Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Hukuk ve Felsefe Hukukun felsefi yönüne dair sohbetler. Hak, Hakkaniyet, Adalet, Eşitlik kavramlarına hukuk felsefesi gözüyle bakış

Genel Anlamda İnsan Hakları ve Felsefe Kuramları ile Felsefe Bilimi

Yanıt
Old 29-11-2007, 20:49   #1
üye18761

 
Varsayılan Genel Anlamda İnsan Hakları ve Felsefe Kuramları ile Felsefe Bilimi

Değerli hukukçu meslektaşlarım,

Bu yazıda, insanlara, aşamalardan geçerek günümüze gelen ve insana yalnızca insan olması sebebiyle bahşedilen bir takım hükümlerden, diğer anlamıyla insan haklarından bahsedeceğim. Bu çalışma insan olduğumuz için bizlere bahşedilen ve yaşadığımız dünyanın neresinde olursak olalım, bizlere bahşedilen ve kullanmamız için gerekli olan, öte yandan her ne sistem varsa oluşturulması gereken hukuki yetki ve yükümlülükleri kapsayacak ve sahip olduğumuz hakların bizden zorla ya da başka bir şekilde alınmış olması veya hiç verilmemesi halinde başvuruda bulunacağımız kaynakların neler olduğunu gösterecektir bize. Biz bu çalışmamızda fazla derine inmeden ama konuyu gerektiği ayrıntısı ile ele alacağız. Öncelikle insan haklarını temel bazda değerlendirmeye alıp hükümselleştirilme aşamasına gideceğiz ve ardından sahip olduğumuz hakların günümüzdeki posizyonlarına bakarak, vatandaşlık kavramından öte bir irdeleme yapacağız. Bunu yaparken de Sözleşme kavramı ve mevcut sözleşmeler üzerinde sıkça duracağız. Bununla birlikte bu sözleşmelere riayetleri ve özellikle yapılanma aşamasında olan AB nin bu sözleşmelere istinaden hüküm ve uygulamalarını değerlendireceğiz. Bu değerlendirmeyi yaparken ortak hukuk kurallarından sıyrılmadan irdeleme yapacağız. Ancak hukukun esasında temelini oluşturan felsefe kuramına da değinmeden geçmeyeceğiz. Buna göre önce Felsefe ve sonra hukuk kuramlarını ele ele alacak ve ardından hukuk felsefesi çerçevesinde insan hakları teorisini ve uygulamadaki yerini irdeleyeceğiz. Ancak şunu da belirtmek isterim ki konu ilerledikçe daha da iyi anlaşılacağı üzere, biz mevcut norm ve benimsemelerden hareket ederek konuyu biraz daha daraltarak da genel anlamıyla esasında insan hak ve hukukundan ne anlaşılması gerektiğini irdeleyeceğiz.

Bunu yaparken tek bir alandan hareketle bu durumu ele almanın sizlere daha fazla yararlı olacağına inandım. Zira bu hakların alanının çok geniş olması nedeniyle burada yer vermemiz halinde, saptamalarda bulunmanın daha da zor olduğuna inandım.

Tüm bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda, ben elimdeki bir dava ile ilgili yaptığım araştırmaları ve bu davada çektiğim sıkıntıları anlatmak adına biraz da, insanlara bahşedilen haklar ve bu hakların tanınması neticesinde ortaya çıkan asli ve türeme normlara rağmen, sosyo-ekonomik ve kültürel kaygılar nedeniyle AB üyesi olan devletlerin yaklaşımını açıklamak adına ve bu devletlerdeki uygulamaların, Türkiye’mizdekilerin den tamamen eksik ve açık olduğuna açıklık getirmek için aşağıdaki şekilde konuyu daralttım.

Şimdi konuya baştan başlayalım.

Felsefeye Giriş
Felsefe Sözcüğünün Anlamı
Felsefe sözcüğü ilk kez Antik Ege'de Samos'lu matematikçi düşünür, Pythagoras(Pisagor İ.Ö. 6.yy) tarafından kullanılmıştır. Pythagoras; dost ve bilgi anlamlarındaki filos ve sofia sözcüklerini yan yana getirerek kendisini ifade etmiştir. Çünkü ona göre eksiksiz bilgelik (sofia-sophia) ancak tanrılara yakışır. İnsan ise sofia'nın yalnızca dostu olabilir. Yani felsefe bilginin dostu anlamı taşımaktadır.

İ.Ö. 4. yüzyılda Atinalı düşünür Platon bilgiyi doxa ve sofia olarak ikiye ayırdıktan sonra; bu bilgilerin ardına düşen farklı iki anlayışta insan tanımı yapar. Bu dünyanın aldatıcı bilgileri peşinde koşan filodox ve gerçek bilgiyi arayan filozof. Platon'un bu tanımı yaygın kabul görür.
Ortaçağa, öğrencisi Aristoteles ile birlikte damgasını vuran Platon'un görüşleri; İslam kültüründe de en az batıdaki kadar etkilidir. Hatta Platon o kadar kabul görür ki; adı Eflatun'a bile çıkar.
Sufi, sofu ve feylesof sözcükleri, Filosofia sözcüğüne karşılık gelmektedir zaten.
Bu sözcükler, İslamiyet'in kabulünden sonra Türkçeye de girerek günümüzde kullandığımız biçimi almıştır. Nitekim Platon'un adı dilimizde çoğu zaman Eflatun olarak kullanılır.

Felsefenin Doğuşu
İnsan, bugünkü biyolojik yapısına, ellibin yıl önce, iki milyon yıl süren bir evrim sürecinin sonucunda ulaşmıştır. O günden bu yana yaşamış olduğumuz süreç toplumsal değişim sürecidir. Bunun ilk bölümünde önemli bir değişim de yoktur. Bugüne gelindikçe değişim giderek hızlanır. Günümüzde ise toplumsal değişim baş döndürücü bir hal almıştır.
İnsan, ilk dönemde tıpkı diğer hayvanlar gibi, doğada hazır bulduklarını toplayarak ya da avlanarak yaşamını sürdürür. Ama insan, hayvanlardan farklı olarak, bunu yaparken alet yapar ve yaptığı aletleri kullanır. Bu özelliği sayesinde doğaya her gün biraz daha fazla egemen olurken; kendisini de her defasında yeniden yaratmıştır. İlkel Kominal dönemde yaptığı aletlerle doğayı hızla tüketen insan, her defasında yeni bir doğal bölgeye göç ederek yaşamını sürdürmeye çalışmıştır. Ancak bu süreç zaman içinde doğanın yeniden üretilmesi ile sonuçlanmıştır. İnsan, artık, doğayı doğrudan tüketmenin yanı sıra, doğayı sayısal olarak üreterek yeni bir yaşam biçimi oluşturmuştur. Doğanın sayısal olarak üretilmesi iki farklı alanda uzmanlaşmış farklı iki toplum yaratmıştır. Bu toplumlardan ilki, bitki tarımı yapan ve bu nedenle de toprağa bağlı yaşayan köyler, yani uygar toplumlardır. İkincisi, hayvanları evcilleştirip üreterek yaşamını sürdüren, topraktan belli ölçüde bağımsız göçer barbar toplumlardır.
İlkel Kominal dönemde toplumların üretim ve tüketim etkinlikleri ve bunun sonucu oluşturdukları kültür de birbirine çok benzemektedir. Oysa doğanın sayısal olarak üretilmesindeki iki farklı etkinlik birbirine benzemeyen iki ayrı toplum biçimi yaratmıştır.

Toplumlar arasındaki; doğal kaynakların, toprakların veya ürünlerin paylaşılması konusunda çıkan anlaşmazlıkların güç kullanılarak çözümlenmesinde; barbarlar genellikle uygarlardan daha kazançlı çıkmışlardır. Bu nedenledir ki barbar sözcüğü kaba kuvvetle eş anlamda kullanılagelmiştir. İki farklı kültür, günümüzden 5000 yıl önce, Mezopotamya'da ortak bir üretim süreci oluşturmuşlardır. Hayvan gücü kullanılarak yapılan tarım, başka bir deyişle karasaban devrimi, insanın tükettiğinden fazla üretmesine neden olmuştur. Bu durum toplumun yeniden organizasyonu ile sonuçlanmış ve devlet kurumu doğmuştur. Devletle birlikte toplumsal düzeni sağlayan yaygın yaptırım güçleri; gelenek, örf, adet ve töre, yerini, devletin koyduğu daha net ve kesin yaptırım gücü olan hukuka bırakmıştır. Hukuk; devletin toplumsal düzeni belirleyerek denetlediği, yazılı kurallar sistemidir. Yani artık insan yazmaktadır.

İnsanın ilk yazılarında yalnızca yasalar değil aynı zamanda mitolojik öyküleri de vardır.
Bu dönemin yazılarının en genel özelliği imzasız yani anonim olmalarıdır. Bu dönemde doğa olayları ve gök cisimleri sıkı bir gözlemle bilinebilir hale gelmiştir. Ancak bu tür bilgiler rahipler sınıfının dışına hiçbir şekilde sızdırılmamıştır. İ.Ö. 1000 yıllarında, bu kez Ege, ulaşmış olduğu gelişmişlik düzeyi ile insanlık için yeni bir kilometre taşı oluşturmuştur. Gelişen tarımsal üretim, pazarı büyütürken, yeni bir değişim aracının doğmasına neden olmuştur: İşte bu aracın adı da para olmuştur. Para, bir yandan değişimi kolaylaştırırken, diğer yandan da zenginliğin yaygınlaşmasını sağlamıştır. Zaten bu sayede Ege kentlerinde yeni varlıklı sınıfı doğmuştur. Bu varlıklı sınıf, ekonomik güçlerini toplumsal yönetime ortak olma doğrultusunda kullanarak, tarihte ilk kez daha yaygın bir egemenliğin yaşanmasına, yani sınıfsal özellik de taşısa, ilkel anlamda ilk demokrasi bilinci ve uygulamasının doğmasına neden olmuştur. Ve demokrasi yetişmiş insana gereksinim duyduğundan, bu dönemde bilgi değer kazanarak yaygınlaşmıştır. Bilim ruhban sınıfın tekelinden kurtulmuş ve yaygınlaşmıştır. Örgütlü olmasa da eğitim yaygınlaşarak; akıl dogmaların yerini almaya başlamıştır. Çok tanrılı dinlerin de etkisi ile dini bir hoş görü yaygınlaşmıştır.

İ.Ö. 8. yüzyıla gelindiğinde, yazı gelişerek bireyselleşmiş, hukuk ve mitlerin dışında bireysel duygular ve bilim, yazının konuları içine girmiştir. Hatta ilk kez kişisel hukuk denemeleri ve krallığın dayattığının ötesinde tarih yazılmıştır. İ.Ö. 6. yüzyıldaysa Miletli Thales (Tales) insan aklını binlerce yıldır kurcalayan "Evren nedir?" sorusuna ilk kez dinlerin dışında bir yanıt aramıştır. İşte bu felsefenin başlangıcıdır.

Bu başlangıçta:
Gelişen ekonomik koşullarla zenginleşen toplum,
Yaygınlaşan yönetim erki, yani demokrasi,
Dogmaların koşullanmalarını aşacak ölçüde hoşgörülü laik anlayış,
etkili olmuştur.

Thales'in felsefe tarihindeki önemi; evrenin nasıl oluştuğuna ait görüşleri değil, ama bu konuyu ele alış biçimidir. Çünkü o ve dönemin Anadolulu filozoflarının hareket noktaları; "hiçten bir şey olmaz" düşüncesidir. Bu, dine karşı maddeci bir yaklaşımın ifadesidir. Anadolu düşünürleri evrenin bir ilk olandan (arkhé), yani değişerek, oluştuğu düşüncesindedirler. Her biri ayrı arkhéler öne sürmüşlerdir. Ancak ortak yanları evrenin yaratılmamış olduğu düşüncesidir. Ege'nin öbür tarafında, Atina'da, ise farklı bir dünya görüşü ağır ve emin adımlarla gelmektedir. Sokrates, Platon ve Aristoteles, evrenin oluşumunun temelinde düşünceyi esas almaktadırlar. Her ne kadar Atina tanrıları ile araları hoş değilse(ki tanrı bilinmez olarak değil, algılanamaz olarak algılanmalı) de; çok daha farklı ve soyut bir tanrı fikrinin doğmasına katkıda bulunmaktaydılar. Aralarında öğrenci-öğretmen bağı olan bu üç düşünür idealizmin ilk kaleleridir. Ege'nin iki yakasında farklı yaklaşımlar gelişerek taraftar toplarken adalı düşünürler bu iki kampa aynı mesafede uzak kalmışlar ve kuşkucu bir yaklaşımın ilk temsilcileri olmuşlardır. Bu üç farklı -ve neredeyse uzlaşmaz görünen- yaklaşım, günümüz felsefe akımlarının da bir biçimde içinde yer aldıkları, idealizm-materyalizm-septisizm'den başkası değildir.

Ortaçağda Felsefe
Antik Ege uygarlığının ardından felsefe, yenidünya dini Hristiyanlığın etkisi altına girmiştir. Bu dönemde felsefenin işlevi, dinin dogmalarını temellendirmek ve savunmak olmuştur. Antik Çağın iki ünlü düşünürü Platon ve Aristoteles'in düşünceleri bir yandan resmi ideolojiye dönüşürken, diğer yandan da kitapları yasaklanmıştır. Aynı ilgiyi İslam Ortaçağında da görürüz. Bu iki düşünür İslam düşüncesinde de önemlidirler. Kölelerin eşitlik ve insanca yaşama mücadelesi ile doğan Hıristiyanlık(ki ben buraya dikkatinizi çekmek istiyorum – çünkü bu din felsefesinin temelidir), bir süre sonra, din adamları elinde bir baskı ve zulüm aracına dönüştürülmüştür. Hristiyan hukuk sistemi olan Engizisyon artık bir işkence aleti gibidir. 14 – 15. yüzyılda yine kilise çevresinde başlayan yenilikçi hareket, bir yandan Hristiyanlığın başlangıcındaki insani özüne geri dönmeye çalışırken, diğer yandan laik bir yaşam biçimi temellendirme arayışına girer. Yani teori ve uygulamaları ile felsefi hareketlilik de kazanan Reform-Rönesans. İşte tam da bu noktada, tıpkı İ.Ö. 6. yüzyılda olduğu gibi, insanlığın yardımına felsefe yetişir ve 17. yüzyılda Descartes, dini felsefelerin dokunulmaz düşünürü Aristoteles'i eleştirirken, kuşkuyu, doğruyu bulmanın yöntemi haline getirir. Yeni biçimi ile septisizm, yalnızca felsefenin değil, bilimlerin de önünü açar. Aydınlanma ve onu izleyen burjuva devrimleri insanlığı 20. yüzyıla taşır. Reform, Rönesans, aydınlanma ve Burjuva Devrimleri insanı temel alırlar. Ancak sanayi devrimi ve dünya savaşları ile savrulan insanlık; 19 ve 20. yüzyılda, bir yandan kapitalizmin eleştirisi olan sosyalist akımların, diğer yandan, yaşanan karamsarlığın yeni metafizik yaklaşımlarla aşılması olan varoluşçuluk gibi akımların doğmasına neden olur. Gelişen kapitalizm, insan düşüncesinin renklerini pragmatizm ve liberalizme, bilimsel deneycilik ve olguculuk akımlarına taşır. Ancak tüm akımlar daha önce sözünü ettiğimiz üç temel anlayışın; şurasında ya da burasında, ama içinde yer alırlar. Yani insan aklı, hala, antikitenin idealist, maddeci veya septik (kuşkucu) akımlarının değişik bin bir rengine bürünerek varlığını sürdürür.

Günümüzde felsefe oldukça popülerdir. Pek çok yerde karşımıza bir felsefe adı çıkagelir oldu. Bugünlerde sosyâlbilimcilerden fizikçilere, iktisatçılardan biyologlara, sporculardan işadamlarına pek çok haber spikerinden “köşe yazarları”na varıncaya kadar pek çok kişi felsefesiz bir iş yapmaz hâle geldi. Ne var ki bu felsefe yapanlardan gerçekte pek azının yaptığı işin Felsefe’yle bir ilgisi var. Felsefe’yle bir ilgisi olmayan felsefelerin insanları nasıl yanılttığını ortaya koymak ve bunu yapabilmek için ilk önce Felsefe’den olan ile olmayanı ayırt etmek günümüzde Felsefe’yle uğraşanların boynunun borcu olsa gerek. Ancak bir filozof olarak değil, felsefeye gönül veren bir avukat olarak söyleyebilirm ki yukarıda belirttiğim şekilde bir alana sahip bir bilim dalı olan Felsefe’nin teorem ya da varsayımlarına yönelmek yerine onu kendimize uyarlamaya çalışma acizliğini gösterdiğimi için bu kadar geniş bir alanın, kapsamı ne yazık ki uygulama daralmış ve bizlere bir düşünce sistemi olarak aktarılmaya çalışılmıştır FELSEFE BİLİMİ. Bn tüm bu yönlerini bir yana bırakıyor ve olayın bilimsel yönüne bakıyor ve Felsefe’yi temel bilgi olarak kabul ederek, onu Sosyoloji biliminden ayırıyorum.

Felsefenin disiplin süjelerini incelediğimizde karşımıza aşağıdaki kavramlar çıkmaktadır. (Deontoloji, Devlet Felsefesi, Estetik –Etik – Hermeneutik Hukuk Felsefesi, Metafizik – Ontoloji - Siyaset Felsefesi, Teoloji - Doğa Felsefesi Ben bunların hiçbirinin üzerinde ayrıntısı ile durmadan doğrudan hukuki değerlendirmeyi yapacağım. Ama bunu yaparken de gelişmelerden bahsetmeden edemeyeceğim.

8. YÜZYIL FELSEFESİ (AYDINLANMA)
Avrupa’da 17. yüzyılın ikinci yarısıyla, 19. yüzyılın ilk çeyreğini kapsayan ve önde gelen birtakım filozofların aklı, insan yaşamındaki mutlak yönetici ve yol gösterici yapma ve insan zihniyle bireyin bilincini, bilginin ışığıyla aydınlatma yönündeki çabalarıyla seçkinleşen kültürel dönem, bilimsel keşif ve felsefi eleştiri çağı, felsefi ve toplumsal hareket.Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürlere baktığımızda bunların düşünce ve ifade özgürlüğü, dini eleştiri, akıl ve bilimin değerine duyulan inanç, sosyal ilerlemeyle bireyciliğe önem verme başta olmak üzere, bir dizi ilerici fikir ve bunların gelişimine katkıda bulunma hareketi oluğunu görmekteyiz. Öyle ki söz konusu temel ve laik fikirlerin modern toplumların ortaya çıkışında büyük bir rolü olmuştur.Genel olarak değerlendirildiğinde, Aydınlanmayı belirleyen birtakım tavır ya da eğilimden söz edilebilir. Bunlar sırasıyla hümanizm, deizm veya ateizm, akılcılık, ilerlemecilik, iyimserlik ve evrenselciliktir. Bunlardan hümanizm, Aydınlanmada, her şeyden önce dünyanın, sınırları doğa tarafından değil de, ulusal sınırlar tarafından çizilen, insan! bir dünya olduğu, anlamına gelir. Dünya Tanrı tarafından yaratılmıştır, fakat o artık insanların elindedir. Buna göre, dünya, insanın değerleri, tutkuları, umut ve korkularıyla belirlenen insani bir evrede bulunmaktadır. Bu evrede, insanın evrensel olan doğasına büyük bir inanç beslenmiştir. Temel duyguların, fikirlerin her yerde aynı olup, ulusal, kültürel ve ırk bakımından olan farklı*lıkların yapay olduğu savunulur. Aydınlanma boyunca, bir yandan farklılıklara hoşgörüyle bakılırken, bir yandan da insanın doğası ve gerçek anlamı gün ışığına çıkartılmaya çalışılır. ‘İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir’ sözü, Aydınlanmanın en önde gelen sloganlarından biridir.Aydınlanmada hümanizmi tamamlayan tavır ise ateizm veya deizmdir. Başka bir deyişle, Aydınlanmanın hemen tüm düşünürleri çoğunluk ateist ya da deist idiler. Hıristiyanlıktan nefret eden bu düşünürler, batıl inançlarla, bağnazlık ve dini insanlığın ilerlemesi önündeki en büyük engel olarak görmüşlerdir. İnanç ve dine karşı çıkarken akıl ve bilime sarılan Aydınlanma düşüncesi, Tanrı’nın evrene müdahalesine kesinlikle karşı çıkmış ve bilimin gerektirdiği kendi içinde kapalı ve düzenli bir sistem olarak evren görüşünü benimserken, Tanrı’yı en iyi durumda bir seyirci durumuna indirgemiştir.Akılcılık ise, Aydınlanmada insanın rasyonelliğine, doğuştan getirdiği aklına inançla belirlenir. Buna göre, akıl insana matemati*ğin en soyut, en karmaşık doğrularını anlama ve öğrendiği bu doğruları evrene uygulama olanağı vermiştir. Aklı yine insana, iyi planlanmış gözlem ve deneylere dayanarak, doğayla ilgili sorular sorup yanıtlama imkanı sağlamıştır. Bununla birlikte, akla ve insanın rasyonelliğine duyulan inanç, doğa bilimleri ve matematik alanındaki başarılarla sınırlanmış değildir. Bu çerçeve içinde, bütün bir toplumun, insan doğasına ve hümanizmin değerlerine göre, aklın ışığında yeniden düzenlenmesi gerektiği inancı, Aydınlanmanın en önemli inançlarından bir başkasıdır. Bu dönemde din bile, aklın süzgecinden geçirilir ve dinin kendisinden çok, akıl yoluyla temellendirilemeyen batıl inançlara saldırılır.Aydınlanmanın akılcılığını tamamlayan şey, sınırsız iyimserlik olmuştur. Bu iyimserliğin temelinde ise, evrenin tüm yönleri ve her ayrıntısıyla rasyonel olduğu inancı bulunmaktadır. Fiziki evren rasyonel olduğuna göre, onda bir düzen vardır ve bu düzeni belirleyen şey de, belli sayıdaki rasyonel ilkelerdir. İnsan varlığı akıllı bir varlık olduğundan, ya da insan zihninin kendisi de rasyonel olduğundan, o bu ilkeleri keşfetme ve evrendeki düzeni anlayabilme kapasitesine sahip bir varlıktır. Öte yandan, insan iradesini belirleyen öğe de akıl olduğu için, insan evrenin yapısına ve düzenine ilişkin bilgisine dayanarak eylemek durumundadır. Bundan dolayı, insan varlığı yalnızca kendisini değil, içinde yaşadığı toplumsal düzeni de geliştirip yetkinleştirebilir.Bu bağlamda, Aydınlanmaya damgasını vuran bir diğer özellik, insan doğasının evrenselliğine duyulan inançtan başka bir şey değildir. Buna göre, herkes aynı akla sahip olduğundan, herkes aynı rasyonelliği sergilediğinden, uygun bir eğitim sürecinden geçmiş olan herkes aynı doğru sonuçlara ulaşmak durumundadır.Aydınlanmanın sonuncu ve en belirleyici yönü, ilerlemeciliktir. Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürlere göre, Avrupa, bütün bir Ortaçağ boyunca süren bir batıl itikatlar ve bağnazlık dönemini geride bırakmıştır. Bu bağnazlığın yıkılışında, din karşısında kesin bir zafer kazanan bilimin etkisi büyük olmuştur. Modern bilim, evrenin tüm farklı görünüşlere rağmen, temelde çok büyük, fakat oldukça basit ve düzenli bir mekanizma olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu düzenli evrenin bir parçası olan insanın olup, insanla içinde yaşadığı toplum bu bilgi ışığında sonsuzca geliştirebilir. İnsanın refahı açısından büyük bir ilerleme kaydedilmiş olduğuna göre sınırsız ve sürekli bir ilerlemeyi engelleyecek hiçbir şey yoktur.

GENEL ÖZELLİKLERİ:Laik bir dünya düzeni benimsenmiştir.Düşünce özgürlüğü ve hoşgörü fikri ortaya çıkmıştır.Sistemci felsefelerin yerini ; dil, kültür, toplum, sosyal düzen konusundaki düşünceler almıştır.Filozofun yerini aydın, düşünür, yazar almıştır.

19. YÜZYIL FELSEFESİ:
19. yüzyılın en tipik özelliği siyasi ideolojiler çağı olmasıdır.18.yy.da aydınlanma sadece dine ve geleneğe değil, siyasi otoriteye de başkaldırarak devletin gücünü azaltıp bireyin gücünü arttırmayı amaçlamıştır.O yüzden de siyasette ve ekonomide liberalizmin yıldızı parlamıştır.Ancak arzu edilen eşitlik, güvenlik yine sağlanamamıştır. Buna tepki olarak 19.yy.da sosyalizm ortaya çıkmış ve eşitlik kavramına önem vermiştir.19.yy liberalizm ile sosyalizmin çekiştiği bir ideolojiler çağı olmuştur.
GENEL ÖZELLİKLERİ:İdeolojilerin öne çıkmasıOlgulara dayalı biim anlayışıDin ve geleneğe karşı olma, yeni kültür ve insan tipi arayışlarına yönelmedir

20.YÜZYIL FELSEFESİ:
On dokuzuncu yüzyılın sonlarından başlayıp günümüze dek uzanan felsefe.
Felsefe hiçbir zaman boşlukta gelişmeyip, kültürün bir parçası olarak, daima çağın siyasi ve toplumsal koşullarıyla ilişki içinde ortaya çıktığına göre, çağdaş felsefenin de, yirminci yüzyılın koşullarından etki*lenen, yirminci yüzyıla özgü bir bakış açısı vardır. Çağdaş felsefe içinde yer alan tüm filozoflar, aralarındaki farklılıklara karşın, işte bu bağlamda, bir parçası oldukları modern toplumun ilgi ve problemlerine yanıt vermek durumunda olmuşlardır. Şu halde, çağdaş felsefeyi karakterize eden birinci özellik, onun yirminci yüzyılda ortaya çıkan kimi temel durum ve oluşumlardan, örneğin modern toplumun bilim karşısındaki ikircikli tavrından, dile yönelik ilgiden, dünya savaşlarının yarattığı umutsuzluktan, toplumsal koşulların yarattığı güven bunalı*mı ve yabancılaşmadan, vb, yoğun bir biçimde etkilenmiş olmasıdır.Çağdaş felsefeyi karakterize eden ikinci özellik, yirminci yüzyılda filozofların Batı felsefesine Kant’tan beri damgasını bulan kurmacılık veya konstrüktivizm ve görecelikten kaçınma çabası içine girmiş olmalarıdır. Buna göre, Batı felsefesinde Descartes’le başlayıp, Kant’la doruk noktasına ulaşan özne çıkışlı bir felsefe anlayışının ardından, yirminci yüzyıl felsefesi insandan ve insanın inançlarından bağımsız olarak var olan bir nesnel dünyanın varoluşunu kabul eden bir felsefedir. Nesnelliği yeni*den yakalamaya çalışan çağdaş felsefe, aynı zamanda nesnel olarak var olan bir evrenin bilgisinin mümkün Olduğunu savunan bir felsefe olarak ortaya çıkar.

Sevgili dostlar bilim temeli olan Felsefe ilmine çok fazlasıyla yer verdik takdirle karşılayın ancak diğer bilimleri anlamak için bu bilginin gerekli olduğuna inanıyorum.

Şimdi asıl meseleye girme vakti geldi.

İnsan Hakkı ya da Geniş Anlamıyla İnsan Hakları :
İnsan hakları, ırk, din, dil ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm insanların yararlanabileceği haklardır. Bu hakları kullanmakta herkes eşittir. Diğer yandan insan hakları terimi bir ideali içerir. Bu terimi kullananlar, bu alanda olanı değil, olması gerekeni dile getirirler. İnsan hakları terimini daha çok tabiî hukuk anlayışına mensup yazarlar kullanmaktadır.

İnsan hakları, tüm insanların hak ve saygınlık açısından eşit ve özgür olarak doğduğu anlayışına dayanır. İnsan hakları, her bir bireye bağımsız seçim yapma ve yeteneklerini geliştirme özgürlüğü sağlar. Bu özgürlükler başkalarının haklarına saygılı olmak ve bu hakları çiğnememe zorunluluğu ile dengelenmektedir. Bir başka deyişle, birçok hakkın yanında bir sorumlulukta bulunmaktır.

Tüm erkek, kadın ve çocukların temel insan hak ve özgürlüklerinin belirlendiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (The Universal Declaration of Human Rights) 1948 yılında Birleşmiş Milletler tarafından benimsenmiştir. Bu bildirge birçok ulusal ve uluslararası yasanın temelini oluşturur. Bununla ilgili olarak insan hakları derneği vardır.

İnsan hakları derneği bu konuyu geliştirmek ve halkın bir insan olarak hakkı olduğunu belirtmektedir. Her ne kadar bu şekilde kısa tanımlanabilse de insan hakları konu itibariyle son derece geniş bir alanı kapsar. Bu şekilde geniş bir alana sahip olmasının da birden fazla sebebi vardır. Ancak bu sebeplerden en önemlisi de yaşadığımız bu dünyanın insan varlığı üzerine kurulmuş olması ve insan olgusu dışında kalan tüm sistemlerin ve varlıkların insan varlığından türeme olgu veya olaylar olmasıdır. Geçmişten günümüze değin tüm uğraşılar ve uygulamaların temelinde insan ve onun yaşam biçimi ile sosyal hayat içerisindeki yeri ve davranışları olduğu düşünüldüğünde, insan hakları deyince somut bir bilgiden değil, esasında varlık ve onun parçalarından oluşan sistemin düşünülmesi gerektiği akla gelir. Ancak biz işin bu felsefi yönünü bir tarafa bırakarak gerek asli ve gerekse türeme normlar açısından geçmişten günümüze değin oluşturulan veya benimsenen bir takım kıstaslardan hareketle konuyu irdeleyeceğiz.

İnsan Haklarının Evrenselliği
Özgürlük, Hak ve Eşitlik kavramları çoğu kere karıştırılmakta, bu karıştırma Amerikan ve Fransız Devrim deneyimlerinden beri teorik gelenek ile de beslenmektedir. Neyin özgürlük neyin hak olduğunu saptamak arasında hayati bir fark vardır. Hakkı, özgürlüğün hukuki uygulaması olarak gören kimi hukuk kuramcıları, hakkın verili ve kısıtlanabilir olduğunu varsaydığımızda, kısıtlanamaz haklar söylemi gibi çelişkili bir söylemi dillendirmektedir. İnsan’ın hakları ve özgürlükleri vardır; ikisi kimi zaman örtüşse de aynı değillerdir; biri siyasal toplumdan, diğeri doğadan kaynaklanır. Haklar hep kısıtlanır, zaten kısıtlanmıştır da. Isaiah Berlin’in Two Concepts of Liberty de yazdığı haliyle, ‘Her şey ne ise odur, özgürlük; eşitlik, adalet, mutluluk ya da herhangi bir içduyu... değildir, Özgürlük özgürlüktür.’Örneğin, Yaşama bir hak değildir, yaşama hakkından değil, özgürlüğünden söz etmek mümkündür. Yaşama için söylediklerimizi, düşünce için de yinelemek mümkün. Yaşama ve düşünce gibi özgürlükler kısıtlanamaz. Özgürlükleri hak statüsüne indirmek, ve böylece bu özgürlükleri kısıtlanabilir hale getirmek, insan hakları söyleminin ve uygulamalarının aşılmaz çelişkisidir. Kısıtlanamazlığı tutarlı biçimde savunmanın tek geçerli yolu, özgürlükleri, salt özgürlük olarak kabul edip, hak statüsüne indirmemektir. Hukuk oluşum sürecinin hep siyasi olduğu hatırlandığında, kısıtlanamazlığı özgürlük bağlamında tanımlamaktan başka çarenin de bulunmadığını öngörmek yanlış da değildir esasında.Hukuk; her zaman ve nihai olarak siyasal süreçlerle belirlendiği, kanun ve uygulaması ile somutlaştığı için, kimi siyasal yapılar gelişmeden ve incelenmeden de pek işlevsel olmayacaktır. Önce İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ile Avrupa Konseyi bünyesinde, sonra özellikle 90’lardan itibaren Avrupa Birliği’nde olduğu gibi, bölgesel entegrasyon metinleri değil de, Birleşmiş Milletler bünyesinde güncelleşen ve dünya ölçeğinde yaptırımı olan İnsan Hakları metinleri olmadıkça, bunun olması engellendikçe ve Birleşmiş Milletler Örgütü Güvenlik Konseyi’nin daimi beş üyeden oluşan ve bu üyelerin olumlu kararı olmaksızın işlemeyen mekanizması varoldukça, tüm üyelerinin BM Genel Kurul’u tarafından hakkaniyete uygun biçimde seçilmedikçe, İnsan Hakları’nın evrensel uygulaması, bugün olduğu gibi, tehdit altında olmaya devam edecektir.1948 BM İnsan Hakları Bildirisi, 1966 Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, 1966 Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, 1984 İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesi ve çocuk, kadın, işçi gibi ayrımlar üzerine bir çok özel içerikli sözleşmelerin ne işe yaradığını tartışmak, bu yapı devam ettikçe gereksizdir.

İnsan Hakları söylemi, sanıldığı gibi çok eskilere, eski Yunan’a, Roma’ya ve burjuva çağına gitmez. İnsan haklarının evrenselliği pratik olarak 20. yüzyılın ikinci yarısında gündeme gelmiştir. Bundan önce, insan hakları denen şey, önce klasik soyluluğun, sonra da mülkiyetli özgür beyaz erkeğin, burjuvanın yönetim karşısında görece özerkliğini savunmaktan ibaretti. Fransız Devrimi’nin öngördüğü birinci kuşak haklardan günümüz insan hakları söylemine evrilen uygulama, insan haklarının grup ve sınıf haklarından her somut insanın hakları olarak İnsan Hakları’na evrilmesinin tarihidir. İnsan hakları dışında, örneğin azınlık hakları, kadın hakları gibi kategorileştirmelerin, bu süreci tersine çevirme ve parçalama ihtimali göz ardı edilmektedir. İnsan Hakları evrensel ise, bu tür kategorileştirmeler ile parçalanıp zayıflatılacaktır. Klasik hak kategorileri dışında, dayanışma ve kimlik gibi üçüncü ve muhtemel dördüncü kuşak hakların çoğaltılması, bu çoğaltmaya kitle iletişim araçları, piyasa, devlet ve örgütlerin dahil edilmesi, insan haklarının evrenselliği ve bütünselliği önünde ciddi engeller olarak durmaktadır. Azınlık ya da grup haklarının, insan haklarına ek bir kavramsallaştırmayla talep edilmesi, bu hakların zaten insan hakları kavramı içinde olduğu evrensellik vurgusuyla çelişmektedir. Çünkü evrensellik, hakların çeşitliliğini ve zaman-aşımlı olduğunu ön-varsayar. Savunulması ve vurgulanması gereken, somut insanın hakları olarak İnsan Hakları’dır. Anadilini konuşmak, bu dilde yayın yapmak ve kültürel etkinliklerde kullanmak, azınlık haklarıyla sanıldığı kadar doğrudan ilişkili değildir. Buna ek olarak, bu sürece, hak kavramıyla çoğu kere çelişebilecek medyayı dahil etmek, somut insanın hakları olarak İnsan Hakları’nın aleyhine işleyebilir. Azınlık hakları olarak vazedilen haklardan hiç biri yoktur ki, somut insanın hakları olarak İnsan Hakları’na dahil olmasın. Hal bu iken, İnsan hakları dışındaki gereksiz, işlevsiz hak kavramsallaştırmaları, doğurduğu ulus devlet reaksiyonu ile ters tepip, insan hakları aleyhine işlev görebilmektedir. İnsan hakları evrensel ise, etnisite ve sınıf ayrımına yer verilemez. Farklı bir etnisiteye aidiyetin olması, insan hakları dışında bir hakkı kişiye ve gruba sağlamaz. Azınlık haklarını savunurken yapılan, görünürdeki demokratik çoğulculuk vurgusu, insan haklarının evrenselliğine karşı, ayrıcalıklı geçmişin çağrılmasıdır. Böyle bir çağırma, somut insanın hakları olarak İnsan Hakları karşısına yüzlerce, binlerce değişik ayrıcalıklı hak talebini çıkarıp bütüncül, evrensel ve somut İnsan Hakları söylemini işlemez duruma getirecektir. İnsan Hakları’nın sert bölümü salt insan olmaktan, ülke değil dünya yurttaşı olmaktan kaynaklanan haklardır. Bin yılların azınlık, etnik, dini çatışmaları, vahşetleri, ancak böyle bir evrensel ve bütüncül somut hak kavramsallaştırması ve bunun dünya ölçeğinde adil denetimi-yaptırımı ile alaşağı edilebilir.

2005’TEKİ SATYRLER VE İANUS
Düzenleyici eylemin bir aracı olan, somut insanın hakları olarak İnsan Hakları gibi yüksek amaçları hasır altı eden enstrumental akıl, ve bu aklın felsefi mirası, Horkheimer’in Eclipse de la Raison adlı yapıtında vurgulandığı üzere, ‘öngörülebilir bir humanite ya da barbarlık kavgasının nihai galibini veremez’ durumdadır. (Horkheimer’in sözleriyle; La theorie philosophique proprement dite n’a pas le pouvoir de trancher entre les formes dominantes du futur: tendance a la barbarie ou vision humaniste; Payot, Paris, s.192). İsa’nın yeryüzüne gelip esenliği getireceği tezleri olarak adventizm ve millenarizm yılları geride kaldı, 2000 yılından beri bir mucize olmadı hala. Olacağı da yok. 2005’in takvimsel bir anlamı dışında pek önemi yok. Yeni yılın, insanlık için yeni olması ümit edilir ama pek öyle olacağa benzemiyor. Yunan mitolojisindeki yarı insan-yarı hayvan Satyrler ile iki yüzü ayrı yönlere bakan Roma kurucusu tanrı-kral İanus motifleri, uluslararası toplumun görünümünü çok iyi temsil ediyor. Bu temsiliyet, Türkiye özelinde de geçerlidir.

Konu mevzuat açısından değerlendirildiğinde aşağıdaki beyannamenin önsözüne yer vermekle konunun daha da iyi anlaşılacağını tahmin ediyorum.

İnsan hakları evrensel beyannamesi

Önsöz
İnsanlık ailesinin bütün üyelerinde bulunan haysiyetin ve bunların eşit ve devir kabul etmez haklarının tanınması hususunun, hürriyetin, adaletin ve dünya barışının temeli olmasına,
İnsan haklarının tanınmaması ve hor görülmesinin insanlık vicdanını isyana sevkeden vahşiliklere sebep olmuş bulunmasına, dehşetten ve yoksulluktan kurtulmuş insanların, içinde söz ve inanma hürriyetlerine sahip olacakları bir dünyanın kurulması en yüksek amaçları oralak ilan edilmiş bulunmasına,
İnsanin zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olmasına,
Uluslararasında dostça ilişkiler geliştirilmesini teşvik etmenin esaslı bir zaruret olmasına,
Birleşmiş Milletler halklarının, Antlaşmada, insanın ana haklarına, insan şahsının haysiyet ve değerine, erkek ve kadınların eşitliğine olan imanlarını bir kere daha ilan etmiş olmalarına ve sosyal ilerlemeyi kolaylaştırmaya, daha geniş bir hürriyet içerisinde daha iyi hayat şartları kurmaya karar verdiklerini beyan etmiş bulunmalarına,
Üye devletlerin, Birleşmiş Milletler Teşkilatı ile işbirliği ederek insan haklarına ve ana hürriyetlerine bütün dünyada gerçekten saygı gösterilmesinin teminini taahhüt etmiş olmalarına,
Bu haklar ve hürriyetlerin herkesçe aynı şekilde anlaşılmasının yukarıdaki taahhüdün yerine getirilmesi için son derece önemli bulunmasına göre,
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,
İnsanlık topluluğunun bütün fertleriyle uzuvlarının bu beyannameyi daima göz önünde tutarak öğretim ve eğitim yoluyla bu haklar ve hürriyetlere saygıyı geliştirmeye, gittikçe artan milli ve milletlerarası tedbirlerle gerek bizzat üye devletler ahalisi gerekse bu devletlerin idaresi altındaki ülkeler ahalisi arasında bu hakların dünyaca fiilen tanınmasını ve tatbik edilmesini sağlamaya gayret etmeleri amacıyla bütün halklar ve milletler için ulaşılacak ortak ideal olarak işbu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini ilan eder. Bu beyannamede haklarımız kısaca şu şekilde ifade edilmektedir. Buna göre
Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar.
* Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin işbu Beyannamede ilan olunan tekmil haklar ve hürriyetlerden istifade etme, hakkına sahiptir.* Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır.
* Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz; kölelik ve köle ticareti her türlü şekliyle yasaktır.
* Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayri insani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tabi tutulamaz.
* Herkes her nerede olursa olsun hukuk kişiliğinin tanınması hakkını haizdir.
* Kanun önünde herkes eşittir.
* Her şahsın kendine anayasa veya kanun ile tanınan ana haklara aykırı muamelelere karşı fiilli netice verecek şekilde milli mahkemelere müracaat hakkı vardır.
* Hiç kimse keyfi olarak tutuklanamaz, alıkonulamaz veya sürülemez.
* Herkes, haklarının, vecibelerinin veya kendisine karşı cezai mahiyette herhangi bir isnadın tespitinde, tam bir eşitlikle, davasının bağımız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil bir şekilde ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir.
* Bir suç işlemekten sanık herkes, savunması için kendisine gerekli bütün tertibatın sağlanmış bulunduğu açık bir yargılama ile kanunen suçlu olduğu tespit edilmedikçe masum sayılır.
* Hiç kimse işlendikleri sırada milli veya milletlerarası hukuka göre suç teşkil etmeyen fiillerden veya ihmallerden ötürü mahkum edilemez. * Hiç kimse özel hayatı, ailesi, meskeni veya yazışması hususlarında keyfi karışmalara, şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz bırakılamaz. Herkesin bu karışma ve tecavüzlere karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır.
* Herkes, herhangi bir devletin sınırları dahilinde serbestçe dolaşma ve yerleşme, kendi memleketi de dahil, herhangi bir memleketi terk etmek ve memleketine dönmek hakkına haizdir.
* Herkesin zulüm karşısında başka memleketlerden mülteci olarak kabulü talep etmek ve memleketler tarafından mülteci muamelesi görmek hakkını haizdir.
* Her ferdin bir uyrukluk hakkı vardır, hiç kimse keyfi olarak uyrukluğundan ve uyrukluğunu değiştirmek hakkından mahrum edilemez.* Irk, uyrukluk veya din bakımından hiçbir kısıtlamaya tabi olmaksızın her erkek ve kadın evlenme konusunda, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hakları haizdir.
* Her şahıs tek başına veya başkalarıyla birlikte mal ve mülk sahibi olmak hakkını haizdir ve hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden mahrum edilemez.
* Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır; bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyeti, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etmek hürriyetini içerir. * Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır.
* Her şahıs saldırısız toplanma ve dernek kurma ve derneğe katılma serbestisine malik olup, hiç kimse bir derneğe mensup olmaya zorlanamaz. * Her şahıs, doğrudan doğruya veya serbestçe seçilmiş temsilciler vasıtasıyla, memleketin kamu işleri yönetimine katılmak hakkını ve kamu hizmetlerine eşitlikle girme hakkını haizdir.
* Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya, hiçbir fark gözetilmeksizin, eşit iş karşılığında eşit ücret hakkına ve menfaatlerinin korunması için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır. * Her şahsın dinlenmeye, eğlenmeye, ücretli tatillere hakkı vardır.
* Her şahsın, gerek kendisi gerekse ailesi için, yiyecek, giyim, mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere sağlığı ve refahını temin edecek uygun bir hayat seviyesine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkânlarından iradesi dışında mahrum bırakacak diğer hallerde güvenliğe hakkı vardır.
* Ana ve çocuk özel ihtimam ve yardım görmek hakkına, bütün çocuklar, evlilik içinde veya dışında doğsunlar, aynı sosyal korunmadan faydalanma hakkına sahiptir.
* Her şahsın öğrenim hakkı vardır. Ana baba, çocuklarına verilecek eğitim türünü seçmek hakkını öncelikle haizdirler.
* Herkes, topluluğun kültürel faaliyetine serbestçe katılmak, güzel sanatları tatmak, ilim sahasındaki ilerleyişe iştirak etmek ve bundan faydalanmak hakkını haizdir.
* Herkesin, işbu Beyannamede derpiş edilen hak ve hürriyetlerin tam tatbikini sağlayacak bir sosyal ve milletlerarası nizama hakkı vardır.

Sevgili dostlar yukarıda kısaca sözleşmede yer verilen hakların ne olduğuna yer verdik. Ancak bu hakların bu şekilde ayrıntılı ve tek tek ele alınması halinde, konu uzayacak ve kafa karışıklığı yaşanacak dediğim için konuyu biraz daha dar anlamda ele almayı tercih ettim ve asli normlar ile türeme normlar şeklinde bir ayrıma giderek, insan hakları ile ilgili normların AB satüsünde ele alınışına yer vermeyi uygun buldum.

Biz mevcut norm ve benimsemelerden hareket ederek konuyu biraz daha daraltarak da genel anlamıyla esasında insan hak ve hukukundan ne anlaşılması gerektiğini irdeledik. Ancak bunu yaparken tek bir alandan hareketle bu durumu ele almanın sizlere daha fazla yararlı olacağına inandık. Zira bu hakların alanının çok geniş olması nedeniyle burada yer vermemiz halinde, saptamalarda bulunmanın daha da zor olduğuna inandık.

Tüm bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda, ben elimdeki bir dava ile ilgili yaptığım araştırmaları ve bu davada çektiğim sıkıntıları anlatmak adına biraz da, insanlara bahşedilen haklar ve bu hakların tanınması neticesinde ortaya çıkan asli ve türeme normlara rağmen, sosyo-ekonomik ve kültürel kaygılar nedeniyle AB üyesi olan devletlerin yaklaşımını açıklamak adına ve bu devletlerdeki uygulamaların, Türkiye’mizdekilerin tamamen aksine, eksik ve açık olduğuna açıklık getirmek için aşağıdaki şekilde konuyu daralttım.

Avrupa Birliği (AB)’nin bir sütununu oluşturan Avrupa Topluluğu (AT), Kurucu Andlaşması’nda sosyal güvenliğe veya sosyal güvenlik hukukuna ilişkin düzenlemeler içermektedir. Bu konuda, asli mahiyetteki bu düzenlemelerin yanı sıra türeme norm şeklinde tesis edilen tasarrufları da AB dolayısıyla Topluluklar hukuku içerisinde değerlendirmeye almak gerekir. Bu açıdan Türk soylu kişilerin AB dolayısıyla Topluluklar hukukunun yarattığı haklardan yararlanmaları ve bu hukukun öngördüğü çeşitli yükümlülüklere muhatap olmaları söz konusudur.

1. Sosyal Güvenlik Konusundaki İşlemlerin Kapsamı
Konunun açıklığa kavuşturulması veya sağlıklı bir analiz yapılabilmesi gayesiyle, AB’nde sosyal güvenlik hukuku konusunda, AT Kurucu Andlaşması’nın ilgili düzenlemeleri ve bu düzenlemelere istinaden tesis edilen türeme normları kısaca açıklamak gerekmektedir.

1.1. AB’nde Sosyal Güvenliğe İlişkin Asli Normlar
AT Kurucu Andlaşması’nın giriş kısmından başlamak üzere sosyal politika ve güvenliğe ilişkin birçok düzenlemeyi tespit etmek olasıdır. Bunlardan önemli olan birkaç düzenlemeye burada yer vermek uygun olacaktır. Bu anlamda, AT Kurucu Andlaşması’nın 42. Md.’si AB Bakanlar Konseyi işçilerin serbest dolaşımını sağlamak gayesiyle sosyal güvenlik alanında gerekli önlemleri alır ve bu amaçla göçmen işçilere ve bakmakla yükümlü oldukları kişilerle ilgili olarak ulusal mevzuat farklılıkları nedeniyle göz önünde bulundurulan bütün sürelerin, sosyal yardıma hak kazanılması, bu hakkın korunması ve yardım miktarının hesaplanması için birleştirilmesini, üye Devletlerin topraklarında ikamet eden kişilere ödemelerde bulunulmasına imkân verecek düzenlemeler yapar.

AT Kurucu Andlaşması’nın sosyal konulara ilişkin en önemli düzenlemeleri 136–145.Md.’ler arasında yer almaktadır. Bu kapsamda, AT Kurucu Andlaşması’nın 136. Md:’si şu düzenlemeyi içermektedir: “Topluluk ve üye Devletler, 18 Ekim 1961 tarihinde Torino’da imzalanan Avrupa Sosyal Şartı ve 1989 İşçilerin Temel Sosyal Hakları’na Dair Topluluk Şartı’nda belirtilen temel sosyal haklar gibi hakları göz önünde bulundurarak, istihdamı ve ilerlemeyi korurken, bunlar arasında uyumu mümkün kılacak şekilde ileri düzeyde yaşam ve çalışma koşullarının geliştirilmesi, uygun sosyal koruma, yönetim ve işgücü arasındaki diyalog, uzun süreli yüksek istihdamın temini ve dışlanmayla mücadele etmek amacıyla insan kaynaklarını geliştirme hedeflerine sahiptirler.
Bu amaca ulaşmak için Topluluk ve üye Devletler, özellikle akdi ilişkiler alanındaki farklı ulusal uygulamaları ve Topluluktaki rekabetin korunması ihtiyacını dikkate alan önlemleri yürürlüğe koyarlar.
Bu yöndeki gelişmenin, sadece sosyal sistemlerin uyumlaştırılmasını destekleyen ortak pazarın işleyişinden değil, aynı zamanda bu Antlaşma’da yer verilen usullerden ve yasa, tüzük ve idari eylemlerin yaklaştırılması ile meydana geleceği kanaatindedirler”.
Bu düzenlemeyi dikkate aldığımızda, AT, Avrupa Sosyal Şartı (03.05.1996 tarihinde revize edilmiştir) ve İşçilerin (Çalışanların) Temel Sosyal Haklarına Dair Topluluk Şartına açıkça atıf yaparak üye Devletlerin bu uluslararası hukuk işlemlerine taraf olmalarını arzuladığı sonucu ortaya çıkmaktadır.
Hem Türkiye ve hem Fransa Avrupa Sosyal Şartı’nın 12. Md.’sinin 2. ve 4. Prg.’larını benimseyip maddeyi tümüyle kabul etmişlerdir.

Sosyal güvenlik hakkı başlığını taşıyan 12. Md. şu düzenlemeleri içermektedir:
“Yüksek Akit Taraflar, sosyal güvenlik hakkının etkin işleyişini sağlamak gayesiyle:
1. Bir sosyal güvenlik rejimi kurmayı ve sürdürmeyi;
2. Avrupa Sosyal Güvenlik Kodu’nun onaylanması için en azından gerekli olan tatmin edici düzeyde bir sosyal güvenlik rejimini sürdürmeyi;
3. En yüksek düzeyde bir sosyal güvenlik rejimine tedricen ulaşmaya gayret etmeyi;
4.Uygun ikili veya çok taraflı anlaşmalar akdederek veya başka yollarla ve bu anlaşmalarda benimsenen koşulların ihtiyati kaydıyla:
a. Korunan kişilerin ne suretle olursa olsun yer değiştirmeleri sırasında, sosyal güvenlik mevzuatından doğan avantajların korunması dahil olmak üzere sosyal güvenlik hakları ile ilgili olarak Yüksek Akit Tarafların kendi vatandaşları ve diğer Akit Tarafların vatandaşları arasında eşit muamele görmelerini;
b. Akit Taraflardan her birinin mevzuatına uygun olarak yapılan sigorta ve çalışma sürelerinin birleştirilmesi yoluyla sosyal güvenlik haklarının aktarılması, sürdürülmesi ve yeniden başlatılmasını sağlamak için önlemler almayı;
taahhüt ederler”.

AT Kurucu Andlaşması’nın 137. Md.’si de sosyal politika veya güvenlik konusunda önemli düzenlemeler içermektedir. Bu madde, AT üyesi Devletlerin şu faaliyetlerini desteklemeyi ve tamamlamayı taahüt etmiştir: İşçilerin sağlık ve güvenliğini korumak için özellikle çalışma ortamının iyileştirilmesi; çalışma koşulları; işçilerin sosyal güvenliği ve korunması; iş akdinin feshedilmesi halinde işçilerin korunması; işçilerin bilgilendirilmesi ve işçilere danışılması; ortak yönetim de dahil işveren ve işçilerin çıkarlarının kollektif savunulması ve temsil edilmesi; Topluluk sınırları içinde düzenli olarak ikamet eden üçüncü Devlet vatandaşlarının istihdam koşulları; işgücü pazarından dışlanan kişilerin entegrasyonu; işgücü pazarı fırsatları ve işyerinde muamele açısından kadınlar ve erkekler arasında eşitlik; sosyal dışlanma ile mücadele; sosyal güvenlik sisteminin modernizasyonu. Bu amaçla AB Bakanlar Konseyi, yenilikçi yaklaşımları sağlamaya çalışma ve deneyimleri değerlendirme, en iyi uygulamaları ve bilgi değişimini geliştirme ve bilginin arttırılması yöntemleri aracılığıyla, üye Devletlerin yasa ve düzenlemelerinin uyumlaştırılması hariç olmak üzere, üye Devletler arasında işbirliğinin teşvikine yönelik önlemleri kabul edebilir. Bu konuda AB Bakanlar Konseyi, yönergeler aracılığıyla, her üye Devletin koşulları ve teknik düzenlemelerini göz önüne alarak, kademeli olarak uygulanabilir asgari talimatları karara bağlayabilir. Bu yönergeler, küçük ve orta ölçekli işletmelerin kurulmasına ve gelişmesine engel olmayacakları gibi idari, mali ve hukuki güçlük de empoze etmekten kaçınırlar. Fakat, AT Kurucu Andlaşması’nın 137. Md.’si’nin 4. Prg.’ı, üye Devletlerin egemen yetkilerini korumalarını sağlayacak şekilde düzenlenmiştir. Bu anlamda, AT Kurucu Andlaşması’nın 137. Md.’sinde kabul edilen düzenlemeler, üye Devletin sosyal sisteminin temel ilkelerini belirleme hakkına ve mali dengenin hassasiyetine etki etmemesi ve üye Devletin bu Antlaşma ile uyumlu olan daha sıkı koruyucu önlemler almasını veya sürdürmesine engel oluşturmaması ilkelerine dayandırılmıştır.

AT Kurucu Andlaşması itibarıyla sosyal politika veya güvenliğe ilişkin önemli diyebileceğimiz düzenlemelerden diğerleri 138. 139. 140. 141. 142. 143. 144 ve 145. Md.’lerde hükümselleştirilmiştir. Örneğin bu düzenlemelerden 140. Md. itibarıyla, Komisyon, üye Devletlerarasındaki işbirliğini teşvik etmekte, istihdam, iş hukuku ve çalışma koşulları, temel ve ileri seviyede mesleki eğitim, sosyal güvenlik, meslek hastalıklarının ve kazalarının önlenmesi, mesleki sağlık, dernek kurma ve işverenler ile işçiler arasında toplu pazarlık konularında eylemlerin eşgüdümünü kolaylaştırmaya çalışmaktadır. Bu amaçla, Komisyon, üye Devletlerle çalışmalar yaparak, görüşler beyan ederek ve gerek ulusal düzeydeki gerek uluslararası organizasyonları ilgilendiren sorunlar hakkında istişarelerde bulunarak yakın temas halinde hareket etmeye gayret göstermektedir.

AT Kurucu Andlaşması’nın 144. Md.’si, Avrupa Parlamentosu’na danıştıktan sonra AB Bakanlar Konseyi’ne, Komisyon ile üye Devletlerarasında sosyal koruma konusunda işbirliğinin geliştirilmesi gayesi ile istişari nitelikte görev üstlenecek bir “Sosyal Koruma Komitesi” kurma yetkisi vermiştir. Sosyal Komite’nin görevleri şunlardır: Topluluk ve üye Devletlerde sosyal koruma politikalarının gelişimini ve sosyal durumu takip etmek; üye Devletlerarasında ve Komisyon ile bilgi, deneyim ve en iyi uygulama değişimlerini kolaylaştırmak; AT Kurucu Andlaşması’nın 207. Md.’sine halel gelmemek üzere, AB Bakanlar Konseyi’nin veya Komisyon’un talebi üzerine veya kendi inisiyatifiyle, raporlar hazırlamak, görüş oluşturmak veya yetki alanındaki diğer işleri yapmaktır.

2. AB’nde Sosyal Güvenliğe İlişkin Türeme Normlar

Sosyal güvenlik konusunda, 14.06.1971 tarih ve 1408/71 sayılı ve daha sonra defalarca değiştirilen AB Bakanlar Konseyi (eski adıyla Avrupa Toplulukları Konseyi) Tüzüğü ile 21.03.1972 tarih ve 574/72 sayılı yine defalarca değiştirilen ve 1408/71 sayılı Tüzüğün uygulanmasına ilişkin diğer bir AB Bakanlar Konseyi Tüzüğü bulunmaktadır. Değişiklikler, çoğu kez sosyal güvenlik ve sosyal yardımları bir arada içeren şekilde yapılmıştır. Bununla beraber mevcut yasal durum sosyal güvenlik alanında genel bir sistem getirmemekte, farklı sistemlerin varlığına imkân vermektedir. Bu durumda, işçi bu farklı sistemlerden birine dayanarak sosyal güvenlik hakkını elde edebilmektedir. İşçi veya sadece üye Devlet ulusal hukukuna veya ulusal hukuk yanında AT Kurucu Andlaşması’nın 42. Md.’sine dayanabilmektedir. Ayrıca, aile yardımları konusunda ise 1408/71 sayılı Tüzüğü değiştiren AB Bakanlar Konseyi’nin 30.10.1989 tarih ve 3427/89 sayılı Tüzüğü de hatırlatmak gerekmektedir. Diğer yandan, AB Bakanlar Konseyi’nin AT bünyesinde işçilerin serbest dolaşımı ile ilgili 15.10.1968 tarihinde tesis ettiği Tüzük de sosyal güvenlik kapsamında değerlendirilmesi gereken diğer bir türeme norm olmaktadır.

Yukarıda belirttiğimiz Tüzüklerin hükümleri uyarınca Avrupa Toplulukları yargısında (Avrupa Toplulukları Adalet Divanı/ATAD ve bu Divana bağlı olarak kurulan Avrupa Toplulukları İlk Derece Mahkemesi/ATİDM) açılmış pek çok dava bulunmaktadır. Ancak şu hususu da belirtmek gerekir ki, AB’nde sosyal güvenlikte ve sosyal avantajlarda eşit muamele ilkesinin hâkim kılınması temel ilke olarak benimsenmektedir.

AB dolayısıyla Topluluklar hukukunda sosyal güvenliğe ilişkin ulusal mevzuatların eşgüdümünü gaye edinen düzenlemelerin ikili bir işlevi olduklarını belirtmek gerekir. Bu düzenlemeler, bir yandan işçiler ve serbest meslek sahipleri ile onların bakmakla yükümlü oldukları kişilerin üye Devletlerde sosyal güvenceye kavuşturulmasını, öte yandan AT Kurucu Andlaşması’nın 12. Md.’sinde yer alan, üye Devlet vatandaşları arasında ayrımcılık yasağına uymayı hedeflemektedir. Belirttiğimiz bu gayeler kapsamında AB dolayısıyla Topluluklar hukukunda gerek asli gerek türeme normlar dikkate alındığında sosyal güvenliğin kapsamını açıklamak kısaca alt başlıklar şeklinde açıklamak veya genel ve soyut anlamda tespitlerde bulunmak uygun olacaktır.

2.1. Sosyal Güvenlik Yardımları Kavramı

Topluluklar hukukunun asli veya türeme normlarında sosyal güvenlik yardımları genel ve soyut olarak belirlenmiştir. Bu husus türeme normlarda (özellikle tüzükler aracılığıyla) daha kapsamlı olarak düzenlenmiştir. Gerek asli normlar gerek türeme normlarda sosyal güvenlik yardımlarından yararlanacak olan süjeler (işçi, emekli, eş ve çocukları vb.) ile bu konuda yükümlülüğe sahip olan gerçek veya tüzel kişiler hakkında açıklayıcı bilgiler veya tanımlamalar mevcuttur.

2.2. Sosyal Güvenlik Kapsamında Bulunan Kişiler

14.06.1971 tarihinde AB Bakanlar Konseyi tarafından benimsenen 1408/71 sayılı Tüzüğün sadece işçiler için değil aynı zamanda serbest meslek sahipleri açısından da uygulanmaya başlanmasının ardından sosyal güvenlik kapsamında yer alan kişilerin kapsamı da genişlemiştir. Bu kişiler şunlardır: İşçi, serbest meslek sahibi üye Devlet vatandaşları, bunların bakmakla yükümlü olduğu kişiler, üye Devletlerde işçi veya serbest meslek sahibi olarak çalışan sığınmacılar, vatansızlar ve bunların bakmakla yükümlü oldukları kişilerdir. Ayrıca öğrenciler de bu kapsam içerisinde değerlendirmeye alınmıştır. Sosyal güvenlik kapsamında değerlendirilen bu kişilerin mirasçıları ve kamu görevlileri ile ilgili ulusal mevzuatın bu nitelikte gördüğü kişiler de yardımların yararlanıcısı durumundadır.

2.3. Yardımlar

AB Bakanlar Konseyi’nin benimsediği 1408/71 sayılı Tüzük gereğince usulüne uygun olmak kaydıyla öngörülen sosyal güvenlik yardımlarından bazıları üye Devletlerden Topluluk yardımları olarak istenebilmektedir. Bunlar, hastalık ve hamilelik yardımları, çalışma yeteneğinin geliştirilmesi veya korunması için verilenler de dâhil olmak üzere malullük yardımları, yaşlılık ve destekten yoksun kalma yardımları, işyeri kazası veya işyeri hastalığı sonucu verilen yardımlar, ölüm tazminatları, işsizlik ve aile yardımları, öksüz ve yetimlere yönelik yardımlar, sosyal güvenlik sigortasından yararlananların bakmakla yükümlü oldukları çocuklarına ödenen yardımlar şeklinde tehditsiz sayılabilmektedir.

2.4. Uygulanacak Hukuk

İşçiler veya serbest meslek sahipleri, başka üye Devlette ikamet etseler veya işyeri merkezi başka Devlette olsa dahi, çalıştıkları yerin hukukuna tâbidirler. 1408/71 sayılı Tüzüğün 10. Md.’sine göre (Tüzüğün aksi yöndeki düzenlemeleri hariç olmak üzere), yararlanıcının başka bir üye Devlette ikamet etmesi ve ödemeyi yapacak kurumun diğer bir üye Devlette kalması halinde, bir veya daha fazla üye Devletin mevzuatına istinaden kazanılmış bazı sosyal güvenlik yardımlarının (yaşlılık, ölüm, sakatlık, işyeri kazası veya mesleki hastalık yardımları) ne geri alınması, ne kaldırılması, ne indirilmesi ne de değişikliğe maruz kalması söz konusu olamamaktadır.

2.5. Sigorta Sürelerinin Birlikte Hesaplanması

AT Kurucu Andlaşması 42. Md.’sinde öngörülen, üye Devletlerde sigortalı olarak geçirilen sürelerin sosyal güvenlikten yararlanmada dikkate alınması ilkesi, AB Bakanlar Konseyi’nin 574/72 sayılı Tüzüğünde ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. Buna göre, hastalık ve hamilelik, malullük, yaşlılık ve ölüm ile işsizlik yardımlarının hesaplanmasında, üye Devletlerin yetkili kurumları diğer üye Devletlerde sigortalı olarak geçen süreleri kendi ulusal mevzuatlarına göre tamamlamış süreler gibi ele alacaklardır.

Yukarıda kimi hükümlerini aktarmaya çalıştığımız Avrupa Sosyal Şartı’nın 12. Md.’sinin 4. Prg.’ının b bendi bu konuda bir düzenleme getirmektedir. Bu düzenlemede Şarta taraf olan Devletlere, her birinin mevzuatına uygun olarak yapılan sigorta ve çalışma sürelerinin birleştirilmesi yoluyla sosyal güvenlik haklarının aktarılması, sürdürülmesi ve yeniden başlatılmasını sağlamak için önlemler alma yükümü getirmektedir.

SONUÇ

AB bünyesinde yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığımız asli ve türeme normlar aracılığıyla sosyal politika veya sosyal güvenlik konuları üye Devletlerdeki gerçek kişiler açısından haklar yaratacak veya yükümlülükler getirecek şekilde düzenlenmiştir.

Av. Peyami AYDODU(İstanbul Barosu – 31239)

(Fransa-Türkiye arasında İmzalanan Sosyal Güvenlik Sözleşmesi ve bu sözleşmeye istinaden açılacak davalar’ adlı yazıdan alıntıdır.)

NOT : Bu yazıyı hazırladığım sırada, halihazırda İngilterede görev yapan Özgür Heval ÇINAR, Lyon Barosu'na kayıtlı değerli meslektaşım üstad hukukçu sayın Av. Hasan KARADUT ve Strasbourg - Alevi Dernekleri Genel Sekreteri sayın Veli GÜNEŞ in çok büyük yardımları dokunmuştur. Değerli üstadların yardımlarına yer vermeden edemeyeceğim. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Yukarıda belirttiğim şahısları tanımamda bana yardımlarını hiç bir zaman esirgemeyen değerli üstadım İstanbul Barosu Üyesi Sn Av. Özcan İNTAŞ'a ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.
Saygılarımla.
Old 11-05-2008, 15:40   #2
RıFaT

 
Varsayılan

Felsefe bir bilim midir?
Misal Eflatun'un ideler dünyası ile Farabi'nin 10 akıl nazariyesi bilimsellikle ispatlanabilirliği var mıdır?
Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
Felsefe-----kritisizm(Eleştiricilik) Av.Mehmet Saim Dikici Site Lokali 7 29-01-2007 01:02
Japonlar, Balık Ve Felsefe deniz75 Site Lokali 3 23-01-2007 22:44
Çekiçle Felsefe Yapmak, Kıvılcım Hukuk Sohbetleri 2 22-01-2007 23:21
Yeni Ceza Yasamızda Felsefe Değişti Av.Ömer KAVİLİ Hukuk Sohbetleri 4 17-08-2006 01:12


THS Sunucusu bu sayfayı 0,04127097 saniyede 14 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.