Mesajı Okuyun
Old Dün, 16:29   #10
avukathanım0707

 
Varsayılan

Alıntı:
Yazan Yücel Kocabaş
Önceki cevaplarım verilen bilgiler çerçevesinde geçerlidir. Ancak bu kez “taşınmazın devir sözleşmesine rağmen yıllardan beri devreden ailesi tarafından işletilip kullanıldığı”bilgisine yer verildiğinden ; bu yeni bilgilere göre durumun değerlendirilmesi gerekmektedir.

“(…) Gerçekten bu tür sözleşmeler (Alacaklıdan mal kaçırmak maksadıyla yapılan sözleşmeler) muvazaalı ve inançlı işlemin en çok birbirine yaklaştığı ve karıştığı sözleşmelerdir. Burada yapılan devir işleminin muvazaalı mı yoksa inançlı işlem mi olduğunun tespiti için yapılan işlemin niteliği üzerinde durmak gerekir.

Şayet devir işlemi taraflarca samimi olarak istenilmiş uzunca bir süre idare ve tasarruf edilmek üzere devralanın hâkimiyetine terk edilmiş ise inançlı işlemin varlığı kabul edilmelidir.

Aksi halde, taşınmaz şeklen devredilmişse, devir samimi olarak istenmiyorsa, halen zilyetlik ve kontrol devredende bulunuyorsa, mülkiyete ilişkin yetkiler bizzat devreden tarafından kullanılmakta ise ortada muvazaalı bir temlik söz konusudur.

Uygulamada, alacaklıdan mal kaçırmak için yapılan temliklerde, görünürdeki devir sözleşmesinin tarafların gerçek iradesine uygun olmadığı, devredilen taşınmaz üzerindeki devredenin idare ve tasarruf hakkının devam ettiği kabul edilerek, bu tür temlikler genellikle muvazaalı olarak nitelendirilmektedir. Yargıtay’ın bizim de katıldığımız içtihatlarına uygun olarak, alacaklılar bu temlikler hakkında BK 19.M.göre dava açarak temlikin iptali yoluna gitmekteler veya koşulları mevcutsa İİK 277 ve dev. Maddeleri uyarınca sözleşmenin feshini istemekteler.” ( Eraslan ÖZKAYA Yargıtay Onursal Başkanı,1.HD.si önceki dönemler Başkanı, İnançlı İşlemler ve Muvazaa Davaları ,2022 , sh 35 ve dev, 1377 ve dev.)
Not bu görüş Yargıtay HGK 04.07.2019 T.2019/395 E.2019/873 K.sayılı ilamında Karşı Oy bölümünde de yer almıştır.

1.Öğretide mal kaçırma amacıyla üçüncü kişilere yapılan devirlerin muvazaa değil inançlı işlem olarak kabul edileceğine dair Alman Hukukçu Andreas Von Tuhr'un bilimsel görüşü vardır.Bu görüş benimsendiğinde önceki cevaplarımda da bildirdiğim gibi İnançlı işleme dayalı dava açılmalıdır.

2.Buna karşın, yukarıda alıntı yaptığım görüş ve sizin de bildirdiğiniz görüş gözetildiğinde, uzun süreden beri zilyetlik, idare ve tasarrufun müvekkil ve ailesinde olduğunun ispatı halinde, olayda muvazaa hükümlerine dayanılmasının uygun olacağı sonucuna varmak mümkündür.

3. OLayda muvazaa hükümlerine dayanılması şıkkı tercih edilme halinde ortaya iki olasılık çıkar;

a. Miras bırakanın “müvekkilin alacaklılarından mal kaçırma amacıyla hareket ettiği” iddiasından vaz geçilerek muris muvazaasına dayanılması halinde, "miras bırakanın mirasçılarını miras haklarından mahrum etme amacıyla hareket ettiğinin , görünürdeki sözleşmenin satış olmasına rağmen gerçek iradenin bağış niteliğini taşıdığının ve dğer unsurların ” ayrıca ispatı gerekir.

b. Aksi halde miras bırakanın “ müvekkilin alacaklılarından mal kaçırmak “ amacı ile hareketi ses kayıtları ve onu doğrulayan tanık beyanları ile ispatının daha uygun olacağı düşünülürse davada TBK.nun 19.m. düzenlenen “genel muvazaa” hükümlerine dayanılmalıdır.

Gerek İnanç sözleşmesi ve gerekse genel muvazaa davaları devredenin ölümü üzerine halefiyet yoluyla mirasçıların tümünün onayı ile açılabilecek davalardandır. Muris muvazaası davası ise mirasçıların tümü tarafından açılabileceği gibi bir veya birkaç tarafından da açılabilmektedir. “Kural olarak, muvazaalı işlemin tarafları birbirine karşı kendi muvazaasına dayanarak talepte bulunabilir, üçüncü kişilere karşı bu durumu ileri süremezler”Açılacak davalarda davalı olarak yer alacak kişi 3.kişi olmayıp sözleşmenin tarafı olduğundan ,müvekkilinizin payından vazgeçmesi zorunluluğu bulunmamaktadır.

Ben şahsen şunu tercih edin veya şu davayı açın diyebilmek konumunda değilim. Bunların değerlendirilmesi kuşkusuz sizin ve müvekkilinizin tercihine bağlı bulunmaktadır.


Ben bu iş için ilk görüşmelere başladığımda müvekkilin babadan alacaklı(primleri ödeme ve diğer para alışverişleri) olduğunu, babasının bu tapuyu vereceğini ama müvekkilin satma korkusuyla başka birine muvazaalı satış yaptığını ileri sürerek TBK madde 19 uyarınca tasarrufun iptali açacaktım. Fakat bu durum da tapunun iptal edilmeyerek davacı lehine haciz ve satış isteme yetkisi verildiğini öğrendim. Bu da amacımızla bağdaşmadı. Ayrıca müvekkilin alacağının da zamanaşımına uğradığı kanaatine vardım. Muris muvazaası dayanağında da tek bir malın kaçırılmasının yeterli görülmeyeceği kanaatindeyim. Dip dibe tarlaları olan yaşça büyük bir insanın tek bir malını aile dışına kaçırması mantığa uymuyor. Mesleğimin başlarındayım ve kervan yolda düzülür mantığıyla yola çıkıp davayı kaybederek müvekkili masrafa sokmak benim bakış açımla bağdaşmıyor. Değerli görüş ve bilgileriniz için çok çok teşekkür ederim. Sanırım inançlı işlemden yürümem gerekiyor. Fazlasıyla endişeliyim.