu bu başlık altında herhangi bir iddiada bulunmamıştır.
C. Yükümlülüğün yerine getirilmesi
44.Mahkeme Avrupa Merkez Bankası'nın kredi faiz oranına yüzde üç puan eklemek suretiyle yükümlülüğün yerine getirilmesini uygun bulur.
BU NEDENLERLE MAHKEME OYBİRLİĞİYLE
1.Başvurunun kabul edilebilir olduğunu bildirir.
2.Sözleşme'nin 8. Maddesi'nin ihlal edildiğine
3.
a) Davalı devletin başvurucuya bu miktara eklenebilecek herhangi bir vergiyi de ekleyerek 5,000 EUR'u (beş bin Euro) ödeme tarihindeki uygulanabilir faizle Yeni Türk Lirası'na çevirerek Sözleşme'nin 44 § 2 Maddesi uyarınca kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içerisinde ödemesine
b) Belirtilen süre bitiminden ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen süre için, yukarıda belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankası’nın kredi faiz oranına yüzde üç puan eklenmek suretiyle gecikme faizi uygulanmasına
karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve 9 Kasım 2006 tarihinde, İçtüzüğün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Sözleşme'nin 45 § 2 ve Mahkeme İçtüzüğü'nün 74 § 2 Maddesi gereği Bay Zupancic'in farklı görüşü kararın sonuna eklenmiştir.
BAY ZUPANCİC'İN FARKLI GÖRÜŞÜ
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin ihlal bulduğu konuyla ilgili Türk mevzuatı aşağıdadır.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (18.6.1927 tarihli, 1086 no.lu Yasa, 23.1.2003 tarihli 4793 no.lu değiştiren Yasa)

Madde 445
“Katiyen verilen veya katiyet iktisap etmiş olan kararlar hakkında aşağıdaki sebeplere binaen iadei muhakeme talep olunabilir:
Hükmün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması.
Madde 447
[...]
445 inci maddenin birinci fıkrasının 11 inci bendinde yazılı sebepten dolayı iadei muhakeme müddeti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıldır.
2.Benzer değişiklikler şu anda birçok Sözleşmeci Devlet tarafından yasalaştırılmıştır.
3.Diğer Sözleşmeci Devletler'deki uygulanabilir formüller ile yukarıda alıntı yapılan değişiklikler arasındaki kritik farklılık İlk Derece Temyiz Mahkemesi'nin yeni bir değişik yargılama hükmünün gerekmemesidir.
4.Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 41. Maddesi şöyledir: “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf'ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.” (vurgu eklenmiştir). Demek ki mantıksal olarak Devlet'in ilgili iç hukukunun ihlali tamamiyle tatmin etmeyi öngördüğü davalarda – görülen davada hukuki süreç yeniden işleyecektir- hakkaniyete uygunluk Mahkeme'nin zaten varolan ve uygulanabilir bir iç hukuka müracaatı içinde oluşacaktır.
5.Scozzari ve Guinta-İtalya davasındaki ([Büyük Daire], no. 39221/98, ECHR 2000-VIII) ve sonraki içtihatlardaki mantıkla bu doktrin daha da geliştirildi ve özellikle yerel hukukun iadei muhakeme imkanını zorlama olmaksızın temin ettiği durumlarda gerekli prosedürün yeniden başlamasının yerel olarak yeniden başlaması gerekliliğini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hükmünün işleyen bir parçası kılmak daha mantıklı ve adil olacaktır. Aksi takdirde, en azından Gençel formülü Mahkeme gerekçesine eklenebilirdi (Gençel-Türkiye, no. 53431/99, 23 Ekim 2003)
6.Bunun yerine hükmün 42. maddesinde şöyle dedik: “Mahkeme, Devlet'in başvurucunun özel yaşamına saygı hakkıyla ilgili pozitif yükümlülüklerine riayet etmemesi nedeniyle başvurucunun uğramış olduğu zararın manevi tabiatını kabul eder. Mahkeme, başvurucunun uğramış olduğu manevi zararın Sözleşme'nin ihlaline dair kararla telafi edilmediğini gözönünde tutar. Adil bir temelde kıymet takdiri yapan Mahkeme, bu miktara eklenebilecek herhangi bir vergiyi de ekleyerek başvurucu lehine 5,000 EUR'a hükmeder.” Mahkemenin salt kararı açısından tamamen konu dışı olan, davaya özgü olmayan, tersine çevrilebilir süreçten kaynaklanan hatalar için çözüm olarak verilen parasal tazminat anlamsızken, örnek olarak Luca-İtalya ([Büyük Daire], no. 33354/96, EHCR 2001-II) davasındaki farklı düşünceme bakınız, Sözleşme'nin 41. Maddesi'nin dilini yukarıda belirttiğim gibi yorumlamalı ve derhal içtihatımızı geliştirmeliyiz.
7.Bu davada vurgulanması gereken diğer bir konu da, çağın gereksinimlerini karşılamayan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (18.6.1927 tarihli 1086 Sayılı Yasa) anayasal yorumudur.
Madde 445
“Katiyen verilen veya katiyet iktisap etmiş olan kararlar hakkında aşağıdaki sebeplere binaen iadei muhakeme talep olunabilir: 1. Muhakeme esnasında esbabı mücbireye veya lehine hükmolunan tarafın fiiline binaen elde edilemiyen bir senet veya vesikanın hükmün itasından sonra ele geçirilmiş olması.
Bu açıkça Anayasa Mahkemesi'nin işidir. Anayasa Mahkemesi'ne bireylerin başvurabilme imkanının olduğu ülkelerde sorun iç hukukla çözülmektedir. Böyle bir sorun asla Strasbourg'a gelmez. Bir taraftan, eğer Türkiye iç hukukuyla bireyin Anayasa Mahkemesi'ne başvuru imkanını tanırsa, bizim yaklaşımımız iç hukuk yollarının tüketilmesi olur. Öte yandan iadei muhakemenin yapılacağı ve sözkonusu olayın iç hukukla çözüleceğinden eminim. Böyle bir yaklaşım Anayasa Mahkemesi'nin çağın gereğine cevap vermeyen 1927 tarihli Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 445. Maddesine, yani sorunun soyut kaynağına nüfuz etmesine ek bir fayda sağlayacaktır.


Kararda bulunan bazı yanlış ifadeler tarafımdan düzeltilmiştir. Şöyle ki:
- Kararın 33. paragrafının ikinci cümlesindeki “ başka bir deyimle Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 289. Maddesindeki süre sınırının içerisindedir” ifadesi “başka bir deyimle Türk Medeni Kanunu'nun 289. Maddesindeki süre sınırının içerisindedir” şeklinde
- Kararın 33. paragrafının üçüncü cümlesindeki “Bununla birlikte Ceza Usul Kanunu'nun 287. Maddesi uyarınca baba olmadığını ispatlayamamıştır.” ifadesi “Bununla birlikte Türk Medeni Kanunu'nun 287. Maddesi uyarınca baba olmadığını ispatlayamamıştır.” şeklinde değiştirilmiştir. (Av. Ali Nezhet Bozlu)
 


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
Survivor Türkiye-Yunanistan mutlakadalet Sinema ve Televizyon 3 17-12-2006 14:29
Türkiye interneti Av. Hulusi Metin Teknoloji ve Bilgisayar 1 08-07-2006 12:30
Eda davası -bozma- davanın konusuz kalması-ıslah -tespit davası seyyah7272 Meslektaşların Soruları 2 27-05-2006 17:42
Ağla Türkiye !!! Av.Habibe YILMAZ KAYAR Kadın Hakları Çalışma Grubu 2 10-03-2004 09:25
Türkiye Ab`ne Girebilirmi Gelecegin Hukukcusu Hukuk Sohbetleri 3 19-08-2002 17:15


THS Sunucusu bu sayfayı 0,03626990 saniyede 14 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.