Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Hukuk Sohbetleri Hukuki yorumlar, görüşler ve tartışmalar.. Soru niteliği taşımayan her türlü hukuki sohbet için.

İnsan Hakları Mahkemesi gelinen son durum Orman Hukuku , tazminatlarda zamanaşımı

Yanıt
Old 09-03-2013, 18:47   #1
Mustafa Öztok

 
Varsayılan İnsan Hakları Mahkemesi gelinen son durum Orman Hukuku , tazminatlarda zamanaşımı

Kanımca İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının son durumu, arazisi orman aldatmacası ile alınan vatandaşların tazminat alıp alamayacakları konuları merak uyandırmaktadır. İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye devletinin bazı yasa yolları açtığından bahisla dosyaları geri göndermektedir. Bu yollardan tazminat yasa yolu ne derece sağlıklıdır. Yargıtay bizim orman hukuku adlı yazımızda beliirttiğiimiz MK 1007 madde tazminat yolunu zorlamayla açmış ise de geçmiş dönemde mallarına el konulanlara tazminat ödememek için 10 yıllık bir süreyi zamanaşımı olarak zorlamaktadır. Bu durumda daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz üzere hakların bir yarışması söz konusu olup kamulaştırmasız el koyma hükümleri bir kenara bırakılarak sadece 1007 maddenin uygulanması düşünülemez. Ayrıca bu durumda zamanaşımından da söz edilemez. Mülkiyet hakkına ilişkin haklar kural olarak zamanaşımına uğramayacağı gibi, kişilere devletçe haklarını arayabilecekleri bir yasa yolu açılmadan, haklarını aramadılar diye hakları da sona erdirilemez. Türk Yargıtayı eski hukuk dışı uygulamalarının üzerini örtmeye çalışırken yeni hukuksuz kararlara imza atmaktadır. Eğer Türkiye de orman iddiası ile el konulan yerlere tazminat ödenmesi için bir yasa yolu olsa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye Cumhuriyetini mahkum etmezdi. Aynı şekilde zamanaşmı kıyı ve mera nedeni ile elkoymalarda da olmamalıdır.
Old 13-03-2013, 10:15   #2
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

6384 Sayılı Kanunla Kurulan Tazminat Komisyonu Başvuruları Kabul Etmeye Başlıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Olan Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair 6384 sayılı Kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi�nde kabul edilmiş ve 19 Ocak 2013 tarihinde Resmi Gazete�de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Bu Kanuna göre, ceza hukuku kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalar ile özel hukuk ve idare hukuku kapsamındaki yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı veya mahkeme kararlarının geç ya da eksik icra edildiği veya hiç icra edilmediği iddiasıyla 23 Eylül 2012 tarihi itibarıyla AİHM'e başvuran kişiler, bu Kanuna göre kurulan Komisyona müracaat edebileceklerdir.
Adı geçen Kanun�un 10 uncu maddesinde, komisyona yapılacak müracaatın şekli ve süresine ilişkin 5 inci maddenin, Kanunun yayımından 1 ay sonra yürürlüğe gireceği belirtilmiş olup bu süre 20 Şubat 2013 tarihine tekabül etmektedir. Bu sebeple söz konusu Komisyon, kendisine yapılacak başvuruları bu tarihte kabul etmeye başlayacaktır.
Bu çerçevede ilgililer, 20 Şubat 2013 Salı gününden itibaren Cumhuriyet Başsavcılıkları aracılığıyla veya doğrudan Komisyonun faaliyetlerini icra edeceği aşağıda belirtilen adrese müracaat edebileceklerdir.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
Komisyon�un adresi:
Adalet Bakanlığı İstinaf Ek Bina Mustafa Kemal Mah. 2151 Cad. No:34/B 3. Kat Söğütözü/ANKARA
http://www.adalet.gov.tr/duyurular/2...komisyonu.html
Old 13-03-2013, 16:30   #4
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Yargıtay 20 HD nin tazminat hakkında görüşleri aşağıda yer almaktadır




T.C.



YARGITAY


20. Hukuk Dairesi


ESAS NO : 2012/7876 KARAR NO : 2012/14598



Y A R G I T A Y İ L A M I




İNCELENEN KARARIN


MAHKEMESİ : Çanakkale 2. Asliye Hukuk Mahkemesi


TARİHİ : 16/06/2010


NUMARASI : 2007/538 - 2010/289


DAVACI : ------------


DAVALI : Hazine



Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yerel mahkemece verilen yukarıda gün ve sayısı yazılı hükmün; Dairemizin 13/12/2011 gün ve 2011/13662 - 2011/14625 sayılı ilâmıyla onanmasına karar verilmiş, süresi içinde davacı Nezih Güney tarafından kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla, dosya içindeki tüm belgeler incelenip gereği düşünüldü:



K A R A R



Davacı _____ tarafından Hazine aleyhine 05.10.2007 tarihinde, tapuda kendi adına kayıtlı taşınmazın orman olarak sınırlandırıldığı, orman kadastro işleminin iptaline ilişkin orman kadastro komisyonu kararının iptali için açtıkları davanın reddi yönündeki Kadastro Mahkemesinin 1991/157 - 1992/12 sayılı kararının kesinleştiği, Orman Yönetimi tarafından açılan tapu iptal tescil davasının ise Çanakkale Sulh Hukuk Mahkemesinin 2005/1103 - 2006/77 sayılı kararı ile kabul edildiği, bu şekilde tapu sicilinin tutulması nedeniyle zararı oluştuğu iddiasıyla bu zararın şimdilik 7.000,00.- TL'sinin tazmini için dava açmış, mahkemenin davanın reddine ilişkin 16.06.2010 gün ve 2007/538 - 289 sayılı kararı, davacı tarafın temyizi üzerine, Dairenin 13.12.2011 gün ve 2011/13662 - 14625 sayılı kararı ile “ Sarıcaeli Köyü 766 sayılı parselin tapuda davacı gerçek kişi adına kayıtlı olduğu, tapu kaydının iptali ve orman niteliğiyle Hazine adına tapuya tescili istemiyle açılan davanın kabulüne ilişkin kararın bozulduğu ve yargılamanın derdest olduğu, tapu kaydı iptaline ilişkin davanın henüz sonuçlanmadığı, bu nedenle, davacının tapu kaydının tutulması nedeniyle oluşmuş bir zararından söz edilemeyeceği, davacı gerçek kişi tarafından Sarıcaeli Köyü 766 sayılı parselin orman olarak sınırlandırılması işleminin iptali istemiyle açılan davanın, sözü edilen parselin orman sayılan yerlerden olduğunun belirlendiği gerekçesiyle reddine ilişkin Çanakkale Kadastro Mahkemesinin 20.02.1992 gün ve 1991/157 - 12 sayılı kararının, Yargıtay denetiminden de geçerek kesinleştiği, bu şekilde davacının sahip olduğu mülkiyet hakkının içinin boşaltıldığı ve davacının zarara uğradığı düşünülse dahi, Medenî Kanunun 1007. maddesi hükmüne göre açılan davalar için kanunda özel bir düzenleme bulunmadığından, Borçlar Kanununun 125. maddesindeki 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanacağı, kadastro mahkemesinin kararının kesinleşmesinden sonra dava tarihine kadar, 10 yıllık genel dava zamanaşımı süresinin geçtiği gözetilerek davanın reddine karar verilmesinde isabetsizlik bulunmadığına” değinilerek ONANMIŞ, bu kez davacı taraf, zira iç hukukta daha önce tazminat yolunun bulunmadığı, bu nedenle orman kadastrosuna itiraz davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden sonra 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolmadığı, dava açmaları için tapu iptal hükmünün keinleşmesinin de gerekmediği iddiasıyla, Daire kararının düzeltilerek onama kararının kaldırılması ve yerel mahkeme kararının bozulmasını istemiştir.


Sarıcaeli Köyü 766 parsel sayılı 5250 m2 yüzöçümündeki taşınmaz, 26.04.1973 tarihinde kesinleşen genel kadastroda 4400 m2 yüzölçümündeki Nisan 1953 tarih ve 431 sıra numaralı tapu kaydı esas alınarak Mehmet Niyazi Bozoğlu adına tesbiti kesinleşerek tapuya kayıt edilmiş, 19.03.1990 tarihinde ____'e satılmıştır. Tapu kaydının beyanlar hanesinde orman ya da 2/B şerhi yoktur.


____ tarafından, davalı Orman Yönetimi aleyhine 09.05.1991 tarihinde Sarıcaeli Köyü 766 sayılı parselin orman kadastrosu sınırları içinde bırakılmasına işleminin iptali istemiyle dava açmış, mahkemece, çekişmeli parselin tesbitine esas alınan tapu kaydının 4753 sayılı Kanun hükümlerine göre 1953 yılında oluştuğu ve çekişmeli parseli kapsadığı, ancak; uzman bilirkişi raporlarıyla çekişmeli



- 2 -



2012/7876 - 14598



parselin orman sayılan yerlerden olduğunun belirlendiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, taraf vekillerini temyizi üzerine Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 25.05.1993 gün ve 1992/10028 - 4733 sayılı kararı ile onandıktan ve karar düzeltme isteminin de aynı dairenin 24.09.1993 gün ve 1993/8317-7105 sayılı kararı ile red edildikten sonra kesinleşmiştir.


Anayasanın Mülkiyet hakkı kenar başlıklı 35. maddesi uyarınca "Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz." Tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1 Nolu Protokolün "Mülkiyetin Korunması" başlıklı 1. maddesi de "Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir." hükmünü içermektedir. Ancak, Anayasanın "Ormanların korunması ve geliştirilmesi" kenar başlıklı 169. maddesi gereğince, "...Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz."


Anayasanın 90. maddesinin 22 Mayıs 2004 taihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 07.05.2004 tarihli ve 5170 sayılı Kanunla değişik beşinci fıkrası uyarınca "Usûlüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usûlüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır."


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM), TURGUT VE DİĞERLERİ-TÜRKİYE Davası (Başvuru No: 1411/03, Strazburg, 08.07.2008) kararında, başvuranların tapuları iptal edilinceye ve Hazine adına tescil edilinceye kadar, taşınmazın hukuken malikî olduklarını ve mülkiyet haklarının tartışmasız delilini teşkil eden sicile güven ilkesinden yararlandıklarını, mülkiyet hakkından, kamu yararı bulunması nedeniyle mahkeme kararıyla mahrum kaldıklarını, ancak, Devlet tarafından tazminat ödenmeksizin taşınmazların geri alınmasının orantısız bir müdahale olduğunu ve söz konusu davada tazminat ödememeyi gerektirecek istisnai şartların bulunmadığını kaydederek, kamu yararı ile bireysel haklar arasındaki adil dengenin kurulamadığı gerekçesiyle AİHS’ye Ek 1 No.’lu Protokol’ün 1.maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Benzer konudaki 2 Haziran 2009 tarihli ve 343/04 başvuru nolu HACISALİHOĞLU-TÜRKİYE kararında da yine aynı sonuca ulaşmıştır.


AİHM, adil tatmine ilişkin 27.07.2008 gün ve 2003/35785 sayılı KÖKTEPE-TÜRKİYE davasıyla ilgili kararını 13.10.2009 tarihinde açıklamış olup, söz konusu kararda; başvuranların, mülklerinden bir yargı kararıyla yoksun bırakıldıkları tespitine yer verilmiştir. AİHM, başvuranlara uygulanan mülkiyetten yoksun bırakma işlemine gerekçe olarak, gösterilen tabiatın ve ormanların korunması amacının 1 No.’lu Ek Protokol’ün 1.maddesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiğine dikkat çekmekle birlikte, mülkiyetten yoksun bırakma halinde, ihtilaf konusu tedbirin arzu edilen dengeye riayet edip etmediğinin ve bilhassa da başvuranlara orantısız bir yük yükleyip yüklemediğinin belirlenmesi için, iç hukukta öngörülen telafi yöntemlerinin dikkate alınması gerektiğini hatırlatmıştır. Bu çerçevede AİHM, mülkün değerine karşılık gelen makul bir meblağın ödenmeden, (... ilgilisine) mülkten mahrum bırakmanın aşırı bir müdahale teşkil edeceğini ifade etmiştir.


Konu, Türk Hukuku açısından incelendiğinde; 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 1007. maddesi, tapu sicilinin aleniliği ve tapu siciline güven ilkelerinin yansımasının sonucu olarak, mülkiyet hakkı ya da başkaca bir aynî hak edinen kişinin, bu sicilin tutulması nedeniyle uğradığı zararın tazminine ilişkin olup, buna göre "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur”.


Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 18.11.2009 gün ve 2009/4 - 383 E., 2009/517 K.; 16.06.2010 gün ve 2010/4 - 349 E. 2010/318 K sayılı kararlarında da vurgulandığı gibi; Tapu işlemleri kadastro tesbit işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapu kütüğününün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan T.M.K. m. 1007 anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Burada Devletin sorumluluğu, kusursuz sorumluluktur. Bu işlemler nedeniyle zarar görenler, Medenî Kanunun 1007. maddesi gereğince, zararlarının tazmini için Borçlar Kanununun 146. maddesi gereğince 10 yıllık zamanaşımı süresinde, Hazine aleyhine adlî yargıda dava açabilirler.



- 3 -


2012/7876 - 14598



Yargıtay Hukuk Genel kurulunun 20.04.2011 gün ve 2011/13 - 37 E., 2011/198 K. Sayılı kararında değinildiği gibi; kusur sorumluluğunda, bir zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür. Sanayileşme ile birlikte doğan tehlikeler, bir kimsenin kusurlu olmasa dahi kendisinin verdiği zarar nedeniyle tazmin sorumluluğunu getirmiştir. Öğretide kusursuz sorumluluk halleri “olağan sebep sorumluluğu-tehlike sorumluluğu” gibi ikili ayırıma tabi tutulduğu gibi, hakkaniyet sorumluluğu - nezaret ve ihtimam gösterme yükümünden doğan sorumluluk-tehlike sorumluğu şeklinde üçlü ayırım yapanlar da vardır. Bir diğer ayrımda "objektif sorumluluk" üst başlığı altında kusursuz sorumluluk halleridir. Bunlardan "tehlike sorumluluğu" terminolojide “ağırlaştırılmış sebep sorumluluğu” ya da “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olarak yer almaktadır. Bu tür sorumluluk halinde, diğer sorumluluk türlerinden farklı olarak kurtuluş beyyinesi (kanıtı) getirme olanağı yoktur. Bu halde nedensellik bağının kesilmesi halinde sorumluluktan söz edilemeyecektir. İşte Devletin “tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğunda" kusursuz sorumluluk, ağırlaştırılmış sebep, ağırlaştırılmış objektif sorumluluk ve tehlike sorumluluğuna ilişkin kurallar uygulanır.


Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu müdürü ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece Devletin memuruna rücuu halinde, iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır. Bu sorumluluk türünün, Borçlar Kanununun haksız fiil sorumluluğu, adam çalıştıranın sorumluluğu ve diğer objektif sorumluluk halleri, sebepsiz mal iktisap edenlerin sorumluluğu ile karıştırılmamalıdır. Bu nedenle, Devletin tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan sorumluluğuna dayanılarak açılan davalarda, bu sorumluluk halerine ilişkin olarak düzenlenen zamanaşımı, munzam zarar ve hakkaniyet indirimi ya da makul indirim kurallarının uygulama imkanı yoktur. T.M.K.nun 1007. maddesine dayanılarak açılan davalar için ayrıca zamanaşımı öngörülmediğinden, 6098 sayılı Borçlar Kanunun 146. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunun 125. maddesindeki) 10 yıllık genel zamanaşımı süresinin uygulanması söz konusu olcaktır.


AİHM, 23.03.2010 gün ve 42082/02 sayılı Sülayman Baba - Türkiye; 22.09.2009 gün ve 24620/04 sayılı Çetiner ve Yücetürk-Türkiye kararı başvuru no: 24620/04, 22.09.2009; 22.07.2008 gün ve 35785 sayılı kararlarında, tapu kaydına dayalı bir mülkün maliki olan başvuranın arazisinin, orman kadastrosunda orman olarak sınırlandırılması ve bu işleme karşı açtığı davanın reddine ilişkin mahkeme kararının kesinleşmesiyle, mülkiyet hakkını kullanmasına yönelik bir müdahalenin varlığı ve bu vasıflandırmanın sözkonusu taşınmazın tasarruf kabiliyetini önemli ölçüde azalttığı, bu bağlamda AİHM, malikî olmasına rağmen ihtilaf konusu taşınmazdan gerçek anlamıyla yararlanamadığı, başvuranın mülkiyet hakkının içeriğinin her anlamda boşaltıldığı, bu şekilde mülkiyet hakkının ihlal edildiği kabul edilmiştir.


Somut olayda, ____'in orman kadastorsuna itiraz davasının reddine ilişkin kararın kesinleştiği 24.09.1993 tarihinden, tazminat davasının açıldığı tarihine kadar 10 yıllık zamanaşımı süresi geçmişse de, çekişmeli parselin oman ile ilgisi bulunduğuna ilişkin Orman Yönetiminin isteği ile şerhler hanesine satılamaz şerhinin yazıldığı 30.07.2002 tarihine ve Orman Yönetimi tarafından tapu iptal tescil davasının açıldığı 29.11.2005 tarihine kadar, hiçbir kısıtlama olmadan taşınmaz üzerindeki tasarrufunu devam ettirdiğinden, mülkiyet hakkının halele uğramadığı konusunda bir inanç oluştuğu, esasen oman kadastrosuna itiraz davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmesiyle taşınmazın orman olgusu kesinleşmişse de, bu kararın infazı başka bir deyişle uygulamaya geçmesi, tapu kaydının beyanlar hanesine satılamaz şerhi konulduğu 30.07.2002 tarihi ile tapu iptal tescil davasının açıldığı 29.11.2005 tarihinde gerçekleştiğinden, ancak; bu tarihlerden sonra tapu malikinin tasarruf hakkının kısıtlandığından bu şekilde zararının oluştuğundan ve tazminat davası için zamanaşımının, ancak, bu tarihten sonra başladığından söz edilebilir.


Diğer taraftan, davacı tarafın zararının miktarı yöntemince belirlenmemiştir. 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 1007. maddesinde (743 sayılı TKM m.917) yer alan “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan devlet sorumludur. Oluşan gerçek zarar neyse, tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır. Gerçek zarar; tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak idiyse, aynı


- 4 -



2012/7876 - 14598



durumun tesis edilebileceği miktarda olmalıdır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 05.03.2003 gün ve 2003/19 - 152 E., 2003/125 K.; 29.09.2010 gün ve 2010/14 - 386 E., 2010/427 K.; 15.12.2010 gün ve 2010/13-618 E., 2010/668 K. sayılı kararı), tazminat miktarının belirlenmesinde öncelikli konu, tapuda kayıtlı mülkiyet hakkının içi boşaltılan gayrimenkulün niteliğinin ve değerinin belirlenmesi olup, araştırma yöntemi taşınmazların arsa yada arazi olmasına göre farklılık arz edecektir.


Bakanlar Kurulunun Yargıtay'ca kısmen benimsenen 28.02.1983 gün ve 1983/6122 sayılı kararı uyarınca, imar planında yer almayan bir taşınmazın, arsa sayılabilmesi için belediye veya mücavir alan sınırları içinde olmakla beraber, belediye hizmetlerinden (belediyece meskun olduğu için veya meskun hale getirileceği için sunulan yol, su, elektrik, ulaşım, çöp toplama, kanalizasyon, aydınlatma vs.) yararlanan ve meskun yerler arasında yer alması gerekir.


Taşınmaz, belediye nazım imar planı içinde ise, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 17.04.1998 gün ve 1996/3 - 1998/1 sayılı kararı uyarınca, bu plan kapsamına alındığı tarih ve plandaki konumu, altyapı hizmetlerinden yararlanma ve ulaşım olanakları, belediye merkezine uzaklığı, kullanım biçimi itibariyle iskan amacına yönelik yapılaşma olasılıkları da değerlendirilmek üzere araştırılmalıdır.


Bu hususlar, Belediye Başkanlığından ve diğer ilgili merciilerden sorulup alınacak cevap yazılarına göre taşınmazın arsa niteliğinde olup olmadığı saptanmalıdır.


Yapılan araştırma sonunda tapusu iptal edilen taşınmazın arazi olduğu saptanacak olursa; değeri, taşınmazın mevkii ve şartlarına göre ve olduğu gibi, kullanılması halinde; ekilecek ürünlerin ve bu ürünlerin elde edilmesi için yapılacak harcamalar gözönünde tutularak, net gelirin hesaplanması ve bilimsel yolla değerinin bulunması, bedel tesbitinde etkisi olan diğer tüm unsurlar dikkate alınarak her unsurun gerekçeleri ve değere katkı oranları ayrı ayrı belirtilip dayanakları gösterilmek suretiyle değerlendirilerek saptanması için; şayet tapusu iptal edilen taşınmaz arsa niteliğinde olduğu belirlendiği taktirde de değerinin, tapu iptal kararının kesinleştiği gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması zorunludur. Bu itibarla emsal satışların değerlendirme tarihindeki karşılıklarının fiyat artış endekslerinin uygulanması suretiyle tesbiti, bundan sonra emsal ile dava konusu taşınmazın eksik ve üstün yönlerinin neler olduğu ve oranları açıklanmak suretiyle değer biçilmesi gereklidir. Bu durumda taraflara, dava konusu taşınmaza yakın bölgelerden ve yakın zaman içinde satışı yapılan benzer yüzölçümlü satışları bildirmeleri için olanak tanınması, gerekli görülürse resen emsal getirtme yoluna gidilmesi ve bu emsallere göre değer biçilmesi için; yeniden oluşturulacak bilirkişi kurulu vasıtasıyla keşif yapılarak, denetlemeye olanak veren bilimsel verileri içeren rapor alınması ve oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekir.


Yerel Mahkemenin 16.06.2010 gün ve 2007/538 - 289 sayılı kararının bu nedenle bozulması gerekirken, onanmasına ilişkin Daire kararı yerinde olmayıp davacı gerçek kişinin karar düzeltme isteminin kabulü gerekmiştir.


SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; davacı gerçek kişinin karar düzeltme isteminin KABULÜ ile Dairenin 13.12.2011 gün ve 2011/13662 - 14625 sayılı ONAMA KARARININ KALDIRILMASINA, yerel mahkenin 16.06.2010 gün ve 2007/538 - 289 sayılı kararının yukarda açıklanan aynı nedenlerle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harçlarının temyiz eden gerçek kişiye iadesine 18/12/2012 günü oy birliği ile karar verildi.



Başkan


F. ALTINOK


Üye


M. DOLU


Üye


R. SARITAŞ


Üye


Y. ATA


Üye


A. YILDIZ

Old 15-03-2013, 12:01   #5
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Sayın Avukat Şevket Çizmeli tarafından yazımıza eklenmesi için gönderilen görüşü;

"Mustafa Öztok’un Orman davalarında hak sahibi vatandaşlara tazminat veya bedel adı altında bir meblağ ödenmemesine ilişkin Yargıtay kararlarına getirdiği eleştirilere ben de katılıyorum.
Ormanları koruma gibi kutsal bir refleks adına yargının hukuku zorlaması bize “nef’i hazine” kavramını hatırlatmaktadır. Bu kavrama sığınarak Türk yargısı uzun yıllar kişisel hakları çiğnemiştir.
Elbette ormanlar bir ülkenin mutlaka korunması gerekli doğal ve ekonomik varlıklarıdır. Ancak bunun yolu yargıdan hukukun zorlanması pahasına medet ummak ve vatandaşın hakkını yemek değildir.
Devlet zamana yayarak vatandaşın haklarını bütçe olanaklarını zorlamadan karşılayabilir. Türk halkı orman davalarından bir sonuç almamaya alışkın olduğundan, kısmi bir tatmini kabule yatkındır.
Sn. Öztok’un devletin hakkını aramamış vatandaşına “süre aşımı” öne sürmemesi gerektiği yolundaki görüşü de çağdaş sosyal devlet kavramına uygun düşmektedir.
Bu açıdan Anayasa Mahkemesi kamulaştırmasız el koymalardaki 20 yıllık hak düşürücü hükmü iptal etmiş iken, Yargıtay’ın M.K. 1007 md.’ne sığınması Yüksek Mahkemeyi zor durumda bırakacak bir tercihtir.
Anayasa Mahkemesinin aynı yanılgılara düşmeyeceğini ummak istiyoruz.
Avukat Şevket Çizmeli"
Old 18-03-2013, 11:18   #6
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Yukarıdaki kararın temyiz incelemesi sırasında ilk verilen Yargıtay Kararı aşağıdadır.




T.C.

YARGITAY

20. Hukuk Dairesi


ESAS NO : 2011/13662

KARAR NO : 2011/14625


Y A R G I T A Y İ L A M I

İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ : Çanakkale 2. Asliye Hukuk Mahkemesi

TARİHİ : 16/06/2010

NUMARASI : 2007/538-2010/289

DAVACI : N. G

DAVALI : Hazine


Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı Nezih Güney tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:


K A R A R

Davacı Nezih Güney 05.10.2007 günlü dilekçesiyle Hazine aleyhine, Sarıcaeli köyü 766 parsel sayılı taşınmazın 06.03.1953 tarihinde idari karar ile özel mülkiyete geçtiği 19.03.1990 tarihinde de kendisine satıldığı, orman kadastrosuna itiraz davalarının kadastro mahkemesinin 1991/157-1992/12 sayılı kararı ile red edildiği, Orman Yönetiminin açtığı davanın kabulüne ilişkin Çanakkale Sulh Hukuk Mahkemesinin 2005/1103-2006/77 sayılı kararının kesinleşmesiyle tapu kaydının iptal edildiği, zararının karşılanması için Valiliğe ve Hazineye başvurduğu ancak isteğinin kabul edilmediği, bu nedenle, doğan zararından, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 7.000,00.-TL tazminatın davalı yönetimlerden alınarak kendisine verilmesini istemiştir. Mahkemece davanın REDDİNE karar verilmiş, hüküm davacı gerçek kişi tarafından temyiz edilmiştir.

Dava dilekçesindeki açıklamaya ve dosya kapsamına göre dava, Medeni Yasanın 1007. maddesi gereğince açılan tazminata ilişkindir.

Sarıcaeli köyü 766 parsel sayılı 5250 m2 yüzölçümündeki taşınmaz 26.04.1973 tarihinde kesinleşen genel kadastroda 4400 m2 yüzölçümündeki Nisan 1953 tarih ve 431 sıra numaralı tapu kaydı esas alınarak Mehmet Niyazi Bozoğlu adına tesbiti kesinleşerek tapuya kayıt edilmiş, 19.03.1990 tarihinde Nezih Güney'e satılmıştır. Tapu kaydının beyanlar hanesinde orman ya da 2/B şerhi yoktur.

Nezih Güney tarafından davalı Orman Yönetimi aleyhine 09.05.1991 tarihinde Sarıcaeli köyü 766 sayılı parselin orman kadastrosu sınırları içinde bırakılmasına işleminin iptali istemiyle dava açmış, mahkemce çekişmeli parselin tesbitine esas alınan tapu yadının 4753 sayılı Yasa hükümlerine göre 1953 yılında oluştuğu, ve çekişmeli parseli kapsadığı, ancak uzman bilirkişi raporlarıyla çekişmeli parselin orman sayılan yerlerden olduğunun belirlendiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, taraf vekillerini temyizi üzerine Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 25.05.1993 gün ve 1992/10028 - 4733 sayılı kararı ile onandıktan ve karar düzeltme isteminin de aynı dairenin 24.09.1993 gün ve 1993/8317 - 7105 sayılı kararı ile red edildikten sonra kesinleşmiştir.

İncelenen dosya kapsamına kararın dayandığı gerekçeye ve Sarıcaeli köyü 766 sayılı parselin tapuda davacı gerçek kişi adına kayıtlı olduğu, tapu kaydının iptali ve orman niteliğiyle Hazine adına tapuya tescili istemiyle açılan davanın kabulüne ilişkin kararın bozulduğu ve yargılamanın derdest olduğu, tapu kaydı iptaline ilişkin davanın henüz sonuçlanmadığı, bu



-2-
2011/13662-14625




nedenle, davacının tapu kaydının tutulması nedeniyle oluşmuş bir zararından söz edilemeyeceği, davacı gerçek kişi tarafından Sarıcaeli köyü 766 sayılı parselin orman olarak sınırlandırılması işleminin iptali istemiyle açılan davanın, sözü edilen parselin orman sayılan yerlerden olduğunun belirlendiği gerekçesiyle reddine ilişkin Çanakkale Kadastro Mahkemesinin 20.02.1992 gün ve 1991/157-12 sayılı kararının, Yargıtay denetiminden de geçerek kesinleştiği, bu şekilde davacının sahip olduğu mülkiyet hakkının içinin boşaltıldığı ve davacının zarara uğradığı düşünülse dahi, Medeni Yasanın 1007. maddesi hükmüne göre açılan davalar için yasada özel bir düzenleme bulunmadığından, Borçlar Yasasının 125. maddesindeki 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanacağı, kadastro mahkemesinin kararının kesinleşmesinden sonra dava tarihine kadar, 10 yıllık genel dava zamanaşımı süresinin geçtiği gözetilerek davanın reddine karar verilmesinde isabetsizlik bulunmadığına göre, davacı tarafın yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz eden gerçek kişiye yükletilmesine, 13.12.2011 günü oybirliği ile karar verildi.


Başkan

G. ERDOĞAN

Üye

M. ARAL

Üye

R. SARITAŞ

Üye

M. ERDOĞAN

Üye

Z. YILMAZ




Old 19-03-2013, 15:05   #7
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Taraf teşkiline dair bir karar örneği

T.C.

YARGITAY

20. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/10548

K. 2012/222

T. 17.1.2012

• TAPU TESCİLİNİN TUTULMASINDAN DOĞAN SORUMLULUK ( Tapu Kaydının Mahkeme Kararı İle İptal Edildiği/Tazminat Davası – 10 Yıllık Zamanaşımı Süresi İçinde Hazine Aleyhine Dava Açılabileceği )

• DEVLETİN KUSURSUZ SORUMLULUĞU ( Tapu Kaydının Mahkeme Kararı İle İptal Edildiği/Tazminat Davası – 10 Yıllık Zamanaşımı Süresi İçinde Hazine Aleyhine Dava Açılabileceği )

• ON YILLIK ZAMANAŞIMI SÜRESİ ( Tapu Kaydının Mahkeme Kararı İle İptal Edildiği/Tazminat Davası – Devletin Kusursuz Sorumluluğu Nedeniyle Açılacak Tazminat Davasının 10 Yıllık Zamanaşımına Tabi Olduğu )

• MAHKEME KARARI İLE TAPU KAYDININ İPTAL EDİLMESİ NEDENİYLE AÇILAN TAZMİNAT DAVASI ( Uyuşmazlık Konusu Arazinin Değerinin Net Gelir Esas Alınarak Belirleneceği )

4721/m.1007

818/m.125

ÖZET : Dava dilekçesindeki açıklamaya ve dosya kapsamına göre dava, tapu kaydının mahkeme kararı ile iptali nedeniyle açılan tazminata ilişkindir. Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Bu işlemler nedeniyle zarar görenler, Borçlar Yasası’da yer alan 10 yıllık zamanaşımı süresi gözetilerek, zararlarının tazmini için Hazine aleyhine adli yargıda dava açabilirler. Diğer taraftan, tapusu iptal edilen taşınmazların arazi niteliğinde olduğu yönünde uyuşmazlık yoktur. Uyuşmazlık bu taşınmazların değerinin ve dolayısıyla davacı şirketin gerçek zararının ne şekilde hesaplanacağına ilişkin olup, arazide değer net gelir esas alınarak belirlenmelidir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı şirket ile katılan şirket tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:
KARAR : Davacı S… S… Sentetik Dokuma Sanayi ve Tic. A.Ş. 03.10.2005 tarihli dilekçesiyle, şirketlerinin önceki unvanının T… Sınai ve Ticari Yatırımlar A.Ş. olduğu, tapuda bu şirket adına kayıtlı Dž köyü 409, 412, 414 ve 64 sayılı parselleri iyi niyetle tapuya güvenerek satın aldıkları, iyi niyetle ellerinde bulundurdukları, bu parsellerin Mayıs 1937 tarih 20, Aralık 1937 tarih, Mayıs 1937 tarih 22 sıra numaralı tapu kayıtlarından geldiği, tüm olarak bakıldığında S… B… V… H… Vakfı şerhi dışında başka şerh bulunmadığı, bu tapuların kapsamındaki 2296 hektar araziden sadece 100 paydan 28 payının kamulaştırıldığı, Hazine’nin tutunduğu Nisan 1954 tarih 12 sıra numaralı tapu kaydının mükerrer olarak oluşturulduğu, bu nedenle değer verilemeyeceği halde, Silivri Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 09.03.2004 gün ve 2003/427-380 sayılı, kendilerine ait tapu kayıtları kapsamında kalan taşınmazların kamulaştırılarak Hazine adına kayıt edilen Nisan 1954 tarih 12 sıra numaralı tapu kaydı kapsamında kaldığı, daha sonra kesinleşmiş 2/B uygulamasıyla Hazine adına orman sınırları dışına çıkarıldığı, devlet ormanı sınırları içinde kalan taşımazlara ait tapu kayıtlarının değerini yitirdiği gerekçesiyle tapu kayıtlarının iptali ve Hazine adına tesciline ilişkin kararının Yargıtay denetiminden de geçtikten sonra kesinleştiği, bu şekilde uğradığı 296.000,00 TL ( YTL )zararın davalı yönetimlerden tahsili ile kendisine verilmesini istemiş, 28.07.2006 tarihli dilekçeyle davasını ıslah ederek faiz isteminde bulunmuştur. T… S… K… Bankası A.Ş. davacı S… S… Sentetik Dokuma Sanayi ve Ticaret A.Ş. ile aralarındaki kredi sözleşmesi gereği davacı şirketin kendilerine borcu bulunduğu, davacı şirket hakkında icra takibi başlattıkları iddiasıyla davaya aslen katılma isteminde bulunmuştur. Mahkemece kesinleşmiş orman kadastro sınırları içinde kaldığı için değerini yitirmiş tapu kaydı esas alınarak oluşan tapu kayıtlarının hukuki değerinin bulunmadığı, uyuşmazlığın tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanmayıp, hatalı kadastro işlemlerinden kaynaklandığı, bu nedenle Medeni Yasa’nın 1007. maddesindeki tapu kaydının tutulmasından kaynaklanmadığı için 1007. madde hükümlerinin uygulanamayacağı gerekçesiyle davanın REDDİNE karar verilmiş, hüküm davacı şirket ile katılan şirket tarafından temyiz edilmiştir.
Dava dilekçesindeki açıklamaya ve dosya kapsamına göre dava, tapu kaydının mahkeme kararı ile iptali nedeniyle, Medeni Yasa’nın 1007. maddesi gereğince açılan tazminata ilişkindir.
Medeni Yasa’nın 1007. maddesi gereğince açılan tazminat davalarında davalı sıfatı Hazine’nin olup, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün davalı sıfatı yoktur. Yüksek Hukuk Genel Kurulu’nun HGK 2010/7-70-86 sayılı kararında da değinildiği gibi, aleyhine dava açılanların davalı sıfatının bulunmaması halinde dava, sıfat yokluğundan ( husumet yönünden )reddedilecektir. HUMK 179/1. maddesi gereğince dava dilekçesinde tarafların ve varsa kanuni temsilcilerinin ad ve adreslerinin bildirilmesi gereklidir. Bu bildirim esnasında yapılan yanlışlıklardan bazıları, davanın sıfat ( husumet )yokluğundan reddi sonucunu doğurmamakta, oluşan hataların giderilmesi, davalının temsilcisinde yanılmış olması halinde olduğu gibi olanak dahilindedir. Somut olayda, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün davalı gösterilmesinin ve Hazine vekili tarafından temsil edilmiş olmanın temsilcide yanılgı olarak değerlendirilmesi, davanın Hazine’ye yönlendirilmesi için davacı tarafa olanak verilmesi gereklidir.
Diğer taraftan, mahkemece kesinleşmiş orman kadastro sınırları içinde kaldığı için değerini yitirmiş eski tarihli tapu kayıtları esas alınarak kadastro yoluyla oluşan tapu kayıtlarının hukuki değerinin bulunmadığı, uyuşmazlığın tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanmayıp, hatalı kadastro işlemlerinden kaynaklandığı, bu nedenle Medeni Yasa’nın 1007. maddesindeki tapu kaydının tutulmasından kaynaklanmadığı için 1007. madde hükümlerin uygulanamayacağı gerekçesiyle davanın REDDİNE karar verilmiştir.
Ne var ki; mülkiyet hakkı Anayasa’nın 35. maddesi ve bu maddeye uygun olarak çıkarılan yasalarla korunduğu gibi, 5170 sayılı Yasa ile değişik Anayasa’nın 90. maddesi ile kanun hükmünde olduğu kabul edilen, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1 Numaralı Protokolün 1. maddesiyle de güvence altına alınmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ( AİHM ), TURGUT VE DİĞERLERİ-TÜRKİYE Davası kararında, Devlet tarafından tazminat ödenmeksizin taşınmazın geri alınmasının, orantısız bir müdahale olduğunu ve söz konusu davada tazminat ödememeyi gerektirecek istisnai şartların bulunmadığına işaret ederek, kamu yararı ile bireysel haklar arasındaki adil dengenin kurulamamasını ihlal nedeni olarak saymış, KÖKTEPE-TÜRKİYE davasında ise, başvuranlara uygulanan mülkiyetten yoksun bırakma işlemine gerekçe olarak, gösterilen tabiatın ve ormanların korunması amacının 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiğine dikkat çekmekle birlikte, mülkiyetten yoksun bırakma halinde, ihtilaf konusu tedbirin arzu edilen dengeye riayet edip etmediğinin ve bilhassa da başvuranlara orantısız bir yük yükleyip yüklemediğinin belirlenmesi için, iç hukukta öngörülen telafi yöntemlerinin dikkate alınması gerektiğini hatırlatarak, mülkün değerine karşılık gelen makul bir meblağın ödenmeden, mülkten mahrum bırakmanın aşırı bir müdahale teşkil edeceğini ifade etmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 18.11.2009 gün ve 2009/4-383 E., 2009/517 K.; 16.06.2010 gün ve 2010/4-349 E., 2010/318 K. sayılı kararlarında da vurgulandığı gibi; tapu işlemleri kadastro tespit işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK m. 1007 anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Burada Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Bu işlemler nedeniyle zarar görenler, Borçlar Yasası’nın 125. maddesinde yer alan 10 yıllık zamanaşımı süresi gözetilerek Medeni Yasa’nın 1007. maddesi gereğince, zararlarının tazmini için Hazine aleyhine adli yargıda dava açabilirler.
Diğer taraftan, tapusu iptal edilen taşınmazların arazi niteliğinde olduğu yönünde uyuşmazlık yoktur. Uyuşmazlık bu taşınmazların değerinin ve dolayısıyla davacı şirketin gerçek zararının ne şekilde hesaplanacağına ilişkin olup, arazide değer net gelir esas alınarak belirlenmelidir.
Açıklanan hususlar gözetilerek, tarafların iddia ve savunmaları ile toplanan delillere göre karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeler ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı şirketin ve katılan şirketin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün ( BOZULMASINA ), bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, temyiz harcının temyiz eden şirketlere iadesine, 17.01.2012 günü oybirliği ile karar verildi.
Old 19-03-2013, 15:06   #8
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

KAMULAŞTIRMA KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK
YAPILMASINA DAİR KANUN
Kanun No. 5999 Kabul Tarihi: 18/6/2010
MADDE 1 – 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
"Kamulaştırmasız el koyma sebebiyle tazmin
GEÇİCİ MADDE 6 – Kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 9/10/1956 tarihi ile 4/11/1983 tarihi arasında fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazlara veya kaynaklara kısmen veya tamamen veyahut irtifak hakkı tesis etmek suretiyle malikin rızası olmaksızın fiili olarak el konulması sebebiyle, malik tarafından ilgili idareden tazminat talebinde bulunulması halinde, öncelikle uzlaşma yoluna gidilmesi esastır.
Tazminat müracaatı üzerine, fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilen irtifak hakkının malikin müracaat ettiği tarihteki tahmini değeri; bu Kanunun 8 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre teşkil edilen kıymet takdir komisyonu marifetiyle, taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmak ve bu Kanunun 11 inci ve 12 nci maddelerine göre hesaplanmak suretiyle tespit edilir. Tespitten sonra, bu Kanunun 8 inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre teşkil olunan uzlaşma komisyonunca, müracaat tarihinden itibaren en geç altı ay içerisinde 7201 sayılı Kanun hükümlerine göre tebliğ edilen bir yazı ile, tahmini değer bildirilmeksizin, talep sahibi uzlaşma görüşmelerine davet edilir.
Uzlaşma; nakdi ödeme, idareye ait taşınmazın trampası, idareye ait taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak tanınması veya imar mevzuatı çerçevesinde başka bir yerde imar hakkı kullandırılması suretiyle yapılabilir.
Uzlaşma görüşmeleri, hukuki veya fiili engel bulunmadığı takdirde davete icabet tarihinden itibaren en geç altı ay içerisinde sonuçlandırılır ve uzlaşmaya varılıp varılmadığı, malik veya temsilcisi ile komisyon üyeleri tarafından imzalanan bir tutanağa bağlanır. Bu tutanak ile uzlaşma görüşmelerine ilişkin bilgi ve belgeler, açılacak davalarda taraflar aleyhine delil teşkil etmez. Uzlaşmaya varılması halinde, üzerinde uzlaşılan hakkın türünü, tanınma şart ve usullerini, nakdi ödemede bulunulacak ise miktarını ve ödeme şartları ile taşınmazların tesciline veya terkinine dair muvafakati de ihtiva eden bir sözleşme akdedilerek bu sözleşme çerçevesinde işlem yapılır ve uzlaşma konusu taşınmazlar resen tapuya tescil veya terkin edilir.
Uzlaşılan nakdi tazminat bedeli, bütçe imkanları dahilinde, sonraki yıllara sari olacak şekilde taksitli olarak da ödenebilir. Taksitli ödeme süresince, 4/12/1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanuna göre ayrıca kanuni faiz ödenir.
İdare ve malik arasında uzlaşma sağlanamadığı takdirde, uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiği veya ikinci fıkradaki sürenin uzlaşmaya davet olmaksızın sona erdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde malik tarafından sadece tazminat davası açılabilir. Dava açılması halinde, fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilen irtifak hakkının müracaat tarihindeki değeri, ikinci fıkranın birinci cümlesindeki esaslara göre mahkemece tespit ve taşınmazın veya hakkın idare adına tesciline veya terkinine ve malike tazminat ödenmesine hükmedilir. Tescile veya terkine ilişkin hüküm kesin olup tarafların hükmedilen tazminata ilişkin temyiz hakkı saklıdır.
Kesinleşen mahkeme kararlarına istinaden bu madde uyarınca ödemelerde kullanılmak üzere, ihtiyaç olması halinde, idarelerin yılı bütçelerinde sermaye giderleri için öngörülen ödeneklerden yüzde iki pay ayrılır. Kesinleşen alacakların toplam tutarının ayrılan ödeneğin toplam tutarını aşması halinde, ödemeler, sonraki yıllara sari olacak şekilde, garameten ve taksitlerle gerçekleştirilir. Taksitlendirmede, bütçe imkanları ile alacakların tutarları dikkate alınır. Taksitli ödeme süresince, 3095 sayılı Kanuna göre ayrıca kanuni faiz ödenir. İdare tarafından, mahkeme kararı gereğince nakdi ödeme yerine, üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yolları da teklif edilebilir ve bu maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlem yapılabilir.
Bu maddenin tazminata ilişkin hükümleri, vuku bulduğu tarih itibarı ile bu maddenin kapsamında olan kamulaştırmasız el koymadan dolayı açtıkları tazminat davası süre bakımından dava hakkının düştüğü gerekçesiyle reddedilmiş olanlar hakkında da uygulanır. Evvelce açtıkları davalar sonunda tazminat almaya hak kazanmış veya süre dışındaki sebeplerden dolayı davaları reddedilmiş olanlar hakkında bu madde hükümleri uygulanmaz. Ancak, gerek iç hukuka ve gerekse milletlerarası hukuka göre evvelce açtıkları davalar sonunda hak kazanmış oldukları tazminat henüz ödenmemiş olanlara, idare tarafından nakdi ödeme yerine, üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yolları teklif edilebilir ve bu maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlem yapılabilir.
Vuku bulduğu tarih itibarı ile bu maddenin kapsamında olan kamulaştırmasız el koymadan dolayı bu maddenin yürürlüğe girmesinden önce tazmin talebiyle dava açmış olanlar; bu madde hükümlerine göre uzlaşma yoluna gitmeyi isteyip istemediklerini bu maddenin yürürlüğe girmesinden itibaren üç ay içinde idareye ve mahkemeye verecekleri dilekçeler ile bildirebilirler. Uzlaşma talebi üzerine, uzlaşma görüşmelerinin neticesine kadar dava bekletilir; uzlaşılamaması halinde, uzlaşmazlık tutanağının mahkemeye sunulmasından sonra davaya devam edilir.
Bu madde uyarınca ödenecek olan tazminatın tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacakları haczedilemez."
MADDE 2 – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 3 – Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
Old 19-03-2013, 16:33   #9
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Mahkemelerin görev dağılımına ilişkin çok fazla faydalı olacağını düşündüğümğz bir karar aşağıdadır


YARGITAY
20. Hukuk Dairesi 2009/16968 E.N , 2009/19177 K.N
İlgili Kavramlar
GÖREV
ORMAN KADASTROSU
TAPU İPTAL VE TESCİL
Özet
DAVA KONUSU PARSELİN EYLEMLİ ORMAN OLDUĞU İDDİASI İLE ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNDE AÇILAN TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI, YARGILAMA SIRASINDA ORMAN KADASTROSU YAPILARAK İLANA ÇIKARTILMIŞ OLDUĞUNDAN, AYNI ZAMANDA ORMAN KADASTROSUNA İTİRAZ DAVASINA DA DÖNÜŞMÜŞTÜR. ORMAN KADASTROSUNA İTİRAZ DAVASINA BAKMA GÖREVİ KADASTRO MAHKEMESİNE, BU DAVANIN SONUCUNA GÖRE TAPU İPTALİNE KARAR VERME GÖREVİ ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNE AİTTİR.

BU NEDENLE, ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNİN TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASINI ELİNDE TUTARAK, ORMAN KADASTROSUNA İTİRAZ DAVASI YÖNÜNDEN GÖREVSİZLİK KARARI VERMESİ VE KADASTRO MAHKEMESİNDE GÖRÜLECEK OLAN BU DAVANIN KESİN SONUCUNA GÖRE TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASINI ESASTAN KARARA BAĞLAMASI GEREKİR.
KADASTRO MAHKEMELERİNİN KESİNLEŞEN VE TAPUYA TESCİL EDİLEN TAŞINMAZLARIN TAPU KAYDINI İPTAL ETME GÖREV VE YETKİSİ BULUNMAMAKTADIR.
İçtihat Metni

Taraflar arasındaki tapu iptali-tescil ile orman tahdidine itiraz davasının yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtay'ca incelenmesi davacı Hazine tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı Hazine, 29.09.2003 günlü Asliye Hukuk Mahkemesine verdiği dava dilekçesinde, A... T... Mahallesi, 125 ada 5 sayılı parselin eylemli orman olduğu iddiası ile tapu kaydının iptalini ve orman niteliği ile Hazine adına tescilini istemiş, Asliye Hukuk Mahkemesince dava konusu yerde 4999 sayılı Yasa hükümlerine göre orman kadastrosu yapıldığı ve davanın orman tah-didine itiraza dönüştüğü gerekçesiyle görevsizlik kararı verilip, dosya Kadastro Mahkemesine gönderilmiştir.
Kadastro Mahkemesince çekişmeli taşınmazın tapusunun 1970 yılında genel arazi kadastrosu sonucu oluştuğu, 3402 sayılı Yasa'nın 12. maddesinde değişiklik yapan 5841 sayılı Yasa uyarınca davanın hak düşürücü süre yö-nünden reddine karar verilmiş, hüküm davacı Hazine tarafından temyiz edil-miştir.

Dava, tapu îptali-tescil ve orman kadastrosuna itiraza ilişkindir.

Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde 6831 sayılı Yasa hükümlerine göre yapılarak 08.06.1990 tarihinde ilan edilip kesinleşen ilk orman kadastrosu ile daha sonra 6831 sayılı Yasa'nın 4999 sayılı Yasa ile değişik 7. maddesi hükmü uyarınca evvelce sınırlaması yapılmış olup da herhangi bir nedenle orman sınırları dışında kalmış ormanlar hakkında yapılan ve 31.08.2005 tarihinde ilan edilen, ancak temyize konu dava nedeniyle kesinleşmeyen orman kadastrosu vardır.

İncelenen dosya kapsamına göre, Hazine tarafından temyize konu davanın 29.09.2003 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesine taşınmazın fiilen eylemli orman olduğundan tapu kaydının iptali istemi ile açıldığı, taşınmazın 1970 yılında genel arazi kadastrosu sonucu tapu kaydının oluşturulduğu, bu davanın devamı sırasında 6831 sayılı Yasa'nın 4999 sayılı Yasa ile değişik 7. maddesi hükmüne göre orman kadastrosu yapıldığı ve bu davanın aynı zamanda orman kadastrosuna itiraza da dönüştüğü, tapu iptal ve tescil davasının genel mahkemede 6831 sayılı Yasa'nın 11/1. maddesi gereğince orman kadastrosuna itiraz davasının da kadastro mahkemesinde görüleceği nazara alınarak Asliye Hukuk Mahkemesince tapu iptali davası tutularak orman kadastrosuna itiraz davası yönünden görevsizlik kararı verilmesi gerekirken her iki dava hakkında görevsizlik kararı verilerek dosyası kadastro mahkemesine aktarıldığı, kadastro mahkemesince, orman kadastrosuna itiraz davası yönünden araştırma yapılmadan davanın 3402 sayılı Yasa'nın 12. maddesine göre hak düşürücü süreden reddedildiği anlaşılmaktadır.

İncelenen dosya kapsamına göre 6831 sayılı Orman Yasası'nın 7. maddesindeki "Devlet ormanları ile evvelce sınırlaması yapılmış olup da herhangi bir nedenle orman sınırları dışında kalmış ormanların, orman kadastrosu ve bu ormanların içinde ve bitişiğinde bulunan her çeşit taşınmaz malların ormanlarla müşterek sınırının tayini ve tespiti orman kadastro komisyonları tarafından yapılır." hükmü gereğince, davaya konu taşınmazın bulunduğu yerde 2005 yılında orman kadastrosu yapıldığı görülmektedir. Sözü edilen yasa maddesinde "her çeşit taşınmaz malların ormanlarla müşterek sınırlarının tayini ve tespiti orman kadastro komisyonları tarafından yapılır" hükmü karşısında, daha önce o yerde arazi kadastrosu yapılmış olup olmadığına bakılmaksızın tüm taşınmazların ormanlarla müşterek sınırının tayini orman kadastro komisyonlarınca yapılması yasa gereğidir. Somut olayda da Orman Yönetimi dava konusu parselin eylemli orman olduğu iddiası ile iptal ve tescil isteğiyle asliye hukuk mahkemesinde dava açmış ve davanın devamı sırasında orman kadastrosu yapılarak ilana çıkartılmış olduğundan, asliye hukuk mahkemesindeki tapu iptal ve tescil davası aynı zamanda orman kadastrosuna itiraz davasına da dönüşmüştür. 6831 sayılı Yasa'nın 11/1. maddesi gereğince orman kadastrosuna itiraz davasına bakma görevi kadastro mahkemesine, bu davanın sonucuna göre tapu kaydının iptaline ya da iptal edilmemesine karar verme görevi asliye hukuk mahkemesine aittir. Kadastro mahkemelerinin kesinleşen ve tapuya tescil edilen taşınmazların tapu kaydını iptal etme ya da etmeme veya on yıllık hak düşürücü süreden dolayı davayı reddetme görev ve yetkisi bulunmamaktadır.
Asliye Hukuk Mahkemesi tapu iptal ve tescil davasını elinde tutarak, orman kadastrosuna itiraz davası yönünden görevsizlik kararı vermesi ve kadastro mahkemesinde görülüp sonuçlandırılarak orman kadastrosuna itiraz davasının kesin sonucunu beklemesi, ondan sonra tapu iptal ve tescil davasını esastan karara bağlaması gerekirken, her iki dava yönünden görevsizlik kararı vermiştir.

O halde, kadastro mahkemesince yapılacak iş; orman kadastrosuna itiraz davası yönünden davanın esasına girilerek taşınmazın orman sayılan yerlerden olup olmadığını yöntemine göre araştırmak ve toplanacak delillerin sonucuna göre orman kadastrosu davasını esas yönünden karara bağlamak,
tapu iptal ve tescil davası yönünden de davaya bakma görevi asliye hukuk mahkemesine ait olduğundan görevsizliğe karar vermekten ibarettir.

Görev hususu kamu düzenine ilişkin olup, yargılamanın her aşamasında doğrudan doğruya re'sen gözetilmesi gerekir.
Değinilen yönler gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle; Hazine'nin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), bozma nedenine göre diğer yönlerin bu aşamada incelenmesine yer olmadığına 21.12.2009 günü oybirliği ile karar verildi.
Old 22-03-2013, 12:50   #10
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

İnsan hakları konusunda devletçe yapılan çalışmaların içeriği ne derecede samimidir. Devletin yargı organları mülkiyet uyuşmazlıkları ile ilgili olarak kendilerine yasa yolu açıldığı gerekçesi ile gelen çok sayıda İnsan Hakları Mahkemesi'nin iade ettiği veya şahısların ilk defa tazminat amacı ile yaptığı başvuruyu bir rövanş maçı olarak görmektedirler. Bu sebeple öncesinde vatandaşa adil deliller ve adil hukukla yaklaşmayan yerel mahkemelere başvurularda dikkatli olmak gereklidir. Bu başvurular mümkün olduğunca ret edilmeye veya tazminatlarda gülünç denebilecek tazminatlar ödenmesi yoluna gidilme uğraşında olunacaktır. Ülkemiz hakkında incelemeler yapan bir yabancı hukukçu olayı şöyle açıklamıştır. Dünyanın herhangi bir ülkesinde 2 ile 2 yi topladığınızda 4 eder fakat sizin ülkenizde 3 veya 5 ediyor, 4 ettirmek olağanüstü özellikler gerektiriyor. Bunun gibi; Orman Hukuku adlı yazımızda belirttiğimiz üzere Türkiye de yapılan yargılamaların gerçek delil ve doğru hukukla yapılmadığını öğrenip konuyu incelediğinde bundan emin olan bir Türk vatandaşı konuyu şu şekilde açıklamıştır "Devlet bizi yıllarca hileli zarla kumar masasına zorla oturtmuş". İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen binlerce facia derecesinde kötü hukuk uygulamalarını içeren dosyadan kurtulmak için bu dosyaları yasa yolu açıldığından bahisle geri göndermekte ise de hükümetin bu türden olayları bir yasa ile çözmesi acil bir zorunluluktur. Belirtmek gerekirki 15 Mayıs 2012 tarihine kadar İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye de uygulanabilir bir yasa yolu olduğunu kabul etmemiş ve Türkiyeyi mahkum etmiştir. Bu tarihte Altunay kararı ile mahkeme Türkiye'de yasa yolu açıldığını kabul etmiştir. Yasalar aynıdır ve uygulama ancak bu tarihte kesinlik kazanmıştır. Bu sebeple eğer bir zamanaşımı öngörülecek ise ancak bu tarihten sonrası için belki 10 yıl olarak düşünülebilir. O dahi çok hukuki bir durum olmayacaktır. Bunun yanında yukarıda göreve ilişkin kararı inceleyenlerle benim ortak kanaatimiz kendilerine karşı bir tapu iptal davası açılmayanlar için Yargıtay 20. Hukuk Dairesi 10 yıllık süreyi de dikkate almayacaktır. Kararda idarenin her halikarda bir tapu iptal davası açması gerektiği kararda belirtilmektedir. Onun dışında idare adına oluşan kayıtlar veya tescil dışı bırakmalar tapulu taşınmazlar için mükerrer kayıt oluşturulması ve kamulaştırmasız el koyma durumudur. Bizim düşüncemize göre orman nedeni ile el koymalar ve tapuları geçersiz bırakmaların tamamı kamulaştırmasız el koyma durumudur. Yukarıda belirttiğimiz yasal düzenlemenin uygulanması gereklidir. İnsan Hakları Mahkemesi "de facto" ifadesi ile bu durumu kastetmiştir. Yoksa devletin kamulaştırmaları 1nci, 2 nci, 3ncü sınıf kamu yararı diye ayrıma tabi tutulmamıştır. Kamulaştırmada, kamulaştırmasız el koymada her durumda aynı hukuki sebeplere bağlıdır. Bu sebeple yeni dönemde Anayasa Mahkemesi'ne yapılan başvurularla konu daha netlik kazanacaktır.
Old 25-03-2013, 11:48   #12
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Aşağıda Altunay Kararı yer almaktadır; Kararda açıkca Hukuk Genel Kurulu'nun 2009 yılında kişilerin tazminat alabileceklerine dair karar verdiğini ve şahısların tazminat alamayacağına dair önceki kararından döndüğünü belirtmektedir. Biz zamanaşımının olmadığı yönlü eski iddiamızı tekrarlamaktayız. Bu sebeple zamanaşımının Altunay kararı ile başlatılması belki mümkün olabilir denebilir.

Devletin Tapulu Orman Arazilerini Tazminatsız Geri Alması Uygulamasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Altunay Kararı (15 Mayıs 2012)


Kamuya ait kabul edilen, başta orman alanları olmak üzere, kıyılarda Hazine adına kayıtlı olması gereken arazilerin, tapulu maliklerinden tazminatsız olarak geri alınması ve kamu adına tescil edilmesi işlemleri yıllardan bu yana davalara konu olmaktadır. Mülkiyet hakkı temelinde en azından adil bir tazminat hakkı talep eden ilgililerin istekleri iç hukukta kabul görmeyince konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önüne gitmiştir.

2008 tarihli Turgut ve diğerleri/Türkiye kararında konuyu ele alan AİHM, tapulu taşınmazın tazminatsız bir şekilde geri alınmasının mülkiyet hakkına orantısız bir müdahale olduğuna karar vermiştir. Takip eden pek çok kararında da bu yaklaşımını ortaya koyan AİHM, geri almanın kamu yararına olduğunu (orman ve doğanın korunması gibi) ileri sürmüşse de, AİHM, bu doğru olmakla beraber, gene de mülkiyet hakkına orantısız bir müdahalenin söz konusu olduğu kabul etmiştir.

Anılan AİHM kararları sonrasında Yargıtay, olumlu bir uyum örneği sergileyerek, 2009 yılında içtihat değişikliğine gitmiş ve bu durumda kişilere makul oranda tazminat ödenmesini karara bağlamıştır. Son olarak Yargıtay 20.Hukuk Dairesinin 2011/2012 tarihli kararları ile, AİHM kararlarına atıf yapılarak, kadastro tespiti sırasında yapılan hatalar dahil tapu kayıtlarındaki hatalardan Medeni Yasa'nın 1007 inci maddesi gereği devletin sorumluluğunun olduğu, zarara uğrayan kişilerin Borçlar Yasası 125 inci madde hükmüne dayalı olarak 10 yıllık zamanaşımı süresi içinde dava açabilecekleri hükme bağlanmıştır.

Yargıtay'ın bu görüş değişikliği AİHM nezdinde de yankı bulmuştur. AİHM, Altunay/Türkiye başvurusunda (Başvuru no: 42936/07) verdiği 15 Mayıs 2012 tarihli kararla (2012), Yargıtay kararları doğrultusunda ilgilinin 10 yıllık zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açma hakkının bulunduğunu, tazminat miktarının çeşitli ölçütlerin (potansiyel gelir, emsal arazi değerleri gibi) birarada ele alınmasıyla saptanacağını, kabul ederek başvuru hakkında kabul edilemezlik kararı vermiştir.

AİHM'in bundan sonraki süreçte bekleyen ve olası başvurularda, aynı gerekçe ile kabul edilemezlik kararı vermesi beklenmektedir. Bu nedenle ilgililerin tazminat istemlerini zamanşımı süresi içerisinde (AİHM'in belirtilen Altunay kararında zamanaşımı süresinin tapu kaydının geçersizliği ile kamu adına tescile dair Mahkeme kararının kesinleşmesinden itibaren işlemeye başlayacağını açıkça belirtmiştir) açacakları dava ile talep etmeleri yerinde olacaktır.(16.05.2012)



Altunay v. Türkiye kararıyla Mahkeme bir kez daha, kendisine başvuru yapıldıktan sonra ulusal hukukuta yeni bir başvuru yolu ortaya çıktığını gerekçe göstererek geçmişe yürürlü olarak oyunun kurallarını değiştiriyor. Benzer bir uygulama daha önce köy boşaltmalara ilişkin olarak 5233 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra da Mahkeme tarafından benimsenmişti (bkz. İçyer v. Türkiye kabuledilemezlik kararı, 12 Ocak 2006– 18888/02).
Yargıtay’ın orman arazisi olduğu gerekçesiyle iptal edilen tapular için tazminat talep edilebilmesine olanak tanıyan yeni yaklaşımı nedeniyle Mahkeme Altunay v. Türkiye (15 Mayıs 2012–42936/07) davasında benzer nitelikli başvurulara uygulanmak üzere tüketilmesi gerekli etkili bir iç hukuk yolu oluştuğundan bahisle kabuledilemezlik kararı verdi.
Dava ulusal mahkemelerin, “orman arazisinin” bir parçası olarak sınıflandırılan arazilerin tapularının iptalinin sonucu olarak başvurucuların zararları için Medeni Kanunun 1007. maddesi uyarınca tazminat talebinde bulunabilmesini mümkün kılan Kasım 2009 tarihinden itibaren geliştirdikleri yaklaşım değişikliğiyle ilgilidir.

Davaya konu olgular

Başvurucu Mehmet Altunay 1956 doğumludur ve Konya’da yaşamaktadır.
Başvurucu 1999 yılında (Karaman İli) Ermenek İlçesinin Çavuş Köyünde tarım arazisi olarak sınıflandırılmış tapulu bir arazinin sahibi olarak tapu kütüğüne kaydedilmiştir.
Orman Genel Müdürlüğü (“yetkililer”) 10 Mayıs 2004 tarihinde Ermenek Asliye Hukuk Mahkemesinde arazinin kendi adına tapuya kaydedildiği dönemde orman arazisinin bir parçası olduğu gerekçesiyle tapu iptali davası açmıştır. Yetkililer 1999 tarihinde kadastro kayıtlarının güncellendiğini göz ardı etmişler ve bu durumun gözlerinden kaçmış olduğunu ileri sürmüşlerdir. 22 Kasım 2004 tarihinde yerel mahkeme kendi incelemesi ve bilirkişi raporu çerçevesinde yetkililerin davasını reddetmiştir.
Yargıtay, yerel mahkeme hükmünü eksik inceleme gerekçesiyle bozmuş ve dosyayı eksikliklerin tamamlanması için iade etmiştir.
2 Kasım 2006 tarihinde yeni keşif ve bilirkişi raporu temelinde yerel mahkeme başvurucunun tapu belgesini “orman arazisi” Hazine’ye ait olduğu için iptal etmiştir.
Başvurucunun temyiz talebi Yargıtay tarafından 27 Mart 2007 tarihli kararla reddedilmiş ve ilk derece mahkemesi kararını onamıştır.
İç hukuktaki gelişmeler

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Kasım 2009 tarihinde bu konudaki daha önceki kararından dönmüştür. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin bu konudaki içtihatlarına dayanarak, tapu kayıtlarındaki yanlış kayıtlardan kaynaklanan ayni hak ya da menfaatleri kaybolmuş ya da kısıtlanmış olanların tapu kayıtlarındaki düzensizliklerden dolayı sorumlu olduğundan Devleti sorumlu tutabileceğine hükmetmiştir. Son olarak özel kişilerin tapularının ait olduğu arazilerin orman arazisi olduğu için iptal edildiğinde Medeni Kanunun 1007. maddesi uyarınca tazminat talep edebileceklerini ilan etmiştir.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, Ekim 2011 tarihinde, taşınmaz mülkiyeti iptal edilerek Hazineye devredilen herkesin Medeni Kanunun 1007. maddesi ve Borçlar Kanunun 125. uyarınca 10 yıl içinde tazminat talebinde bulunabileceklerine hükmetmiştir. Yargıtay tapu kayıtlarındaki düzensizlikler nedeniyle Devletin kusursuz sorumluluğu bulunduğunu ve tazminat miktarının mevcut arazinin kullanımı, niteliği ve değeri temelinde muhtemel getirisi ve emsal bedeline bakarak tespit edilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Başvurucunun şikâyeti
Sözleşme'nin 1 Nolu Protokolünün 1. maddesine dayanarak, başvurucu tazminat ödenmeksizin mülkiyetini kaybetmiş oluşunun mülkiyetinden barışçıl olarak yararlanma hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
Mahkeme’nin kararı
Hükümet, başvurucunun iç hukuk yollarını tüketmediği itirazında bulunmuştur. Hükümet, Devletin tapu kayıtlarının tutulmasından kaynaklanan zararlardan dolayı Devletin sorumluluğunu öngören Medeni Kanunun 1007. maddesi uyarınca tazminat elde edebileceğini ileri sürmüştür.
Başvurucu, Mahkeme’nin içtihatlarına dayanarak, başvurunun yapıldığı tarihte ulusal mahkemeler önünde tazminat talep etme olanağının bulunmadığını ileri sürmüştür.
Mahkeme, ulusal hukuk ve uygulamadaki yapısal ya da genel eksikliklerin tespit edildiği koşullarda benzer davaların Mahkeme önüne getirilmesinden kaçınmak için izlenebilecek en uygun stratejinin davalı Hükümetin var olan başvuru yollarının etkililiğini gözden geçirmek, yenilerini oluşturmak olduğunu yinelemektedir. Bundan dolayı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin denetiminde, Mahkeme’nin bir dizi benzer davada ihlal tespitini yinelememesi için, eğer uygun olursa geriye yürürlü olarak gerekli adımları atmanın ulusal mercilere düşmektedir. Aksi halde, mevcut durum Sözleşme tarafından kurulan insan haklarının korunması mekanizmasını tehdit edebilir.
Bu konuda 8 Temmuz 2008 tarihli Turgut ve Diğerleri v. Türkiye kararından beri 40’a yakın hüküm vermiş olduğu ve aynı konuda Mahkeme’nin önünde halen yüzlerce davanın beklediği olgusu, tapulama [davalarının] usulünde tazminatsız iptalin sistematik bir sorun olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle, ulusal mahkemeler, Mahkeme’nin kararlarını esas alarak, yaklaşımlarını değiştirmişlerdir. Yargıtay, 2009 yılının sonunda Medeni Kanunun 1007. maddesinin uygulanmasına ilişkin pozisyonundan geri dönmüş ve orman arazisi olarak nitelendirildiği için mülkiyetinden mahrum olmuş olan kimselerin açtığı tazminat davalarını kabul etmiştir. Bu yaklaşım sonraki birçok kararda da teyit edilmiştir. Yargıtay 2011’de orman arazisinin parçası olduğu gerekçesiyle mülkiyetlerinden mahrum olan özel kişilerin buna ilişkin kararın kesinleşmesinden itibaren 10 yıl içinde kayıplarının gerçek değerini karşılayan bir tazminat talebinde bulunabileceklerine hükmetmiştir. Yargıtay ayrıca tazminat miktarının söz konusu arazinin kullanılma şekli, niteliği ve değeri temelinde muhtemel getirisi ve emsal değerlerin dikkate alınarak değerlendirme yapılması gerektiğine de dikkat çekmiştir. Bu başvuru yolu halen düzenli olarak kullanılmakta ve ulusal mahkemeler Mahkeme’nin içtihatlarını ve Sözleşme’nin 1 Nolu Protokolünün 1. maddesine dayanarak ilgili mevzuat hükümlerini uygulamaktadırlar.
Bu nedenle, Mahkeme başvurucunun tapu belgesinin iptali yönündeki kararın kesinleşmesinden (27 Mayıs 2007) itibaren 10 yıl içinde tazminat talebinde bulunabileceğini gözlemlemiştir. Başvurucunun iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu dikkate alarak başvurunun oybirliğiyle kabuledilemez olduğuna hükmetmiştir.
Karar aslı Fransızca olarak kaleme alınmıştır.
Old 25-03-2013, 11:52   #13
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2009/4-383 K: 2009/517

Esas no: 2009/4-383
Karar no: 2009/517
Tarih: 18.11.2009


MAHKEMESİ: Antalya 8.Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ: 29.04.2009
NUMARASI: 2009/60 E-2009/134 K.
DAVACI: ....BÖLGESİ KONUT YAPI KOOP. vekili Av.M.A.
DAVALI: .... vekili Av.H.Yüzbaşı
Taraflar arasındaki "İtirazın İptali" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya 8. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 22.02.2007 gün ve 2004/106 E-2007/25 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin 15.09.2008 gün ve 2007/14216-10282 sayılı ilamı ile; ("...Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz olunmuştur.
Takip ve dava konusu tazminat istemi, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanmaktadır.
Davacı, kadastro tespiti sonucunda üçüncü kişiler adına tespit görüp kesinleşen ve tapuya kaydedilen taşınmazları tapu siciline güvenerek satın aldığını; daha sonra Hazine'nin açtığı dava sonunda tapuların iptal edildiğini belirterek, uğradığı maddi zararı takip konusu yapmıştır.
Davacı, davasını tapu sicilinin tutulmasından doğan zarardan devletin özel hukuk ilkeleri gereğince sorumluluğunu düzenleyen ayrık nitelikteki TMK'nun 1007.maddesine dayandırmıştır. Bu maddeye göre Hazine'nin sorumlu tutulabilmesi için zararın tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanmış olması gerekir. Oysa, dava konusu zarara neden olan hatalı tespit, kadastro çalışmaları sırasında oluşmuştur. Taşınmaz, nitelik ve zilyetlik koşulu gerçekleşmeden üçüncü kişi adına tespit görmüştür.
Hazine, devlete ait taşınmazların kadastro tespiti çalışmalarını takip etmemiş, askı ilanı sonrasında itirazlarını yapmayarak hatalı tescilin oluşmasına ve bunun sonucunda sicile güvenerek taşınmazı satın alan davacının yanılmasına neden olmuştur. Şu durumda, Hazine'nin yasalar uyarınca kendisine verilen bu görevlerini yapmaması sonucu doğan zarar, ihmali nitelikteki idari eylemden doğmuş olup, bu tür idari eylemlerden kaynaklanan tazminat davalarının görüleceği yer idari yargı yerleridir. Mahkemece, yargı yolu bakımından görevsizlik kararı verilmesi gerekirken işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir...") gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davalı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan alacak nedeniyle başlatılan takibe itirazın iptali istemine ilişkindir.
Dava konusu taşınmazlar 1947 yılında yapılan orman tahdidi sırasında orman içersinde kalmış, 1952 yılında 5653 sayılı Yasaya göre maki tefriki kapsamı içersinde makilik alan olarak belirlenmiştir. 08.11.1963 tarihinde şahıslar adına senetsizden tescil edilmiş, Hazine tespite itiraz etmemiştir. Daha sonra 1977-1978 yıllarında davacı kooperatife tapudan satılıp kooperatif adına tescil edilmiştir. Kooperatifin taşınmazları satın aldığı tarihte tapu kaydının beyanlar hanesinde "taşınmazların ormandan 6831 Sayılı Yasanın 2/B maddesi uyarınca çıkartıldığına" ilişkin şerhler bulunmamaktadır.
1989 yılında ise 3302 Sayılı Yasa kapsamında 6831 Sayılı Yasanın değişik 2/B uygulaması yapılarak Hazine adına orman dışına çıkartılmıştır. Davacı taraf taşınmazları 1977 ve 1978 yılında tapudan satın alırken de, Hazinece dava konusu taşınmazlar üzerine taşınmazların orman olduğu yada ormandan Hazine adına makilik alan olarak çıkartıldığı yönünde tapuya herhangi bir şerh konulmamıştır. Bu arada, taşınmazlar 1981 yılında ifraz edilip 36 ayrı parsele dönüştürülme ve 1989 yılında taşınmazların orman dışına çıkartılma işleminden sonra davalı Hazine tarafından taşınmazlar üzerinde hiçbir işlem yapılmamış, 1993 yılında ifrazlı parsellerin imar görmesinden sonra, 07.02.1995 tarihinde taşınmazların imarlı gittilerine ormandan çıkartıldığı şerhini koydurmuştur. Aynı yıl 6.Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/1267 Esas sayılı dosyasında, taşınmazın evveliyatının orman olduğu ve Hazine adına orman dışına çıkarılması gerektiği, dolayısı ile kooperatif adına oluşturulan kaydın yolsuz olduğu iddiasıyla tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Dava sonunda 10/07/2001 gün ve 2001/858 Karar sayılı ilamla kooperatif adına olan kaydın iptali ile Hazine adına tesciline karar verilmiş, bu karar 08.04.2002 tarihinde Yargıtay onayından geçerek kesinleşmiştir.
Davacı bu mahkeme kararı ile elinden çıkan tapu kayıtları nedeniyle zarara uğradığını, bu zararının doğmasına kadastro işlemlerine Hazinenin zamanında itiraz etmemesi ve mahkeme kararının yol açtığını iddia ederek eldeki davayı açmıştır.
Yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık, davaya bakma görevinin yargı yolu bakımından adli yargıya mı, yoksa idari yargıya mı ait olduğu noktasında toplanmaktadır.
Anlatılan bu tarihsel kronoloji içersinde, davacıların taşınmazları satın alma ve müteakip işlemlerinin tapu siciline güven ilkesi dâhilinde gerçekleştiği, mahkemenin kararının kesinleştiği 2002 yılına kadar da taşınmazların kendilerine ait olduğu güveni ile hareket ettikleri anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, davacıların adlarına olan tapu kayıtlarının iptal edilmesi nedeniyle zarara uğradıkları açık bulunmaktadır.
Bu aşamada, kadastro işlemlerinden doğan zararın, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan zarar kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunun açıklanmasında yarar bulunmaktadır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanununun "Sorumluluk " kenar başlığını taşıyan 1007. maddesi; "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur.
Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder.
Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür." hükmünü içermektedir.
Davaya konu somut olayda, yapılan kadastro işlemine süresi içinde Hazine adına itiraz etmekle yükümlü olan görevliler üzerlerine düşen görevlerini yapmamışlardır. Tapu işlemleri kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan T.M.K. 1007 anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir.
Burada Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi yada yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Bu itibarla, kadastro görevlilerinin dayanaksız yada gerçek hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemelerini ve taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmalarını da aynı kapsamda düşünmek gerekir.
Bilindiği üzere, AİHM, 8 Temmuz 2008 tarihli ihlal kararında, başvuranların tapuları iptal edilinceye ve Hazine adına tescil edilinceye kadar, taşınmazların hukuken maliki olduklarını ve mülkiyet haklarının tartışmasız delilini teşkil eden sicile güven ilkesinden yararlandıklarını, mülkiyet hakkından, kamu yararı bulunması nedeniyle mahkeme kararıyla mahrum kaldıklarını, ancak, Devlet tarafından tazminat ödenmeksizin taşınmazın geri alınmasının orantısız bir müdahale olduğunu ve söz konusu davada tazminat ödememeyi gerektirecek istisnai şartların bulunmadığını kaydederek, kamu yararı ile bireysel haklar arasındaki adil dengenin kurulamadığı gerekçesiyle AİHS'ye Ek 1 No.'lu Protokol'ün 1.maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Benzer konudaki 2 Haziran 2009 tarihli ve 343/04 başvuru nolu Hacısalihoğlu-Türkiye kararında da yine aynı sonuca ulaşmıştır.
AİHM, 13 Ekim 2009 tarihinde adil tatmine ilişkin kararını açıklamıştır. Söz konusu kararda, başvuranların mülklerinden bir yargı kararıyla yoksun bırakıldıkları tespitine yer verilmiştir. AİHM, başvuranlara uygulanan yoksun bırakma işlemine gerekçe olarak, gösterilen tabiatın ve ormanların korunması amacının 1 No.'lu Ek Protokol'ün 1.maddesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiğine dikkat çekmekle birlikte, mülkiyetten yoksun bırakma halinde, ihtilaf konusu tedbirin arzu edilen dengeye riayet edip etmediğinin ve bilhassa da başvuranlara orantısız bir yük yükleyip yüklemediğinin belirlenmesi için, iç hukukta öngörülen telafi yöntemlerinin dikkate alınması gerektiğini hatırlatmıştır. Bu çerçevede AİHM, mülkün değerine karşılık gelen makul bir meblağın ödenmemesi durumunda mülkten mahrum bırakmanın aşırı bir müdahale teşkil edeceğini ve hiçbir tazminat ödenmemesi durumunun ise 1 No.'lu Ek Protokol'ün 1.maddesi anlamında ancak istisnai koşullarda meşruiyet kazanabileceğini ve mevcut davada mülklerinin Hazine'ye devredilmesi nedeniyle başvuranlara hiçbir tazminat ödenilmediğini ifade etmiştir.
İstikrarlı Yargıtay uygulamasında kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığı gerekçesi ile taşınmazlar hakkında açılan tapu iptali ve tescil davaları sonunda mülkiyet haklarından mahrum kalanlar tarafından Devlet aleyhine açılan davaların da, adli yargı yerinde görülüp çözümlenmesi gerektiği kabul edilmektedir.
Sonuç itibariyle; davacının, Devletin kusursuz sorumluluğundan kaynaklanan bir zararının oluştuğu ve bu zararın tazminini Devletten isteyebileceği, Devletin kadastro işlemlerinden kaynaklanan sorumluluğunun da TMK'nun 1007.maddesi kapsamında olması gerektiği, bu nedenle görülmekte olan davanın adli yargıda bakılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 12.11.2003 tarih 2003/1-646 esas 2003/692 karar sayılı kararında da bu şekilde açılan bir tazminat davasının adli yargıda görülmesi gerektiği kabul edilmiştir.
Hal böyle olunca, yerel mahkemece davanın adli yargıda görülmesi gerektiği yönünde verilen kararda bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Ne var ki, hükmedilen tazminat miktarına yönelik temyiz itirazlarının değerlendirilmesi için dosyanın Özel Dairesine gönderilmesi gerekmektedir.
SONUÇ
Yukarıda açıklanan nedenlerle yerel mahkemenin adli yargının görevli olduğu yönündeki direnme kararı yerinde ise de, hükmedilen tazminat miktarına yönelik temyiz itirazlarının değerlendirilmesi için dosyanın Yargıtay 4.Hukuk Dairesine Gönderilmesine, 18.11.2009 gününde ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.



Old 25-03-2013, 15:39   #14
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Konu ile ilgili ilginç bir kararda aşağıdadır





T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2010/13-618

K. 2010/668

T. 15.12.2010

• ZAPTA KARŞI TEKEFFÜL ( Enflasyon Tüketici Eşya Fiyat Endeksi Altın ve Döviz Kurlarındaki Artış Maaş Artışları Gibi Ekonomik Etkenlerin Ortalamaları Esas Alınarak Bulunacak Bedelin Davacının Gerçek Zararını Karşılamadığı )

• GERÇEK ZARAR ( Zapta Karşı Tekeffül - Enflasyon Tüketici Eşya Fiyat Endeksi Altın ve Döviz Kurlarındaki Artış Maaş Artışları Gibi Ekonomik Etkenlerin Ortalamaları Esas Alınarak Bulunacak Bedelin Davacının Gerçek Zararını Karşılamadığı )

• GAYRİMENKUL SATIM SÖZLEŞMESİ ( Bir Ayni Hakka Dayanarak Taşınmazın Mahkeme Kararı İle Davacının Elinden Alınabileceği - Zapta Karşı Tekeffül Hükümleri Uygulanarak Davacının Gerçek ve Güncel Müspet Zararına Hükmedilmesi Gerektiği )

818/m.189,190,192

ÖZET : Davacı, zapta karşı tekeffül hükümlerine dayanarak eldeki davayı açmıştır. Davacının ödediği satış bedelinin Özel Dairece başlangıçtan itibaren geçersiz satışlarda uygulanması gereken denkleştirici adalet ilkesine göre; enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artış, maaş artışları gibi ekonomik etkenlerin ortalamaları esas alınarak bulunacak bedelin davacının gerçek zararını karşılamadığı ortadadır.
Somut olayda, davacı alıcı ile davalı satıcı arasında tapuda yapılan gayrimenkul satım sözleşmesinin başlangıçta geçerli olarak kurulmasına ve taşınmazın davacıya teslim edilmesine rağmen daha sonra üçüncü kişinin ( Hazinenin ) satım anında ve öncesinde mevcut olan, alıcı ve satıcının da bilmediği, bir ayni hakka dayanarak taşınmazın mahkeme kararı ile davacının elinden alınması söz konusudur. Bu durumda mahkemece, zapta karşı tekeffül hükümleri uygulanarak davacının gerçek ve güncel müspet zararına hükmedilmesi yönündeki kararı sonucu itibariyle usul ve yasaya uygun olup, direnme kararı yerindedir.
DAVA : Taraflar arasındaki "tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 1.12.2008 gün ve 2005/273 esas, 2008/488 Sayılı kararın incelenmesi davalılardan H. Sedat Y. vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 25.2.2010 gün ve 2009/12155 esas, 2010/2379 karar sayılı ilamı ile;
( ... Davacı, davalı Hüseyin'e ait 233 parsel numaralı taşınmazı 21.11.1996 tarihinde tapu kaydında hiçbir kayıt olmadığından sorun olmadığını düşünerek satın aldığını, taşınmazda inşaat yapmak üzere girişimlere başladığında bu yerin orman olarak ilan edildiğini öğrendiğini, bilahare orman idaresi tarafından açılan tapu iptali ve tescil davası sonucu taşınmazın orman olduğuna karar verilerek kesinleştiğini, davalıların zapta karşı tekeffülden sorumlu olup menfi zararını karşılamakla yükümlü olduklarını, zaman, iş ve kar kaybına uğradığını ileri sürerek, taşınmazın rayiç bedeli ile kar ve zaman kaybı sebebiyle uğradığı zararların tespiti ile fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000 YTL'nin ticari faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini istemiştir.
Davalılar, davanın reddini dilemişlerdir.
Mahkemece, davalılar Orman Genel Müdürlüğü ve Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü aleyhine açılan davanın reddine, davalı Hüseyin Sedat Y. aleyhine açılan davada davacının taşınmazın tapu iptali ve tescil davası kararının kesinleştiği tarihteki rayiç değerini isteyebileceği gerekçesiyle taleple bağlı kalınarak davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı Hüseyin Sedat Y. tarafından temyiz edilmiştir.
1-) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı Hüseyin Sedat Y.'nun aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-) Davacı, zapta karşı tekeffül hükümlerine dayanarak eldeki davayı açmıştır. Yargıtay'ın sapma göstermeyen kararlarına göre özel mülk olarak tescile tabi olmayan bir taşınmaz, her nasılsa özel mülk olarak tapuya tescil edilerek hakkında sicil oluşturulmuşsa, bu sicil taşınmazın tescile tabi olmayan yerlerden olduğu sonucunu değiştirmez. ( HGK 22.2.1990 gün, 1989/1-700 esas, 1998/101 karar ve 18.10.1989 gün 1989/1-419 esas, 1989/528 karar, 11.6.2003 gün, 2003/13- 414 esas, 410 karar ) Buna göre davalı, taşınmazın öncesinin orman olmadığını bilemeyeceğini, iyi niyetli olduğunu, yani MK 1023. maddesindeki tapu siciline itimat prensibini ileri süremez. Taşınmazın davacıya satıldığı tarihte evveliyatının orman olduğunun bilinmesi alan ve satan için yasa hükmü gereğidir. Orman alanlarının özel mülkiyete konu olması, devir ve temliki hukuki sonuç doğurmaz. Yani taraflar arasında yapılmış bulunan satım akdi B.K.19-20 maddeleri gereğince mutlak butlanla batıl olup, baştan beri geçersizdir. Geçersiz sözleşmelerde, taşınmazın hukuka uygun yollarla tescil edilmiş olması B.K.192 maddesindeki satıcının zapta karşı tekeffül borcunu doğurmaz. Çünkü bu madde, sadece hukuken geçerli sözleşmelerde ileri sürülebilir. Davacı geçersiz sözleşmeye dayanarak taşınmazın değerini tazminat olarak isteyemez; sadece geçersiz sözleşme sebebiyle ödediği bedeli sebepsiz zenginleşme ve denkleştirici adalet kurallarına göre isteyebilir. Geçersiz sözleşmelerde herkes aldığını aynı anda iade ile yükümlü ise de, taşınmaz davacının kusuru olmaksızın elinden çıkmış olduğundan onun iade mükellefiyeti yoktur.
Hal böyle olunca, mahkemece bilirkişilerden alınacak taraf ve yargı denetimine elverişli rapor ile davacının ödediği satış bedelinin, tapusunun iptaline ilişkin mahkeme kararının kesinleştiği 19.3.2003 tarihine kadar ulaştığı alım gücünün enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artış, maaş artışları vs gibi ekonomik etkenlerin ortalamalarının alınarak hesaplanıp oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken yanlış değerlendirme ile taşınmazın rayiç değeri esas alınarak yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir... ),
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, tazminat istemine ilişkindir.
Davacı vekili, müvekkilinin tarla vasfındaki taşınmazı fabrika kurmak amacı ile 21.11.1996 tarihinde davalılardan H. Sedat Y.'dan satın aldığını, ancak daha sonra taşınmazın orman sınırları içerisinde olduğunun ortaya çıktığını ve orman idaresi tarafından açılan dava sonucunda taşınmazın orman vasfı ile Hazine adına tescil edildiğinden satılanın zaptı yüzünden uğradığı her türlü zararı davalı satıcının gidermekle yükümlü olduğunu; davalı orman işletme müdürlüğünün, orman ilan edilen yerin kayıtlı olduğu tapuya gerekli bildirimleri yapmayarak müvekkilinin zarara uğramasına sebep olduğundan; diğer davalı tapu sicil müdürlüğünün ise, tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan devletin kusursuz sorumluluğunun bulunduğunu belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak koşulu ile 10.000,00 TL'nin ticari faizi ile birlikte davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı H. Sedat Y. vekili, orman idaresi tarafından açılan tapu iptal ve tescil davasının müvekkiline ihbar edilmediğini, satıcının zapta karşı tekeffül borucunun doğabilmesi için B.K.nun 190. maddesi gereğince 3. şahsın alıcı aleyhine açmış olduğu davanın satıcıya ihbar edilmiş olması gerektiğini, ayrıca müvekkilinin de taşınmazı bir başka kişiden tapudaki kayıtlara dayanarak iyiniyetle satın aldığını, bu sebeplerle davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Davalı Orman İdaresi vekili, 4.11.1978 tarihinde kesinleşen orman sınırlandırmasında davaya konu taşınmazın devlet ormanı olduğu belirlenerek orman sınırları içerisine alındığını, davacının taşınmazı satın aldığı 21.11.1996 tarihinde taşınmazın kesinleşmiş orman tahdit sınırları içerisinde olduğunu ve kesinleşmiş tahdit sınırı içerisinde kalan taşınmazlara ilişkin tapu kayıtlarının hukuki değerini yitireceklerini, bu sebeple davacının hukuken değeri olmayan bir tapuya dayanarak hak iddia ettiğini, bu durumda olanların T.M.K.nun 1023. maddesindeki iyiniyet kurallarından yararlanamayacağını ve tapu kaydının geçerli hukuki sebepten yoksun olduğundan yasanın koruyuculuğu altında bir kayıt olarak değerlendirilemeyeceğini, diğer taraftan orman tahdit sınırı içerisinde kalan parsellerin tapu kayıtlarına tek tek şerh verilmesi gerekliliğini düzenleyen bir mevzuat hükmünün de bulunmadığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Davalı Hazine vekili, davacının uğradığını iddia ettiği zararların ortaya çıkmasında tapu sicil müdürlüğünün herhangi bir kusur veya ihmalinin bulunmadığını, taşınmazı satan kişinin davacıya karşı sorumlu olduğunu, bu sebeple davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Yerel mahkemece; davalı hazinenin sorumluluğu için tapu sicilinin tutulmasından dolayı zarar doğmuş olması gerektiği, kadastro çalışmaları sırasındaki işlemlerin tapu sicil kavramı içerisinde mütalaa edilemeyeceğinden hazine aleyhindeki davanın bu sebeple ve tapu siciline orman kadastrosu kesinleştikten sonra şerh düşülmemesi nedeni ile orman idaresine kusur izafe edilemeyeceğinden orman idaresi aleyhindeki davanın da bu sebeple reddi gerektiğini, ancak davalı H. Sedat Y. yönünden, zapta karşı tekeffül hükümleri doğrultusunda davacının taşınmazın elinden çıkması nedeni ile uğradığı zararı talep edebileceği, bununda tapu iptal ve tescil davasının kesinleştiği tarih itibariyle belirlenmesi gerektiği, bu tarihe göre bilirkişi heyetinden alınan ek rapora göre, taşınmazın değeri 54.780,00 TL olmakla, taleple bağlı kalınarak davalı H. Sedat Y. hakkındaki davanın kabulüne karar verilmiştir.
Davalı H. Sedat Y. vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarda belirtilen gerekçelerle karar oyçokluğuyla bozulmuştur.
Mahkemece önceki kararda direnilmiş; hükmü temyize davalı H. Sedat Y. vekili getirmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava dışı Hüseyin Bozkurt adına öncesinde orman niteliğinde olan bir taşınmazın 14.7.1972 tarihinde kadastroca tespit ve tescil edilip, davacı tarafından 21.11.1996 tarihinde davalı H. Sedat Y.'dan satın alınması ve gerçekte kamu malı niteliğinde olduğu gerekçesiyle 19.2.2003 tarihinde kesinleşen mahkeme kararı uyarınca diğer davalı Hazine adına orman niteliği ile tescil edilmiş bulunması karşısında; davacı ile davalılardan H. Sedat Y. arasında tapu sicil müdürlüğünde resmi şekilde yapılan satışın geçerli olup olmadığı, bu konuda yapılacak değerlendirmeye bağlı olarak, mahkeme kararı ile taşınmazı elinden alınan davacının zararını hangi hukuki nedene dayalı olarak isteyebileceği, noktalarında toplanmaktadır.
Dosya kapsamına göre, davaya konu 233 numaralı parselin tapu kaydı ve harici taksim sonucu, dava dışı Hüseyin Bozkurt adına tarla niteliği ile 14.7.1972 tarihinde tapulama tutanağı düzenlendiği, tutanağın 25.11.1974 tarihinde kesinleştiği, davaya konu taşınmazın 3.11.1978 tarihinde kesinleşen orman sınırlandırmasının içerisinde kaldığı, davacı tarafından taşınmazın 21.11.1996 tarihinde davalılardan H. Sedat Y.'dan kayden satın alındığı, 16.11.1998 tarihinde taşınmazın Devlet ormanı olduğuna dair tapuya şerh verildiği, orman idaresi tarafından 15.3.2001 tarihinde açılan tapu iptal ve tescil davası sonucunda, taşınmazın orman niteliği ile hazine adına tesciline karar verildiği ve verilen kararın 19.2.2003 tarihinde kesinleştiği, bunun üzerine davacı tarafından 11.8.2005 tarihinde eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Dolayısı ile, davacı ile davalı satıcı arasında tapu sicil memurluğu huzurunda resmi satış sözleşmesinin düzenlendiği tarihte taşınmazın davalı satıcı adına kayıtlı olduğu, yapılan orman sınırlandırmasında taşınmazın orman sınırları içerisinde kaldığı hususu kesinleşmesine rağmen bu durumun tapuya şerh verilmediği, dolayısıyla davacının taşınmazın bu özelliğinden haberdar olmadan taşınmazı satın aldığı belirgin olduğu gibi, bu hususta taraflar arasında da uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Öncelikle; taşınmaz satımının hukuki niteliği, unsurları, tabi olduğu şekil şartları üzerinde durmakta yarar vardır.
Bilindiği üzere, tapulu bir taşınmazın mülkiyetinin devrini öngören her türlü sözleşmelerin resmi şekilde yapılması geçerlilik koşuludur ( 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi m. 634; 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu m. 706; Borçlar Kanunu m. 213; Tapu Kanunu m. 26; 1512 Sayılı Noterlik Kanunu m. 60 ). Tapuda kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetini devir borcu doğuran ve ancak yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılmadığından geçersiz bulunan sözleşmeye dayanılarak açılan bir cebri tescil davası kural olarak kabul edilemez. Yasa hükümlerinin öngördüğü biçimde yapılmayan sözleşmeler hukuken geçersizdir; burada öngörülen şekil, sözleşmenin geçerlilik koşulu olup, kamu düzenine ilişkindir. Bu nedenledir ki, gerek mahkemece gerekse Yargıtay'ca doğrudan göz önünde tutulur ( Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 5.12.2001 gün ve 2001/13-1021 E., 2001/1101 K.; 16.4.2008 gün ve 2008/8-324 E., 2008/328 K.; 27.5.2009 gün ve 2009/1-181 E., 2009/220 K.; 16.6.2010 gün ve 2010/14-290 E., 2010/328 K. sayılı ilamları ).
Burada, kanunun öngördüğü şeklin bir geçerlilik ( sıhhat ) şartı olarak düzenlendiğini, buna uyulmadan yapılan sözleşmelere "geçersizlik" müeyyidesinin bağlandığını, bunun hukuki mahiyet olarak emredici nitelikte olduğunu, bu sebeple de "geçersizlik" müeyyidesine bağlanan şekil eksikliğinin hakim tarafından, taraflar ileri sürmeseler dahi, yargılamanın her aşamasında re'sen gözönüne alınması gerektiğini belirtmekte yarar vardır.
818 Sayılı Borçlar Kanunu ( B.K.)'nun 20/I. maddesi; "Bir akdin mevzuu gayrı mümkün veya gayri muhik yahut ahlaka mugayir olursa o akit batıldır" hükmünü içermektedir.
Söz konusu maddeye göre, bir akdin konusu mümkün değilse, o akit imkansızdır. Burada söz konusu olan imkansızlık, başlangıçtaki, yani sözleşme yapıldığı sırada mevcut olan imkansızlıktır.
Bu halde, konusu hukuki veya fiili sebeplerden dolayı imkansız olan sözleşme butlan yaptırımına tabidir ve başlangıçtan itibaren geçersizdir. Burada geçerli olan butlan yaptırımından bahsedebilmek için, imkansızlık sözleşmenin konusu ile ilgili olmalı ve yalnız borçlu bakımından değil, objektif mahiyette ve herkes için söz konusu olmalıdır. Batıl bir sözleşme baştan itibaren hiçbir hüküm ve sonuç doğurmaz. Fakat, sözleşme yapılırken taraflardan biri imkansızlığı biliyor veya bilmesi gerekiyorsa ve buna rağmen diğer tarafı bundan haberdar etmemişse, bu durumda karşı tarafın uğradığı menfi zararı karşılamakla yükümlüdür ( Safa Reisoğlu, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 18. Bası, İstanbul 2006, s.116; Rona Serozan, İfa, İfa Engelleri, Haksız Zenginleşme, cilt: 3, 4. Bası, İstanbul 2006, s. 162.; Tekinay/ Akman/ Burcuoğlu/ Altop, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 6. Bası, İstanbul 1988, s.1208 ).
Hukuk Genel Kurulu'ndaki görüşmeler sırasında; davacının, tapuda kayıtlı taşınmazı tapu sicil memuru huzurunda resmi şekilde düzenlenen satım sözleşmesiyle satın aldığı, kayden satın aldığı tarihte tapuda satımı engelleyen bir kayıt da bulunmadığından ortada şekil bakımından geçerli bir sözleşme bulunduğu sonucuna varılmıştır.
Taraflar arasındaki satım sözleşmesinin geçerli olduğu kabul edildiğine göre, davacının bu sözleşme ilişkisi sebebiyle doğan zararını hangi hukuki ilke gereğince tazmin edilmesi gerektiği konusunun incelenmesi gerekir.
Hukuk Genel Kurulu'nda yapılan görüşmeler sırasında azınlıkta kalan görüş burada sebepsiz zenginleşme bulunduğu ve bunun sonucu olarak da davacının zararının denkleştirici adalet ilkeleri uyarınca karşılanması gerektiğini ileri sürmüştür.
Bu sebeple öncelikle sebepsiz zenginleşme kavramı ve hukuki işlemlerden doğan borçlardan farkının açıklanması gerekmektedir. Sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için; bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ve fakirleşme arasında uygun nedensellik bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene dayalı olmaması gerekir. Borçlar Kanununun konuya ilişkin 61 ve devamı maddelerindeki düzenlemelere göre, sebepsiz zenginleşme; geçerli olmayan veya tahakkuk etmemiş yahut varlığı sona ermiş bir nedene ya da borçlu olunmayan şeyin hataen verilmesine dayalı olarak gerçekleşebilir.
Sebepsiz zenginleşme bunlardan hangisi yoluyla gerçekleşmiş olursa olsun, sebepsiz zenginleşen, aleyhine zenginleştiği tarafa karşı, geri verme borcu altındadır.
Öte yandan, hukuki işlemin borç doğurmasının nedeni irade açıklamasıdır. Sebepsiz zenginleşmenin borç doğurmasının nedeni ise, tam aksine, kişinin iradesi dışında malvarlığında bir eksilmenin meydana gelmesidir. Bunun sonucu olarak, taraflar arasında malvarlıkları arasındaki değişim bir sözleşmeye, yani tarafların açıkladıkları iradeye dayanırsa, sebepsizlikten ve dolayısıyla sebepsiz zenginleşmeden söz edilemez. Hukuki işlemlerden ve bunun en yaygın türü olan sözleşmeden doğan borçlarda, borçlunun borcunu anlaşmaya uygun olarak yerine getirmesi gerekir. Borçlu anlaşmaya uygun hareket etmezse, alacaklı borca aykırılık hükümlerini işletir ve mümkün ise borcun aynen ifasını, değilse doğan zararının giderilmesini talep eder. Sebepsiz zenginleşmede ise, sadece mal varlığındaki eksilmenin giderilmesinin talep edilmesi söz konusudur. Bütün bu açıklamalara göre, sebepsiz zenginleşme alacaklıya, ikinci derecede ( tali nitelikte ) bir dava hakkı temin eder. Malvarlığındaki azalmanın başka asli nitelikteki davalarla önlenmesi mümkün ise, sebepsiz zenginleşme davası gündeme gelemez. Aynı ilkenin bir sonucu olarak, sözleşmeden doğan bir hukuki ilişkinin bulunduğu hallerde tarafların sebepsiz zenginleşmeye dayanan bir talepte bulunması olanaklı değildir ( Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 13.6.2007 gün ve 2007/18-330 E., 2007/350 K; 17.2.2010 gün ve 2010/13-93 E., 2010/88 K. sayılı ilamları ).
Bu tür işlemlerde amaç; davalının edindiği çoğalma sonucu, tüm malvarlığında meydana gelen artışın iadesinden ibarettir.
O nedenle, zenginleşmenin kapsamını tayinde, müktesibin malvarlığında oluşan çoğalma ile azalmanın karşılaştırılması yapılmalı, böylece, kazanç ve farkın oluşturacağı sonuç, zenginleşmeyi ortaya koymalıdır ( Ulusan İlhan, İyiniyetli Sebepsiz Zenginleşenin İade Borcunun Sınırlanması Sorunu; B.K. m. 63/1 İstanbul 1984, s. 34, 35 ).
Diğer taraftan zapta karşı tekeffül konusuna gelince; zapta karşı tekeffül, satılan malın bir üçüncü kişinin iddia ettiği üstün bir hak yüzünden alıcının elinden alınmasından veya iddia olunan bu hak sebebiyle alıcının mülkiyet hakkını gereği gibi kullanamamasından dolayı satıcının sorumlu olmasıdır ( Haluk Tandoğan, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, cilt: I/1, İstanbul 2008, s. 148; Cevdet Yavuz, Türk Borçlar Hukuku Özel Hükümler, 5. baskı, İstanbul 1997, s. 83; Mustafa Reşit Karahasan, Türk Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, cilt: 1, İstanbul 2002, s. 133; Fahrettin Aral, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, Ankara 2007, s. 102 ). Zapta karşı tekeffül borcu, satıcının mülkiyeti nakil borcunun bir sonucu ve müeyyidesidir. Gerçekten üçüncü kişi kendi mülkiyetini iddia ederek satılanı zapt edecek veya alıcının mülkiyet hakkını ihlal eden bir hak ileri sürecek olursa, satıcı mülkiyeti nakil borcunu tamamen veya kısmen yerine getirmemiş olur.
Satıcının mülkiyeti nakil borcunu hiç veya gereği gibi yerine getirmemiş olması halinde B.K.nun 96 ve devamı maddelerine dayanmak mümkündür. Ancak pratik bazı düşüncelerle zapta karşı tekeffül hakkında özel hükümler konulmuş ve alıcıya ek bir korunma sağlanmıştır. Burada B.K. 96. maddedeki esasın aksine, kural olarak, kurtuluş beyyinesi yoktur, usul sadeleştirilmiştir ve zaptın hukuki sonuçları kesin biçimde belli edilmiştir. Satıcının zapta karşı tekeffül borcu kanuni bir borçtur. Satıcının bu hususta ayrıca taahhütte bulunmasına gerek yoktur.
Bu arada, zapta karşı tekeffül hükümlerinin ( B.K. m. 189 vd. ) tapuya kayıtlı taşınmazların satışında da ( B.K. m. 217 ) doğrudan doğruya uygulanacağını belirtmekte yarar vardır.
Satıcının zapta karşı tekeffül borcundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için tekeffülün şu maddi şartlarının gerçekleşmesi gerekir:
1. Satılan mal alıcıya teslim edilmiş bulunmalıdır. Zapta karşı tekeffül borcu ikincil ( tali ) nitelikte bir borç olduğundan, satılanın teslim edilmemesi durumunda, alıcı, yalnızca B.K. m. 96 ve ardından gelen hükümlere dayanarak satıcıya başvurabilir. Üçüncü kişinin hak iddiasını alıcıya karşı ileri sürebilmesi, ancak satılanın alıcı tarafından teslim alınması durumunda söz konusu olabilir. Açıktır ki, satılan henüz satıcının elinde bulunuyorsa, üçüncü kişinin hak iddiasını alıcıya değil satıcıya yöneltmesi gerekir. İşte böylece üçüncü kişi satılana el koymuş olursa, alıcı, zapta karşı tekeffül kurallarına dayanamaz. Satıcı, ancak borca aykırılıktan ötürü, B.K. m. 96 ve ardından gelen hükümler uyarınca sorumlu tutulabilir.
2. Üçüncü kişinin satılan şey üzerinde zaptı sağlayacak bir hakkı bulunmalıdır. Şeyin tamamı veya bir kısmı üzerinde mülkiyet, rehin hakkı, intifa veya taşınmazlarda öteki irtifak hakları, tapu siciline şerh verilen şahsi haklar ( MK. m. 919 ) zaptı sağlayacak haklardandır.
Üçüncü kişinin satım konusu mal üzerinde ileri sürdüğü hakkın zaptı sağlayacak çeşitten, yani nesnel ( ayni ) bir hak ya da tapu siciline şerh verilerek üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilecek hale getirilmiş bir kişisel hak olması gerekir. Bu sebeple yalın kişisel haklara dayanılarak ya da hiç bir hakka dayanılmaksızın yapılan zaptlardan satıcı sorumlu değildir. Ancak sözleşmenin kurulması sırasında var olan nesnel haklarla, tapu siciline şerh edilmiş kişisel haklar yönünden bu sorumluluk söz konusudur.
3. Satıcının zapta karşı sorumlu olabilmesi için, satım konusu mal üzerinde üçüncü kişilerin ileri sürdükleri haklar, satım sözleşmesinin kurulmasından önce kazanılmış ve sözleşmenin yapılması sırasında da mevcut olmalıdır ( B.K. m. 189/1 ). Sözleşmenin kurulmasından sonra, üçüncü kişilerin satım konusu mal üzerinde hak kazanmaları karşısında, artık zapta karşı yükümlenme dolayısıyla değil, satıcının borca aykırı davranışı dolayısıyla ( B.K. m. 96 vd. ) sorumluluğu yoluna başvurulabilir.
4. Üçüncü kişinin hakkının varlığı, alıcı tarafından akdin kurulması zamanında bilinmemelidir. Biliniyorsa satıcının ayrıca tekeffül taahhüdünde bulunmuş olması şarttır.
5. Üçüncü kişinin zapt girişimi dava yoluyla olmalıdır. Çünkü İsviçre Borçlar Kanununun 194. maddesinin 2. fıkra hükmü, Borçlar Kanunumuzun 191. maddesine alınmamıştır. Bu sebeple alıcının herhangi bir davaya muhatap olmadan satılanı üçüncü şahsa bırakması halinde, tekeffül hükümlerine başvurması mümkün değildir ( Haluk Tandoğan, Borçlar Hukuku..., s. 150- 156; Aydın Zevkliler- Ayşe Havutçu, Özel Borç İlişkileri, 9. Bası, Ankara 2007, s. 124; Turgut Uygur, Sorumluluk ve Tazminat Hukuku, cilt: 4, Ankara 2003, s. 4645- 46; Fahrettin Aral, a.g.e., s. 49; Mustafa Reşit Karahasan, a.g.e., s. 135- 140 ).
Tekeffülün ihbar ve ispat külfeti olmak üzere iki şekil şartı bulunmaktadır. Satıcının zapta karşı tümüyle sorumlu tutulabilmesi için, alıcı üçüncü kişiler tarafından mala ilişkin olarak aleyhine açılan davaları satıcıya ihbar etmelidir. Eğer buna uyulmazsa, satıcı, dava kendisine ihbar edilseydi ne derece elverişli bir sonuç sağlayacak olduğunu kanıtladığı oranda sorumluluktan kurtulur ( B.K. m. 190/3 ). Dolayısıyla alıcının davayı hiç veya vaktinde ihbar etmemesi halinde, satıcı kendisine zamanında haber verilmiş olsa idi ne dereceye kadar daha elverişli bir sonuç elde edilebileceğini ispat ederse sorumluluktan o derecede kurtulur. Demek ki, ihbarın yapılmaması halinde, alıcının hakları mutlaka tamamen ortadan kalkmamakta, alıcı ancak satıcı daha elverişli sonuç alınacağını ispat ettiği takdirde ve oranda bu hakları kaybetmektedir.
İspat külfeti yönünden hukukumuzda dava dışı zapt olayının ispatı kabul edilmediğinden, alıcı zapt durumunu mahkeme kararı ile ispatlayabilecektir.
Somut olay bakımından üzerinde durulması gereken bir diğer konu da tamamen zapt halidir. Tamamen zapt hali, şeyin tamamı üzerinde üçüncü kişinin mülkiyet hakkının sabit olması halinde söz konusu olur. Satılanın tamamen zaptı satım akdinin münfesih olması sonucunu doğurur ve alıcı da akdin hüküm ifade etmemesinden doğan bütün haklara sahip olur.
Bu haklar B.K.nun 192/1. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, alıcı ödediği semeninin faiziyle birlikte geri verilmesini, satılan üzerinde yaptığı ve üçüncü kişiden alamadığı masrafları, satılanın zaptından doğrudan doğruya doğan diğer zararları ( noter, pul, tanık masrafları gibi ), davayı satıcıya ihbar etmekle, kaçınılması mümkün olanlar müstesna olmak üzere muhakeme masrafları ve avukatlık ücreti ile muhakeme dışındaki masrafları isteyebilir. Burada sözü edilen durumlarda satıcının kusuru aranmamaktadır. Ancak, B.K.nun 190/2. maddesinde düzenlenen satıcının müspet ( olumlu ) zarar sebebiyle sorumluluğunda satıcı kusursuzluğunu ispat ederek bu sorumluluktan kurtulabilir. Bu sebeplerle burada davacının talep edebileceği zarar menfi zararı olacaktır. Menfi zarar, akit yapılmasaydı uğranılmayacak olan zarar olduğuna göre, davacı davalının gerçek zararını karşılamalıdır. Bu ilkeyi Yargıtay 13. Hukuk Dairesi bir kararında "davacının taşınmaz elinden alınması dolayısıyla mal varlığındaki eksilme, taşınmazın zapt yoluyla 3. kişiye geçtiği tarihteki rayiç değerinden oluştuğunu" ( Y. 13. HD., 2.3.1987 T., 2352 E., 2639 K. ) belirterek rayiç değerin karşılanması gerektiğini belirtmiştir.
Bu aşamada, müspet ve menfi zarar kavramlarına ilişkin şu genel açıklamaların yapılmasında yarar bulunmaktadır.
Müsbet zarar; borçlu edayı gereği gibi ve vaktinde yerine getirseydi alacaklının mameleki ne durumda olacak idiyse, bu durumla eylemli durum arasındaki fark müsbet zarardır. Diğer bir anlatımla müsbet zarar, sözleşmenin hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesinden doğan zarardır: kuskusuz kar mahrumiyetini de içine alır ( Haluk Tandoğan, Türk Mesuliyet Hukuku, s. 426- 427 ). Örneğin davacı davalının sözleşme gereği kabul ettiği fiyattan malı alamayınca başkasından ve daha fazla fiyatla almak zorunda kalması halinde bu iki fiyat arasındaki fark onun müsbet zararıdır. Davacının mamelekinde, sözleşme yerine getirilseydi bulunacağı duruma göre bir azalma olmuştur. İşte müsbet zarar bu iki bedel arasındaki farktan ibarettir.
Müsbet zarar, alacaklının ifadan vazgeçerek zararının tazminini istemesi halinde söz konusu olur. Sözleşme ortadan kalkmamaktadır, yalnız alacaklının ifaya ilişkin talep hakkının yerini müsbet zararının tazminine dair talep hakkı olmaktadır. Burada sözleşmenin feshedilmemesinden değil, borcunun ifa edilmemesinden doğan zararın söz konusu olduğu gözardı edilmemelidir.
Menfi zarar; uyulacağı ve yerine getirileceğine inanılan bir sözleşmenin hüküm ifade etmemesi ve yerine getirilmemesi yüzünden güvenin boşa çıkması dolayısıyla uğranılan zarardır. Başka bir anlatımla sözleşme yapılmasaydı uğranılmayacak olan zarardır. Menfi zarar borçlunun sözleşmeye aykırı hareket etmesi yüzünden sözleşme hüküm ifade etmemesi dolayısıyla ortaya çıkar ( Haluk Tandoğan, Türk Mesuliyet Hukuku, s. 427 ). Bu husus Borçlar Kanununun 108. maddesindeki düzenlemeden kaynaklanmıştır: burada alacaklı sözleşmenin hükümsüzlüğünden kaynaklanan zararının tazmini söz konusudur. Çünkü sözleşme fesih edilerek hükümsüz olduktan sonra tekrar sözleşmeye dayanarak borcun ifa edilmemesinden doğan zarardan söz edilemez; istenilecek zarar menfi zarardır.
Diğer bir söyleyişle, genel olarak menfi zarar, sözleşmenin kurulmamasından veya geçerli olmamasından; müspet zarar ise, ifa edilmemesinden doğan zararı ifade eder ( Fikret Eren, Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, 8. Baskı, s. 482 ).
Menfi zarar kavramına şunların gireceği kabul edilmektedir ( Haluk Tandoğan, Türk Mesuliyet Hukuku, s. 427- 428 ):
a-) Sözleşmenin yapılmasına ilişkin giderler: Harçlar, posta giderleri, noter ücreti gibi.
b-) Sözleşmenin yerine getirilmesi ve karşılık edanın kabulü için yapılan masraflar.
c-) Sözleşmenin yerine getirilmesi dolayısıyla uğranılan zarar: gönderilen şeyin yolda kaybolması gibi.
ç- Sözleşmenin geçerliğine inanılarak başka bir sözleşme fırsatının kaçırılması dolayısıyla uğranılan zarar; hükümsüz sayılan sözleşmeyle satın alınan şey, örneğin o zaman başkasından 100 liraya alınabilirken şimdi 120 liraya alınabilmesi.
d-) Başka bir sözleşmenin yerine getirilmemesi dolayısıyla uğranılan zarar.
e-) Dava masrafları ( Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 17.1.1990 gün ve 1989/13-392 esas, 1990/1 karar sayılı ilamı ).
Bu genel açıklamalar karşısında somut olay değerlendirildiğinde; davacı alıcı ile davalı satıcı arasındaki tapulu taşınmazın satışına ilişkin sözleşmenin tapu sicil memuru huzurunda düzenlendiği, taşınmazın satımını engelleyen yasal bir engelin satış anında bulunmadığı tapu kayıtlarından anlaşılmaktadır. Taşınmazın bulunduğu bölgede yapılan ve tapuya şerh verilmeyen orman sınırlandırmasının bu kapsamda yapılan satım akdini hükümsüz kılmayacağı, tarafların hileli bir eylemlerinden söz edilmediği gibi devletin geçersiz bir sözleşme düzenleyeceği de kabul edilemez. Bu sebeple yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılan ve yapıldığı tarihte konusu hukuki veya fiili sebeplerden dolayı imkansız olmayan bu sözleşmenin geçerli olduğu sonucuna varılmalıdır.
Hal böyle olunca geçerli olarak kurulan bu sözleşmenin konusunu oluşturan taşınmazın üçüncü bir kişi tarafından satım anından önceki bir ayni hakka dayanarak alıcının elinden alınması hali zapt durumunu oluşturmakta olup, bu durum satıcının zapta karşı tekeffül sorumluluğunu doğurmaktadır.
Bu durumda sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması mümkün değildi. Çünkü, sebepsiz zenginleşme geçerli olmayan ve tahakkuk etmemiş yahut varlığı sona ermiş bir nedene ya da borçlu olunmayan bir şeyin hataen verilmesine dayalı olarak gerçekleşebilir. Ayrıca sebepsiz zenginleşme alacaklıya, ikincil ( tali nitelikte ) bir dava hakkı vermektedir. Malvarlığındaki azalmanın başka asli nitelikteki davalarla önlenmesi mümkün ise, sebepsiz zenginleşme davası gündeme gelemez.
Bu ilkenin bir sonucu olarak, sözleşmeden doğan bir ilişkinin bulunduğu hallerde tarafların sebepsiz zenginleşmeye dayanan bir talepte bulunmaları mümkün değildir. Bu sebeplerle somut olaya sebepsiz zenginleşme hükümleri uygulanamaz. Ayrıca, borçlunun tekeffülü durumu B.K.nun 189 ve devamı maddelerinde özel olarak düzenlenmiştir.
Somut olayda kayden satılan taşınmaz davacı alıcıya teslim edilmiş, üçüncü kişinin ( Hazinenin ) zaptı sağlayacak bir ayni hakkının bulunduğu ve bu hakkın mahkeme kararıyla da tespit edildiği, ayrıca bu hakkın satım sözleşmesinin kurulmasından önce ve kurulması sırasında da mevcut olduğu, bu hakkın varlığının gerek satıcı davalı, gerekse alıcı davacı tarafından bilinmediği, böylece borçlunun tekeffülünün şartlarının somut olayda gerçekleştiği kabul edilmelidir.
Alıcının ihbar külfetine gelince, somut olayda davacı ile üçüncü kişi orman arasındaki dava satıcıya ihbar edilmemiştir. İhbar hususu B.K.nun 190/3. maddesinde düzenlenmiş olup, söz konusu maddeye göre; satıcı, dava kendisine ihbar edilseydi ne derece elverişli bir sonuç sağlayacak olduğunu kanıtladığı oranda sorumluluktan kurtulur. Dolayısıyla eldeki davada olduğu gibi ihbarın yapılmaması halinde, alıcının hakları mutlaka tamamen ortadan kalkmamakta, ancak satıcı daha elverişli sonuç alınacağını ispat ettiği takdirde ve oranda alıcı bu hakları kaybetmektedir. Somut olayda satıcı tarafından bu husus ispat edilemediğinden ihbarın yapılmaması alıcı aleyhine sonuç doğurmayacaktır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu somut olayda olduğu gibi başlangıçta geçerli olarak kurulan ancak, sonradan hükümsüz hale gelen bir sözleşmede zararı şu şekilde belirlemiştir. "Bir sözleşmenin başlangıçta geçerli olarak kurulmasına rağmen daha sonra ortaya çıkan nedenler dolayısı ile imkansız hale gelmesi durumunda, davacı gerçek ve güncel müspet zararını talep edebilmelidir" ( Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 29.9.2010 gün ve 2010/14-386 esas, 2010/427 karar sayılı ilamı ).
Buradaki ilke; zarar doğurucu eylem, zarar görenin malvarlığında ne miktarda bir azalmaya sebep olmuş ise, zarar verenin tazminat borcu da, o miktarda olmalıdır. Öyle ise, oluşan gerçek zarar ne kadarsa, tazminat da o kadar olacaktır. Bir başka değişle, ödenecek tazminat o miktarda olmalıdır ki, eğer zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin malvarlığı ne durumda olacak idiyse, ödenecek tazminatla, aynı durum tesis edilebilsin ( Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 5.3.2003 gün ve 2003/19-152 esas, 2003/125 karar; 29.9.2010 gün ve 2010/14-386 esas, 2010/427 Sayılı ilamları ).
Hal böyle olunca, davacının ödediği satış bedelinin Özel Dairece başlangıçtan itibaren geçersiz satışlarda uygulanması gereken denkleştirici adalet ilkesine göre; enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artış, maaş artışları gibi ekonomik etkenlerin ortalamaları esas alınarak bulunacak bedelin davacının gerçek zararını karşılamadığı ortadadır.
Somut olayda, davacı alıcı ile davalı satıcı arasında tapuda yapılan gayrimenkul satım sözleşmesinin başlangıçta geçerli olarak kurulmasına ve taşınmazın davacıya teslim edilmesine rağmen daha sonra üçüncü kişinin ( Hazinenin ) satım anında ve öncesinde mevcut olan, alıcı ve satıcının da bilmediği, bir ayni hakka dayanarak taşınmazın mahkeme kararı ile davacının elinden alınması söz konusudur.
Bu durumda mahkemece, zapta karşı tekeffül hükümleri uygulanarak davacının gerçek ve güncel müspet zararına hükmedilmesi yönündeki kararı sonucu itibariyle usul ve yasaya uygun olup, direnme kararı yerindedir.
Ne var ki, tazminat miktarına ilişkin temyiz itirazları Özel Dairesince incelenmediğinden, dosyanın bu yönde inceleme yapılmak üzere Özel Dairesine gönderilmesi gerekir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle direnme kararı yerinde olup, işin esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 13. HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine, 15.12.2010 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY :
233 parsel sayılı taşınmazın, 14.7.1972 tarihinde Hüseyin Bozkurt adına tapulama tesbiti yapılıp kesinleşmesinden sonra Hüseyin Bozkurt mirasçıları tarafından, 1.7.1994 tarihinde Hüseyin Sedat Y.'ya, onun tarafından da 21.11.1996 tarihinde davacı Ulukartal A.Ş satıldığı, Orman Genel Müdürlüğünün Ulukartal A.Ş aleyhine 15.3.2001 tarihinde tapu iptali davası açtığı, yapılan yargılama sonucunda 28.5.2002 tarihinde 233 parselin orman niteliği ile Hazine adına tesciline karar verildiği, bu kararın davalı tarafça temyizi üzerine 20. Hukuk Dairesi'nin 14.11.2002 tarihli kararı ile hükümün onandığı, karar düzeltme yoluna gidilmeyerek hükümün kesinleştiği, bu aşamadan sonra Ulukartal AŞ'nin satıcı Hüseyin Y., Orman Genel Müdürlüğü ve Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü aleyhine taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi için bu davayı açtığı, mahkemece; Orman Genel Müdürlüğü ve Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü aleyhine açılan davanın reddine, Hüseyin Y. aleyhine açılan davanın ise taşınmazın davacı adına olan tapusunun iptal tarihi itibariyle rayiç değeri belirlenip taleple bağlı kalınarak 10.000.000 TL'nin tahsiline karar verildiği, hükümün davalı Hüseyin Y. tarafından temyizi üzerine, Dairemizin 25.2.2010 tarihli kararı ile "..satış sözleşmesinin mutlak butlanla makul olması sebebiyle davalı satıcının satış bedelini iadesinin kapsamının denkleştirici adalet ilkesi hükümleri gereğince belirlenmesi gerektiği." gerekçesiyle hükmü oyçokluğu ile bozduğu dosya içeriği ile sabittir.
Uyuşmazlık, mutlak butlanla makul bir sözleşmede satış bedelinin iadesinde, geçerli sözleşmelerde olduğu gibi taşınmazın rayiç bedelimi yoksa geçersiz sözleşmelerde olduğu gibi denkleştirici adalet ilkesinin uygulanacağını konusundadır.
T.M.K. 775-999 maddeleri ile 3402 Sayılı Kadastro Kanununun 16. maddesinde Kamu Malları ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Bu yasal düzenleme ile Kamu mallarının neler olduğu sayıldıktan sonra, ormanlarında devletin hüküm ve tasarrufunda olan kamu malı olduğu, özel kanun hükümlerine tabi bulunduğu açıklanmıştır.
Bir malın kamu malı olarak kabulü halinde, o mal üzerinde, özel mülkiyet kurulamaz, kazandırıcı zamanaşımı ile mülkiyet kazanılamaz, yetkili mercilerce, yöntemine uygun olarak kamu malı olmaktan çıkarılmadıkça temlik edilemez. Bu bağlamda yetkili idare organlarınca kamu malı olmaktan çıkarılmayan bir taşınmaz her nasılsa tapu siciline özel mülk olarak tescil edilse dahi, bu durum taşınmazın kamu malı olma özelliğini, diğer bir deyişle hukuksal durumunu değiştirmez. ( HGK. 18.10.1989 tarih 1989/1-419-528 Sayılı kararı 21.2.1990 tarih 1989/1-700 1990/101 Sayılı kararı ) Keza böyle bir taşınmazın tapudaki kayda dayanılarak devralınması halinde T.M.K.1023 maddesindeki iyiniyet ve tapu siciline güven ilkesi uygulanmaz.
Bu sebeple ki somut olayda davaya konu taşınmaz, tapuya özel mülk olarak tescil edildikten sonra, sicilde iki defa intikal görmesine rağmen Orman Genel Müdürlüğünce kayıt maliki aleyhine Bornova 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2001//210 esas sayılı dava dosyasında açılan tapu iptali ve tescil davasında, özel hukuk tüzel kişisi adına olan tapu kaydının iptali ile bu taşınmazın orman niteliği ile Hazine adına tesciline karar verilmiş, bu karar Yargıtay 20. Hukuk Dairesi 14.11.2002 tarih 7090/9146 Sayılı kararı ile onanmıştır.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi 13.7.2006 tarih 2006/7817-10533 Sayılı kararında da "..Devletin hüküm ve tasarrufunda bulunan kamu malı niteliğinde ki ormanların bu yasada hüküm bulunmayan hallerde özel yasa hükümlerine tabi olacağı, HGK 24.3.1999 gün 1999/1-170-167 Sayılı kararında belirtildiği gibi aslında özel mülkiyete konu olmayan taşınmazlar her nasılsa özel mülk olarak tapuya tescil edilmiş olsa bile bu durum taşınmazın niteliğini değiştirmeyeceğinden tescil işlemi yok hükmündedir. Bu tür taşınmazlar hakkında T.M.K.1023 maddesindeki iyiniyet iddiasında bulunulamayacağı" vurgulanmıştır.
Prof. Dr. Mehmet Ünal Orman Hukuku adlı eserinin 36. sayısında ".. Ormanların tabi olduğu hukuki rejim kamusal nitelik taşımaktadır. Bu niteliğin iki sonucu vardır. Bunlardan biricisi söz konusu hukuki rejimin ormanlara uygulanması zorunlu olup bu kurallara aykırı anlaşmalar mutlak butlanla batıldır. İkinci sonucu ise ormanların tabi olduğu hukuki rejimin bölünmezliği, başka bir ifadeyle bu rejimin kısmen uygulanıp kısmen uygulanmamasının söz konusu olmamasıdır." Diyerek, Yargıtay uygulaması ile aynı düşünceyi paylaşmıştır.
Bu açıklamalardan sonra davacı Ulukartal A.Ş ile davalı Hüseyin Y. arasındaki satım akdinin geçerliliği hakkında hukuki nitelendirilmesinin yapılması gerekir.
Hukukumuzda sözleşme serbestisi ilkesi mevcut olup Anayasal güvence altındadır. ( Anayasa Madde 48 ) Buna göre taraflar B.K.19-20 maddeleri gereğince bir sözleşmenin konusunu kanunun gösterdiği sınırlar içinde serbestçe belirleyebilir. Kanunun kati suretle emreylediği hukuki kaidelere veya kanuna muhalefet, ahlaka ( adaba ) veya umumi intizama yahut şahsi hukuka Müteallik haklara mügayir bulunmadıkça iki tarafın yaptıkları mukaveleler muteberdir denilmek suretiyle sözleşmenin kanuna aykırı olmaması gerektiği kabul edilmiştir.
Yukarıda açıklandığı üzere kamu malı niteliğindeki orman üzerinde özel mülkiyet kurulması sonucunu doğuracak sözleşme yapılamaz. Yasa koyucu bu nitelikle sözleşme yapılmasını yasaklamış, sözleşme serbestisini sınırlamıştır. Bu düzenlemeye rağmen yapılan sözleşme ise B.K. 20. maddesi gereğince mutlak butlanla maluldur.
Mutlak butlanla malül bir sözleşme taraflarca ileri sürülmese dahi mahkemece resen gözetilir. Tam butlan sonuçlarını kendiliğinden doğurduğu için bir sözleşmenin tam butlanını dava etmeye gerek yoktur. Butlan iddiası zamanaşımına uğramaz. Butlan herkese yani hem taraflara hem de 3. kişilere karşı ileri sürülebilir. Tam butlanla sakat bir sözleşmeye dayanak tazminat istenemez. ( Borç sözleşmelerin kısmı Butlanı Dr. Veysel Başpınar 1998 sayfa 25-26 )
Tarafların mutlak butlanla batıl olma sonucunu doğuran nedeni, somut olaydaki gibi satın akdine konu taşınmazın orman niteliğinde kamu malı olduğu dolayısıyla satılamayacağı hususunu bilmiyor olmaları, dahası böyle bir sözleşmeyi kendi aralarında geçerli saymalarının dahi sonuca herhangi bir etkisi yoktur. Yine bu nitelikteki bir sözleşmenin ifa edilmiş olması da anılan sonuç yönünden önem taşımaz.
Kanuna aykırılık sebebiyle mutlak butlanla batıl bir sözleşmeye konu malın 3. kişi tarafından hukuka uygun sebep ve yollarla zapt edilmesi halinde B.K. 192. maddesindeki zapta karşı tekeffül hükümleri uygulanmaz. B.K. 192. maddesi hukuken geçerli sözleşmelerde uygulanır. Geçersiz sözleşmelerde ise taraflar birbirlerine verdiklerini sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre iadesini isteyebilir. Somut olayda davacıya satılan taşınmaz zapt edildiği için davacının taşınmazı iade yükümlülüğü kalkmıştır. Buna karşılık davalı satıcı satış bedelini denkleştirici adalet ilkesi uyarınca, iade etmelidir. Satış tarihindeki satış bedelinin alım gücü ile iade edilmesi gereken tarihteki satış bedelinin alım gücü birbirine uyumlu olmalıdır. ( HGK. 2003/13-414-410 Sayılı 11.6.2003 tarihli kararı )
Açıklanan bu gerekçelerle satış sözleşmesinde davalının satış bedelinin iadesi borcunda iadenin kapsamını denkleştirici adalet ilkesi gereğince saptanması gerektiğinden, iadenin kapsamını taşınmaz rayiç bedeli olması gerektiğine dair sayın çoğunluğun düşüncesine katılamıyorum.
KARŞI OY :
Dava yasalar gereğince devlet kurumları tarafından tapuya bağlanıp kişiler adına tescil edilen veya kesinleşmiş yargı kararları gereğince kişiler adına tescil edilen taşınmazlar ile ilgili tapu kayıtlarının sonradan orman, öncesi itibariyle orman sayılan, mera, dere yatağı, deniz kıyısı, taşlık, kayalık gibi, devletin hüküm ve tasarrufu altında olması lazım gelen ve kişiler adına tapuya tescil edilmeyecek veya zilyetlikle iktisap edilmeyecek yerlerden olduğu gerekçesi ile kişiler adına tapu tesisi yapılmış ve tescil edilmiş taşınmazlara ilişkin tapu kayıtlarının iptali ve bu taşınmazların nitelikleri göz önüne alınarak hazine veya belediye adına tapuya tescili, tapulama harici bırakılması veya sınırlandırılması kararı sebebiyle tapulu taşınmazları elinden alınan kişilerin zarara uğradıklarını ileri sürerek açmış oldukları tazminat davasıdır.
Kişiler adına tapuya tescil edilmiş olmaları sebebiyle özel mülkiyet haline gelmiş taşınmazlar ve bunlara ilişkin tapu kayıtları; "Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır, aksi halde, tazminat ödenmesi açıkça zorunlu kılınmaktadır" şeklindeki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ( 1 ) numaralı protokolünün 1. maddesinin ve "Devlet ve kamu tüzel kişileri kamu yararının gerektirdiği hallerde gerçek karşılıkları peşin ödemek şartı ile özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını kanun ile gösterilen esas ve usullere göre kamulaştırmaya ve bunlar üzerine idari irtifaklar kurmaya yetkilidir" hükmünü içeren T.C. Anayasası'nın 46. maddesinin teminatı altındadır.
Kişiler adına oluşturulan özel mülkiyetin belgesi olan tapu kayıtlarının, yasalar gereğince devlet kurumları tarafından veya kesinleşmiş mahkeme kararları ile kişiler adına tescil edilirken yanlışlık yapıldığı veya kişiler adına tescili mümkün olmayan devletin hüküm ve tasarrufu altında olması lazım gelen yerlerden olduğu gerekçeleri ile "yok hükmünde" veya "geçersiz" olduğu kabul edilerek iptal edilmeleri kazanılmış haklara ve hukuka aykırılık sebebiyle mümkün olmadığı gibi, doğru da değildir.
Devletin kurumları tarafından yasalar ve yasaları uygulayan mahkemelerce verilen kesinleşmiş mahkeme kararları gereğince özel mülkiyet olarak kişiler adına tescil edilen taşınmazların özel mülkiyete konu olamayacak, devletin hüküm ve tasarrufu altında olan yerlerden olduğu gerekçesiyle iptali, devlet kurumlarının ve mahkemelerin hatasının yıllar sonra kendisine tapu verilen vatandaşa yüklemek devletin güvenirliği ve devamlılığı ilkesine de aykırılık oluşturur.
Yukarıda açıklanan ve davanın konusunu teşkil eden taşınmazlarla ilgili olarak elinde tapu kaydı bulunan kişinin ilk malik veya el değiştirme sebebiyle sonraki malik olmasının veya iyi niyetin sonuca hiçbir bir etkisi yoktur. Zira özel mülk olmayacak devletin hüküm ve tasarrufu altında olan yerleri vatandaşın bilmesi gereğinin kabulü hususu tapu tesis edilirken veya mahkemece tescil kararı verilirken yasaları daha iyi bilmesi gereken devlet kurumlarının veya mahkemelerin bu durumu bilmeyerek hareket etkileri açılan tapu iptal davalarında meşru ve kabul edilir bulmak yukarda açıklanan devletin güvenirliği ve hukuk devleti ilkeleri ile bağdaşmaz.
Yukarıda belirtilen taşınmazların vatandaşlar adına tapuya bağlanmasına ilişkin yasalar ile tescile karar veren mahkemelerin uyguladığı yasaların sonradan Anayasa Mahkemesi kararları gereğince iptal edilmiş olmaları veya anılan taşınmazlarla ilgili yeni yasal düzenlemeler yapılması Anayasa Mahkemesi kararlarının geriye doğru uygulanamayacak olması yanında, yanlış da olsa yasa ile veya yasalara dayanan kesinleşmiş yargı kararları ile oluşan kazanılmış haklara etkisi olmaz. Tapu kayıtlarının yargı yolu ile bedelsiz olarak iptaline karar verilemez. Zira yargının görevi yasaları uygulamaktır. Yasalar gereğince devlet kurumları tarafından tesis ve tescil edilen veya yasaları uygulayan mahkeme kararları gereğince kişiler adına tescil edilen tapu kayıtlarının iptaline karar vermek yasaları uygulamamak veya diğer bir deyişle yargının yasama organının üzerine çıkarak yetkili ve görevli olmadığı halde yasalara aykırı karar vermek olur.
Yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi, hatalı da olsa tapuya tescil edilen yerlerle ilgili vatandaşlar adına olan tapu kayıtlarının somut davalarımızda olduğu gibi, "yok hükmünde" veya "geçersiz" olduğu kabul edilerek yargı kararı ile geri alınmasının kazanılmış haklara ve Anayasa ile teminat altına alınmış mülkiyet hakkına aykırı olacağı açıktır. Ancak, hatalı olarak tesis ve tescil edildiği düşünülen orman, orman sayılan, mera, kıyı, dere yatağı, taşlık, kayalık gibi taşınmazlar özel mülk olamayacak ve bütünlüğü bozacak nitelikte ise, bu gibi yerlerin geri alınması kamulaştırılarak veya yine bedel veya başka yerlerden emsal taşınmaz vermek suretiyle geri alınmalarını öngören yasalar çıkararak olabilir. Yoksa yasalara aykırı ve yasamanın üzerine çıkılarak bu gibi oluşmuş tapu kayıtlarının " yok hükmünde" veya "geçersiz" sayılmak suretiyle yargı kararı ile olamaz.
Ancak uygulamada, yasalara aykırı olarak yargı kararı gereğince tapuları iptal edilen vatandaşların açtıkları bedel ( tazminat ) davalarında iptal edilen tapu kayıtları taşınmazların devletin hüküm ve tasarrufu altında olması lazım gelen yerlerden olduğunun vatandaşlar tarafından bilinmesi gerektiği düşüncesi ile reddedilmekte ve bu kararlar da Yargıtay'ın bazı daireleri tarafından onanmaktadır. Kanaatimce bu uygulama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ( 1 ) numaralı protokolünün 1. maddesine ve T.C. Anayasası'nın 46. maddesine açıkça aykırılık teşkil etmektedir.
Türk yargısının bu şekilde kazanılmış hak olarak özel mülkiyet haline gelmiş taşınmazlara ait tapu kayıtlarını iptal etmesi, tapu iptali sonucu açılan bedel ( tazminat ) davalarını reddetme biçimindeki uygulamasının devletimize zarar verdiği kanaatindeyim. Zira tapusu iptal edilen ve kendisine bedel ( tazminat ) ödenmeyen vatandaşlarımızın AİHM'de açtıkları davalarda AİHM'ce devletimiz daha yüksek oranda tazminatlara veya yargılama giderlerine mahkum edilmektedir. Bu durum sonuçta devletin daha fazla zararına yol açmaktadır.
Keza, açılan tazminat, bedel davalarında, davacı taşınmazın tesis ve tesciline ilişkin idari işlemden kaynaklanan zararı değil tapuda adına tescilli olan taşınmazın tapusunun sonradan bedelsiz olarak adli yargı mahkemelerince iptal edilmek suretiyle elinden alınması sebebiyle taşınmazın bedelini istediğinden tapunun mahkemece iptali de idari bir işlem olmadığından bedele ilişkin açılacak bu davaların idari yargıda değil adli yargıda görülmesi gerekir.
Ayrıca uygulamada, T.M.K.nın 1007. maddesine dayanılarak açılan bu tazminat davalarında, "özel mülkiyete konu olamayacak davaya konu yer, davacı tarafından bilinerek satın alınmış olmakla" denilerek mahkemece, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince de kabul edilen ve taşınmazın değeri ile orantılı olarak tespit edilen makul değerden uygun bir indirim yapılmakta veya temyiz üzerine Yargıtay'ın ilgili dairesince indirim yapılmak üzere karar bozulmaktadır. Tapu tescil bilgilerine göre taşınmazı satın alan kişinin kötü niyetli olduğu, ( tapu kaydındaki tescilin yolsuz olduğunu bildiği ) iddia ve ispat edilmediği sürece aleni olan tapu kayıt bilgilerine göre taşınmazı satın alan kişinin kötü niyetli olduğunun kabulü mümkün olmadığı gibi, taşınmazın değeri ile orantılı olarak tespit edilmiş makul değerden ayrıca indirim yapılması hakkaniyete, davanın mahiyetine ve T.M.K.nın 1007. maddesine uygun değildir.
Sonuç olarak; hatalı ve yanlış olarak verildiği düşünülse dahi yasalar gereğince devlet kurumları tarafından vatandaşlar lehine tesis ve tescil edilen taşınmazlar ile kesinleşmiş mahkeme kararları gereğince vatandaşlar lehine tescil edilen taşınmazlara ait tapu kayıtları, özel mülk halini alma suretiyle kazanılmış hak oluşturacaklarından hiç bir gerekçe ile "yok hükmünde" veya "geçersiz" sayılmaz. Tapu kayıtları bedelsiz olarak iptal edilmez. Her nasılsa tapu kayıtlarının iptal edilmesi üzerine açılan bedel ( tazminat ) davaları reddedilemez. Aksi düşünce hukuk devletinin güvenirliliği ve devamlılığı ilkesine aykırılık teşkil eder.
Konumuz olan ve özel mülkiyeti halini almış olan taşınmazların bu halde bulunmaları kamu düzenine, kamu yararına aykırılık teşkil ediyorsa, o takdirde çözüm, yargı kararı ile tapu kayıtlarının iptali olmayıp, T.C. Anayasası'nın 46. maddesine uygun olarak kamulaştırma yolu ile veya yine bedel veya başka yerlerden emsal taşınmaz vermek suretiyle geri alınmasını öngören yasalar çıkarmak yolu ile olabilir. Hukuk devleti olmanın gereği de bu çözüm yoludur.
Somut olayımız ve yukarıdaki açıklamalarım göz önüne alındığında, davaya konu taşınmazın tapusunun satıcı adına devlet ( organları ) tarafından tesis ve tescil edilmiş olması, aleni olan tapu kayıtlarına güvenerek davacı alıcı tarafından resmi tapu akdi gereğince satın alınmış olmasına rağmen, orman olduğu gerekçesi ile davacı alıcının tapu kaydının iptal edilerek taşınmazın maliye hazinesi adına tapuya tescil edilmiş olması karşısında zarara uğrayan davacı alıcı olduğu gibi, zenginleşen ise maliye hazinesi olduğundan bu davanın T.M.K.nun 1007. maddesi gereğince maliye hazinesine karşı açılması ve maliye hazinesi hakkında hüküm kurulması gerekir. Satış akdine dayanarak taşınmazı davacı alıcıya satan önceki malike dava açılamaz. Açılsa dahi reddedilmesi gerekir. Zira, maliye hazinesinin kusuru sonucu kişisel mülkiyete konu olabilecek taşınmaz olarak satıcı kişi adına tesis ve tescil edilen taşınmazın tapu kaydı karşısında gerek satıcı ve gerekse alıcı maliye hazinesine karşı aynı konumdadır. Diğer bir deyişle her ikisi de çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre bu taşınmazın özel mülke konu olamayacağını bilmesi gereken kişilerdir. Buna rağmen davacı alıcı kabule göre taşınmazın elinden alınacağını bilerek bu taşınmazı aldığına göre, B.K.nun 197. maddesi gereğince satıcı taşınmazın bu şekilde tamamen zapt edilmesinden sorumlu değildir. Yine, davalı satıcı maliye hazinesi tarafından ( Devlet tarafından ) kendi adına tesis ve tescil edilen taşınmazın aleni olarak tapu kaydına dayanarak davacı alıcıya sattığına göre bu tapu kaydının tesis ve tescilinde bir hata varsa bu hata devlete ait olup, satıcı davalıya atfedilerek herhangi bir hatanın varlığı kabul edilemez dolayısıyla B.K.nun 192/son maddesi gereğince de davalı satıcı taşınmazın tamamen zaptından dolayı sorumlu tutulamaz.
Düşünce ve kararım yukarda açıklamaya çalıştığım gibi olup, aksi yöndeki düşünce ve kararlara katılmıyorum.
Old 27-03-2013, 18:44   #15
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Zamanaşımları konusunda bir diğer konu dosyayı inceleyen hakimlerin veya orman idaresi çalışanlarının görevlerini kötüye kullanmaları durumudur. Birçok kişi bu hallerde kamu görevlilerini muhatap alıp alamayacaklarını sormaktadırlar. Görevi kötüye kullanma durumunda zamanaşımı Türk Ceza Kanununda 8 yıldır. İleriki dönemde Bakanlığa (adalet bakanlığı) veya bu kişilerden birine telafi edilmemiş zararlar için dava yöneltilmesi gerekebilir. Örneğin hazineden bir kısım zararını alabilen kişi fazlası için başvuru yapmak isteyebilir. Bu durumda görevini kötüye kullandığı şüphesinde bulunulan kişiler hakkında suç duyurusunda bulunulması, ileriki dönemde tazminat talepleri için açılacak bir yol olarak değerlendirilebilecektir.
Old 28-03-2013, 10:57   #16
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Olayın ceza yönü değerlendirildiğinde şu hususlarda gözönünde bulundurulabilir;

Gerekçe MADDE 261.– Madde metninde, kamu görevlilerinin maddede göste*rilen fiilleri icra suretiyle kişilerin taşınır veya taşınmaz malları üzerindeki tasarruf haklarını ortadan kaldırmaları veya sınırlandırmaları suç olarak ta*nımlanmaktadır. Madde, aynı zamanda kamulaştırma hususundaki kurallara uymadan kişilerin mallarına elkonulmasını da cezalandırmaktadır.
Kişilerin malları üzerinde usulsüz tasarruf
Madde 261 - (1) İlgili Kanunlarda belirlenen koşullara aykırı olduğunu bilerek, kişilerin taşınır veya taşınmaz malları üzerinde, karşılık ödenmek suretiyle de olsa, zorla tasarrufta bulunan kamu görevlisi, fiil daha ağır cezayı gerektiren bir suç oluşturmadığı takdirde, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Suç diğer bir zarara yol açtığı takdirde
Gerekçe MADDE 151.– Madde metninde mala zarar verme suçu tanımlanmış*tır. Suçun konusu, başkasının mülkiyetinde bulunan taşınır veya taşınmaz maldır.
Suç, başkasının mülkiyetinde bulunan taşınır veya taşınmaz malın kısmen veya tamamen yıkılması, tahrip edilmesi, yokedilmesi, bozulması, kullanılamaz hâle getirilmesi veya kirletilmesiyle oluşur. Bu bakımdan, söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur. Bu seçimlik hareketlerden kir*letme, örneğin başkasına ait binanın duvarına yazı yazmak, afiş veya ilan yapıştırmak, resim yapmak suretiyle gerçekleştirilebilir.
Söz konusu suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması mağ*durun şikâyetine tâbi kılınmıştır.
Maddenin ikinci fıkrasında, mala zarar verme suçunun konusunun hayvan olması hâline ilişkin bir hüküm bulunmaktadır. Buna göre; başkasına ait bir hayvanın öldürülmesi veya işe yaramaz hâle getirilmesi yahut değe*rinde azalmaya neden olunması hâlinde, birinci fıkra hükmü uygulanacaktır.
Suçun oluşması için, haklı bir nedenin bulunmaması gerekir. Bu ba*kımdan, vahşî, yırtıcı, hastalıklı ve başı boş bırakılmış bir hayvanın öldü*rülmesi hâlinde faile ceza verilmeyecektir.
MADDE 152.– Madde metninde mala zarar verme suçunun nitelikli hâlleri tanımlanmıştır.
Verilen zararın büyük bir kitleyi etkilemesi olanaklı bulunan bu hâl*lerde, nitelikli zarar vermenin varlığı kabul edilmiştir.
Fıkranın (c) bendine göre, Devlet ormanı statüsündeki yerler hariç,ne*rede olursa olsun, her türlü dikili ağaç, fidan veya bağ çubuğuna zarar ve*rilmesi, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Devlet ormanı statüsündeki yerlerde bulunan ağaç ve fidanlara zarar verilmesi, Orman Ka*nununda ayrı suçlar olarak tanımlandığı için, bu bent kapsamı dışında mü*talâa edilmiştir.
Ağaç, fidan ve bağ çubuklarının sadece dikili olması yeterli görülmüş, meyve vermeleri koşulu aranmamıştır. Keza, bunların bulundukları yere de önem verilmemiştir. Bu itibarla, kişilerin özel mülkünde veya yol kenarla*rında, park ve bahçelerde, kamuya ait diğer alanlarda bulunan ağaçların tah*rip edilmesi hâlinde, bu bent hükmüne istinaden cezaya hükmedilecektir.
Mala zarar verme suçunun bu nitelikli hâlleri dolayısıyla soruşturma ve kovuşturma yapılması, suçun temel şeklinin aksine, şikâyete bağlı tutul*mamıştır.

Ceza Kanunu
Mala Zarar Verme
Madde 151 - (1) Başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkan, tahrip eden, yok eden, bozan, kullanılamaz hale getiren veya kirleten kişi, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan üç yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Haklı bir neden olmaksızın, sahipli hayvanı öldüren, işe yaramayacak hale getiren veya değerinin azalmasına neden olan kişi hakkında yukarıdaki fıkra hükmü uygulanır.
Mala zarar vermenin nitelikli halleri
Madde 152 - (1) Mala zarar verme suçunun;
c) Devlet ormanı statüsündeki yerler hariç, nerede olursa olsun, her türlü dikili ağaç, fidan veya bağ çubuğu hakkında,
İşlenmesi halinde, fail hakkında bir yıldan altı yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
Old 28-03-2013, 13:39   #17
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Aşağıdaki Anayasa Mahkemesi kararı idarenin el koymalarının kamulaştırmasız el koyma niteliğinde olduğunu açıklar niteliktedir. Bu sebeple tazminat yönündeki taleplerinin kamulaştırmasız el koyma hükümlerinin uygulanması gerektiği görüşündeyiz.


ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Resmi Gazete tarih/sayı: 5.10.1964/11829
Esas No. : 1963/141
Karar No. : 1964/50
Karar tarihi : 23/6/1964
Davacı : Cumhuriyet Halk Partisi T. B. M. M. Grupu
Dâvanın konusu : Orman Kanununa bazı hükümler eklenmesine ve bu kanunun birinci maddesinde değişiklik yapılmasına dair 9/7/1945 tarihli ve 4785 sayılı kanunun 3. ve 4 üncü maddelerinin Anayasa'nın 38 inci maddesine aykırı hükümlerinin iptali istenilmiştir.
Dâvanın sebebi : Davacı, kamulaştırmada gerçek karşılığın ödenmesi hakkında Anayasa'nın 38 inci maddesinde hüküm bulunduğu halde 4785 sayılı kanunun 3. ve 4 üncü maddelerinde, arazi vergisine matrah olan değerin yer aldığını; böylece maddelerin Anayasaya aykırı hükümler taşıdığını ileri sürmekte ve dâvasını bu sebebe dayatmaktadır.
İptali istenen hükümler : 4785 sayılı kanun, l inci maddesiyle - 2 nci maddede yazılı olanlar dışında kalan - gerçek veya tüzel özel kişilere, vakıflara ve köy, belediye, özel idare kamu tüzel kişiliklerine ilişkin bütün ormanların devletleştirildiğini ve hiçbir işlem bildirime lüzum olmaksızın Devlete geçtiğini göstermekte ve aşağıda yazılı 3. ve 4 üncü maddeleriyle de bu ormanların ve içindeki yapı ve tesislerin karşılıklarının ne suretle ödeneceğini belirtmektedir.
Madde 3- Devletleştirilen ormanların karşılığı 2901 sayılı kanun gereğince belirtilmiş arazi vergisine matrah olan değerdir. Şu kadarki, bu karşılık hiçbir zaman aynı ormanın 1936 Bütçe yılı arazi vergisine matrah olan değerinin iki katını geçemez. 1923 yılından sonra her ne suretle olursa olsun Hazinece satılmış veya tefviz olunmuş ormanlarda devletleştirme karşılığı, tefviz veya satış bedelidir. Ancak bu karşılık ormanın 1936 Bütçe Yılı Arazi Vergisine matrah olan değerinden aşağı olamaz. :
Devletleştirilen ormanın 1936 Bütçe Yılı Arazi Vergisine matrah tutulan değeri yoksa bu değer, Arazi Vergisi Kanunu'nun yetkilendirdiği komisyonlar tarafından ormanın 1331 yılı rayicine göre takdir edilecek de gerinin altı katı alınmak suretiyle belirtilir. 2901 sayılı kanun gereğince belirtilmiş değeri bulunmıyan ormanlarda ise bu değer o çevre içerisinde 2901 sayılı kanuna göre yapılan genel yazımın tarihi gözönünde tutularak aynı kanun hükümleri gereğince Arazi Vergisi Kanunu'nun yetkilendirdiği komisyonlarca belli edilir. Böylece ermanın birinci fıkra hükümleri dairesinde, devletleştirme karşılığı taayyün eder.
Bu takdirde yetkili komisyonlar engeç üç ay içinde karar vermek zorundadır. Bu süre içerisinde özürsüz olarak ödevini yapmayan komisyonların başkan ve üyeleri hakkında kanunu gereğince kovuşturma yapılır. Yetkili komisyonlar çalışma halinde değillerse ilgili makamlar tarafından derhal bu komisyonlar toplanılarak yukarıda gösterilen ödevler yaptırılır. Hazine ve ilgililerin 3692 sayılı kanun hükümleri dairesinde itiraz hakları saklıdır.
Madde 4- Bu kanunun yürürlüğe girmesi tarihinden başlıyarak altı ay içinde ormanların bağlı bulundukları Devlet Orman İşletmesi müdürlüklerinden yazı ile sahipleri istedikleri takdirde devletleştirilen ormanlardaki yapı ve tesislerini orman idaresi satın almak zorundadır. Bu yapı ve tesislerin satın alma karşılığına esas 1936 Bütçe Yılı Bina Vergisine matrah olan safi iratlarının on katıdır. Yapı ve tesislerin 1936 Bütçe Yılı Bina Vergisine matrah olan safi iradı bulunmadığı takdirde belirtilecek miktar beklenilmeksizin yapı ve tesislere orman idaresince el konmakla beraber bu irat 1837 sayılı Bina Vergisi Kanunu'nun yetkilendirdiği komisyonlar tarafından çevresi içerisindeki en yakın benzeri yapı ve tesisler gözönünde tutularak belli edilir. Belli edilen irat usulen kesinleştikten sonra on katı satın alma karşılığı olur. Komisyon kararlarına karşı Hazine ve mülk sahibinin 3692 sayılı kanun hükümleri dairesinde itiraz hakları saklıdır.
İnceleme : Anayasa Mahkemesi içtüzüğünün 15 inci maddesi gereğince yapılan ilk incelemede, dosyada bulunması gereken bir belgenin yapılan tebligat üzerine davacı tarafından gönderildiği anlaşıldıktan sonra düzenlenen rapor, konu ile ilgili kanun hükümleri, Büyük Millet Meclisi ve Temsilciler Meclisi tutanakları incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü :
l- Anayasa'nın 38 inci maddesi, Devletin ve kamu tüzel kişilerinin kamu yararının gerektirdiği hallerde veya çiftçinin topraklandırılması, ormanların devletleştirilmesi, yeni orman yetiştirilmesi ve iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlariyle, gerçek karşılıkları peşin ödenmek şartıyle, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmım kamulaştırmaya yetkili bulunduğunu göstermektedir.
4785 sayılı kanuna dayanılarak yapılan ve devletleştirme amacına dayanan kamulaştırmalarda da Anayasa'nın, 38 inci maddesi uyarınca, gerçek karşılığın ödenmesi gerekir. Halbuki, 4785 sayılı kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasında (Gerçek karşılık) yerine 2901 sayılı kanun gereğince arazi vergisine matrah olan değer kabul edilmiş ve bu değerin de 1936 Bütçe Yılı Arazi Vergisine matrah olan değerin iki katını geçemeyeceği belirtilmiştir.
Maddenin diğer hükümleri de 1936 değerinin belli olmaması halinde bu değerin ve 2901 sayılı kanun gereğince belirtilmiş bir değeri bulunmayan ormanların değerinin nasıl bulunacağını göstermekte ve birinci fıkra hükmünü tamamlamaktadır.
Vergi kanunlarına göre belli edilen mülk değerlerinin, mükellefin kanunî itiraz haklarını zamanında kullandığı ve biçilen değerin o günkü duruma göre yerinde bulunduğu kabul edilse bile aradan geçen zamanda, bu değerde mükellef veya vergi idaresi leh ve aleyhinde değişiklikler olabilir. Bunun içindir ki Anayasa, vergiye matrah olan değer yerine (Gerçek karşılık) la kamulaştırma yapılmasını öngörmüştür.
Kamulaştırma zorunlu bir satış olduğuna göre mülk sahibi bunu önliyecek durumda değilse de malının, o günkü gerçek değerini istemek hakkına sahiptir. Anayasa'nın 38 inci maddesi de bu hakkı korumaktadır.
4785 sayılı kanunun 3 üncü maddesinin tümü, yukarıdaki sebeplerle, Anayasa'nın 38 inci maddesi hükmüne açıkça aykırıdır.
2- 4785 sayılı kanunun 4 üncü maddesinde kamulaştırmadan söz edilmemiş sadece "Bu kanunun yürürlüğe girmesi tarihinden başlıyarak altı ay içinde ormanların bağlı bulundukları Devlet Orman işletmesi Müdürlüklerinden yazı ile sahipleri istedikleri takdirde devletleştirilen ormanlardaki yapı ve tesislerini orman idaresi satın almak zorundadır" hükmü konulduktan sonra bu yapı ve tesislerin karşılığının (1936 Bütçe Yılı Bina Vergisine matrah olan safi iratların on katı olduğu) belirtilmiştir. Maddenin diğer hükümleri de, belli olmayan 1936 iratlarının ne suretle bulunacağını göstermektedir.
Ancak, maddede sözü edilen satışın, bir kamulaştırma niteliği taşıdığı anlaşılmaktadır.
Gerçekten :
a) Bir taşınmaz mal üzerindeki yapı ve tesisler o gayrimenkulun (Mütemmim cüzüleri) dir. Devlet, bir ormanı devletleştirmek amacıyla kamulaştırınca, bu mütemmim cüzülere de malik olmuştur. O halde, kamulaştırmada bunlar kendiliğinden dahildir. Ormanın gerçek karşılığı, üzerindeki yapı ve tesislerle birlikte belli edilmek gerekir.
Bazı tesislerin taşınır mal niteliğinde oluşu da bu sonucu değiştirmez.
b) 4 üncü madde, gerçekte yapı ve tesislerin kamulaştırma dışında bırakılması amacını değil, yapı ve tesislerini söküp götürmek isteyenlere bu imkânı sağlamak amacını gütmektedir.
Nitekim, 6831 sayılı kanunla yürürlükten kaldırılmış bulunan 3116 sayılı Orman Kanununun 14 üncü maddesi de aynı maksatla düzenlenmiştir: (Devlet ormanlarının ağaçlı veyahut ormandan açılmış çıplak yerlerindeki yaylak, kışlak otlak ve sulama gibi hernevi haklarla binalar ve hızarlar ve hernevi mallar istimlak olunabilir veya bunlar mukabilinde bunların sahiplerine rızalariyle değerince arazi ve emlâk verilebilir.
Binalar ve hızarlar gibi mallarını söküp götürmek isteyenlere müsaade olunur.)
Farklı şekillerde kaleme alınmış iseler de her iki kanunda da, sahipleri tarafından kaldırılmak istenmediği takdirde yapı ve tesislerin Devlete geçmesi esasının kabul edildiği açıktır.
c) Devletleştirilen ormandaki bina ve tesislerden eski malikin yararlanması, bunların yerlerinde kullanılması yolu ile değil, sökülüp satılması veya başka yerde kullanılması yolu ile sağlanabilir. Kendisine daha uygun bir yararlanma şekli bulamayan malikin yapı ve tesislerin Devletçe satınalınmasını istemesi bunların da ormanla birlikte kamulaştırılmasına rıza gösterildiğini anlatır.
d) Kamulaştırma parası, malikin mülkiyet hakkını tam olarak karşılamalıdır. Kamulaştırılan yerlerdeki (Mütemmim cüzülerin) - kamu hizmetine yararlı olma bile - kamulaştırmaya dâhil oluşu bu esasa dayanır. Malı üzerindeki yapı ve tesisleri söküp götürmek gibi, malik yararına alınmış kanuni bir tedbir onun zararına yorumlanamaz. Bu sebeple gerçek karşılığı ödenmeksizin bu yapı ve tesislerin Devlete geçmesi kabul edilemez.
Nitekim, kısmî kamulaştırmalarda, geri kalan taşınmaz maldan yararlanamıyacağı kanısına varan malike o kısmın da kamulaştırılmasını istemek hakkını tanıyan 6830 sayılı kanunun 12 nci maddesinin son fıkrası hükmünde maliki zarardan korumak amacını gütmektedir.
Kısaca kamulaştırma, malike zarar vermiyecek şekilde uygulamak gerekir.
e) Satış, iki tarafın arzuları ve serbest iradeleriyle meydana gelen bir akittir. Bir tarafın malını elden çıkarmak diğer tarafında bunu almak zorunluğunda kalması gibi irade serbestliğini ortadan kaldıran hallerde bir satış akdi söz konusu olamaz. Malikin istediği üzerine, bina ve tesislerin Devlete geçmesini sağlayan işlem 6830 sayılı kanunun 12 nci maddesinde yazılı işlemin aynıdır. Bu işlemdeki kamulaştırma niteliği, yapı ve tesislerin devletçe satın alınması zorunluğundan çıkmaktadır.
Bütün bu sebeplerle, 4 üncü maddenin, yapı ve tesislerin karşılığını 1936 Bütçe Yılı Bina Vergisine matrah olan safi iratları esas olarak düzenliyen hükümleri Anayasa'nın, gerçek karşılık esasını kabul eden 38 inci maddesine aykırı olduğundan iptali gerekmektedir.
3- Üyelerden bazıları, kanunda bir boşluk kalacağını, yeni bir hüküm getirilmesi için yasama organına zaman bırakılmasını ve bu sebeple, iptal hükmünün yürürlüğe gireceği günün kararda gösterilmesini ileri sürmüşlerse de çoğunluk bu görüşe katılmamıştır. Çünkü kamulaştırmada aslolan istimlâk Kanunu hükümlerinin uygulanmasıdır. 4785 sayılı Kanunun kapsamına giren kamulaştırmalarda bu kanundaki özel hükümlerin uygulanması, 6830 sayılı kanunun 35 inci maddesindeki istisna hükmünün sonucudur. Dâva konusu hükümler iptal edilince istimlâk Kanunundaki genel hükümler orman kamulaştırmalarında da uygulanacaktır.
Sonuç :
1- 4785 sayılı kanunun 3 üncü maddesinin tümünün ve 4 üncü maddesinin ikinci cümlesinden başlayan ve yapı ve tesislerin karşılığını, 1936 Bütçe Yılı Bina Vergisine matrah olan safi iratları esas alarak düzenleyen hükümlerinin iptaline oybirliğiyle;
2- İptal hükmünün yürürlüğe gireceği günün ayrıca belli edilmesine yer olmadığına üyelerden ihsan Keçecioğlu, Hakkı Ketenoğlu, Ahmet Akar, Muhittin Gürün ve Ekrem Tüzemen'in muhalefetleriyle ve oyçokluğu ile;
23/6/1964 gününde karar verildi.

Başkan Vekili
Lütfi Akadlı
Üye
Rifat Göksu
Üye
İ. Hakkı Ülkmen



Üye
Şemsettin Akçoğlu
Üye
İbrahim Senil
Üye
İhsan Keçecioğlu



Üye
A. Şeref Hocaoğlu
Üye
Salim Başol
Üye
Celâlettin Kuralmen



Üye
Hakkı Ketenoğlu
Üye
Fazıl Uluocak
Üye
Ahmet Akar



Üye
Muhittin Gürün
Üye
Lûtfi Ömerbaş
Üye
Ekrem Tüzemen


MUHALEFET ŞERHİ
6830 sayılı İstimlâk Kanunu 31/8/1956 tarihinde kabul edilerek 8/9/1956 tarih ve 9402 sayılı Resmî Gazete'de nesir ve ilân olunmuş ve neşri tarihinden bir ay sonra yürürlüğe girmiştir. Orman Kanununa bazı hükümler eklenmesine ve bu kanunun birinci maddesinde değişiklik yapılmasına dair 4785 sayılı kanun ise 9/7/1945 gününde kabul olunmuş ve 13/7/1945 tarih ve 6056 sayılı Resmî Gazete'de neşir ve ilân olunarak aynı günde yürürlüğe girmiştir. Bu da gösteriyor ki 6830 sayılı kanun 4785 sayılı kanundan 11 sene kadar sonraki bir tarihte uygulanmaya başlanmıştır. 4785 sayılı kanunun birinci maddesi ile bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte var olan gerçek veya tüzel kişilere, vakıflara ve köy, belediye, özel idare kamu tüzel kişiliklerine ilişkin bütün ormanlar bu kanun gereğince devletleştirilmiştir. Bu da gösteriyor ki 6830 sayılı İstimlâk Kanunu yürürlüğe girdiği zaman artık kamulaştırılması söz konusu olacak bir orman yoktur. Bundan başka, aynı kanunun birinci maddesi bir tefrik yapmaksızın âmme hükmi şahısları ile müesseseleri tarafından umumi menfaatler için lüzumlu işlere tahsis edilmek üzere hususî şahıslara ait gayrimenkullerin ve kaynakların kamulaştırılmasının bu kanunun hükümlerine tabi olduğunu açıklamakta ise de (Kaldırılan kanunlar) kenar başlıklı 35 inci maddesinin l inci fıkrasında kaldırılan kanunlar gösterildikten sonra 2 nci fıkrasında da 4753 sayılı çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, Orman Kanunu ile alâkalı 4785, 5658 sayılı kanunlar 6326 sayılı Petrol kanunu, İstanbul Kapalı Çarşının tamir ve İhyası Hakındaki 6538 sayılı kanun, 6541 sayılı Baraj İnşaatı Dolayisiyle Sular Altında Kalacak Kasaba, Köy ve Arazi Hakkındaki Kanun, Gebze Yangınından, Lüleburgaz ve İncedede Su Baskınından zarar görenlere yapılacak yardım hakkındaki Kanun ve nihayet Aydın,Balıkesir, Bilecik, Edirne, Eskişehir, Kırklareli, Konya ve Denizli vilâyetlerinde 955-56 yılında tabiî afetlerden zarar görenlere yapılacak yardım hakkındaki 6746 sayılı kanunların hükümlerinin mahfuz olduğunu yazmaktadır. Bu da gösteriyorki kamulaştırma konusunda 6830 sayılı İstimlak Kanunundan başka diğer bir çok kanunlarda da hükümler mevcuttur, Yine istimlâk Kanununun kamulaştırılan gayrimenkullere ve kaynaklara kıymet takdir edecek komisyonların seçilmesini gösteren 10 uncu maddesinde bu komisyonlara bir yüksek orman mühendisinin veya orman memurunun da alınacağına dair bir hüküm yoktur. Ayrıca kamulaştırılan gayrimenkullere ve kaynaklara kıymet takdiri komisyonunun takdir ettiği kıymete yapılan itiraz üzerine bunu inceleyen Asliye Hukuk Mahkemesinin seçeceği bilirkişileri gösteren 15 inci maddesinde de bu bilirkişiler arasında mutlaka bir yüksek orman mühendisinin veya orman memurunun bulunması gerektiğini gösterir bir hüküm de yoktur. Bütün bunların sebebi 6830 sayılı İstimlâk Kanununun Büyük Millet Meclisince kabul edildiği tarihten çok önce bütün ormanlar devletleştirilmiş olduğundan kamulaştırılacak ve dolayısiyle kıymeti takdir edilecek bir ormanın bulunmamasıdır. Devletleştirilmiş ormanlarla ilgili olarak vakıflar, bazı özel kişiler tarafından değere itiraz dâvalarının açılmış ve bunların halen dahi mahkemelerde görülmekte olduğunu nazara alınarak Anayasa Mahkemesince 4785 sayılı kanunun 3 üncü maddesinin tümünün, 4 üncü maddesinin de 2 nci cümleden başlayan bir kısım hükümlerinin iptaline karar verildiğine göre mahkemeler dâva konusu ormanların değerlerini seçecekleri bilirkişilere takdir ettirecektir. Bu değerlerin gerçek değer olduğunun kabul edilebilmesi için de bu bilirkişilerin yüksek orman mühendisi veya orman memurları ve orman değerleri hakında söz söylemeye yetkili diğer şahıslar arasından seçilmesi gerekir. Bu da iptaline karar verilen hükümler yerine Büyük Millet Meclisince yeni hükümler konulmasiyle mümkün olabilir. Bunun sağlanması için de mahkememizin 23/6/1964 gün ve E : 1963/141, K: 1964/50 sayılı kararının 9 Temmuz 1961 tarih ve 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 152 nci maddesinin 2 nci fıkrası ile Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 22/4/1962 tarih ve 44 sayılı kanunun 50 inci maddesinin 2 nci fıkrası gereğince kararın altı ay sonra yürürlüğe girmesinin kabulü isabetli olur. Çoğunluğun kararma bu bakımdan muhalifiz.

Üye
İhsan Keçecioğlu
Üye
Ekrem Tüzemen


MUHALEFET ŞERHİ
4785 sayılı kanunun, Orman kamulaştırma bedellerinin belirtilmesine ilişkin bulunan 3 üncü maddesinin tümünün ve 4 üncü maddesinin sadece bu karara konu teşkil eden hükmünün iptali halinde, henüz ödenmemiş bulunan kamulaştırma bedellerinin miktarının tesbiti için dayanılacak her hangi bir hüküm ortada kalmamaktadır.
Her ne kadar kararda bu iptal neticesinde 6830 sayılı istimlâk Kanununun genel hükümlerinin orman kamulaştırma bedelleri hakkında da uygulanması gerekeceği kabul edilmekte ise de bu düşünceye katılmak mümkün olamamaktadır. Zira 6830 sayılı İstimlâk Kanununun 1 inci maddesine (Âmme hükmî şahısları ile müesseseleri tarafından umumî menfaatler için lüzumlu işlere tahsis edilmek üzere hususi şahıslara ait gayrimenkullerin ve kaynakların istimlâki ile hususi şahıslar lehine mahsus kanunlarına müsteniden yapılacak istimlâkler bu kanun hükümlerine tabidir.) denilmek suretiyle kanunun kapsamı belirtilmiş, 3 üncü maddede istimlâk şartları gösterilmiş, diğer maddelerinde de istimlâkin usulleri tâyin olunmuştur. Bu hükümlerin incelenmesi de göstermektedir ki Orman Kanununa ek olan 4785 sayılı kanunun; konusu, maksadı ve ormanların kamulaştırılmasında uyguladığı usuller bakımından 6830 sayılı istimlâk Kanunu ile herhangi bir ilgisi olmayıp onun kapsamının tamamen dışında bulunmaktadır.
Esasen 6830 sayılı kanunun 35 inci maddesinde 4785 sayılı kanun hükümlerinin, tüm olarak saklı tutulduğu da açıkça gösterilmektedir. Ancak bu hükümden, kararda ileri sürüldüğü üzere (4785 sayılı kanunun kapsamına giren kamulaştırmalarda bu kanundaki özel hükümlerin uygulanması, 6830 sayılı kanunun 35 inci maddesindeki istisna hükmünün sonucudur. Mânasını çıkarmak doğru değildir. Zira 6830 sayılı istimlâk Kanunu; o tarihte yürürlükte bulunan Anayasa'nın 74 üncü maddesinin, kamulaştırmalarda değer pahanın peşin ödenmesini emreden ilk fıkrasından, 4785 sayılı kanun ise aynı maddenin, devletleştirilecek ormanların kamulaştırma bedellerinin miktarının, değer paha ve peşin ödeme şartı koymaksızın, kanunla tâyin olunabileceğine cevaz veren ikinci fıkrasından kuvvet almaktadırlar.
Görülüyor ki bu kanunların kabul edildikleri tarihte yürürlükte bulunan Anayasa hükümleri bu iki kanunun konusunu birbirinden tamamen farklı olarak ele almış bulunmakta ve kanunların bünyelerinde görülen esaslı ayrılıklar da bundan ileri gelmektedir.
Buraya kadar yapılan açıklamadan anlaşılacağı üzere 4785 sayılı kanunun 3 üncü maddesiyle 4 üncü maddesinin bir kısım hükümlerinin iptali neticesinde, 4785 sayılı kanuna göre kamulaştırılmış bulunan ormanların kamulaştırma bedelleri hakkında 6830 sayılı istimlâk Kanununun genel hükümlerinin uygulanması mümkün olmadığından, bu boşluğun giderilmesi ve bu husuta gerekli hükümlerin çıkarılması için kanun koyucuya bir mühlet ve imkân verilmek üzere, iptal kararımızın, Anayasa 'nın 152 ve 44 sayılı kanunun 50 inci maddesi gereğince 6 ay sonra yürürlüğe gireceğinin karar metninde belirtilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.

Bu sebeplerle karara muhalifiz.

Üye
Hakkı Ketenoğlu
Üye
Ahmet Akar
Üye
Muhittin Gürün
Old 05-04-2013, 09:44   #18
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Bedel tespitleri için Hukuk Genel Kurulunun önemli bir kararı şu şekildedir





Esas No.
2011/5-859
Karar No.
2012/151
Tarihi
14.03.2012

İLGİLİ MEVZUAT
2942-KAMULAŞTIRMA KANUNU/10


KAVRAMLAR
KAMULAŞTIRMA BEDELİNİN TESPİTİ VE YOLA TERKİN
İDARE TARAFINDAN TEKLİF EDİLEN BEDELİN BAĞLAYICI OLMAMASI
OBJEKTİF DEĞER ARTIŞI

ÖZET
MAHKEME, BOZMA UYARINCA %100 OBJEKTİF DEĞER ARTIŞI UYGULANMASI HALİNDE İDARECE TEKLİF EDİLEN BEDELİN DE ÇOK ALTINDA BİR RAKAMA ULAŞILACAĞI VE OBJEKTİF DEĞER ARTIRICI UNSUR OLARAK SAYILAN HUSUSLARIN TAŞINMAZIN DEĞERİNDE %350 ARTIŞ SAĞLAYABİLECEĞİ GEREKÇESİYLE ÖNCEKİ KARARINDA DİRENMİŞ; HÜKMÜ DAVACI İDARE VEKİLİ TEMYİZE GETİRMİŞTİR. TARAFLARIN KARŞILIKLI İDDİA VE SAVUNMALARINA, DOSYADAKİ TUTANAK VE KANITLARA, MAHKEME KARARINDA AÇIKLANAN GEREKTİRİCİ NEDENLERE, DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİNDE BİR İSABETSİZLİK BULUNMAMASINA VE ÖZELLİKLE HUKUK GENEL KURULU'NUN 03.02.2010 GÜN VE 2010/18-43 E. 2010/53 K.; 22.09.2010 GÜN 2010/5-456 E. 2010/409 K. VE 06.07.2011 GÜN 2011/5-355 E. 2011/468 K. SAYILI İLAMLARINDA DA BELİRTİLDİĞİ ÜZERE, DAVACI İDARE TARAFINDAN TEKLİF EDİLEN BEDELİN TARAFLARI VE MAHKEMEYİ BAĞLAYICI OLMAMASI KARŞISINDA İDARECE TEKLİF EDİLEN BEDEL İLE MAHKEMECE TESPİT EDİLEN BEDEL ARASINDAKİ FARK DİKKATE ALINARAK BOZMAYA KONU KARARIN KESİN OLDUĞUNDAN BAHSEDİLEMEYECEĞİNE GÖRE, USUL VE YASAYA UYGUN BULUNAN DİRENME KARARININ ONANMASI GEREKİR.

Taraflar arasındaki "kamulaştırma bedelinin tespiti ve yola terkin" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Rize 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın kabulüne dair verilen 08.07.2009 gün ve 2008/383 E. 2009/295 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 5. Hukuk Dairesi'nin 25.03.2010 gün ve 2009/20262 E. 2010/4873 K. sayılı ilamıyla;
( ... Dava, 4650 sayılı Kanunla değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 10. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın yol olarak tapudan terkini istemine ilişkindir.
Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
Çay bahçesi niteliğindeki taşınmaza net çay geliri esas alınarak değerinin tesbit edilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.
Bu nedenle, davalı vekilinin temyiz itirazları yerinde değildir.
Davacı idare vekilinin temyizine gelince;
Dava konusu taşınmazın bilirkişi raporunda yazılı özellikleri dikkate alındığında, objektif değer artırıcı unsur oranının % 100 oranında olması gerektiği gözetilmeden, daha yüksek oranda kabulüyle fazla bedel tesbit edilmesi,
Doğru görülmemiştir.
Davacı idare vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan hükmün açıklanan nedenlerle bozulmasına... ),
Gerekçesiyle davalı vekilinin temyiz istemleri reddedilip, davacı idare yararına bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, kamulaştırma bedelinin tespiti ve yola terkin istemine ilişkindir.
Davacı idare vekili, davalı adına kayıtlı taşınmazın yol yapılmak üzere kamulaştırılmasına karar verildiğini, 2942 sayılı Kanunun 27. maddesi uyarınca açılan dava sonunda mahkemece bedelin tespiti ve acele al koyma kararı verildiğini, kamulaştırma bedelinde anlaşmak üzere çağrılan davalının davete icabet etmemesi nedeniyle 10. madde uyarınca dava açma zorunluluğu doğduğunu beyanla dava konusu taşınmazın kamulaştırılan kısmının kamulaştırma değerinin tespiti ile yol olarak tapudan terkinini istemiştir.
Davalı vekili, takdir edilen bedelin az olduğunu, arsa vasfı dikkate alınarak yeniden değer belirlenmesi gerektiğini savunmuştur.
Mahkeme, dava konusu taşınmazın kamulaştırma bedelinin belirlenmesinde objektif değer artırıcı unsur olarak sayılan hususların taşınmazın değerinde %350 artış sağlayabileceği gerekçesiyle davanın kabulüne karar vermiştir.
Taraf vekillerinin temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde yer alan nedenlerle bozulmuştur.
Mahkeme, bozma uyarınca %100 objektif değer artışı uygulanması halinde idarece teklif edilen bedelin de çok altında bir rakama ulaşılacağı ve objektif değer artırıcı unsur olarak sayılan hususların taşınmazın değerinde %350 artış sağlayabileceği gerekçesiyle önceki kararında direnmiş; hükmü davacı idare vekili temyize getirmiştir.
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere, delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle Hukuk Genel Kurulu'nun 03.02.2010 gün ve 2010/18-43 E. 2010/53 K.; 22.09.2010 gün 2010/5-456 E. 2010/409 K. ve 06.07.2011 gün 2011/5-355 E. 2011/468 K. sayılı ilamlarında da belirtildiği üzere, davacı idare tarafından teklif edilen bedelin tarafları ve mahkemeyi bağlayıcı olmaması karşısında idarece teklif edilen bedel ile mahkemece tespit edilen bedel arasındaki fark dikkate alınarak bozmaya konu kararın kesin olduğundan bahsedilemeyeceğine göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.
SONUÇ : Davacı idare vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, 14.03.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.
Old 08-04-2013, 09:39   #19
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Bugün televizyonda 2/B nedeni ile mağdur olmuş ihtiyarları gördüğümde bundan 10 sene önce İstanbul civarında Selanikten gelen göçmenlerin orman yasasına muhalefetten hapse atıldığına dair haberleri okuduğum aklıma geldi. Orman idaresi ile vatandaşın ilişkileri, devletin politikası, ormanda çakalla karşı karşıya kalmış kuzu durumunda vatandaşı bırakmıştır. Vatandaşın mülkiyet hakkı kapsamında olan taşınmazları orman veya 2/B yaz, ardından yaşanan problemleri seyret. Dünyanın başka herhangi bir ülkesinde bu türden problemler yok. Orman ve vatandaş ise her devlette mevcut. Fakat bizde fazladan bazı idare çalışanlarının değişik istekleri ve kuzu olarak gördükleri vatandaşa karşı his ve hayalleri mevcut. Bugünkü karışık durumun size "taş, kuyu ve taşı çıkartmakla" ilgli hikayeyi çağrıştırdığını düşünmekteyim. Bugün Anayasa Mahkemesinin bir diğer kararının karşı oy gerekçesini paylaşacağım, hukuk yönünden takdir edilecek ve Türkiye'de beklenilmeyecek kadar iyi.
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı : 2009/31
Karar Sayısı : 2011/77
Karar Günü : 12.5.2011
Resmi Gazete: 23.7.2011 - 28003
İPTAL DAVASINI AÇAN: Anamuhalefet (Cumhuriyet Halk) Partisi TBMM Grubu adına Grup Başkanvekilleri Hakkı Suha OKAY ve Kemal ANADOL (E.2009/31)
DAVA ve İTİRAZLARIN KONUSU: 25.2.2009 günlü, 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun;
1) 2. maddesi ile 21.6.1987 günlü, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümlenin,
2) 3. maddesi ile 3402 sayılı Kanuna eklenen Geçici Madde 10’un,
Anayasa’nın 2., 9., 10., 36., 43., 138. ve 169. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi istemidir.

KARŞI OY GEREKÇESİ
İptal davası ve itiraz yoluyla iptali istenen 21.6.1987 tarih ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun “Kadastro tutanaklarının kesinleşmesi ve hak düşürücü süre” başlıklı 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen “Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır.” cümlesinin Sayın çoğunlukça iptaline karar verilmiş olup, aşağıdaki nedenlerle bu sonuca katılmam mümkün olmamıştır:
1- İptal istemine konu cümle eklenmeden önce 3402 sayılı Kanun’un 12. maddesinin üçüncü fıkrası metni şu şekildeydi: “Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz.”
Bu fıkranın iptali için Karaman Asliye İkinci Hukuk Mahkemesi’nce yapılan itiraz başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi’nin 8.10.1991 tarih ve E.1991/9, K.1991/36 sayılı kararıyla (R.G. 9.5.1992, Sayı:21223), kadastro, tapu iptali, hak düşürücü süre gibi bir çok hukuki müesseseler irdelenmiş ve aşağıda özetlenen gerekçeyle itiraz isteminin reddine karar verilmiştir:
“…Kadastro Yasası’yla soruna ülke bütününde yaklaşılarak yurdun kadastral, topografik haritası yapılarak tapu sicilinin oluşması sağlanıp, bir yerde kadastronun bitirilmesiyle yasa uygulaması son bulacağından, Kadastro Yasası geçici bir yasadır… 12. maddenin üçüncü fıkrasında Kadastro tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra Kadastrodan önceki hukuksal nedenlere dayanarak itiraz olunamayacağı ve dava açılamayacağı öngörülmüştür. Burada hak düşürücü süre söz konusu olup, yasa koyucu böylece kamu düzeniyle ilgili bir nitelik taşıyan kadastro işlemlerinin korunması ve düzenli bir tapu sicilinin oluşması amacını gütmüştür. Hak arama yolunu kısıtlayan “hak düşürücü süre” hakkı ortadan kaldırıcı, yok edici işleve sahip olduğundan, süre geçtikten sonra hakkın varlığından söz edilemez. Hak düşürücü süre ile yasanın belirlediği sürede bir dava açılmaması halinde hakkın kendisi sona erer. Hak düşürücü süre, davanın görülebilirlik koşulu olduğundan, yargıç hak düşürücü süreyi kendiliğinden, göz önünde bulundurmak zorundadır. … Bu madde de düzenlenmiş bulunan hak düşürücü süre kamu düzeniyle ilgilidir… Anılan madde ile tutanağı düzenlenmiş ve doğrudan doğruya ya da hükmen kesinleşmiş sınırlandırma ve tespitlere karşı, kadastrodan önceki hukuksal nedenlere dayanılarak açılacak tüm davaların hak düşürücü süreye bağlı olduğu açıklanmıştır… Bu hükümle, ülkede tapu sicilinde kararlılık sağlanması, belli hak düşürücü süre geçtikten sonra kadastrodan önceki nedenlere dayanılarak taşınmazlarla ilgili hakların yargı organlarında tartışma konusu yapılmasının önlenmesi amaçlanmış, yasa koyucu da bunda kamu düzeni yönünden yarar görmüştür… İtiraz konusu kural, genel nitelikte, nesnel bir esas getirmekte olup, mülkiyet hakkını değil, yasalarımızda görülen benzer hükümler gibi dava hakkını sınırlandırmaktadır. Kamu düzeninin gerektirdiği durumlarda yasa koyucunun kimi hak düşürücü süreler koyabileceği doğaldır. Kadastroya dayanılarak kurulan sicillere karşı açılacak davaların hak düşürücü bir süreye bağlanması da hukuk ilke ve kurallarına aykırılık oluşturmaz. Mülkiyet hakkının sağlıklı temellere oturtulmasını isteyen yasa koyucu, ayrıca kadastro plânlarının düzenlenmesine büyük önem vererek bunların gerçekleşmesi yolu ile kamu düzenini kurmaya ve korumaya yönelmiştir. Uygulama sonunda saptanan durumun, belli süre geçtikten sonra eski olaylara dayanılarak uyuşmazlık konusu yapılması istenilmemiş ve bunda kamu düzeni yönünden yarar görülmüştür. Bu kuralla getirilen sınırlama, mülkiyet hakkına değil, hak arama özgürlüğüne ilişkindir. Mülkiyet kavramını değiştirmeyen, yapısını daraltmayan, bağını ortadan kaldırmayan, kullanılıp yararlanılmasını engellemeyen, ancak ona bağlı hakların kullanılma süresini düzenleyen kurallar doğrudan doğruya hakka yönelik değildir; incelenen düzenlemeyle kısıtlanan, mülkiyet hakkı değil, dava açma hakkı, başvuru hakkıdır… Yasada öngörülen durumlar ve süreler ile ilgililerin haklarını kullanmalarında kolaylık sağlayan öbür kurallar birlikte göz önüne alındığında, dava hakkının on yıllık hak düşürücü bir süre ile sınırlandırılmış olmasını, bu hükmün kamu düzeni düşüncesine uygun olduğu kadar, tanınan sürenin hakkın kullanılmasına da elverişli bulunduğu kabul edilmelidir. Bu kuralla güdülen amacın devletin hak sahibi olmasına yönelik olduğu da düşünülemez. Açıklanan nedenlerle itiraz konusu kuralın Anayasa’nın 35. maddesine aykırı bir yönü yoktur… 21.6.1987 günlü, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE…”
2- Ne var ki 3402 sayılı Kanun’un 12. maddesinin üçüncü fıkrası ile ilgili uygulamada; tapulu taşınmazlar hakkında, orman ya da kıyı bölgeleri içinde yer aldıkları, dolayısıyla “yolsuz tescil”in sözkonusu olduğu gerekçesiyle Hazine tarafından tapu iptali davaları açılmış ve Yargıtay’ın 1994-2004 yılları arasında 3402 sayılı Kanun’un 12/3. maddesini kişiler ve Hazine yönünden farklı değerlendirmemesi sebebiyle, Hazine’nin açtığı davalar redle sonuçlanmasına karşılık, 2004 yılından itibaren Yargıtay’ın bir Dairesi’nin, on yıllık hak düşürücü sürenin orman ve kıyı sayılan yerler bakımından işlemeyeceği yolundaki yerleşen içtihadı sonrasında, kişilerin hukuka uygun şekilde edindikleri tapulu taşınmazlar bakımından Hazine’ce açılan davalar kabul edilmiş ve tapuların iptali yoluna gidilmiştir. Üstelik bu tapu iptal davaları sonunda tapu sahiplerine herhangi bir tazminat da ödenmemiş ve ilgililerin 50-60 yıl önce edindikleri tapulu taşınmazlar yargı kararıyla hiçbir karşılık ödenmeksizin ellerinden alınmıştır.
Vatandaştaki adalet ve hakkaniyet duygularını sarsıcı mahiyetteki bu uygulama sonucu tapulu taşınmazlarına el konan kişilerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde açtıkları davaların tamamı ilgililer lehine sonuçlanmış ve Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ihlâl ettiği gerekçesiyle tazminata mahkum edilmiştir.
İşte tüm bu gelişmeler karşısında yasa koyucu, hem kişilerin mülkiyet haklarını korumak hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymak amacıyla iptal istemine konu yasal düzenlemeyi yapmıştır.
3- Özel mülkiyet ile anayasal mülkiyet arasında fark olduğu ve anayasal mülkiyetin kapsamının özel mülkiyetten daha geniş olduğu genel kabul görmektedir. Anayasa Mahkemesi kararlarında da, Anayasa’nın 35. maddesinin güvence alanının sadece özel hukuk bakımından değil, tüm malvarlığı hakları bakımından sözkonusu olduğu belirtilmektedir. Diğer bir deyişle, Anayasa’nın 35. maddesinin koruma alanı medeni hukuk anlamındaki mülkiyet hakkı ile sınırlı değildir. Yukarıda işaret edilen kişilerin (tapulu taşınmazlarına el konanlar) Anayasa’nın 35. maddesi kapsamına giren birer hakkının olduğu AİHM tarafından da tespit edilmiştir.
Yeri gelmişken hemen işaret etmek gerekir ki, tapuların iptal edilmesi şeklindeki sonucun hakkaniyete uygun olduğu da söylenemez. Hukuk devleti kavramının alt açılımlarından birisi olan “hukuki güvenlik ilkesi”, bu kişilerin uzun yıllar önce kazandıkları hakların Devlet gücüyle ellerinden alınmasına manidir. Kişilerin, zamanında yürürlükte olan hukuki kurallara uygun şekilde ve kamu idarelerinin işlemleri ve belgelerine dayanarak elde ettikleri hakların, sonradan başka bir kamu idaresinin talebi ve mahkeme kararıyla ortadan kaldırılması hukuki güvenlik ilkesiyle bağdaşmaz ve bu durum Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırılık oluşturur.
Öte yandan Anayasa’nın 43. ve 169. maddeleri kıyılar ve ormanlar yönünden özel bir koruma öngörmektedir. Bu durumda Anayasa’nın 2. ve 35. maddeleri ile 43. ve 169. maddelerinin somut durumda farklı çözümleri gerektirdiği, yani bir anlamda çatıştıkları görülmektedir. Şu halde öncelikle yapılması gereken şey, çatışan değerlerin yorum yoluyla birbiriyle uyumlaştırılması ve bu şekilde bir sonuca gidilmesidir. Öğretide de benimsendiği üzere, anayasal yorum ilkelerinden birisi de “temel haklar lehine yorum”dur. Bu ilke, Anayasa’da yer alan temel haklarla ilgili düzenlemeler yorumlanırken, temel hakların etkisini güçlendirecek yorumun seçilmesi gerektiğine işaret eder. Bunun doğal sonucu olarak da, temel hak sınırlamalarına ilişkin kuralların mümkün olduğunca dar yorumlanması ve yorum yoluyla yeni sınırlamalar getirilmemesi gerekir. AİHM’de hem kıyılar hem de ormanlarla ilgili kararlarında; çevrenin korunmasına ilişkin kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkının korunması arasında makul bir dengenin bulunması gerektiğini belirterek, çevresel değerlerin korunması amacıyla bireylerin tapularının hiçbir bedel ödenmeksizin iptal edilmesinin bireylerin mülkiyet hakkına orantısız ve ölçüsüz bir müdahale anlamına geleceği sonucuna ulaşmış ve Türkiye’nin uygulanmasının her iki alanda da sözleşmeyi ihlâl ettiğine karar vermiştir. Mahkemeye göre, kıyı kenar çizgisi içinde ya da orman alanında kaldığı gerekçesiyle bireylerin tapularının iptal edilmesi, kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla bireye ölçüsüz bir yük getirmektedir; kamu yararı, yani kıyıların ya da ormanların korunması amacıyla bireyin özel mülküne el koymak mümkün ise de, bu kamusal yük sadece mülk sahibinin omuzlarına bırakılmamalı, tüm topluma paylaştırılmalıdır. Bu paylaşma ise el konulan ya da kamulaştırılan mülkün bedelinin mülk sahibine ödenmesiyle gerçekleşecektir.
Yasa koyucu ise iptali istenen yasayı çıkararak, kesinleşmiş kadastro tutanaklarına karşı dava açma hakkını on yıllık hak düşürücü süreye tâbi tutmuştur. Böylece orman ya da kıyı olduğu halde kadastro işlemleri sırasında özel mülk olarak tespiti yapılan ve bu şekilde kesinleşerek tapuya tescil edilen taşınmazlara ilişkin olarak on yıl boyunca idareye tapu iptali davası açma imkânı tanınmış; bu süre geçtikten sonra dava açılamaması ilkesi getirilmiştir. Bunun anlamı, on yıllık hak düşürücü süre sona erdikten sonra bu tapuların iptal edilmeyeceğidir. Ancak, bu alanların ilgili kamu idarelerince her zaman kamulaştırılması imkân dahilindedir. Kıyı ve orman gibi çevresel değerlerin korunmasında kamu yararı olduğundan, idare buraları kamulaştırarak doğasına uygun biçimde kullanıma tahsis edebilir. Bu durumda, bireylerin hakkına saygı gösterme ve kamu yararını koruma amaçları arasında makul bir denge kurulmuş olacaktır.
Bu açıklamalar çerçevesinde Anayasa’nın 2., 35., 43. ve 169. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde; iptali istenen kuralın bu maddelerde korunan değerler arasında makul bir denge kurduğu, bir taraftan hukuki güvenlik ilkesini güçlendirirken bireyin mülkiyet hakkını da koruduğu; aynı zamanda çevresel değerler olan kıyı ve ormanların korunması için gerekli olanakları sağladığı, böylelikle kuralın Anayasa’ya aykırı bir yönünün bulunmadığı görülmektedir.
4- Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer verilen kararında da işaret edildiği üzere, kamu düzeninin gerektirdiği durumlarda yasa koyucunun kimi hak düşürücü sürüler koyabileceği doğaldır. Mülkiyet hakkının sağlıklı temellere oturtulmasını amaçlayan yasa koyucu, mülkiyet hakkını değil, hak arama özgürlüğünü sınırlayan bir düzenleme yapmıştır ve bu esasen yasa koyucunun sahip olduğu takdir hakkının doğal bir sonucudur. Yasa koyucunun kesinleşen kadastro tutanakları bakımından on yıllık bir hak düşürücü süre öngörmesinde anayasal sınırlar içinde kaldığı açık olduğu gibi; uygulamada ulaşılan farklı sonuçlar ve bu nedenle kişilerin uğradığı hak kayıplarının yol açtığı mağduriyet ile AİHM kararlarıyla bu ihlâlin tespiti üzerine kuralın nasıl anlaşılması gerektiğine dair iptali istenen cümlenin de aynı nedenle Anayasa’ya aykırı bir yönü bulunmamaktadır. Devlet (Orman İdaresi, Hazine vb.), tapulu ve özel mülkiyetteki alanların orman ya da kıyı olması konusunda bir irade göstermek istiyorsa, bu amacına söz konusu yerleri bedeli mukabili kamulaştırmak suretiyle varabilir. Anayasa’da öngörülen doğru, dengeli ve adil yol bu iken; kişilerin 60-70 yıl önce edindikleri hakların kaybı sonucunu doğuracak biçimde, ilgili idarelerin istediği zaman dava açarak, bedelsiz şekilde tapulu taşınmazlara el atması ve kişilerin mülkiyet haklarının ellerinden alınması, Anayasa’nın 35. maddesinin de öngörmediği bir durumdur.
Devletin bir organı olan Tapu İdaresi’nce verilen tapuya güven duymak her yurttaşın en doğal hakkıdır. Devletin bir organının verdiği tapuya, bir başka organının (Orman İdaresi, Hazine vb.) “yolsuz tescil” iddiasıyla çok uzun yıllar sonra itiraz etmesi ve kişilerin taşınmazlarının, dolayısiyle mülkiyet haklarının önü açık biçimde süresiz dava tehdidi altında bulundurulması hukuk devletinin koruyacağı ve benimseyeceği bir davranış biçimi olamaz.
5- 3402 sayılı Kanun’a eklenen Geçici 10. madde de mahiyeti itibariyle bir usul kuralıdır ve bir usul kuralının derhal uygulanması ilkesi, gerek öğretide gerek Anayasa Mahkemesi kararlarında genel kabul gören bir olgudur. Bu bakımdan, anılan maddenin de Anayasa’ya aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
6- Yukarıda açıklanan gerekçelerle, iptali istenen her iki kuralın Anayasa’ya aykırı düşmediği sonucuna ulaşıldığından, iptal istemlerinin reddi gerektiği kanısıyla, çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmıyorum.
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
Old 08-04-2013, 09:59   #20
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

http://gundem.milliyet.com.tr/aihm-z...62/default.htm AİHM zaferini göremediler!

Belgrad Ormanı’na katılan arazilerini alabilmek için 40 yıldır mücadele veren Bölükbaşı ailesi, Türkiye aleyhine açtıkları davada 538 bin euro tazminat kazandı. Ancak 14 kişilik aileden 7 kişi AİHM kararını göremeden öldü..

Belgrad Ormanı’na katılan arazilerini geriye almak için yaklaşık 40 yıldır hukuk mücadelesi veren, en sonunda da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) Türkiye aleyhine açtıkları dava sonucu 538 bin euro (1 milyon 129 lira) kazanan, 14 kişilik Bölükbaşı ailesinden 7’sinin kararı göremeden öldüğü ortaya çıktı. Hatta davayı açan avukat Ahmet Yumak bile geçen yıl 82 yaşında hayata gözlerini yumdu. Devletleştirilen arazilerini ekip biçtikleri için hapis yattıklarını da söyleyen davacılardan Özkan Bölükbaşı, “Beni 60 yaşında hapse attılar, evlerimizi yıktılar. Çok çektik. Şimdi cezaevinde yattığım bu 40 ay için tazminat davası açacağım” diyor.

O KADAR UZUN SÜRDÜ Kİ...
Türkiye ile Yunanistan arasında 1924’te imzalanan Mübadele Anlaşması’yla Yunanistan’dan gelen aileye geride bıraktıkları mallar karşılığında Kemerburgaz’da 16,5 dönüm arazi verildi. Bu topraklar 1937’de Belgrad Ormanı sınırları içinde kaldı, 1945’te çıkarılan bir kanunla bütün arazi devletleştirildi ve topraklar geri alındı. O tarihten bu yana topraklarını geri almak için mücadele eden, 1970’lerde de Orman Bakanlığı’na dava açan yüzlerce aileden biri olan Bölükbaşı ailesine 40 yıl sonra bekledikleri haber önceki gün AİHM’den geldi. Bölükbaşı ailesini haklı bulan AİHM, aileye 538 bin euro tazminat ödenmesine hükmetti. Ancak, hukuki süreç o kadar uzun sürdü ki, aileyi temsilen dava açan 14 kişiden 7’si vefat etti.

‘ŞİKÂYET ETMEK İSTEMEZDİK’
Bölükbaşılar, 3 erkek ve 1 kız kardeşin çocukları ve torunlarını kapsayan 70 kişilik büyük bir aile. Kendilerine ait olan arazide patates, bezelye, karpuz yetiştirip geçinirken, bir gün “Burası orman içinde kaldı” diyen kanun yüzünden başlarına gelmedik kalmamış. Annelerinin, babalarının başlattığı hukuk mücadelesini sürdüren ailenin hayattaki üyeleri ise 40 yıl sonra da olsa kazandıkları davanın sevincini buruk şekilde yaşıyor.
Yalçın Bölükbaşı (64) babasının açtığı davayı sırtlayanlardan. Hatta babasının tarlasında ekime devam ettiği için hakkında verilmiş 2 yıl hapis cezası kararı bulunuyor. Tarlalarını geri alabilmek için verdikleri mücadeleden yorgun düştüğünü belirten Bölükbaşı, 16,5 dönüm araziye biçilen değerin 13-14 milyon lira olduğunu ancak hükmedilen tazminatın düşük olduğunu söylüyor. Bölükbaşı, “Türkiye’yi şikâyet etmek de istemezdik, mecbur kaldık. Şimdi hükümetin bu arazileri bize geri vermesini istiyoruz” diyor.

40 ay cezaevinde yattı
Özkan Bölükbaşı (71) ise babasına ait tarlada ekim yaptığı gerekçesiyle 40 ay cezaevinde yattı. 90 yaşındaki kayınvalidesinin de aynı suçtan hapis cezası aldığını kaydeden Bölükbaşı şöyle diyor: “Devlet, Selanik’ten 1920’lerde gelen ailemize bıraktıkları mallar karşılığında Kemerburgaz’da tarla vermiş. Babamlar, amcamlar bu tarladan geçimimizi sağladı. Beni 60 yaşında hapse attılar. Türkiye’nin geri aldığı hakkı elin Avrupa’sı verdi.”
Old 10-04-2013, 09:53   #21
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Yargıtay mevcut durumda orman ve kıyı nedeni ile el koymalarda kamulaştırmasız el oyma hükümlerini uygulamamaya çalışmakta (bu suretle tazminat alabileceklerin sayısını düşürmeye çalışıyorlar) ise de yakın gelecekte bu durumun değişeceğini düşünmekteyiz. Bu sebeple kamulaştırmasız el atmaya ilişkin bir faiz kararını eklemekteyim.

T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ

Esas No.
2011/5394
Karar No.
2011/22099
Tarihi
15.11.2011

İLGİLİ MEVZUAT
2709-TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI/46

3095-KANUNİ FAİZ VE TEMERRÜT FAİZİNE İLİŞKİN KANUN/1


KAVRAMLAR
KAMULAŞTIRMASIZ ELATMA NEDENİYLE TAZMİNAT
FAİZ

ÖZET
KAMULAŞTIRMASIZ ELATMAYA İLİŞKİN İLAMLARDA; İLAMIN KESİNLEŞTİĞİ TARİHE KADAR YASAL FAİZ, KESİNLEŞME TARİHİNDEN SONRAKİ DÖNEM İÇİN İSE HÜKÜM ALTINA ALINAN TAZMİNATLARA ANAYASA ' NIN DEĞİŞİK 46/SON MADDESİ HÜKMÜ UYARINCA KAMU ALACAKLARI İÇİN ÖNGÖRÜLEN EN YÜKSEK FAİZ ORANI UYGULANMALIDIR.

Mahalli mahkemece verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:
Kamulaştırmasız elatma davaları uygulamada sıklıkla karşılaşılan davalardan olmakla birlikte, yasa ile düzenlenmiş değildir. Bu konuya ilişkin tek yasal düzenleme olan 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 38. maddesi de 10.04.2003 tarih ve 2002/112 E. 2003/33 K. sayılı Anayasa Mahkemesi kararı ile iptal edilmiştir. Uygulamada kamulaştırmasız elatma davaları; İBK, HGK ve Hukuk Dairelerinin içtihatlarıyla yön bulmaktadır. Konunun Dairemizi ilgilendiren yönü ise bu nevi davalarda hükmedilen tazminatların zamanında ödenmemesi halinde uygulanacak faizin ne tür ve oranda olması gerektiği noktasındadır. Zira kamulaştırma yasası gecikme faizini öngörmemektedir. Bu cümleden olmak üzere, HGK kararları ve Dairemizin istikrar bulmuş içtihatlarında; "Kamulaştırma bedelinin artırılması ilamlarında uygulanan T.C. Anayasası'nın 4709 sayılı Yasa'nın 18. maddesi ile değişik 46/son maddesinde yer alan kamulaştırma bedelleri ile mahkemece kesin hükme bağlanan artırma bedellerine, son fıkraya göre kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanacağı" hükmünden farklı olarak, "Kamulaştırmasız elatmanın hukuksal niteliği itibariyle bir haksız eylem olduğu, haksız eylemden doğan borçların, tazmini nitelikte olmaları nedeniyle uygulanacak faizin 3095 sayılı Yasa'da belirlenen yasal faiz olduğu belirtilerek, uygulama bu güne kadar yasal faizin uygulanması şeklinde sürdürülegelmiştir. Ancak, Anayasa'nın 35. maddesi ile koruma altına alınmış olan mülkiyet hakkının, hak sahibinin rızasına bakılmaksızın kamulaştırmasız elatma nedeniyle ihlali halinde, toplumun genel menfaatleri ile bireyin temel haklarının korunması arasında adil bir denge gözetilmesi gerektiği düşüncesinden hareketle, mülkün gerçek değeriyle orantılı makul bir tazminat ödenmediği sürece, bir mülkten mahrum bırakılmanın genelde aşırı bir ihlal teşkil edeceği, yasal faiz oranında gecikme faizi ödenmesinin yeterli olmadığı görüşü gerek öğretide gerekse uygulamada ağırlık kazanmaya başlamıştır.
Bu bağlamda mülkiyete saygı hakkının ihlalinin, mahkemelerin, kamulaştırmasız elatmaya maruz kalan kişiler lehine hükmettikleri tazminat tutarının tayininde, yargılama süresi ile enflasyon arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıkan değer kaybını dikkate almalarına imkan sağlayan yasal bir düzenlemenin olmayışından da kaynaklandığı, bu nedenle adil tatmin taleplerinin karşılanması gerektiği hususu benimsenmeye başlanmıştır.
Tüm bu açıklamalar ışığında idare, kendisine Anayasa tarafından tanınan olanak ve yetkileri yasaya uygun bir biçimde kullanmaksızın taşınmaza elatarak kamulaştırma ilkelerine aykırı davranamaz. Anayasa'nın 46. maddesinde öngörülen kamulaştırma, Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkına getirilmiş Anayasal bir sınırlama olmakla, Dairemizce içtihat değişikliğine gidilerek, özü ve vardığı hukuki sonuç itibariyle aynı nitelikler taşıyan kamulaştırması elatmaya ilişkin ilamlarda hüküm altına alınan tazminatlara da Anayasa'nın 46/son maddesinde düzenlenmiş olan kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Bu açıklamadan sonra somut olayın incelenmesinde;
Takip dayanağı İzmir Dördüncü Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 27.10.2009 tarih ve 2008/201 E., 2009/341 K. sayılı kamulaştırması elatma nedeni ile tazminat ilamının hüküm fıkrasında; "119.462,00 TL'nin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline" hükmedilmiş, bu ilama dayalı olarak, 10.06.2010 tarihinde borçlu Karayolları Genel Müdürlüğü hakkında ilamlı takip yapılmıştır.
Takip talepnamesinde ve icra emrinde, asıl alacak olan 119.462,00 TL'ye 70.194,56 TL işlemiş faiz istenmiş, talepnamede bu faizin, 13.05.2008-
tarihine kadar yıllık %30 faiz, 19.11.2009-12.06.2010 tarihine kadar yıllık %23.4 faiz, takip tarihinden itibaren ise tahsil tarihine kadar aylık %1.95 faiz oranı üzerinden işleyecek faiz talebinde bulunulmuştur.
Borçlunun, uygulanması gereken faiz oranının %9 faiz olması gerektiğini belirterek işlemiş faize ve oranlarına itirazı üzerine, mahkemece, 3095 sayılı Yasa'nın 1. maddesi kapsamında yasal faiz oranları üzerinden inceleme yapan bilirkişi raporu esas alınarak hüküm kurulmuştur.
Bilirkişi raporunda ise, takip tarihinin 16.06.2010 olmasına rağmen
olarak gösterildiği ve bu hatalı değerlendirmeye göre faiz hesabı yapıldığı anlaşılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, kamulaştırma bedelinin artırılması ilamlarında olduğu gibi, kamulaştırması elatma ilamlarında da ilamın kesinleştiği tarihe kadar geçen dönem için ilam uyarınca yasal faiz, kesinleşme tarihinden sonraki dönem için ise, 17.10.2001 tarihinde yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanun'la değişik Anayasa'nın 46/son maddesi hükmü uyarınca, kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanması gerekir. O halde mahkemece, takip dayanağı ilamın kesinleşip kesinleşmediği İzmir Dördüncü Asliye Hukuk Mahkemesinden araştırılarak yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda bilirkişiden ek rapor alınarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle bu aşamada yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
Sonuç: Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK'nın 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 15.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Old 15-04-2013, 10:02   #22
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Süleyman Demirel Üniversitesi Orman Fakültesi Dergisi
Seri: A, Sayı: 2, Yıl: 2008, ISSN: 1302-7085, Sayfa: 89-98
TÜRKİYE’DE ORMAN AMENAJMAN YÖNETMELİĞİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ
Ünal ELER
SDÜ Orman Fakültesi, Emekli Öğretim Üyesi (Prof.Dr.), ISPARTA
ÖZET
Tarihte, insan nüfusunun çoğalması, buna bağlı olarak taleplerin çeşitlenerek artması, ormanlar için olumsuz etki yaratmaya başlamıştır. Büyük göçler, uzun yıllar süren savaşlar, afet halini alan yangınlar, ormanlar üzerindeki baskıyı daha da artırmıştır. Giderek doğal denge bozulmuş, buna koşut olarak, doğal afetlerin yıkımı fazlalaşarak devam etmiştir. Ormanların daha uzun yıllar bu gidişe dayanamayacağının anlaşılması, 17. yüzyılın ortalarında olmuştur. Planlı ormancılık yapılması zorunluluğunun getirilmesi, tekniğin ormancılık çalışmalarına girmesi, Orman Amenajmanı, Orman Hasılat Bilgisi, Dendrometri, Silvikültür gibi, Ormancılık Bilim Dallarının ortaya çıkmasının başlangıcı bu tarihlerdir. O zamandan günümüze dek, ormanların idaresi ile ilgili yasalar çıkarılmış, amenajman çalışmalarının yürütülmesi için, yasalara dayalı yönetmelikler düzenlenmiştir. Ülkelerin teknik, ekonomik ve sosyal gelişmeleri çerçevesinde, orman kavramı, ormancılık anlayışı değişmiştir. Fakat, her zaman prensip olarak, ormanların sürekli, en yüksek ekonomik değer elde edilebilecek biçimde işletilmesine çalışılmıştır. Türkiye'de de bu gelişmelere ayak uydurulmaya çaba gösterilmiştir. Tarihsel süreçte, fermanlar, yasalar yürürlüğe girmiş, bunlara dayalı Amenajman Yönetmelikleri çıkarılmıştır.
Anahtar kelimeler: Orman kavramı, Ormancılık anlayışı, Orman amenajmanı, Orman Amenajman Yönetmeliği.
HISTORICAL DEVELOPMENT OF FOREST MANAGEMENT REGULATIONS IN TURKEY
ABSTRACT
In history, increasing human populations and, in relation, increasing amount and diversity of demands have made negative impact on forests. Big migrations, wars, serious wild fires also multiplied the harmful pressures. Progressively, balance of nature was disturbed and losses of disasters were continued to increase. At the middle of the 17th century, it was understood that forest resources could not resist to that level of disturbance. The beginning of planning on forestry, using new techniques and emergence of science branches such as Forest Management, Forest Yield, Forest Mensuration, Silviculture coincide with this date. Since that time, laws about forest management have been passed, and Forest Management Regulations, based on these laws, came into force to deal with forest management practices. Parallel to technical, economical and social developments of nations, forest conception and meaning of forestry have also changed. But, as a principle, forests were always tried to be managed in a way that provides highest economical values continuously. Also in Turkey, efforts were continued to keep pace with these developments. In historical process, many firmans and laws came into force, and forest management regulations were made depending on them.
Keywords: Forest conception, Forestry, Forest management, Forest management regulation.
S D Ü O R M A N F A K Ü L T E S İ D E R G İ S İ
90
1. GİRİŞ
Tarihte ormanlar geniş alanlar kaplayıp bol miktarda bulunduğu, buna karşılık insan nüfusunun fazla olmadığı yüzyıllar boyunca, süreklilik konusu gündeme gelmemiştir. İnsanlar giderek çoğalmışlar, gereksinimlerinin önemli bölümümü ormanlardan karşılayarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Ormanların aleyhine gelişen bu durum sonucu, doğal denge giderek bozulmuştur. Büyük göçler, uzun yıllar süren savaşlar, afet halini alan yangınlar, ormanlar üzerindeki baskıyı artırmıştır. Dengenin bozulması oranında, afetlerin yıkımı da, artarak devam etmiştir.
17. yüzyılın ortalarında, Avrupa’da durum görülmeye başlamış, orman varlığının daha uzun yıllar bu gidişe dayanamayacağı anlaşılmıştır. Ormancılık bilimlerinin doğuşu, tekniğin ormancılığa girmesi bu nedenledir. Sürekliliğin sağlanabilmesi için, planlı ormancılık yapılması kabul edilmiştir. Ülkemizde de, "ormanlara bir esasa, usûle göre müdahale edilmesi" gereği duyulmuştur. Zamanın koşullarının ortaya koyduğu durumlar nedeniyle, çeşitli yasal düzenlemeler getirilmiş, uygulamalara gerekli düzen verilmeye çalışılmıştır. Bu amaçla “kanunnameler, Fetvalar, Hükümler, Buyruklar, Fermanlar ve Hattı Hümayunlar” çıkarılmıştır (Kutluk, 1948 ve 1967; Yund, 1957; Toygar, 1964; Evcimen, 1977).
Ülkelerin ekonomik ve teknolojik kalkınmalarına koşut olarak, teknik yönden gelişmeleri sonucu, orman anlayışı ve ormancılık uygulamaları değişmiş, ormanların sürekli en yüksek ekonomik değer elde edilebilecek biçimde işletilmesine çalışılmıştır. Türkiye’de de, çok gecikmeli de olsa, bu gelişmelere ayak uydurulmaya çaba gösterilmiştir.
Konu çok geniş olduğundan, ana başlıklar biçiminde özetlenmiş, ayrıntılı bilgi için, geniş bir yayın listesi kaynakçada verilmiştir.
2. ÜLKEMİZDE ORMAN AMENAJMANININ KISA TARİHÇESİ
Türkiye’de 1857 yılına kadar Süreklilik Prensibi’ne dayanan bir ormancılık yoktur. 1856’da çıkarılan “Islahat Fermanı” ile geniş çaplı reform hareketine girilmiştir. Bu arada, gelir sağlayan ulusal kaynaklar araştırılırken, ormanlardan da yararlanmak istenmiştir. Faydalanmanın sürekliliğinin sağlanabilmesinde, ormancılık tekniği uygulanması gerekeceğinden, “Orman Teşkilatı” kurulması, teknik eleman yetiştirilmesi, Orman Okulu açılması, İmparatorluk ormanlarında inceleme ve amenajman planı yapılması, gereken yasa ve yönetmeliklerin hazırlanması amacıyla, yabancı uzmanların getirilmesi kararlaştırılmıştır (Eraslan, 1985 ve 1992).
17 Kasım 1857 tarihinde, Türkiye’de ilk Orman Okulu açılmıştır. 1870 yılında 52 maddelik “Orman Nizamnamesi” çıkarılmıştır. Ancak, bu nizamnamede ormanların Amenajman Planları ile işletileceğine ilişkin hüküm bulunmamaktadır. 1857-1914 yılları arasındaki devre, Türkiye’de Orman Amenajmanı’nın doğması için, gerekli hazırlıkların yapıldığı dönem olarak nitelendirilebilir. 1914 yılında,
TÜRKİYE’DE ORMAN AMENAJMAN YÖNETMELİĞİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ
91
ormanların korunması ve devamlılık prensibine göre işletilmesi için, gerekenin ivedi yapılması kararlaştırılmıştır. Bu amaçla, Avusturya’lı uzman ormancı Hermann Veith, Ormancılık Müşaviri olarak görevlendirilmiştir. 1916 ve 1917 yıllarında Avusturya’dan 5 orman amenajman mühendisi getirilmiş, bunlara 7 yerli ormancı katılarak, ilk Amenajman Şubesi kurulmuştur (Eraslan, 1955).
Amenajman Yönetmeliğinin çıkarılabilmesi için, yasaya gerek vardır. 24 Nisan 1917 tarihinde (Sultan Mehmet Reşat, Sadrazam Mehmet Talât, Maliye Nazırı Cavit, Ticaret ve Ziraat Nazırı Mustafa Şeref’in imzaladıkları) “Ormanların Usul-ü İdare-i Fenniyeleri Hakkında 9 Maddelik Kanun” isimli yasa çıkarılmıştır (Kutluk, 1948). Aynı yıl, yasanın uygulanmasının gerçekleştirilmesinde gerekli olan yönetmelik Hermann Veith tarafından hazırlanmıştır. “Ormanların Muvakkat İşletme Planlarının Yapılmasına Dair Amenajman Talimatnamesi” adı ile bir yönetmelik çıkarılmıştır. Ülkemizde ilk Orman Amenajman Yönetmeliği budur.
Yasa ve yönetmelik çıkarıldıktan sonra, ilk Amenajman Planı olarak, 1918 yılında, 5 Avusturya’lı (Josef Pinsker, Franz Stumfohl, Karl Gaigg, Gustav Micklitz ve Walter Kreibach) ve 5 Türk (Sadullah Malkoç, Ali Bekir, Mehmet Emin, Bahaddin ve Salih Sıtkı) orman mühendisinden oluşan Amenajman Hey’eti tarafından, o zamanki kuruluşa göre, Adapazarı İlçesi Hendek Bucağı’nın kuzeyinde, Set Köyü yakınında bulunan ve Nazırın (Bakanın) adı verilen, 7147 ha büyüklüğündeki, Mustafa Şeref Ormanı’nın Amenajman Planı düzenlenmiştir. Bu planda faydalanmanın düzenlenmesinde, Yaş Sınıfları Metodu kullanılmıştır (Eraslan, 1992).
Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşından sonra, Cumhuriyet Dönemi’nde 1924 yılında, 504 Sayılı “Orman Amenajman Kanunu” çıkarılmıştır. Bu yasada, tüm ormanların İşletme Planları ile işletileceği bildirilmiştir. Ancak, İşletme Planları yapılıncaya kadar, “Muvakkat İşletme Planları” ile ormanların işletilmesine izin verilmiştir. Aynı yıl çıkarılan 526 Sayılı Yasa ile yapılan değişiklikle de, bazı ormanların “Keşif Raporları” ile işletilebileceği hükmü getirilmiştir.
504 ve 506 sayılı yasa hükümlerinin gerçekleştirilebilmesi için, Amenajman Talimatnameleri (Yönetmelikleri) ve İzahnameler (Teknik Yönergeler) hazırlanarak, Amenajman Planları düzenlenmiştir. Bunlar:
- Korular İçin Muvakkat İşletme Planı Talimatnamesi (1924),
- Baltalıklara Ait İşletme Planı Talimatnamesi (1924),
- Keşif Raporları İzahnamesi (1924),
- 1935 Yılı Amenajman Metotlarına Ait İzahname’dir.
1937 yılında modern orman işletmeciliği amacı güden 3116 Sayılı Orman Kanunu yürürlüğe girmiştir. Yasanın içerdiği hükümlere uygun Amenajman Planlarının düzenlenmesi için, değişik zamanlarda yönetmelikler çıkarılmıştır. Bunlar da:
S D Ü O R M A N F A K Ü L T E S İ D E R G İ S İ
92
- Türkiye Ormanları Amenajman Planlarının Sür’atle İkmaline Dair Talimatname (1941),
- Birinci Devre Orman Amenajman Planlarının Tanzimine ve Tatbikine Ait Talimatname (1944),
- Orman Amenajman Planları’nın Tanzimine ve Tatbikine Ait Talimatname (1952) 'dir.
1944 tarihli Amenajman Yönetmeliği uyarınca, tüm ülke ormanlarının Birinci Devre Amenajman Planlarının tamamlanması çalışmalarına girilmiştir. Bu planların kısa sürede bitirilebilmesi için İÜ Orman Fakültesi’nin asistanları ile Orman Okulları’nın öğretmenleri görev almışlardır. Çalışmalar, 1944-1946 yıllarında tamamlanmıştır. Bu planlardan Memleket Orman Envanteri çıkarılmıştır. O tarihteki kayıtlara göre, Türkiye’nin orman alanı, 10.5 milyon hektar bulunmuştur.
Birinci Devre Orman Amenajman Planları’nın düzenlenmesinde, Teknik Yönergeler (Kılavuzlar) hazırlanmış ve Orman Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanmıştır. Bunlar:
- Orman Koruma Kılavuzu (Acatay, 1946),
- Ormanda Kesim ve Taşıma Kılavuzu (Berkel, 1946),
- Orman Amenajman Kılavuzu (Diker, 1946),
- Ağaç ve Odun Ölçme Kılavuzu (Fırat, 1946),
- Yetişme Muhiti ve Meşcere Tanıma Kılavuzu (Saatçioğlu, 1946),
- Orman Yolları ve Dekovil İnşaatı Kılavuzu (Tavşanoğlu, 1946),
- Orman Etütleri ve Amenajman Kılavuzu (Yiğitoğlu, 1946).
1952 tarihinde hazırlanan Amenajman Yönetmeliği, Türkiye Ormancılığının entansifleşmesi yönünden yeterli görülmemiştir. 1955 yılında “Orman Amenajman Planlarının Tanzimine ve Tatbikine Ait Talimatname” isimli, 149 maddelik bir yönetmelik çıkarılmıştır (Anonim, 1956). Bu yönetmelikte, ormanın aktüel doğal durumunun belirlenmesinde, hava fotoğraflarının ve istatistik yöntemlere dayanan Örnekleme Yöntemleri’nin kullanılması kabul edilmiştir. Böylece, yersel ölçmelerle yapılan Klasik Envanter Metodu terk edilmiş; istatistiğin yer aldığı, hava fotoğraflarından ve yersel ölçmelerden yararlanılan, Modern Kombine Envanter Yöntemi’nin kullanımına başlanmıştır. Ancak, hava fotoğraflarının elde edilmesinde karşılaşılan güçlükler nedeniyle, Modern Kombine Envanter Yöntemi gereğince uygulanamamıştır.
1963 yılında, 15 yıllık bir zaman perspektifi esas alınarak, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1963-1967) hazırlanarak, uygulanmasına başlanmıştır. Birinci ve İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planları döneminde (1963-67 ve 1968-72) 10 yıllık sürede Türkiye’deki tüm ormanların Amenajman Planları’nın bitirilmesi hedeflenmiştir.
TÜRKİYE’DE ORMAN AMENAJMAN YÖNETMELİĞİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ
93
Hava fotoğraflarından kaynaklanan sorun çözümlenip, Modern Kombine Envanter Yöntemi uygulanarak ve gerekli kuruluş sağlanarak, tüm ülkenin amenajman planları tamamlanmıştır. Türkiye’de Beş Yıllık Kalkınma Planları’nda öngörülen işleri zamanında tamamlayan tek kuruluş Orman Genel Müdürlüğü, Amenajman Dairesi Başkanlığı olmuştur.
Bu dönemde, Örnek Devlet Orman İşletmeleri kurulması kararlaştırılmıştır. İÜ Orman Fakültesi’nden 4; Orman Genel Müdürlüğü’nden 3 olmak üzere, Prof. Dr. İsmail Eraslan başkanlığında 7 kişiden oluşan bir kurul oluşturulmuştur. Bunun için yönetmelik hazırlanması gerekli görülmüş ve görev Prof. Dr. İsmail Eraslan’a verilmiştir.
Eraslan bu amaçla, “Örnek Devlet Orman İşletmeleri İşletme Planlarının Düzenlenmesine, Uygulanmasına ve Yenilenmesine Ait Yönetmelik” adı ile yönetmelik taslağı hazırlamıştır. Teknik Yönetme Kurulu tarafından kabul edilen yönetmeliği, 21.04.1964 tarihinde Orman Genel Müdürlüğü onaylamıştır.
Bu yönetmeliğe göre, 3 Amenajman Hey’eti kurulmuştur. Her hey’ette plan düzenleyecek 3, Orman Yolları Projesi hazırlayacak 1 ve Ekolojik Üniteler Haritası yapacak 1 olmak üzere, toplam 5 mühendis bulunmaktadır. Hey’etlere İÜ Orman Fakültesinde, Eraslan başkanlığında, ilgili öğretim üyelerinin de görev aldığı grup tarafından, 12 hafta süre ile kurs verilerek, arazi ve büro çalışmalarında yetiştirilmişlerdir.
Bu hey’etler 1964 - 1966 yıllarında çalışarak, Örnek Orman İşletmelerinin (Karamanbayırı - Demirköy, Kırklareli; Alaçam - Dursunbey, Balıkesir; Çığlıkara ve Koçova - Elmalı, Antalya; Düzlerçamı - Antalya) Amenajman planlarını düzenlemişlerdir.
1955 yılı Amenajman Yönetmeliği’nden farklı, çağdaş teknik ve ilkelere dayanan bir yönetmeliğin hazırlanması Orman Genel Müdürlüğü tarafından gerekli görülmüştür. 1964 yılında Eraslan’ın hazırladığı Örnek Devlet Orman İşletmelerinin İşletme Planlarının yapılması için çıkarılan yönetmelik esas alınarak düzenlenen, orman işletmelerinin koşullarına uygun ve gereksinimlerini karşılayacak “Orman Amenajman Yönetmelik Taslağı”, 24.05.1968 tarihinde, Orman Genel Müdürlüğü Yüksek Fen Heyeti tarafından kabul edilmiştir. Fakat, makamca onaylanıp, yürürlüğe girmemiştir.
1973 yılında, 1963-1972 yılları arasında hızlı çalışılıp, ülkenin tüm orman alanlarının bir plana bağlanması amacını güderek düzenlenen, kimi eksikleri bulunan Amenajman Planları’nın yapılması ve uygulamalarında kazanılan yeni bilgi ve deneyimlerden yararlanılarak, bunların yenilenmesinde, gelişmiş ve daha ayrıntılı planların yapılmasını sağlayacak yönetmeliğin çıkarılması gündeme gelmiştir.
1973 yılı şubat ayında, Ankara’da Orman Genel Müdürlüğü’nde, Orman Amenajman Yönetmeliği Tasarısının Bir Kısım Maddelerinin Yeniden Görüşülerek Gerekli Değişikliklere Ait Bir Taslak Hazırlamak’la görevli olarak Bekir Sıtkı Evcimen başkanlığında kurulan, Ünal Eler’in de bulunduğu Komisyon,
S D Ü O R M A N F A K Ü L T E S İ D E R G İ S İ
94
çalışmalarını tamamlayarak, taslağa son şeklini vermiştir.
Taslak Yüksek Fen Kurulu’na getirilmiştir. Fakültedeki görevleri nedeniyle, Evcimen İstanbul’a dönmek zorunda kaldığından, günler süren görüşmelerde, taslağı Ünal Eler savunmuştur. Uzun tartışmalar sonucu, taslakta bir çok değişiklik yapılmıştır. Son şeklini alan yönetmelik, 20.04.1973'de Orman Genel Müdürlüğü'ne; 22.06.1973'de, Orman Bakanlığı’na sunulmuş; 21.08.1973 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
1973 yönetmeliği, Yüksek Fen Kurulu’nda yapılan değişiklikler nedeniyle, istenilen düzeyde çıkarılamamıştır. Zamanla eksikler, hatalı durumlar tartışma konusu olmuştur. Yeni bir yönetmelik düzenlenmesi gereksinimi giderek artmıştır. Çeşitli toplantılarda ve yayınlarda yönetmeliğin eksiklikleri belirtilmiş ve değiştirilmesi zorunluluğu vurgulanmıştır.
1982 yılında VI. Beş Yıllık Kalkınma Planı Ormancılık Özel İhtisas Komisyonu içerisinde oluşturulan, İsmail Eraslan başkanlığında, Ünal Eler’in de yer aldığı Orman Amenajman ve Fotogrametri Tali Komisyonu’nun hazırladığı raporda, bu değişikliklerin gerekçesi ve esasları açıklanmıştır. Eraslan yaptığı çalışma sonucu düzenlediği ayrıntılı bir raporu, 23.11.1988 tarihinde Orman Genel Müdürlüğü’ne sunmuştur. Bu rapor daha sonra yayımlanmıştır (Eraslan, 1991).
1991 yılında Orman Genel Müdürlüğü yeni bir yönetmelik hazırlanması görevini Batı Akdeniz Ormancılık Araştırma Müdürü Ünal Eler’e vermiştir. Orman İdaresi ve Planlama Dairesi Başkanı Niyazi Çetin ve aynı dairenin Takip ve Kontrol Şube Müdürü Mehmet Efendioğlu ile oluşturulan 3 kişilik grup, yönetmelik taslağını hazırlamışlardır. Fakülteler ve ilgili kuruluşlarla yapılan çeşitli görüşmelerle son şeklini alan, Orman Amenajman Planlarının Düzenlenmesi, Uygulanması, Denetlenmesi ve Yenilenmesi Hakkında Yönetmelik, 20.05.1991 tarih ve 32 sayılı olurla yürürlüğe girmiştir (Anonim, 1991).
Bu yönetmelik de, istenilen şekilde çıkarılamamış ve bekleneni verememiştir. Tutucu bir anlayışla, getirilmek istenen yenilikler kabul görmemiştir. Sonuçta, 1973 ve 1991 tarihli yönetmelikler arasında önemli fark olmamıştır.
2004 yılında, gecikmeli de olsa, yönetmeliğin yenilenmesi ve çağdaş Orman Amenajmanı’na uygun plan yapılabilmesini sağlayacak, yeni yönetmelik hazırlanmasını Orman Genel Müdürlüğü, İÜ, KTÜ ve SDÜ Orman Fakülteleri’nden istemiştir. Fakültelerin Amenajman Ana Bilim Dalı Öğretim Üyeleri tarafından, fakülteler akademisyenlerinin görüşleri de alınarak hazırlanan taslak, Orman Amenajmanı yetkilileri ve ilgililerinin de katıldığı toplantılar sonucu, son şekli verilerek, onaya sunulmuştur.
3. TARTIŞMA VE SONUÇ
Burada Orman Amenajman Yönetmelikleri ele alınıp, her birinin sağladığı yenilikler, birbirlerinden olan üstünlükleri ya da eksiklikleri dile getirilip, uzun açıklamalar yapılması gereksiz görülmüştür. Kuşkusuz, her yeni yönetmelik,
TÜRKİYE’DE ORMAN AMENAJMAN YÖNETMELİĞİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ
95
uygulamada karşılaşılan yetersizlikler, görülen eksiklikler, ormancılıkta ulaşılan bilgi ve teknik düzeyden yararlanılabilmesi vb. gibi konulardaki olumsuzlukların giderilmesi için çıkarılmıştır. Bu bağlamda, son yönetmelik bir çok yenilikler getirmektedir.
İlgili meslektaşlarımız yönetmeliği incelediklerinde, eskiye göre değişiklikleri kolayca anlayacaklardır. Bunların ele alınıp, uzun uzun açıklanması değil de, konunun bir başka boyutuna değinilmesi yararlı görülmüştür.
Türkiye’de Orman Amenajmanı’nda planların yapılması ve bunların uygulanmasının tarihsel gelişimi incelendiğinde, önemli bir konu dikkati çekmektedir. Başlangıç yılları dışında, planlı döneme girilen yakın geçmişte, bilgi ve deneyim yönünden bir eksiklik olmamakla birlikte, planların düzenlenmesi ve uygulanmasında işi yapacak eleman bulunmasında güçlüklerle karşılaşılmıştır.
İlk yıllarda yabancı uzmanlar getirilmiş, ormancılık eğitimi verecek okul açılmıştır. O zamanki koşullar için bu doğaldır. Daha sonraki yıllarda, yasalar, yönetmelikler çıkarılmış, kuruluşlar yapılmış, ormancılık çalışmalarına çağdaş bir yön verilmeye çaba gösterilmiştir. Ancak, karar organı olan ve devlet adına ormanları işleten yetkililer, bu işleri yapacak eleman yetiştirilmesini yeterince benimsememiş, bu çok önemli konuya gerekli önemi vermemişlerdir.
Özellikle son 50 yıldır, ülkemizde Amenajman çalışmalarını çağdaş biçimde yürütebilecek grupları oluşturabilmek için yeterli orman mühendisi bulunmaktadır. Fakat, arazi işleri güç ve uzun zaman alan, efor gerektiren, olumsuz koşullar altında sürdürülen çalışmalar olduğundan, Amenajman Hey’etlerinde çalışacak teknik eleman bulunmasında güçlük çekilmektedir. “Her külfet, bir nimet ister“ deyimi bilinen gerçektir. Bu işte çalışacak elemanlara farklı olanaklar sağlanması, doğal bir yaklaşımdır. Değilse, devlet memuru tanımına göre değerlendirme ile kimse burada çalışmak istemez. Herhangi bir nedenle gelmiş olanlar da, işi benimsemez, severek, isteyerek çalışmaz, ilk fırsatta ayrılmaya çaba gösterirler.
Farklı olanaklar neler olabilir. Bunu yetkililer belirleyip, gerçekleştirmek durumundadırlar. Yasaların sağladığı maddi ve manevi imkanlar zorlanarak, gerekiyorsa yasal düzenlemelerle, bu durum yaratılabilir. Geçmişte bunun örnekleri vardır. Orman Amenajman Dairesi önemli hizmetler vermiş, daha önce değinildiği üzere, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Dönemi sonunda hedefi gerçekleştiren tek kuruluş olmuştur. Başarıya nasıl ulaşılmıştır, sonradan neden düşüş olmuş ve bugünkü duruma gelinmiştir gibi konular, ele alınıp incelenecek sorunlardır.
Önemli olan, çağdaş Orman Amenajmanı uygulamalarının gerçekleştirilebilmesi için, bunu sağlayacak Amenajman Planı’nın yapılması ve gereğince uygulanmasıdır. Bunun başarılabilmesi için de, yeterli düzeyde elemanlarla oluşturulmuş kuruluşun bulunması gerekir. Bu gerçekleştirilemediği ölçüde, Orman Amenajman Planlarının yapılması ve uygulanmasında aksaklıklar, gecikmeler ortaya çıkar.
Çağdaş ormancılık uygulamalarının yapılabilmesinde, yetişmiş uzman gerektiren konularda, bugüne dek olduğu üzere, son yönetmelikte de yer aldığı
S D Ü O R M A N F A K Ü L T E S İ D E R G İ S İ
96
gibi, “Gerekli elemanlar sağlanıncaya kadar, bu işler yapılmayacaktır” ya da “Zorunlu durumlar nedeniyle, bunlar yapılmayabilir” biçiminde ifadeler konularak, en mükemmel yönetmelik hazırlanması, beklenen yararı sağlamaktan uzak kalır.
Yetkili makam, yönetmelikte bugünkü gerçekler nedeniyle, zorunlu olarak konulmuş ifadelere dayanarak, işleri yürütmeye devam ederse; en kısa sürede, olması gereken durumu sağlayarak, işin doğru olanını yapmaya çaba harcamazsa, amaca ulaşılamaz ve beklenen yarar elde edilemez. Geçmişteki örneklerde ne yazık ki, bu hep böyle olmuştur.
Örneğin, Yetişme Ortamı Haritası düzenlenmesi 1973 tarihli Amenajman Yönetmeliği’nde yer almıştır. “Ancak, bu haritalar Teknik ve Ekonomik imkanların elverişli kılınması şartı ile yapılabilir” ifadesi konulmuştur. Teknik yönergelerde de bu haritaların şimdilik yapılmayacağı belirtilerek, bunlar düzenlenmemiştir.
1991 tarihli yönetmelikte de, Yetişme Ortamı Haritasının düzenleneceği bildirilmiştir. Burada da yine “Ancak, bu haritalar teknik ve ekonomik imkanların elverişli olması şartı ile yapılır” ifadesi konulmuştur ve günümüze dek bu haritalar yapılamamıştır.
Yeni yönetmelikte de Yetişme Ortamı Haritası düzenleneceği ifadesi vardır. “Dokuzuncu maddede sözü edilen uzman birimler oluşturuluncaya kadar, bu haritaların düzenlenmesi ertelenerek, sadece bonitet haritası ile yetinilebilir” ifadesi, yine ülke gerçekleri karşısında zorunlu olarak yönetmeliğe konulmuştur.
Yeni yönetmelikte, yukarıda değinildiği gibi, dokuzuncu maddede, Yetişme Ortamı Envanteri yanında, Biyolojik Çeşitliliğin, Odun Dışı Orman Ürünlerinin, Ormanın Ürün Dışı Fonksiyonlarının, Sosyo-Ekonomik Durumun, Sağlık Durumunun envanterinin yapılması da getirilmiştir. Ancak, maddenin devamında son paragrafta “Yukarıda sıralanan envanter çeşitlerinden, Yetişme Ortamı, Biyolojik Çeşitlilik ve Odun Dışı Orman Ürünleri ile ilgili envanter bilgileri, Orman Genel Müdürlüğünce öngörülecek içerik ve organizasyonla, Standart Amenajman Heyetleri dışında oluşturulacak uzman birimler tarafından elde edilen verilerden sağlanır” ifadesi yer almaktadır. Belirlenen envanter çeşitleri ile ilgili maddelerde, gerekli uzman elemanlar tamamlanıncaya dek, bu işlerin yapılmayacağı bildirilmektedir.
1973 tarihli yönetmelikten beri 34; 1991 yönetmeliğinden günümüze dek de, 16 yıl hızla akıp gitmiştir. Sorunlar devam etmektedir. Durum aynen sürdürülmemelidir. Teknik yönden yenilikler getirilirken, idari bakımdan da, gereklerin yapılması, bu işleri yürütecek elemanların zamanında yetiştirilmesi kaçınılmazdır. Tek yanlı gelişmeler, beklenen yararın elde edilebilmesine, hedeflenen amaçlara ulaşılabilmesine yeterli olamamaktadır.
TÜRKİYE’DE ORMAN AMENAJMAN YÖNETMELİĞİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ
97
KAYNAKLAR
Acatay, A., 1946. Orman Koruma Kılavuzu. Orman Genel Müdürlüğü yayını, İstanbul.
Anonim, 1956. Orman amenajman planlarının tanzimine ve tatbikine ait talimatname. Ziraat Vekâleti Orman Umum Müdürlüğü Yayın No: 193, Yeni Matbaa, Ankara.
Anonim, 1973. Orman Amenajman Planlarının Düzenlenmesine, Uygulanmasına ve Yenilenmesine Dair Yönetmelik. Orman Genel Müdürlüğü, Yayını, Ankara.
Anonim, 1978. İdare Sürelerinin Düşürülmesi. Orman Mühendisliği Dergisi, Temmuz-Ağustos Sayısı, s. 20-43, Ankara,.
Anonim, 1991. Orman Amenajman Planlarının Düzenlenmesi, Uygulanması, Denetlenmesi ve Yenilenmesi Hakkında Yönetmelik. Orman Genel Müdürlüğü Orman İdaresi ve Planlama Dairesi Başkanlığı yayını, Ankara.
Asan, Ü., 1999. Using Possibilities of Satellite Images In Forestry and the Application In Turkey. International Symposium On Remote Sensing and Integrated Technologies. October, 20-22, pp. 113-126, İstanbul.
Asan, Ü., Eler, Ü., 2003. Türkiye Orman Amenajmanında Uygulanagelen Planlama Sistemlerinin İrdelenmesi ve Çağdaş Sistemler. Orman Amenajman Kuruluşunun Yeniden Yapılandırılması Çalıştayı Bildirisi. 9-12. Eylül, Kastamonu.
Başkent, E. Z., 1999. Ecosystem Management and Biodiversity. Journal of Turkish Agriculture and Forestry. Number: 2, pp. 355-363, Ankara.
Berkel, A., 1946. Ormanda Kesim ve Taşıma Kılavuzu. Orman Genel Müdürlüğü yayını, İstanbul.
Diker, M., 1946. Orman Amenajman Kılavuzu. Orman Genel Müdürlüğü yayını, İstanbul.
Eler, Ü., 1980. Orman Amenajman Çalışmalarında Verimlilik. Ormancılık Kesiminde Verimlilik Semineri, Milli Prodüktivite Merkezi, 17-19. Kasım, s. 45-59,Ankara.
Eler, Ü., 1981. Gazipaşa Model Planı. Orman Mühendisliği Dergisi, Temmuz sayısı, s. 3-9, Ankara.
Eler, Ü., 1982. Orman İşletme Planları ve Kritiği. Orman Mühendisleri Odası, 7. Teknik Kongre bildirisi, Ankara..
Eler, Ü., 1983. Nasıl Bir Planlama. Orman Mühendisliği Dergisi, Kasım Sayısı, s. 31-34, Ankara.
Eler, Ü., 1985. Ülkemizde Orman Amenajman Planları ve Kritiği. Orman Mühendisliği Dergisi, Kasım sayısı, s. 67-70, Ankara.
Eler, Ü., 1986. Ormancılığımızda Son Yıllardaki Önemli Değişiklikler. Orman Mühendisliği Dergisi, Temmuz Sayısı, s. 15-18, Ankara.
Eler, Ü., 1988. Teknik Ormancılığımızda Görülen Aksaklıkların Nedenleri ve Çözüm Yolları. Ormancılık Araştırma Enstitüsü Dergisi, Temmuz sayısı, s. 41-46, Ankara.
Eler, Ü., 1992. Ülkemizde Düzenlenen Amenajman Planları ve Kritiği. Ormancılığımızda Orman Amenajmanının Dünü, Bugünü ve Geleceğine İlişkin Genel Görüşme. 16-19. Kasım. Orman İdaresi ve Planlama Dairesi Başkanlığı Yayını, Bildiriler, s. 271-280, Ankara.
Eler, Ü., 1999. Fonksiyonel Envanter. Orman Amenajman Teknik Toplantısı. 4-7. Mayıs, Bolu.
Eler, Ü., 2002. Orman Amenajmanında Uyguladığımız Envanterin Kritiği. Orman Amenajmanında Kavramsal Açılımlar ve Yeni Hedefler Sempozyumu. İ. Ü. Orman Fakültesi, 18-19. Nisan, s. 138-144, İstanbul.
Eler R, Ü., Asan, Ü., Yeşil, A., 2003. Türkiye Orman Envanter Sorunları. Orman Amenajman Kuruluşunun Yeniden Yapılandırılması Çalıştayı bildirisi, 9-12. Eylül, Kastamonu.
Eraslan, İ., 1954. Yurdumuzda Bugüne Kadar Kullanılan Amenajman Metotları ve Kritiği. İ. Ü. Orman Fakültesi Dergisi, Seri B, Sayı 1, s. 96-133, İstanbul.
Eraslan, İ., 1955. Türkiye’de Yapılan İlk Amenajman Planının Analitik ve Kritik Olarak İncelenmesiyle Varılan Neticeler. İ. Ü. Orman Fakültesi Dergisi, Seri B, Sayı 2, s. 199-221, İstanbul.
Eraslan, İ., 1956. Yeni Amenajman Talimatnamesinin Analitik ve Kritik Gözle İncelenmesi. İ. Ü.
S D Ü O R M A N F A K Ü L T E S İ D E R G İ S İ
98
Orman Fakültesi Dergisi, Seri B, Sayı 1, s. 32-48, İstanbul.
Eraslan N, İ., 1957. Türkiye’de Silvikültür ve Amenajman Münasebetlerinin Yüzyıllık Tarihi İnkişafı. Türk Ormancılığı 100. Tedris Yılına Girerken. Türkiye Ormancılar Cemiyeti Yayın No: 7, s. 62-77, Ankara.
Eraslan, İ., 1963. Türkiye’de Orman Envanterinin Geçmişteki ve Bugünkü Durumu.İ. Ü. Orman Fakültesi Dergisi, Seri B, Sayı 2, s. 17-45, İstanbul.
Eraslan, İ., 1964. Amenajman Metodları’nın Tarihsel gelişimi. İ. Ü. Orman Fakültesi Dergisi, Seri B, Sayı 2, s. 31-72, İstanbul.
Eraslan, İ., 1966. Fotogrametri Alanında Yeni Gelişmeler. İ. Ü. Orman Fakültesi Dergisi, Seri B, Sayı 1, s. 1-17, İstanbul.
Eraslan, İ., 1968. Orman Amenajman Teşkilatımızın 50 Yıllık Gelişimi ile Reorganizasyonu’nun Lüzumu ve Esasları. İ. Ü. Orman Fakültesi Dergisi, Seri B, Sayı 2, s. 3-30, İstanbul.
Eraslan, İ., 1969. Türkiye Ormanlarının Bünyesine Uygun Amenajman Metotlarının Tespiti Esasları. Türkiye Orman Mühendisliği II. Teknik Kongresi yayını, s. 75-87, Ankara.
Eraslan, İ., 1973. Türkiye’de Orman Amenajmanı’nın Gelişimi ve Yeni Yönelimler. İ. Ü. Orman Fakültesi Dergisi, Seri A, Sayı 2, s. 1-12, İstanbul.
Eraslan, İ., 1974. Türkiye’deki Orman Topraklarından Çok Amaçlı (Çok Yönlü) Faydalanmanın Planlanması Esasları. İ. Ü. Orman Fakültesi Dergisi, Seri B, Sayı 1. s. 30-49, İstanbul.
Eraslan, İ., 1985. Türkiye’de Orman Amenajmanı’nın 128 Yıllık Tarihsel Gelişimi. İ. Ü. Orman Fakültesi Dergisi, Seri A, Sayı 1, s. 15-19, İstanbul.
Eraslan, İ., 1991. Orman Amenajmanı Yönetmeliğimizin Geliştirilmesi İçin Değiştirilmesi ve Eklenmesi Gereken Maddeler. Orman Mühendisliği Dergisi, Şubat Sayısı, s. 4-7, Ankara.
Eraslan, İ., 1992. Türkiye’de Orman Amenajmanı’nın Dünü Bugünü ve Yarını. Orman Genel Müdürlüğü, Orman Amenajmanının Dünü bugünü ve Geleceğine İlişkin Genel Görüşme (16-19. Kasım), Orman İdaresi ve Planlama Dairesi Başkanlığı Yayını, Bildiriler, s. 1-16, Ankara.
Evcimen, B. S., 1977. Türkiye’de Orman Amenajmanının Gelişimi (1. Bölüm. İmparatorluk Dönemi). İ. Ü. Orman Fakültesi Orman Amenajman Kürsüsü Yayını, İstanbul.
Fırat, F., 1946. Ağaç ve Odun Ölçme Kılavuzu. Orman Genel Müdürlüğü Yayını, İstanbul.
Irmak, A., 1946. Yetişme Muhiti Tanıma Kılavuzu. Orman Genel Müdürlüğü Yayını, İstanbul.
Köse, S., Sönmez, T., Sivrikaya, F., 2002. Uzaktan Algılamanın Orman Amenajman Planlamasında ve Bilgi Sistemleri Kurulmasındaki Önemi. Orman Amenajmanında Kavramsal Açılımlar ve Yeni Hedefler Sempozyumu, İ. Ü. Orman Fakültesi, 18-19. Nisan, s. 148-157, İstanbul.
Kutluk, H., 1948. Türkiye Ormancılığı İle İlgili Tarihi Vesikalar. Orman Genel Müdürlüğü Yayın No: 56, İstanbul.
Kutluk, H., 1967. Türkiye Ormancılığı İle İlgili Tarihi Vesikalar (Cilt 2). Orman Genel Müdürlüğü Yayın No: 367, Ankara.
Saatçioğlu, F., 1946. Orman Yetiştirme Kılavuzu. Orman Genel Müdürlüğü yayını, İstanbul.
Saatçioğlu, F., Acatay, G., Huş, S., Eraslan, İ., 1960. Türkiye’de Örnek Devlet İşletmesi Olabilecek Vasıfları Haiz Ormanların Tefrikine ve Teşkilatlandırılmasına Ait İncelemeler. İ. Ü. Orman Fakültesi Dergisi, Seri B, Sayı 2, s. 44-70, İstanbul.
Tavşanoğlu, F., 1946. Orman Yolları ve Dekovil İnşaatı Kılavuzu. Orman Genel Müdürlüğü yayını, İstanbul.
Yiğitoğlu, A. K., 1946. Orman Etüdleri ve Amenajman İş Kılavuzu. Orman Genel Müdürlüğü yayını, İstanbul.
Yund, K., 1957. Ormancılığın Kuruluşundan Beri Bağlandığı Nezaretler, Vekâletler ve Bunun Başındakiler. Türk Ormancılığı 100. Tedris Yılına Girerken. Türkiye Ormancılar Cemiyeti Yayın No: 7, s. 22-27, Ankara.
Old 15-04-2013, 10:28   #23
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Bugün tv de Türkiye halkının Türkiye yargı sistemine olan güveni ile ilgili anket sonuçlarından söz edilmekteydi. Adalete olan güven %38 ile dip yapmış durumda. Devletin üst kademelerine bakıldığında ne iktidarın nede muhalefetin adalet sistemine bu kadar dahi güven duymadığı açık bulunmaktadır. Fakat idare halktan güven duyulmayan bu sisteme güven duymasını, canını malını sisteme emanet etmesini istemektedir. Bu her hastasını öldüren doktora devletin doktoru diye tedaviye gitmeye zorlanmak gibi bir durumdur. Üzücü bir durum. Sistemin böyle kötü durumda olmasından uzun yıllar Orman İdaresi de nemalanmış durumdadır. Her tür hukuksuzluk sanki hukuk ve adaetmiş gibi bu kurumun uygulamaları ile halka sunulmuştur. Halk ise devlete duyduğu saygı ile bu hukuksuz davranışlara katlanmış, yapılan tacizlere ses çıkartmamıştır. Bugün gelinen karışıklıkların tamamında bu hukuksuz uygulamaların sonucu mevcuttur. Bu konudaki yapılan hukuksuzlukların farkına varılması için yukarıda Üniversite dergisinde bahsi geçen harita ve amenejman planlarından bazı örnekler ile işinize yarayacağını düşündüğümüz dökümanlar " https://www.facebook.com/orman.koyluleri?ref=tn_tnmn " adresine konulmuştur.
Old 15-04-2013, 12:00   #24
Mustafa Öztok

 
Varsayılan



AİHM İnsan Hakları Tazminat Komisyonu’na Başvuruyu Tüketilmesi Gereken Yeni Bir İç Hukuk Yolu Olduğunu Belirtmiştir

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Müdür Turgut ve diğerleri/Türkiye (4860/09) başvurusu üzerine 11 Nisan 2013 tarihinde açıklanan kararı ile yargılamaların uzun sürdüğü iddialarına ilişkin olarak, Ülkemizde 6384 sayılı Kanunla kurulan İnsan Hakları Tazminat Komisyonu’na başvuru yolunun yeni bir iç hukuk yolu olarak ihdas edildiğini belirterek başvuruyu kabul edilemez bulmuştur. Başvuranların AİHM’e başvurularını yaptıkları tarihte anılan kanun yürürlüğe girmemiş olmasına rağmen, bu başvuruyu iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddetmiştir.

7 Ocak 2009 tarihli başvuruda başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/1. maddesine dayanarak makul sürede yargılanma haklarının; Türkiye’de uzun yargılama sürelerine karşı bir başvuru yolu olmadığından bahisle de Sözleşme’nin etkili başvuru hakkına ilişkin 13. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

AİHM kararında, 20 Mart 2012 tarihli Ümmühan Kaplan pilot kararının icrası kapsamında yargılama süreleriyle ilgili olarak 23 Eylül 2012 öncesinde Mahkeme’ye yapılmış ve henüz Hükümete bildirilmemiş başvuruların tazminat verilmesi suretiyle çözülmesine dair 6384 sayılı Kanunun TBMM tarafından kabul edildiğini tespit etmiştir.

Bu kararında AİHM ayrıca, 6384 sayılı Kanunla kurulan yolun, Türkiye’ye karşı açılan yargılama süresiyle ilgili tekrar eden başvurulara çözüm bulma amacı taşıyan pilot karar usulünün doğrudan ve somut bir sonucu olarak kurulduğunu belirtmiştir. Mahkeme bu suretle, Türkiye’nin Bakanlar Komitesi tavsiye kararlarına ve İnterlaken, İzmir ve Brighton Konferanslarının sonuç bildirgelerine uygun olarak iç hukuk düzeyindeki yapısal sorunu çözerek üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdiğini kaydetmiştir. 6384 sayılı Kanunun Türkiye’de makul sürede yargılama yükümlülüğüne aykırılıkları telafi etmesine ve Mahkeme önündeki başvuruları azaltmasına ve hatta tamamen sonuçlandırmasına imkan tanıma amacı taşıdığını vurgulamıştır. Kararda ayrıca, 31 Aralık 2012 tarihi itibariyle AİHM önünde uzun yargılama iddialarına ilişkin 3800’den fazla derdest dosya bulunduğu belirtilmektedir.

Sonuç olarak, AİHM, bu başvuruda başvuranların 6384 sayılı Kanunla kurulan komisyona başvurmaları gerektiğini belirterek başvurunun dayanaktan yoksun olduğuna karar vermiş ve bu Kanunun Sözleşme’nin 13. maddesi anlamında tüketilmesi gereken bir yol ihdas ettiğini belirterek makul sürede yargılanma hakkına ilişkin olarak 6384 sayılı Kanunla getirilen iç hukuk yolu konusunda ilk kararını vermiştir.

İnsan Hakları Tazminat Komisyonu, 6384 sayılı Kanunla 23 Eylül 2012 tarihi itibariyle yargılamaların makul sürede bitirilemediği veya mahkeme kararlarının icra edilmemesi, geç icra edilmesi ya da kısmen icrası iddiasıyla AİHM önünde derdest bulunan başvuruların tazminat ödenmek suretiyle sonuçlandırması amacıyla kurulmuş olup 20 Şubat 2013 tarihinden itibaren başvuruları kabul etmeye başlamıştı.


Old 18-04-2013, 09:42   #26
Mustafa Öztok

 
Varsayılan




http://en.wikipedia.org/wiki/De_facto





De facto

Vikipedi, özgür ansiklopedi
Atla: kullan, ara
Başlığın diğer anlamları için Defacto (anlam ayrımı) sayfasına bakınız.
De facto veya de fakto, "gerçekte", "uygulamada", "fiilen", "fiili" ya da "pratikte" anlamında kullanılan Latince deyiş. "Kanuna göre" veya "hukuki olarak" anlamına gelen de jure ile karşıt olarak sıkça kullanılır. Yasal bir durumu tartışırken de jure konu hakkında kanunların ne söylediğini, de facto ise gerçek hayatta uygulamanın nasıl olduğunu belirtir. Bu uygulama yasal olabilir ya da olmayabilir.
De facto teriminin oldukça geniş bir kullanım alanı vardır. Evlilikten, devletler hukukuna kadar birçok konuda kullanılır. Ayrıca geçerli bir kanun ya da standartın olmadığı fakat genelleşmiş bir uygulamanın söz konusu olduğu herhangi bir durumu belirtmek için kullanılır.
İngilizcede ilk kez 1602 yılında kullanılmıştır.[1]
Old 18-04-2013, 09:46   #27
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

http://www.bigpara.com/haber-detay/g...tme=3244347551
Ana Sayfa » Haberler » Zeytin Adası, Orman İdaresi ile Hazine`yi davalık etti


Zeytin Adası, Orman İdaresi ile Hazine`yi davalık etti

13.02.2006 Muğla'nın Fethiye İlçesi Göcek Beldesi açıklarındaki Uzan Ailesi'nin ünlü Zeytin Adası, Hazine ile Orman Genel Müdürlüğü'nü karşı karşıya getirdi. Hazine'nin, Burası orman arazisidir, Hazine'ye devri gerekir diyerek açtığı dava sürerken, Orman Genel Müdürlüğü de Daha önce bu bölge yanlışlıkla orman olarak ilan edilmiştir. Hasımsız dava Orman alanından çıkarılması gerekir diyerek 'Hasımsız' dava açtı. Orman Genel Müdürlüğü'nün açtığı davayı kazanması halinde, kararın temyizsiz kesinleşeceği ve adada yapılaşmanın önünün açılacağı öne sürüldü. Zorlu'ya satıldı Uzan Grubu'nun İmar Bankası'ndan dolayı devlete olan borçlarından ötürü Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından el konularak açık artırma ile Zorlu Şirketler Grubu'na 15.2 milyon YTL'ye satılan Zeytin Adası'na el konulmasının ardından şu gelişme oldu. Hazine, Adanın evveliyatı ormandır ve şu anda da 2B'dir ve Hazine'ye aittir. Tapuların Hazine adına tescili gerekir diyerek geçen yıl şubat ayında 2005/ 14 esas ile Fethiye 2'nci Asliye Hukuk Mahkemesi'ne dava açtı. '2B işlemi iptal edilsin' Dava sürerken, bu kez Orman Genel Müdürlüğü, Fethiye 3'ncü Asliye Hukuk Mahkemesi'nde 27 Ekim 2005 tarihinde 2005/ 303 esas sayılı dosya ile yeni bir dava açıp 1744 Sayılı Orman Yasası'ndaki değişik 3302 sayılı yasasının 2B maddesi işleminin hukuki dayanağı yoktur. Daha önce bu bölge yanlışlıkla orman olarak ilan edilmiştir. Orman alanından çıkarılması ve 2B işleminin iptal edilmesi gerekir dedi.
Old 19-04-2013, 10:55   #28
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

T. C.
ADALET BAKANLIĞI
İNSAN HAKLARI TAZMİNAT KOMİSYON BAŞKANLIĞI’ NA
(6384 sayılı Kanun ile kurulan Komisyon)
Gönderilmek Üzere
………………….. CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NA

BAŞVURU DİLEKÇESİ
I- MÜRACAAT EDEN / LERİN1

1- ADI- SOYADI :
2- T.C. KİMLİK NUMARASI :
3- DOĞUM YERİVE TARİHİ:
4- YAZIŞMA ADRESİ:
5- TEL :
6- E-POSTA :
I- VEKİLİNİN
1- ADI-SOYADI :
2- YAZIŞMA ADRESİ:
3- TEL :
4- E- POSTA :

YEREL MAHKEME BİLGİLERİ:

- MAHKEME ADI :

- DAVANIN AÇILDIĞI TARİH :

- ESAS VE KARAR NO :

- KESİNLEŞME TARİHİ:

AİHM’E BAŞVURU TARİHİ:

AİHM BAŞVURU NO :

1 Birden çok müracaat edenin bulunması hâlinde basvuru dilekçesinin bu sayfası çoğaltılarak eklenebilir.









2


II - AÇIKLAMALAR:










III-SONUÇ –TALEP:

Tarafı olduğum yargılamanın makul süre içerisinde sonuçlanmaması / kesinleşmişkararın icra edilmemesi nedeniyle 6384 sayılı “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine YapılmışBazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun”dan yararlanmak suretiyle mağduriyetimin giderilerek tarafıma tazminat ödenmesini arz ederim.
Bu başvuru dilekçesinde vermişolduğum bilgilerin doğru olduğunu; dilekçede belirtilen bilgilerde, adreslerimde veya başvuruyla ilgili koşullarda herhangi bir değişiklik meydana geldiğinde Komisyona bildireceğimi beyan ederim. …../…/2013

Müracaat Eden : ...........................................
Vekili : .................................................. .............


EKLER
1- Vekil ile temsil ediliyorsa vekâletname
2- Nüfus cüzdanı örneği, başvurucu yabancı ise geçerli kimlik belgesi
3- AİHM’e başvuru tarih ve numarasını gösteren resmi kayıt kabul mektubu
4- Dayanılan belgelerin asılları ya da onaylı örnekleri

Komisyon Adresi : Adalet Bakanlığı İstinaf Ek Bina Mustafa Kemal Mah. 2151 Cad. No:34/B 3. Kat Söğütözü/ANKARA
Old 20-04-2013, 12:58   #29
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

Türkiye de yargı sisteminin; Avrupa Birliği tarafından hazırlanan raporda düzelmeye başladığı yönünde olumlu görüşler olmasına rağmen, ABD tarafından hazırlanan raporda yargı sistemindeki bozulmanın devam ettiğine dair görüşler mevcuttur. Gelinen son durumda yargı sistemine güvenin yeniden tesis edilmesi, idarenin ve yargının müşterek kötü uygulamaları ile mağdur olanlara haklarının iade edilmesi gereklidir. Bu iade ve güveni tesis etmede önemli görev Anayasa Mahkemesi'ne düşmektedir. Diğer kurumlar uzun yıllardır bozuk olduğu iç ve dış kaynaklarca kabul edilen bir sistemin parçaları olarak kalmışlar ve bugüne ulaşmışlardır.
http://www.hurriyet.com.tr/planet/23090868.asp?top=1 "
Amerika’dan Türkiye’ye en sert insan hakları eleştirisi



Tolga TANIŞ / WASHINGTON
20 Nisan 2013








Old 20-04-2013, 13:10   #30
Mustafa Öztok

 
Varsayılan

http://www.resmigazete.gov.tr/eskile...0130222-10.htm

22 Şubat 2013 CUMA Resmî Gazete Sayı : 28567
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı: 2010/83
Karar Sayısı: 2012/169
Karar Günü: 1.11.2012

DAVA VE İTİRAZLARIN KONUSU : 1- 18.6.2010 günlü, 5999 sayılı Kamulaştırma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesiyle 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na eklenen Geçici Madde 6’nın;

a- İkinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmak …” ibaresinin,

b- Altıncı fıkrasının,

c- Yedinci fıkrasının,

d- Sekizinci fıkrasının son cümlesinin,

e- Onuncu fıkrasının,

2- 13.2.2011 günlü, 6111 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un geçici 2. maddesinin,

Anayasa’nın 2., 5., 10., 11., 12., 13., 35., 36., 90., 125. ve 138. maddelerine aykırılıkları ileri sürülerek iptallerine ve 2942 sayılı Kanun’a eklenen Geçici Madde 6’nın altıncı ve yedinci fıkraları ile sekizinci fıkrasının son cümlesinin yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi istemidir.

Bu kararla ilgili; http://www.turkhukuksitesi.com/makale_1605.htm . Avukat Tevrat Duran tarafından yapılan yorum güzeldir. Mülklerine el konulan kişilerin mülklerini kullanamadıkları dönem için de ecrimisil niteliğinde tazminat talep etme hakları olduğunu önümüzdeki günlerde yargı sisteminin kabul edeceğini düşünmekteyiz.
Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
İnsan Hakları Mahkemesi ve 221 sayılı kanun Av.Sezer Yiğit Meslektaşların Soruları 4 14-04-2014 00:42
BİLGİ İnsan Hakları Hukuku Merkezi'nden Ayrımcılık Yasağı Eğitimi Av.Habibe YILMAZ KAYAR Kadın Hakları Çalışma Grubu 0 08-12-2011 19:00
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’de Aile İçi Şiddetle İlgili (Opuz) Kararı Av.Habibe YILMAZ KAYAR Kadın Hakları Çalışma Grubu 0 22-07-2009 09:48
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi- Anne Karnında Sakatlığı Tespit Edilemeyen Çocuk Av. Başak SANCAR Hasta Hakları Çalışma Grubu 6 24-12-2007 14:17
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İle İlgili mimar Hukuk Soruları Arşivi 1 24-08-2003 00:03


THS Sunucusu bu sayfayı 0,19763494 saniyede 16 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.