Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Hukuk Sohbetleri Hukuki yorumlar, görüşler ve tartışmalar.. Soru niteliği taşımayan her türlü hukuki sohbet için.

A.İ.H.M. Kararları Isığında Savunma Ve Hak Arama Sürecinde Silahların Eşitliği

Yanıt
Old 28-01-2005, 23:00   #1
purejustice

 
Varsayılan A.İ.H.M. Kararları Isığında Savunma Ve Hak Arama Sürecinde Silahların Eşitliği

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI ISIĞINDA SAVUNMA VE HAK ARAMA SÜRECİNDE SİLAHLARIN ESİTLİGİ
Güney DİNÇ
I - TEMEL İNSAN HAKLARININ ÖZÜ : DENGE

Hukukta, her zaman bir “' baskın taraf '' var olmuştur. İnsanlık tarihi bu örneklerle örülüdür. Monarşi, halk egemenliği,sınıfsal diktatörlükler,ekonomi dışı şiddet ve günümüzün sınır tanımayan uluslararası tekelleri gibi...
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde oluşan hukukun belirgin özelliği ise,“baskın taraf” egemenliğinden uzaklaşma yönünde gelişmesidir. Yeni bir anlayışın ürünü olan sözleşme hukukunu tek bir sözcükle tanımamak olanaklıdır. “Denge”.

Bir kez daha geriye dönüp insanlık tarihine bakarsak, “denge” sözcüğünün ne denli yeni ve heyecan verici bir gelişme olduğunu kolaylıkla görebiliriz.

Doğanın temeli, dengeye dayanıyor.
Denge, insanın doğaya dönüşüdür.
Denge, insanın kendine dönüşüdür.
Denge, hukukun insan dönüşüdür.

Böylesine görkemli bir hukuku üretmek kolay bir iş değildir. Değişimi ve yenilenmeyi, sözde değil, özde gerçekleştirmek gerekiyor. Oysa, insan Hakları alanında büyük çelişkiler yaşanıyor. Sözleşme kapsamındaki kimi ülkeler, insan Hakları belgelerini kendi yurttaşlarıyla ilgili kurallar düzeyinde algılayıp, öyle uyguluyorlar.

İnsan haklarının evrenselliğine gölge düşürülmemelidir. Ortadoğu'da, Liberya'da, Irak'ta' sırada bekletilen diler ülkelerde sürdürülen yağmacı saldırganlıklar karşısında, bireysel hukuk alanında gerçekleştirilen kazanımlara sığınarak, insan haklarının korunup geliştirildiğine inanamayız.

İnsanlığın kendi kendisini yok etmesini önlemek için, 21 yüzyıl, yeryüzünde yaşayanların tümü için, insan haklarınln işlerlik kazandığı bir çağ olmak zorundadır.

II - AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNE GÖRE SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ:

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6.maddesi ADİL YARGILANMA HAKKI 'nın temel koşullarını belirlemektedir.

6.maddenin kapsadığı konular çok geniştir. Bu nedenle yaygın bir uygu1ama alanı bulmuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının büyük bir bölümü de 6.maddenin yorumu ve açılımıyla ilgilidir.
Sunuşumuzun konusunu oluşturan ''silahların eşitliği'' ilkesi 6.maddenin 1.bendinin ilk tümcesinde değerlendirilmiştir;



m.6/1

''1 . Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suç1amalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir... '' '

'Hakkaniyete uygun yargı1ama'', silahların eşitliğini zorunlu kılar. Yargı organı önünde sahip oldukları hak ve yükümlülükler açısından taraflar arasında tam bir eşitliğin kurulması ve bu dengenin bütün yargı1ama aşamalarında sürdürülmesi gerekir.

Ayrıca 6.maddenin 3.bendinin (a) fıkrasında yer alan 'sanığın bilgilendirilme hakkı'' ile aynı bendin (d) fıkrasındaki ''tanık dinletme ve tanıkları sorgu1ama hakkı'' silahların eşitliği ilkesinin uygulanışıyla doğrudan bağlantılıdır.
Kamu güvenliği, kamu yararı ile bireysel hak ve güvenceler arasındaki denge, Mahkeme Kararlarında “eşitlik”, “karşılık” ,”orantılık” gibi sözcüklerle anlatılmaktadır.

'' Mahkemeye göre genel ve geniş kapsamlı bir kavram olan 'hakkaniyet' in ilk ve önemli gereği, taraflar arasında 'silahların eşitliği' , diğer bir deyimle, mahkeme önünde sahip olunan hak ve yükümlülükler bakımından taraflar arasında tam bir eşitliğin sağlanması ve bu dengenin bütün yargl1ama boyunca korunmasıdır.'' (M.K. Del court / Belçika 1970,Monnel ve Morris /İngiltere 1987, Ekbatani /lsveç 1988 ) (1)

Amaç, sav ve savunma arasında hakkaniyete uygun, adil bir dengenin gerçekleştirilmesi olunca, silahların eşitliği kavramı, her somut olayda, uyuşmazlığın niteliğine göre değişimler göstermektedir. örneğin, yargılama işlemleri arasında yer alan kanıt ve karşı kanıtların sunulup tartışılması, ilgilinin yargıç önüne çıkarılma istemi, dava dosyasının özgürce incelenip gerekli görülecek belgelerden örnekler alabilme olanağı, bilirkişi raporlarının yanlara gönderilmesi ve yargı1ama sürecindeki bir kamusal organdan da gelse, yargıçların kararını etkilemeyi amaçlayan her türlü görüş ve açık1ama konusunda bilgilendirilip bunları yanıt1ama olanağının taraflara tanınması silahların eşitliği kapsamında değerlendirilen uygu1amalardır.

Bu araştırmamızda, sav ve savunma arasındaki dengelerin ele alındığı “Tebliğname” konusunda Türkiye'de ve Avrupa'da izlenen gelişmeleri ve ulaşılan aşamaları, Avrupa konusunda Türkiye yargısından örneklerle özetlemeye çalışacağız.

III – TÜRKİYE 'DE TEBLİĞNAME SORUNU

Ceza mahkemelerinde kimi zaman yargıçlar ve savcıların, aynı kürsüyü paylaşmanın alışkanlıklarından da yararlanarak birlikte hareket ettiklerini izlemekteyiz. Sonuçlanma aşamasına gelen davalarda duruşma salonunun boşaltılarak, yargıç ve savcının biraz sonra açıklanacak olan kararın ayrıntılarını birlikte tartıştıkları görülebilmektedir. Bu tür uygulamalar, özellikle avukatları tedirgin eder. Yargı1ama sürecinden dışlandıkları ve savunma çabalarının boşa gittiği inancına kapılırlar.

Yargıtay’daki yerleşik uygu1ama, savunmanın etkinliği açısından daha da önemli sakıncalar içermektedir. Ceza davalarının Yargıtay'daki incelenmesi sırasında duruşmaların nasıl yapılacağı CMUK' un 319. maddesinde aşağıda yazılı olduğu biçimde düzenlenmiştir.

“Yargıtay’da duruşma rapörtör tarafından işin açıklanması ile başlar. Bu azanın duruşmadan önce raporunu tanzim ve imza ile dosyaya koymuş olması lazımdır.

Raportör üyelerin açıklamasını müteakip Cumhuriyet Başsavcısı, sanık ve müdafi iddialarını beyan ve bunları izah için söz alırlar. Bunlar arasında temyizi talep etmiş olan taraf önce dinlenir. Son söz sanığındır.”

CMUK' nda, duruşma açılmayan durumlarda Yargıtay incelenmesinin hangi koşullarda yürütüleceği, sanıklarla nasıl ve ne tür iletişim kurulacağı konularında herhangi bir düzenleme yer almamıştır.

Yargıtay'da duruşma yapılmayan davalarda, sanıkların gelişmeleri izleme olanağı bulunmamaktadır. Yargısal işlemlerin belli bir takvimi yoktur. Temyiz edilen dava dosyasının, tebliğname’nin hazırlanması için Başsavcılıkta ne kadar süre bekleyeceği, karar için Mahkemeye ne zaman gönderileceği, hangi oturumda temyiz isteminin karara bağlanacağı, ilgililerce izlenip bilinememektedir.

11 Ocak 2003 günlü ve 4778 sayılı yasanın 2. maddesiyle CMUK' nda gerçekleştirilen değişime kadar, sanıklar ve avukatları, genellikle Yargıtay incelemesi tamamlanıp, dava dosyasının yerel mahkemeye gönderilmesinden sonra, Başsavcılık tebliğnamesinin içeriğini öğrenebilmekteydiler.

Ancak bu aşamadan sonra savunma adına yapabilecekleri fazla bir şey kalmıyordu.

IV - AVRUPA İNSAN HAKLARI YARĞISINDAN ÖRNEKLER

Savcılığın ceza davalarındaki konumu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde ilk kez 1970 yılında Delcourt-Belçika davasında tartışıldı. Yerel mahkemede çeşitli cezalara çarptırılan Emile Delcoud adındaki sanığın 1965 yılında Belçika Yargıtayı'ndaki duruşmasında Başsavcı, tüm temyiz istemlerinin reddi ve mahkumiyet kararının onanması doğrultusunda görüş bildirmişti. Avukatının gelmediği duruşmada Delcoud, kendi savunmasını yapmak zorunda kalmıştı.

Duruşmadan sonra karar vermek üzere başka bir salona geçen yargıçların arasında Başsavcı da bulunuyordu. Belçika’da 1815 yılından beri yürürlükte olan bir Kraliyet Kararnamesi'ne göre; Başsavcı, oy hakkı olmaksızın Yargıtay yargıçlarının karar öncesindeki tartışmalarına katılıp görüşlerini açıklayabiliyordu. Bu duruşmadan iki yıl sonra, 10 Ekim 1967’de yürürlüğe giren Yeni Ceza Yargılama Yasası'nın 1109. maddesinde de aynı işleyiş sürdürülmüştü.

İç hukuk yollarının tükenmesinden sonra Delcoud, Başsavcının Yargıtay’daki tartışmalara katılıp görüş bildirmesinin savunma hakkına ve özellikle ''silahların eşitliği'' ilkesine aykırı düştüğü gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvurdu.
Başsavcının Yargıtay’a verdiği görüşlerden bilgisi olmadığını, son sözün kendisine tanınmadığını ileri sürerek AİHS 'nin 6. maddesinin 1. bendinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının çiğnendiğine karar verilmesini istedi.

Komisyonun kabul edilebilirlik kararının ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, uyuşmazlığı sonuçlandıran 17 Ocak 1970 günlü ve 11 sayılı kararını verdi.
AİHM 'nin yorumuna göre;

''Yargıtay Başsavcılığı, kovuşturma yapmadığı, dava açmadığı, davacı niteliğine sahip olmadığı, için, mahkeme önünde taraf olarak kabul edilemez... Yargıtay Başsavcılığı ile alt mahkemelerdeki savcılıklar birbirinden farklı kurumlardır. Ancak yasalara ve uygu1amaya bakıldığında, bu farklı işleyişin kolayca ayırtına varı1amamaktadır. Görünümü nedeniyle kimi sanıkların Başsavcılığı, kendilerinin karşıtı gibi algılamaları ve özellikle Yargıtay’ın kapalı oturumundaki tartışmalara katıldığını izleyince, böylesi kuşkulara kapılmaları doğaldır.

Bu yapılanmaya yüzeysel olarak bakıldığında ‘adaletin özde yerine getirilmesi yeterli değildir, görüntüde de adalet yerine getirilmelidir’ biçimindeki özdeyişe uyulmadığı sonucuna varılabilir. Ancak bu durum, tartışılan olayda adli yargılanma hakkının çiğnendiği anlamına gelmemektedir.

Yargıtay Başsavcılığı bağımsız bir kurum olduğundan, Başsavcılıktan bir savcının Yargıtay müzakeresinde yer alması, Yargıtay’ın bağımsızlığını ve yansızlığını olumsuz yönde etkilemez...

Yargıtay Başsavcılığı tarafından duruşmanın sonucunda sunulan tebliğnamenin önceden taraflara verilmemesi, başsavcılık görevinin özelliği ile açıklanabilir.

Sözleşmenin 6. maddesi, Belçika'nın en yüksek mahkemesine bağlı olan, ona yardım ve danışmanlık görevi yapan bağımsız bir kurumun tümüyle hukuksal nitelikteki görüşlerine sanık tarafından yanıt verilmesini anımsatma yoluyla bile gerekli kılmamaktadır '' (2)

Böylece Emile Delcourt’un çok Haklı nedenlere dayanan başvurusu, şaşırtıcı gerekçelerle reddedilmiş: oluyordu.

Eğer bu anlayış günümüzde de geçerliliğini sürdürseydi, Strasbourg yargısı güvenilirliğini ve yaratıcılığını büyük ölçüde yitirebilirdi. Delcourt/Belçika kararını İzleyen gelişmeler, çağdaş, hukukun, feodalizm kalıntısı durağan kurumlarla birlikte yürütülemeyeceğini belgelemesi bakımından önem taşıyor. AIHM, yanlış kararından aşamalı bir biçimde dönerek, doğru ilkelere yönelmekte gecikmedi.

AIHM, 2 Mart 1978 günü sonuçlanan Monnel ve Morris / İngiltere davasında ise konuyu eşit temsil olgusu kapsamında değerlendirdi ve aşağıdaki kararı verdi:

“Üst mahkemeye yapılan başvuru üzerine yürütülen kısa yargı1ama sürecinde iddia makamlarda yer almadığından, bu yargılamada başvurucunun veya avukatının bulunmaması nedeniyle silahlarda eşitlik ilkesi bakımından adil yargılanma hakkı ihlal edilmemiştir.”'

Bu süreç içinde, Pakelli/Almanya davası önemli bir başlangıç oluşturuyor. Almanya'da işçi olarak çalışırken, bir suç nedeniyle tutuklanıp yargılanan Lütfi Pakelli’ye yerel mahkemedeki ceza davası sırasında adli yardım yoluyla avukat atanmıştı. Verilen hapis cezası kadar tutuklu kalan Pakelli, kararın kesinleşmesini beklemeden Türkiye’ye döndü.

Pakelli'nin Yargıtay’daki duruşma için, giderleri devletçe karşılanmak üzere avukat istemi ise, Alman Ceza Yargı1ama Yasasının 350. maddesinin 2. ve 3. bentlerine dayanılarak; tutuksuz sanığa Yargıtay’daki duruşma için avukat görevlendirme



zorunluluğu bulunmadığı gerekçesiyle reddedildi. Alman Anayasa Mahkemesine kadar taşınan bu uyuşmazlıkla Pakelli'nin, savunmasını yapmak üzere Yargıtay’daki duruşmaya katılabileceği gibi, dilerse, giderlerini kendi ödeyeceği bir avukatın yardımından da yararlanabileceği, Türkiye’de yaşamasının ise yasal koşulları değiştirecek bir neden olmadığı görüşüne varıldı. Avukatının ve kendisinin bulunmadığı duruşmadan sonra Yargıtay, Pakelli'nin cezasını onadı.

AİHM 'nin 25 Nisan 1983 tarihinde sonuçlanan Pakelli/Almanya kararında, araştırmamızı doğrudan ilgilendiren aşağıdaki gerekçeler yer aldı:

“Bu dava, Federal Mahkemenin duruşma açılmasına gereksinim duyduğu ender uyuşmazlıklardan birisidir. Temyiz edilen ceza davalarının ancak yüzde onunda duruşmalı inceleme yapılmaktadır. Pakelli’nin temyiz gerekçelerinin kabul edilebilir nitelikte görülmesi, Federal Mahkemedeki sözel yargılarla yöntemini benimsemeye zorlamıştır...

Federal Mahkeme eğer duruşma karar vermeseydi, savcılık yazılı açlk1ama sunmakla yetinecek, bunun bir örneği de sanığa iletilecekti. Böylece sanık, temyiz aşamasında savcılığın görüşlerini öğrenip yanıt1ama olanağı bulacaktı. Sözel yargılama yönteminin benimsendiği bu davada, başvurucuya savcının duruşmada açıkladığı savlarını inceleyip, tartışmak fırsatının verilmesi gerekiyordu. Federal Mahkemenin duruşma açmasına karşın, Sanığa savunman atanmaması davanın sonucunu etkileyebilecek nitelikte önemli bir eksikliktir. Yargıtay incelemesi duruşma yapılmaksızın dosya üzerinden yürütülseydi, yanlar arasındaki eşitlik bozulmayacağından, dava, belki de başvurucunun istemleri doğrultusunda sonuçlanabilirdi.”

AİHM, Yargıtay’daki sözel yargılama aşamasında Pakelli’ye ücreti devletçe karşılanacak bir avukatın atanmamasının Sözleşmenin 6. maddesinin 3/c bendine aykırı düştüğüne karar verdi. Bu sonuç nedeniyle, olayın bir kez de 6. maddenin 1. bendi kapsamında değerlendirilmesine gerek görülmedi. (3)

Pakelli/Almanya kararı, Yargıtay’da duruşmasız yürütülen yargılamalarda Başsavcılık tebliğnamesinin sanığa gönderilip yanıt1ama olanağının tanınması gereğini ortaya koyduğu gibi, duruşmalı incelemelerde sanık ve avukatının son karar öncesinde tebliğnameyi tartışıp yanıtlama hakkına sahip bulunduklarını benimsemiş oluyordu.

Brandstetter/Avusturya davasının 28.8.1991 günlü kararında da AİHM, çekişmeli yargı1amanın, iddia ve savunmanın diğer tarafın verdili görüşler ve gösterdikleri kanıtlar hakkında yorum ve açık1ama belirtme olanağına sahip bulunmaları gerektiğinden, iç hukukta çeşitli biçimde kullandırılabilecek bu imkandan, dava konusu olayda iddia makamının verdiği mütalaayı başvurucunun bilememesi nedeniyle çekişmeli yargı1ama bakımından adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini kararlaştırdı.

AIHM 22 Haziran 1993 günlü Borgers/Belçika kararında tebliğname konusunu, adil yargılanma hakkının temelinde bulunan ''silahların eşitliği'' ve ''çekişmeli yargı'' ilkeleri kapsamında değerlendirdi. Yargılamada ''..görüntüye yüklenen önem ve halkın adil yargılanma güvencelerine karşı artan duyarlığı ışığında başvurucuya, kamu adına görev yapan savcılığın mütalaasını yanıt1ama olanağının sağlanmamasını, Sözleşmenin 6/1.maddesinin ihlali olarak niteledi.

Kararın gerekçesine, özellikle Başsavcının Yargıtay yargıçlarının karar vermeden önceki müzakerelerine katılmasının savunma ile iddia arasındaki eşitsizliği arttırması nedeniyle silahlarda eşitlik ilkesi bakımından adil yargılanma hakkının ihlali olduğu...”belirtildi.

Böylece, Delcourt/Belçika kararının sakıncaları, yine Belçika uygu1amalarından kaynaklanan bir uyuşmazlık nedeniyle büyük ölçüde giderilmiş oluyordu.

Aynı konudaki son iki örnek de Türkiye’den geldi. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Incal/Türkiye davasının 25 Şubat 1997 günlü ve 22678/93 sayılı sonuç raporunda, yerel mahkemece verilen hapis cezasının Yargıtay’da duruşma açılmaksızın onanmasına ilişkin Türkiye’deki yerleşik uygu1amayı değerlendirdi.

Komisyon raporunda: ..kural olarak ceza ve hukuk davalarındaki yanların, yargıçların verecekleri kararları etkilemek amacıyla bağımsız bir organ tarafından bile olsa, yargıca sunulan tüm kanıt ve görüşleri öğrenmek ve bunları tartışmak olanağına sahip bulunmaları .. '' gerektiği belirtildi. ''Yargıtay’daki davalarda geçerli olan yargı1ama yöntemleri (CMUK), Başsavcılık tebliğnamesinin onama ya da bozmaya yönelik etkinliği de göz önünde tutularak, çekişmeli bir yargının varlığından söz edebilmek için, ilgiliye yargılama bitmeden önce yanıt1ama hakkının tanınması gerektiği .. '' üzerinde duruldu. “Başvuru konusu olayda ise, yerel mahkemenin mahkumiyet kararının onanmasını isteyen Başsavcılık Tebliğnamesine karşı sanığa savunmalarını sunma fırsatının verilmemesi, Sözleşmenin 6/1. maddesi ile güvence altında tutulan ve adil yargılanmanın temel öğelerinden olan karşıt konumdakilerin eşit koşullarda çekişmesi ilkesine aykırı düştüğü”' yargısına varıldı.

Strasbourg Yargısı'nın önceki yapılanmasına göre son karan vermek durumunda bulunan AİHM ise, aynı başvuru nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yapılanmasını ve TCK 312/2. maddesine dayanılan mahkumiyet kararını Sözleşme ihlali olarak nitelendiğinden, diler bir çok başvuruda yaptığı gibi, bu saptamalarla yetinerek, ayrıca ''Yargıtay’da izlenen yöntemsel süreçle ilgili...'' istemlerin karara bağlanmasına gerek görmedi. (4)

AİHM 'nin bu konudaki son değerlendirmeleri de, Mehmet Göç/Türkiye kararında yer aldı. Ulusal yargı önündeki uyuşmazlık 466 sayılı Kanundışı Yakalanan ve Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Yasaya dayanıyordu. 466 sayılı yasanın 4 maddesine göre, ''Mahkeme, Cumhuriyet Savcısının yazılı görüşü üzerine, duruşma yapmaksızın kararını'' veriyor. Yargıtay aşamasında İse, CMUK 'nun genel kuralları uygulandığından, dosya üzerinden yürütülen incelemede, son söz Yargıtay Başsavcılığının oluyor.

Yasanın öngördüğü özel düzenlemeye göre, tazminat istemini içeren bir uyuşmazlık, adli ya da idari yargıya bırakılmaksızın ceza mahkemelerince incelenip karara bağlanıyor.
V SONUÇ VE ÖNERİLER

Avrupa Konseyine üye ülkeler, Sözleşmenin 46. maddesi uyarınca, AİHM 'nin kendileriyle ilgili kararlarını uygu1amakla yükümlü bulunuyorlar. Kararların ulusal hukuktaki etkileri, başvurucuların istemlerinin karşılanmasıyla sınırlı kalmıyor. Çözüme bağlanan sorun ulusal yasaların Sözleşme 'ye aykırılığından ileri gelmişse, böyle durumlarda yasaların da yenilenerek Sözleşmeye uyarlanması gerekiyor AİHM ’nin kararlarından yalnız Türkiye ile ilgili olanlarının değil, tüm kararların ulusal hukukla karşılaştırılarak, gelecekte benzer uyuşmazlıklar içerisine düşmemek için, yasaların ivedilikle gözden geçirilmesi zorunluluk taşıyor.(6)

Göç Türkiye Davası sonuçlarının ulusal hukuka yansıması, IV. Uyum Paketi adıyla da anılan 11Ocak 2003 günlü ve 4778 sayılı yasanın 316. maddesine eklenen ''Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca düzenlenen tebliğname taraflara ilgili dairece tebliğ olunur.'' tümcesi ile kısmen sağlanmış oldu. Ancak yasayı uygulayacak olanların bilgisi dışında gerçekleşen değişimin ardından gelen tepki ve eleştiriler, günlük basından yargının zirvesine kadar, birçok kişinin güncel, gelişmeleri izlemekte yetersiz kalabildikleri gerçeğini gözler önüne serdi.(7)

Yöntem yasaları hızla değiştirilmelidir. Bu konudaki çalışmaların özellikle aşağıda değinilecek yasalar üzerînde yoğunlaştırılması ulusal hukukun demokratikleşmesini sağ1amakla birlikte, uluslararası düzlemde yeni yeni sorunlarla karşılaşılması olasılığını önemli ölçüde azaltabilecektir

Anayasanın 138. maddesinde bağımsızlıkları vurgulanan yargıçların, ''Anayasaya kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre.'' karar verecekleri belirtilmiştir.

Anayasa ve yasaların hiç değinmediği, hele açık yasaklar koymadığı alanlarda, ''hukuka uygunluk ölçüttür, adil yargılanma ilkeleri doğrultusunda geliştirilecek demokratik ve çağdaş yorumlara elverişli bir düzenlemedir.
Yasalarda beklenen değişimler gerçekleşmese bile, yargının gücünsün, evrensel hukukun vazgeçilemeyecek temel ilkelerini birçok alanda Türkiye’ye kazandırmaya yeterli geleceğine inanıyorum.
Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
tahliye sürecinde kira alınabilir mi? av.sibel biçer Meslektaşların Soruları 3 01-11-2006 12:02
Bu Nasıl Savunma Hakkıysa!!!! ayhan_bostan Hukuk Soruları Arşivi 0 27-02-2004 01:34
T.c. Anayasası'nda Kadın Erkek Eşitliği İlkesi Av.Nazan Moroğlu Av.Habibe YILMAZ KAYAR Kadın Hakları Çalışma Grubu 0 25-09-2003 20:33
Cinsiyet Eşitliği, Barış Ve Gelişme Yolunda Pekin+5 Sonuçları ve Türkiye'de Durum Av.Habibe YILMAZ KAYAR Kadın Hakları Çalışma Grubu 5 16-07-2003 23:02
Savunma Sınırı edanur Hukuk Soruları Arşivi 2 01-03-2002 22:35


THS Sunucusu bu sayfayı 0,03714991 saniyede 14 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.