Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Meslektaşların Soruları Hukukçu meslektaşların hukuki nitelikte sorularını birbirlerine yöneltecekleri mesleki yardımlaşma forumu. SADECE hukuk fakültesi mezunları ile hukuk profesyonellerinin (bilirkişi, icra müdürü vb.) yazışmasına açıktır. [Yeni Soru Sorun]

İmar Planı-Okul Alanı-Mülkiyet Hakkının Kullanılmasını engelleme

Yanıt
Old 02-09-2006, 10:34   #1
avfehmi

 
Varsayılan İmar Planı-Okul Alanı-Mülkiyet Hakkının Kullanılmasını engelleme

Müvekkiln arazisi 1964 yılından bu yana imar planında okul alanı olarak gözükmektedir.1964 yılından bugüne bir çok okul açılmasına rağmen arazi ile ilgili kamulaştırma dahil herhangi bir işlem yapılmamış.İmar planın iptali için dava açılsa süre geçmiş.İmar planının iptali dahil hangi hukuki yollara başvurulabilir.
Old 02-09-2006, 16:08   #2
medenikal

 
Varsayılan


Esas Sayısı : 1988/ 34
Karar Sayısı : 1989/26
Karar Günü : 21.6.1989


İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : Konya İdare Mahkemesi
İTİRAZIN KONUSU : 9.5.1985 günlü, 18749 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 3.5.1985 günlü 3194 Sayılı îmar Kanunu’nun 13. maddesinin üçüncü fıkrasının Anayasa’nın 2., 10., 13. ve 35. maddelerine aykırılığı nedeniyle iptali istemidir.
I- OLAY:
Davacılara, miras bırakanlarından intikal etmiş l ve 35 nolu parsellerde kayıtlı 9092 metrekare yüz ölçümündeki taşınmazın, 6980 metrekarelik kısmının imar plânında ilkokul, imar yolu ve çocuk bahçesi olarak belirlenmek suretiyle yapılanma hakkı kısıtlanmış, başvuruları üzerine de ilgili belediye tarafından, kısıtlı olduğundan inşaat ruhsatı verilemeyeceği gibi programda olmadığı için kamulaştırma yapılamayacağı da bildirilmiştir.
Daha sonra, taşınmaz malikleri, süresi içinde kamulaştırılmayan kısıtlı yerde inşaat yapabilme yolundaki isteklerine, belediyece sözkonusu bölgede 3194 sayılı îmar Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca kısıtlı alan dışında kalan bölüm için imar uygulaması yaptırabilecekleri karşılığının verilmesi üzerine, 21.3.1988 tarihinde, arsalarına konulmuş kısıtlılığı kaldıran yeni bir imar planı yapılması ve bu yerde yeni imar planına göre inşaat ruhsatı verilmesi gerektiğini ileri sürerek aksine oluşturulan işlemin iptali için Belediye Başkanlığı aleyhine dava açmışlardır.
Davacılar vekili, 6.7.1988 günlü duruşmada Belediye ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1981 yılında kamulaştırılması için yapılan başvurudan sonra beş yıl geçmesine rağmen kamulaştırma yapmadıklarından, inşaat ruhsatı almaya hak kazandıklarını, yeni imar Kanunu’nun ilgili hükmü mutlaka uygulanacaksa Anayasa’ya aykırılığının incelenmesini istemiş, davacıların Anayasa’ya aykırılık iddiasının ciddî olduğu kanısına varan idare Mahkemesi de 3194 sayılı îmar Kanunu’nun 13. maddesinin üçüncü fıkrasının tümünün, Anayasa’nın 2., 10., 13. ve 35. maddelerine aykırılığı nedeniyle iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştur.
II- İTİRAZIN GEREKÇESİ:
İtiraz yoluna başvuran Mahkemenin bu konudaki ara kararının gerekçe bölümü aynen şöyledir:
“...... Vekilleri tarafından ..... Belediye Başkanlığına karşı açılan
davada; davacılara ait 9092 metrekarelik taşınmazın 6980 metrekarelik bölümünün 1977 yılında yapılan imar planı değişikliği ile ilkokul, imar yolu ve çocuk bahçesine ayrılarak kısıtlandığı, kendilerinin 17.12.1981 günlü dilekçe ile yapı inşaat ruhsatı almak için başvurdukları, belediyece verilen 22.12.1981 günlü cevap yazısında arsanın kısıtlı olduğu belirtilerek inşaat izni verilmediği ve programda olmadığı için kamulaştırılamayacağının bildirildiği, o tarihte yürürlükte bulunan 6785 sayılı îmar Yasasında öngörülen beş yıllık sürenin geçmesinden çok sonra 18.1.1988 gününde belediyeye yeniden başvurup kamulaştırmanın yapılmaması nedeniyle taşınmazın tamamı üzerinde yapı izni verilmesini istedikleri, buna karşılık belediyenin 27. l. 1988 günlü cevap yazısında taşınmazın kısıtlı olduğu bir kez daha belirtildikten sonra ancak kalan bölümü için îmar Yasasının 18. maddesi uyarınca imar düzenlemesi yapıldıktan sonra ruhsat verileceğinin belirtildiği, bu durumda kısıtlılığı kaldıran yeni bir plan değişikliği yapılması ve bu yerde yeni plana göre inşaat ruhsatı verilmesi gerektiği ileri sürülerek aksine tesis edilen işlemin iptali istenilmektedir.
3194 sayılı îmar Yasasının konuya ilişkin 13. maddesinde “Resmi yapılara, tesislere ve okul, cami, yol, meydan, otopark, yeşil saha, çocuk bahçesi, pazar yeri, hal, mezbaha ve benzeri umumi hizmetlere ayrılan alanlarda inşaata ve mevcut bina varsa esaslı değişiklik ve ilaveler yapılmasına izin verilmez. Ancak imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şekli devam eder.
Ancak, parsel sahibi, İmar planlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra müracaat ettiğinde imar planlarında meydana gelen değişikliklerden ve civarın özelliklerinden dolayı okul, cami ve otopark sahası ve benzeri umumi hizmetlere ayrılan alanlardan ilgili kamu kuruluşunca yapımından vazgeçildiğine dair görüş alındığı takdirde, tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini yeniden irdeleyerek hazırlanacak yeni imar planına göre inşaat yapılır. Bu Kanunun yayımı tarihinden önce yapılan imar planlarında, bahsedilen beş yıllık süre bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren geçerlidir ......” hükmü yer almıştır.
Görüldüğü üzere maddenin ilk fıkrasında planda genel hizmetlere ayrılan yerler de yapı yapılmasına ve yapı varsa önemli değişiklik ve eklemelere izin verilemeyeceği, programa alınıncaya kadar mevcut kullanma biçiminin devam edeceği, 3. fıkrasında planın onay tarihinden başlayarak beş yıl sonra başvurulduğunda, ilgili kamu kuruluşundan taşınmazın hizmet için gerekli olmadığı yolunda yazı alındığı takdirde, plancılık ilkelerine uygun olarak hazırlanacak yeni imar planına göre inşaat yapılabileceği bu yasanın yayımından önce yapılan planlarda ise söz konusu beş yıllık sürenin yasanın yürürlük tarihinden itibaren geçerli olduğu belirtilmiş bulunmaktadır.
Bilindiği üzere 6785 sayılı eski İmar Yasasının 33. maddesinde, bu gibi yerlerde dört yıllık imar programına alınmış ise bu süre içinde, programa alınmayan yerlerde ise sahiplerinin yazılı başvurusundan itibaren beş yıl içinde kamulaştırılmayan yerlerde yönetmelik hükümlerine uygun yapı ruhsatı verileceği belirtilmiş iken, yeni yasada önemli ölçüde değişiklik yapılmış ve hem beş yıllık sürenin geçmesinden sonra kamulaştırma yapılmamış ise yeniden ruhsat alınması için önemli ek koşullar getirilmiş hemde yasanın yayım tarihinden önce yapılan planlardaki beş yıllık süre, yeni yasanın yürürlüğünden itibaren geçerli sayılmıştır.
Anayasamızın 2. maddesinde belirtildiği üzere Türkiye Cumhuriyeti, diğer nitelikleri yanında sosyal bir hukuk devletidir. Hukuk devleti; her türlü etkinliğin hukuk kurallarına bağlı olduğu ve kişilerle toplumun hak ve çıkarlarının adaletli bir denge içinde tutulduğu devlet düzenidir. Toplum yararına olarak kentlerin çevre özellikleri ve çevre koşulları dikkate alınarak sağlıklı bir yaşamın sağlanmasını öngören bir planlama yapılması ve bu planda kişilere ait taşınmazların kamusal alan ve tesislere ayrılması doğaldır. Ancak bu şekilde planda kamuya ayrılan yerlerinde ancak belirli ve yasa ile öngörülen sürelerde kısıtlı tutulması aksi takdirde bedeli ödenerek kamulaştırılması gerekir. Kişilere ait taşınmazların, idarenin istediği kadar daha doğrusu sınırsız ve sonu belirsiz bir süre ile kısıtlı tutulması hem de kamulaştırma yapılmayıp, bedelinin ödenmemesi bu arada kişinin taşınmazını değerlendirmesine engel olunması hukuk devleti ilkeleri ile bağdaş tınlamaz.
1982 Anayasası ile mülkiyet hakkı temel haklar arasına alınmıştır. Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve özgürlükler, bu maddede belirtilen amaçlarla diğer maddelerinde belirtilen nedenlerle Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olarak kısıtlanabilir. Mülkiyet hakkının yine Anayasamızın 35. maddesinde belirtildiği gibi, kamu yararı amacı ile sınırlandırılması her zaman mümkündür. Ancak yukarda da açıklandığı gibi, kamusal amaçlarla kısıtlanmış ve imar planında bu amaçlara ayrılmış taşınmazların amacına uygun olarak kamulaştırılmasının da belirli bir süre ile sınırlı olması gerekir. Yoksa Yasada öngörüldüğü gibi taşınmaz sahibinin inşaat yapmasının, beş yıllık süre geçtikten sonra yeniden ilgili kuruluşun görüş ve isteğine bağlı tutulması ve bu alanlardan vazgeçildiği belirtildiği takdirde yeniden planlamaya alınmasına kadar bekletilmesi, mülkiyet hakkının kullanılmasının fiilen ortadan kaldırılmasına veya çok güçleşmesine neden olabilir.
Devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinin planda kendilerine tahsis edilen yerleri planın yayınlandığı anda kamulaştırması elbette beklenemez. Buna maddi olanakları da elvermeyebilir. Ancak bu beklemenin kabul edilebilir bir sınırı olması gerekir. Gerek 6785 sayılı eski imar Yasasında gerekse 3194 sayılı yasada bu süre beş yıl olarak düşünülmüştür. Ancak 3194 sayılı Yasanın, bu süre geçtikten sonra da taşınmazın ve mülk sahibinin kaderini ilgili kuruluşun takdirine bırakan 13. maddesinin 3. fıkrası Anayasa’nın yukarıda sözü geçen 2., 10., 13. ve 35. maddelerine aykırıdır.
Diğer yandan aynı fıkranın son cümlesinde, “..... Bu Kanunun yayımı tarihinden önce yapılan imar planlarında, bahsedilen beş yıllık süre, bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren geçerlidir.” denilerek, Yasanın yayımlandığı 9.5.1985 gününden önce getirilen kısıtlamaların Yasanın yürürlüğe girdiği 9.11.1985 gününden itibaren beş yıl devam edeceği kurala bağlanmıştır. Konuyu bir örnekle açıklarsak, 10.5.1980 günündeki plan değişikliği ile getirilen bir kısıtlama varsa, Yasanın yayım tarihinden beş yıllık sürenin dolmasına bir gün kaldığı için, yürürlük tarihinden itibaren yeniden beş yıl daha yani 9.11.1990 tarihine kadar beklenilmesi gerekecektir. Kaldı ki Danıştay 6. Dairesinin son kararlarındaki görüşüne bakılırsa, beş yıllık süre yayım tarihinden önce dolsa bile ruhsat almak için başvurulmamış ise sürenin dolmuş olması taşınmaz sahibi için kazanılmış hak sayılmamaktadır. Bu açıklamadan anlaşılacağı gibi bazı taşınmazlardaki kısıtlılığın fiilen 10 yıla çıktığı görülmektedir. Yasanın yayınımdan önceki ve sonraki kısıtlamalar arasındaki bu farklı düzenleme de Anayasa’-mızın 10. maddesinin son cümlesine aykırıdır.
Sonuç olarak 3194 sayılı İmar Yasasının 13. maddesinin 3. fıkrasının tümü Anayasa’nın 2., 10., 13. ve 35. maddelerine aykırı görülmüştür.”
III- YASA METİNLERİ:
A. İptali îstenen Yasa Kuralı:
3.5.1985 günlü, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun iptali istenilen fıkrayı-da içeren 13. maddesi şöyledir:
“Madde 13.- Resmî yapılara, tesislere ve okul, cami, yol, meydan, otopark, yeşil saha, çocuk bahçesi, pazar yeri, hal, mezbaha ve benzeri umumî hizmetlere ayrılan alanlarda inşaata ve mevcut bina varsa esaslı değişiklik ve ilaveler yapılmasına izin verilmez. Ancak imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şekli devam eder.
İmar programına alınan alanlarda kamulaştırma yapılıncaya kadar emlak vergisi ödenmesi durdurulur. Kamulaştırmanın yapılması halinde durdurma tarihi ile kamulaştırma tarihi arasında tahakkuk edecek olan emlak vergisi, kamulaştırmayı yapan idare tarafından ödenir. Birinci fıkrada yazılı yerlerin kamulaştırma yapılmadan önce plan değişikliği ile kamulaştırmayı gerektirmeyen bir maksada ayrılması halinde ise durdurma tarihinden itibaren geçen sürenin emlak vergisini mal sahibi öder.
Ancak, parsel sahibi, imar planlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra müracaat ettiğinde imar planlarında meydana gelen değişikliklerden ve civarın özelliklerinden dolayı okul, cami ve otopark sahası ve benzeri umumî hizmetlere ayrılan alanlardan ilgili kamu kuruluşunca yapımından vazgeçildiğine dair görüş alındığı takdirde, tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini yeniden irdeleyerek hazırlanacak yeni imar planına göre inşaat yapılır. Bu Kanunun yayımı tarihinden önce yapılan imar planlarında, bahsedilen beş yıllık süre bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren geçerlidir.
Onaylanmış imar planlarında, birinci fıkrada yazılı yerlerdeki arsa ve arazilerin, bu Kanunda öngörülen düzenleme ortaklık payı üzerindeki miktarlarının mal sahiplerince ilgili idarelere bedelsiz olarak terk edilmesi halinde bu terk işlemlerinden ayrıca emlak alım ve satım vergisi alınmaz.”
B. İlgili Yasa Kuralı:
3194 sayılı Yasanın “Umumî hizmetlere ayrılan yerlerde muvakkat yapılar” başlıklı 33. maddesi şöyledir:
“Madde 33.- İmar planlarında bulunup da müracaat gününde beş yıllık imar programına dahil olmayan yerlerde; plana göre kapanması gereken yol ve çıkmaz sokak üzerinde bulunan veya 18 inci madde hükümleri tatbik olunmadan normal şartlarla yapı izni verilmeyen veya 13 üncü maddede belirtilen hizmetlere ayrılmış olan ve haklarında bu madde hükmünün tatbiki istenen parsellerde üzerinde yönetmelik esaslarına uygun yapı yapılması mümkün olanlarından sahiplerinin istekleri üzerine belediye encümeni veya il idare kurulu kararıyla imar planı tatbikatına kadar muvakkat inşaat veya tesisata müsaade edilir ve buna dayanılarak usulüne göre yapı izni verilir.
Bu gibi hallerde verilecek müddetin on yıl olması, yapı izni verilmezden önce belediye encümeni veya il idare kurulu kararının gün ve sayısının on yıllık müddet için muvakkat inşaat veya tesisat olduğunun, lüzumlu ölçü ve şartlarla birlikte tapu kaydına şerh edilmesi gereklidir. Muvak-katlık müddeti tapu kaydına şerh verildiği günden başlar.
Birinci fıkrada sözü geçen bir parselde, esasen kullanılabilen bir bina varsa bu parsele yeniden inşaat ve ilaveler yapılmasına izin verilmeyeceği gibi, birden fazla muvakkat yapıya izin verilen yerlerde dahi bu yapıların ölçüleri toplamı yönetmelikte gösterilen miktarları geçemez. Bu maddenin tatbikinde kadastral parsel de bir imar parseli gibi kabul olunur.
Plan tatbik olunurken, muvakkat inşaat veya tesisler yıktırılırlar. On yıllık muvakkatlık müddeti dolduktan sonra veya on yıl dolmadan yıktırılması veya kamulaştırılması halinde muvakkat bina ve tesislerin 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine göre takdir olunacak bedeli sahibine ödenir.”
C. Dayanılan Anayasa Kuralları:
1- “Madde 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”
2- “Madde 10.- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”
3- “Madde 13.- Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.
Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz.
Bu maddede yer alan genel sınırlama sebepleri temel hak ve hürriyetlerinin tümü için geçerlidir.”
4- “Madde 35.- Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”
IV- İLK İNCELEME:
Anayasa, Mahkemesi îçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince Mahmut C. CUHRUK, Yekta Güngör ÖZDEN, Necdet DARICIOĞLU, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Muammer TURAN, Mehmet ÇINARLI, Servet TÜZÜN, Mustafa ŞAHİN, Vural Fuat SAVAŞ, Oğuz AKDOĞANLI ve Selçuk TÜZÜN’ün katılmalarıyla 15.9.1988 günü yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ:
İşin esasına ilişkin rapor, başvuru kararı ve ekleri, iptali istenilen yasa kuralı ile dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleriyle öteki yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü.
A. Anayasa’ya aykırılık iddialarının incelenmesine geçmeden önce, itiraza konu edilen kuralın daha önce uğradığı değişiklikler ile yürürlükteki esasların kısaca incelenmesinde yarar görülmüştür.
Cumhuriyetin ilânı tarihinden 1928 yılına kadar ülkemizde 1882 tarihli, yollar, yangın yerleri ve binalarla ilgili düzenlemeleri kapsayan “Ebniye Kanunu” uygulanmış, bu arada, Kurtuluş Savaşı sonunda yangın geçirmiş olan İzmir şehri için 1924 yılında mevzii imar planı hazırlanarak şehrin düzenlenmesine girişilmiştir.
İlk şehir düzenlemesine geçilmesi, 1928 günlü, 1351 sayılı “Ankara Şehri İmar Müdiriyeti Teşkilat ve Vezaifine Dair Kanun” ile sağlanmış ve Başkent Ankara’nın imar planı hazırlanmıştır.
Daha sonra 1930 yılında bütün belediyelere imar planı hazırlama zorunluluğu getiren 3.4.1930 tarihli, 1580 sayılı “Belediye Kanunu” ve 1933 yılında da kentlerin planlaması çalışmalarım düzenleyen “Belediye Yapı ve Yolları Kanunu” yürürlüğe konulmuştur.
1956 yılında imar mevzuatını düzenleyen 6785 sayılı “İmar Kanunu” yürürlüğe girmiş ve 1958 yılında da, 7116 sayılı Yasayla yurdun, bölge, şehir, kasaba ve köylerin planlanması, mesken politikası, yapı malzemesi konuları ile ilgilenmek, bölge planları konusunda ilgili kuruluşlarla ortaklaşa etüdler yapmak, iç iskân, göçmen iskânı ve afetlerden önce ve sonra gerekli tedbirleri almak amacıyla “İmar ve İskân Bakanlığı” kurulmuştur.
İmar ve İskân Bakanlığınca, “Metropoliten planlama” çalışmaları başlatılarak büyük kentlerimizin nazım imar planları yapılmasına girişilmiştir.
İmar ve İskân Bakanlığı 13.12.1983 günlü, 180 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bayındırlık Bakanlığı ile birleştirilmiş ve’ kamu oyunda “İmar affı” diye isimlendirilen 2981 Sayılı “İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun”, 2960 sayılı “Boğaziçi Kanunu”, 3030 sayılı “Büyükşehir Belediyelerinin Yönetimi Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun”, 3086 sayılı “Kıyı Kanunu” gibi yasalarla imar konusunda yeni düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.
İmar planlarında kamu hizmetlerine ayrılan yerlerde bulunan arsalar için ilk yasaklayıcı düzenleme, 1351 sayılı “Ankara Şehri İmar Müdiriyeti Teşkilât ve Vezaifine Dair Kanun” ile getirilerek, İmar Müdürlüğüne bu gibi yerler için beş yılı geçmemek kaydı ile yapı yapma yasağı koyma yetkisi verilmiştir.
İmar planlarında genel hizmetlere ayrılan yerler için tüm yurtta geçerli düzenleme, 6785 sayılı İmar Kanunu’nun 33, maddesinde yapılarak, “İmar ve yol istikamet planlarında yol, meydan, yeşil saha, park, otopark gibi umumî hizmetlere ayrılmış yerlerde inşaat yapılmasına ve mevcut binalarda ise esaslı tadilat ve ilâveler yapılmasına” izin verilmeyeceği hüküm altına alınmış, bu gibi yerlerde dört yıllık imar programına alınan yerler ile alınmayan yerlerin belirlenen sürede kamulaştırması yapılmadığı takdirde uygulanacak işlemler gösterilmiştir.
6785 sayılı Yasa’nın yapı izni verilmeyen yerlerde geçici inşaat izninin koşullarını gösteren 11. maddesi ile, yukarda anılan 33. madde hükümleri 11.7.1972 tarihli 1605 sayılı Yasa’yla değiştirilmiştir.
6785 sayılı İmar Kanunu’nu yürürlükten kaldıran 3.5.1985 günlü 3194 sayılı İmar Kanunu 9.5.1985 günlü, 18749 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulmuştur.
3194 Sayılı İmar Kanunu’nun bir bölümünün iptali istenilen 13. maddesi, 6785 sayılı Yasa’nın 33. maddesi yerine kimi yeni düzenlemeler getirmekle ve imar planlarında genel hizmetlere ayrılan yerler açıklanmaktadır.
B. İtiraz Konusu Yasa Kuralının Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu: 1- Anayasa’nın 2. maddesi yönünden inceleme:
İtiraz yoluna başvuran Mahkeme, toplum yararına olarak, kentlerin çevre özellikleri ve koşullan nazara alınarak sağlıklı bir yaşamın sağlanmasını öngören bir planlama yapılması ve bu planda kişilere ait taşınmazların kamusal alan ve tesislere ayrılmasının doğal olduğunu, bu planda kamuya ayrılan yerlerin de ancak belirli olması ve yasa ile öngörülen sürelerde kısıtlı tutulması, aksi takdirde kamulaştırılması gerektiğini, kişilere ait taşınmazların idarenin istediği kadar, daha doğrusu sınırsız ve sonu belirsiz bir süre ile kısıtlı tutulmasının hem de kamulaştırma yapılmaması ve bu arada kişinin taşınmazını değerlendirmesine engel olunmasının hukuk devleti ilkesine aykırı olduğunu ileri sürmektedir.
Mahkeme, planda kendilerine tahsis edilen yerlerin planın kesinleştiği anda kamu kuruluşları tarafından kamulaştırılmasının beklenemeyeceğini, buna maddî olanaklarının da elvermeyeceğini, ancak bu beklemenin kabul edilebilir bir sınırı olması gerektiğini belirterek 6785 sayılı Yasa’da bu olanak sağlanmış iken, 3194 sayılı Yasa’da bu hususun idarenin takdirine bırakıldığı savında bulunmaktadır.
Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti olarak nitelenmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında belirtildiği üzere, Hukuk devletinin temel koşulu bütün devlet işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygun olmasıdır. Hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her eylem ve işlemi hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurulup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde Yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa’nın bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen devlettir.
Devlet faaliyetlerinin hukuk kurallarına uygun olması, kazanılmış haklara saygı duyulmasını gerektirir. Ancak, kazanılmış bir haktan söze-dilebilmesi için bu hakkın yeni yasadan önceki yürürlükte olan kurallara göre bütün sonuçlarıyla eylemli biçimde ekle edilmiş olması gerekir.
3194 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin birinci fıkrasında, imar planlarında kamu hizmetlerine ayrılan alanlarda inşaata ve mevcut binalarda esaslı değişiklik ve ilaveler yapılmasına izirı verilmeyeceği hüküm altına alınmıştır.
13. maddenin dava konusu üçüncü fıkrasında, parsel sahibi, imar planlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra müracaat ettiğinde, imar planlarında meydana gelen değişikliklerden ve civarın özelliklerinden dolayı genel hizmetlere ayrılan alanlardan ilgili kamu kuruluşunca yapımından vazgeçildiğine dair görüş alındığı takdirde, hazırlanacak yeni imar planına göre inşaat yapılacağı ve bu Yasa’nın yayımı tarihinden önce yapılan imar planlarında sözü edilen beş yıllık sürenin bu Yasa’nın yürürlük tarihinden başlayarak geçerli olduğu öngörülmüştür.
6785 sayılı Yasa’nın yürürlüğü zamanında, planda kamu hizmetlerine ayrılmış yerlerde beş yıl geçtikten sonra yönetmelik hükümlerine göre inşaat yapılması olanağına karşın, plan değişmediği sürece planın uygulanması kapsamında programa alınan bu yerler kamulaştırılmakta idi. 3194 sayılı İmar Yasası da aynı nitelikte kurallar içermektedir.
Kamu hizmetine ayrılan yerlerin ne zaman kamulaştırılması gerektiği ya da yapımından ne zaman vazgeçileceğinin belirlenmesi, hukuk devleti ile doğrudan ilgili bir konu değildir.
Mülkiyet hakkının sınırlandırılması, Anayasa’da özel olarak düzenlenmiştir. Demokratik toplum kurallarına aykırı olmayan, toplum yararı ile bireyin yararını dengeleyen bir sınırlandırma hukuk devleti ilkesine uygun olacaktır. Planda kamu hizmetine ayrılmış bir yerin geleceğinin belirsiz olduğu düşünülemez. Aynı belirsizlik kamu hizmetinin yerine getirilmesine uygun düşen her taşınmaz için sözkonusu olup, bu gibi yerlerin de “kamu yararı” kararı alınması üzerine kamulaştırılması olasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri arasında sayılan “Hukuk Devletinin öğeleri içinde yasaların kamu yararına dayanması ilkesi de vardır. Bütün kamusal girişimlerin temelinde bulunması doğal olan kamu yararı düşüncesinin yasalara da egemen olması, Yasakoyucunun bu esası gözardı etmemesi gerekir.
Dava konusu hükümle getirilen kısıtlama ileride bir fayda sağlamayacak yatırımları önlediği, kişi ve toplum yararına düzenlemeyi ve yapılaşmayı sağlayacağı için hukuk devleti ilkelerine uygundur. Kazanılmış hakları ortadan kaldırmayan, yargı denetimine engel olmayan, herkes için geçerli genel kurallar getiren bu düzenleme hukukun genel ilkelerine de ters düşmemektedir. Toplum yararını öngören düzenleme, bu niteliğiyle sosyal devlet ilkesine de uygundur.
Kısıtlama genel ve nesnel nitelikte olduğu farklı hukuksal durumlar yaratmadığı ve taşınmazın kullanılması olanağını tümüyle kaldırmadığı gibi, yapılacak plan değişikliklerinin idarî yargı mercilerinin denetimine bağlı olacağı ve bu denetim sırasında “kamu yararına” uygunluğun da araştırılacağı kuşkusuzdur.
Belirtilen nedenlerle, dava konusu hüküm. Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırı görülmemiştir.
2- Anayasa’nın 10. Maddesi Yönünden inceleme:
Başvuru kararında, 3194 sayılı Yasa’nın yayımlandığı 9.5.1985 gününden önce getirilen kısıtlamaların yürürlük tarihinden sonra beş yıl süreceği, örneğin daha önce, dört yıl onbir ay kısıtlı olarak kalmış olan bir yerin, beş yıl daha bekleyeceği, Yasa’nın yayımlanmasından önce kısıtlanan yerler ile sonradan kısıtlanan yerler arasında yapılan farklı düzenlemenin eşitlik ilkesine aykırı düştüğü öne sürülmektedir.
Anayasa’nın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesi, eylemli eşitliği değil, hukuksal eşitliği ifade ederek aynı hukuksal durumda bulunanlar arasında haklı nedene dayanmayan ayırımlar yapılmasını önlemeyi amaçlar. Bu doğrultuda, hukuksal durumu aynı olanların aynı kurallara bağlı tutulacağını, ayrı durumda olanların ise ayrı kurallara bağlı tutulmasının Ana-yasa’ya aykırılık oluşturmayacağı kabul edilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin kararlarında açıklandığı gibi, yasa karşısında eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulması değildir. Kimi yurttaşların başka hükümlere bağlı tutulmaları haklı bir nedene dayanmakta ise eşitlik ilkesine uyulmadığından söz edilemez.
Yürürlükten kaldırılan 6785 sayılı İmar Kanunu’nun 1702 sayılı Yasa ile değişik 33. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında; kamuya ayrılan yerlerin iskân sınırları içinde bulunanlardan, dört yıllık imar programına dahil edilmiş olan yerler süresi içinde dört yıllık programa dahil bulunmayan yerler ise sahiplerinin yazılı başvurularından başlayarak beş yıl içinde kamulaştırılmadığı takdirde, talimatname hükümlerine uygun inşaat yapılmasına izin verileceği dört yıllık program dışında bulunan yerlerde sahiplerinin isteği halinde, beş yıllık süre beklenmeksizin geçici inşaat izni veren aynı Yasa’nın 11. maddesi hükümlerinin uygulanabileceği öngörülmüştür.
3194 sayılı imar Kanunu’nun “Umumi hizmetlere ayrılan, yerler de muvakkat yapılar” başlıklı 33. maddesinin birinci fıkrasında, 13. maddede belirtilen hizmetlere ayrılmış olan ve haklarında bu madde hükmünün uygulanması istenen parsellerde, koşulları varsa sahipleri tarafından, imar planı uygulanmasına kadar muvakkat inşaat veya tesisata müsaade edileceği ve buna dayanılarak usulüne göre yapı izni verileceği, aynı maddenin son fıkrasında da, plan uygulanırken, muvakkat inşaat veya tesislerin yıktırılacağı, on yıllık muvakkattik müddeti dolduktan sonra veya dolmadan yıktırılması veya kamulaştırılması durumunda muvakkat bina ve tesislerin bedelinin sahibine ödeneceği hükme bağlanmıştır.
Böylece İmar Yasası’nın 13. maddesinin üçüncü fıkrasıyla, genel hizmetlere ayrılan ve üzerinde inşaata izin verilmeyen alanların, imar planlarının onay tarihinden başlayarak beş yıl sonra başvurulduğunda, genel hizmetlere ayrılmış yer olma niteliğinin değiştirilmesi ve yeni imar planına göre inşaat yapılması olanağı getirilmiştir.
Bu yeni düzenleme nedeniyle, Yasa’nın yürürlüğünden önce plan değiştirilmesi söz konusu olmayacağına göre, yeni düzenleme ile hak sahibi olanların, bu haklarını kullanabilmelerinin başlangıç tarihinin Yasa’nın yürürlük tarihi olarak belirlenmesi doğaldır.
Parsel sahibinin başvurma ve inşaat yapabilme hakkı, 3194 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesiyle doğduğuna ve Yasakoyucu bu hakkı geriye yürütme zorunda olmadığına göre, bekleme süresinin farklı olduğu ve bunun da eşitlik ilkesine aykırı bulunduğu savı geçerli olamaz. Yasa’nın 13. maddesinin dava konusu üçüncü fıkrasındaki beş yıllık sürenin imar planlarında genel hizmetlere ayrılan yerlere ilişkin olarak idarenin görüş değiştirmesi ve parsel sahibinin başvurması yönlerinden düzenlenmesi karşısında; idarenin genel hizmetlere ayrılan yerlerde yapı yapmaktan kendiliğinden vazgeçmesi durumunda beş yıllık süreyi beklemek söz konusu olmaksızın yapılacak imar planına göre inşaat izni alınması yolu açıktır.
Belirtilen nedenlerle dava konusu hükmün Anayasa’nın yasa önünde eşitlik ilkesine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
3- Anayasa’nın 13. ve 35. Maddeleri Yönünden İnceleme:
İtiraz yoluna başvuran Mahkeme, planda kamu hizmetlerine ayrılan alanlarda inşaat yapılmasının, beş yıl geçtikten sonra da ilgili kuruluşun görüş ve isteğine bağlı tutulmasını ve idare vazgeçse de yeniden planlamaya alınmasına kadar bekletilmesini öngören itiraz konusu 13. maddenin üçüncü fıkrasının, mülkiyet hakkının kullanılmasını fiilen ortadan kaldırıp çok güç kullanılmasına yol açtığını, hu suretle mülkiyet hakkının özüne dokunan bir sınırlama olduğunu ileri sürmektedir.
Temel hak ve özgürlüklerin soyut Anayasa kuralları olmaktan çıkarılması, kullanılabilir ve uygulanabilir duruma getirilmeleri, dolayısıyle kişi yönünden pratik bir değer taşıyabilmeleri için sınırlarının belirtilmesi, kullanma ve uygulama yollarının gösterilmesi gerekir. Anayasa’nın 13. maddesinde temel hak ve özgürlükler üzerinde yerine göre yapılması gereken sınırlamaların ne tür tasarruflarla, ne gibi sebeplere dayanılarak ve hangi ölçüler içerisinde yapılabileceği hükme bağlanmıştır. Bu belirlemeye göre, temel hak ve özgürlükler üzerindeki sınırlama ancak yasayla yapılabilecek, sınırlamayı haklı gösterecek sebep olarak ancak maddede sayılı ve sınırlı olarak gösterilmiş bulunan genel sınırlama nedenleriyle Anayasa’nın ilgili diğer maddelerinde öngörüleri özel sınırlama sebeplerine dayanılacak “demokratik toplum düzeninin gerekleri” de sınırlamanın ölçüsünü oluşturacaktır.
Anayasa’nın 35. maddesinde herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğu açıkça belirtilmekle beraber mülkiyet hakkının niteliği üzerinde herhangi bir açıklama yapılmadığından bunun öğretiden ve yasalardaki kurallardan yararlanılarak ortaya konulması gerekmektedir.
Bu anlamda mülkiyet hakkı; bir kimsenin, başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara da uymak koşulu ile bir şey üzerinde dilediği biçimde kullanma, ürünlerinden yararlanma, tasarruf etme (başkasına devretme, biçimini değiştirme, harcama ve tüketme hattâ yok etme) yetkilerini anlatır. Görülüyor ki bu nitelikteki mülkiyet hakkı kavramında, başkasına zarar vermemek ve özellikle yasaların koyduğu sınırlamalara uymak zorunluluğu vardır.
Medeni Yasa’nın 618. maddesi de, bu hukuksal anlayışa koşut olarak mülkiyet hakkını şöyle tanımlamaktadır:
“Bir şeye malik olan kimse, o şeyde kanun dairesinde dilediği gibi tasarruf etmek hakkını haizdir; haksız olarak o şeye vaz’iyed eden herhangi bir kimseye karşı istihkak davası ikame ve her nevi müdahaleyi men edebilir.”
Bu yolla Medeni Yasa da kişiye, malik olduğu şey üzerinde, yasaların koyduğu sınırlamalara uyularak istediği gibi tasarruf etmek hakkını tanımış bulunmaktadır.
Açıklanan bu hukuksal ve yasal durum karşısında Yasakoyucunun mülkiyet hakkına, dilediği sınırlamaları getirmekte serbest bulunduğu düşünülebilirse de Anayasa’nın 35. maddesindeki kuralların gözönünde tutulması zorunludur.
Gerçekten Anayasa’nın 35. maddesinde, Yasakoyucu, ancak kamu yararı amacı ile mülkiyet hakkı üzerinde sınırlama yapmaya yetkili kılınmış ve malikin de bu hakkı, toplum yararına aykırı biçimde kullanması engellenmiştir.
Anayasa’nın bu hükümleri karşısında mülkiyet hakkının, söz konusu iki yöndeki sınırlamalardan başka herhangi bir koşulla sınırlandırılması mümkün değildir. Diğer bir deyimle yasa koyucunun yetkisi de bunlarla sınırlandırılmıştır.
Mülkiyet hakkı, eski anlamında bireyin dilediği biçimde kullanabileceği bir hak ve sınırsız bir özgürlük olma niteliğini çoktan yitirmiş, mülkiyet anlayışı, bu hakkın bir bakıma sosyal yapıda bir hak olduğu yolunda gelişmiş, bir çok hak gibi bu hakkın da kamu yararı amacıyla sınırlanabileceği ilkesi benimsenmiştir.
Başlangıçta kişinin eşya üzerinde mutlak bir egemenliği demek olan ve kutsal olarak kabul edilen mülkiyet hakkı, çağımızda bu niteliğini yitirmiş, mutlak ve sübjektif olarak düşünülen bu hak, mutlak olmayan bir duruma dönüşmüş ve sosyal işlevleriyle sınırlanmıştır. Taşınmazlar bakımından mülkiyet hakkı, belirli bir zamanda, devletin izin verdiği ölçüde, taşınmazdan olabildiğince yararlanma hakkıdır.
İmar Yasası’nın 13. maddesinin birinci fıkrası ile imar planlarında “Umumî hizmetlere” ayrılan yerlerde inşaata ve mevcut binalarda esaslı değişiklik ve ilâveler yapılmasına izin verilmeyeceği, ancak imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma seklinin devam edeceği hükme bağlanmış olmakla bu yerlerde kişilerin mülkiyet hakkı, imar planlarıyla sınırlandırılmış bulunmaktadır. Kentlerin gelişmesini düzenleme gereksinimi kamu düzeni ve kamu yararını koruma amacına yönelik olduğundan bölge ve şehir planlaması da bu amaca hizmet için kurumsallaştırmıştır.
İmar planları, planlanan yörenin bugünkü durumunun, olanaklarının ve ileride ki gelişmesinin gerçeğe en yakın şekilde saptanabilmesi için coğrafî veriler, beldenin donatımı ve malî, sosyal kültürel ve ticarî yönden kullanılışı gibi konularda yapılacak araştırma ve incelemeler sonucu elde edilecek bilgilere göre, çeşitli kentsel işlevler arasında var olan veya edinilecek olanaklar ölçüsünde, en iyi çözüm yollarına ulaşmak, belde halkına iyi ve uygar bir yaşama düzeni ve koşulları sağlamak amacıyla, kentin kendine özgü yaşayış biçimi ve karakteri, nüfus, alan ve yapı ilişkileri, yörenin gerek çevresiyle ve gerekse çeşitli alanlar arasındaki bağlantıları, halkın sosyal ve kültürel gereksinimleri, güvenlik ve sağlığı ile ilgili konular gözönüne alınarak hazırlanır.
İmar planlan, nazım imar planı ve uygulama imar planından oluşur. 3194 sayılı îmar Kanunu’nun 5. maddesinde, nazım imar planı; varsa bölge ya da çevre düzeni planlarına uygun olarak halihazır haritalar üzerine, yine varsa kadastral durumu işlenmiş olarak çizilen ve arazi parçalarının; genel kullanış biçimlerini, başlıca bölge tiplerini, bölgelerin gelecekteki nüfus yoğunluklarını, gerektiğinde yapı yoğunluğunu, çeşitli yerleşme alanlarının gelişme yön ve büyüklükleri ile ilkelerini, ulaşım sistemlerini ve problemlerinin çözümü gibi hususları göstermek ve uygulama imar planlarının hazırlanmasına esas olmak üzere düzenlenen, detaylı bir raporla açıklanan ve raporuyla birlikte bütün olan plan olarak tanımlanmıştır. Uygulama imar planı ise, onaylı halihazır haritalar üzerine varsa kadastral durumu işlenmiş olarak nazım imar planı esaslarına göre çizilen ve çeşitli bölgelerin yapı adalarını, bunların yoğunluk ve düzenini, yolları ve uygulama için gerekli imar uygulama programlarına esas olacak uygulama etaplarını ve diğer bilgileri ayrıntıları ile gösteren plan biçiminde nitelendirilmiştir.
Aynı Yasa’nın 8. maddesinde, varsa bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak, belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planlarının ilgili belediyelerce yapılacağı veya yaptırılacağı ve belediye meclisince onaylanarak yürürlüğe gireceği; 9. maddesinde de, Bakanlığın gerekli gördüğü durumlarda imar planı yapmaya, yaptırmaya, değiştirmeye ve re’sen onaylamaya, bir kamu hizmetinin görülmesi amacı ile resmî bina ve tesisler için imar planlarında yer ayrılması veya bu nedenle değişiklik yapılması gerektiği takdirde, valilik kanalı ile ilgili belediyelere talimat vermeğe veya gerekirse imar planının resmî bina ve tesislerle ilgili kısmım re’sen yapıp onaylamağa yetkili olduğu hüküm altına alınmıştır.
Bu bakımdan, insan, toplum, çevre ilişkilerinde kişi ve aile mutluluğu ile toplum hayatını yakından etkileyen fiziksel çevreyi sağlıklı bir yapıya kavuşturmak, yatırımların yer seçimlerini ve gelişme eğilimlerini yönlendirmek ve toprağın koruma, kullanma dengesini en akılcı biçimde şehircilik ilkelerine uygun olarak belirlemek amacıyla düzenlenen imar planlarının yapılmasında ve imar planında belirtilen biçimde davranılmasında kamu yararı olduğu belirgindir. Bu olanaklar sağlandığında o belde insanlarının maddî ve manevî varlıklarım kolaylıkla geliştirecekleri kuşkusuzdur, imar planlarının yukarda belirtilen koşulları içerecek biçimde hazırlanması gerekli ve bunun yargı güvencesi altında bulunması doğal olduğundan, kişiler yasaya aykırı ve keyfî davranışlardan, yargı yoluna başvurmak yoluyla korunabilirler.
Kişilerin malik bulundukları taşınmazların imar planında kamu hizmetine özgülenmesinden ve bunların kamulaştırılmasında kamu yararı olduğu kuşkusuzdur. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 6. maddesinin son fıkrasında da bu yön benimsenerek, onaylı imar planına veya ilgili bakanlıklarca onaylı özel plan ve projesine göre yapılacak hizmetler için ayrıca “kamu yararı kararı” alınmasına ve onaylanmasına gerek olmaksızın, yalnızca yetkili icra organınca kamulaştırma işlemine başlanıldığını gösteren bir karar alınacağı öngörülmüştür.
İptal davasına konu edilen hüküm, imar planında genel hizmetlere ayrılan özel kişilere ait taşınmazlar üzerinde, bulunduğu durum dışında kullanamama, değiştirememe ve yapı yapamama biçiminde mülkiyet hakkına kısıtlılık getirilen taşınmazın, belirli bir süre sonra genel hizmetlere ayrılan alan niteliğinden çıkarılması durumunda bazı koşullarla kısıtlılığın sona ereceği hükmünü içermektedir.
Anayasa’nın 65. maddesinde; “Devlet sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, ekonomik istikrarın korunmasını gözeterek, mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir”, hükmü ile belirlendiği üzere Devlet tarafından yapılması gerekli bütün hizmetlerin derhal yerine getirilmesi güçtür. Belirli nüfus yoğunluğuna ulaşmış yerleşim birimlerinin ilerdeki durumlarını da tasarlayarak imar planı yapılması ve bu planda vazgeçilemez olan kamu hizmetleri için yer ayrılması zorunlu olduğundan, bu taşınmazlara yapılanma yasağı getirilmesinde, kamulaştırma işlemlerinin güçleşmemesi ve olanaksız duruma gelmemesinde, yıkım nedeniyle kişisel mal varlığının ve millî servetin yok olmamasında kamu yararı olduğu kuşkusuzdur. Anayasa Mahkemesi’nin kimi kararlarında belirtildiği gibi, yasayla yapılan kısıtlamanın topluma sağlayacağı yarar, kişilerin uğrayacağı zarara göre ağır bastığından burada kamu yararının varlığını kabul etmek gerekir. Öte yandan, sosyal nitelik taşıyan mülkiyet hakkının toplum ve toplum yararı ile doğrudan ve yakından ilgili olması karşısında bu konuda, bireyle toplum yararının karşılaştığı durumlarda, toplum yararının üstün tutulması tartışılamayacak kadar açıktır.
Plan hazırlanırken, kamu hizmetine en uygun olan yer bulunduğu için, bu yerdeki yapılanış biçiminin değiştirilmesinde veya kişinin ve toplumun servet kaybına uğramayacağı biçimde yapı yapılabilmesinde de kamu yararı vardır. Kamu yararının var sayılması, kamu işlerinin görülebilmesi zorunlu bulunan taşınmazların sınırlandırılmasını gerekli kılar.
İmar Yasası’nın 33. maddesi, bu gibi yerlerde yönetmelik esaslarına uygun yapı yapılması mümkün olanlarda sahiplerinin istekleri üzerine belediye encümeni veya il yönetim kurulu kararıyla imar planı uygulanmasına kadar geçici inşaat ya da tesisata müsaade edileceği ve buna dayanılarak usulüne göre yapı izni verileceği hükmünü taşımaktadır. Ayrıca, yönetmeliklerde, muvakkat yapıya izin verilen yerlerde bu yapıların gösterilen miktarı geçemeyeceği ve binanın hangi amaçla kullanılabileceğinin belediye encümenince saptanacağı belirtilmektedir.
İtiraz konusu kuralın, yerleşim birimlerinin ilerde ulaşması düşünülen olanakların gereği olarak, toplum yaşamı yönünden büyük değer taşıyan kamu yararı, kamu düzeni ve hukuk devleti kurumlarının daha iyi işlemesini ve sosyal yararı sağlama, ekonomik ve sosyal dengeyi oluşturma gibi haklı ve doğru bir ereğe yönelik olması karşısında, içeriği bakımından mülkiyet hakkının özüne dokunmadığı, Anayasa’nın özüne ve sözüne uygun türde bir sınırlama getirdiği sonucuna varılmıştır.
Bu bakımdan, yapı yapma dışında, kamu yararı nedeniyle ve dengeli biçimde kısıtlanmış yapılanma hakkını kullanabilen malikin mülkiyet hakkının özüne dokunulduğundan da söz edilemeyeceğinden dava konusu kuralla getirilen kısıtlama demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı değildir.
Diğer yandan, imar planlarında genel hizmetlere ayrılan ve bu suretle yapı yapmaya ve mevcut bina varsa esaslı değişiklik ve ekler yapılmasına izin verilmeyen yerlerde, gerçekten ve objektif ölçüler içinde kamu hizmetleri sağlanamayacak durumların ortaya çıkmasında, ilgili kurum olumlu görüş bildirmiyorsa, taşınmazın sahipleri tarafından her zaman yasal yollara başvurulabileceği doğaldır.
Açıklanan nedenlerle itiraz konusu hükmün Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı bir yönü de bulunmadığından iptal isteminin reddine karar verilmelidir.
Yekta Güngör ÖZDEN, Servet TÜZÜN, Mustafa GÖNÜL, Mustafa ŞAHİN ile Erol CANSEL bu görüşe katılmamışlardır.
VI- SONUÇ:
3.5.1985 günlü, 3194 sayılı imar Kanunu’nun 13. maddesinin üçüncü fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, Yekta Güngör ÖZDEN, Servet TÜZÜN, Mustafa GÖNÜL, Mustafa ŞAHİN ile Erol CANSEL’in karşıoyları ve oyçokluğuyla,
21.6.1989 gününde karar verildi.

Başkanvekili
Yekta Güngör ÖZDEN

Üye
Necdet DARICIOĞLU

Üye
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU

Üye
Servet TÜZÜN

Üye
Mustafa GÖNÜL

Üye
Mustafa ŞAHİN

Üye
Oğuz AKDOĞANLI

Üye
İhsan PEKEL

Üye
Selçuk TÜZÜN

Üye
Ahmet N. SEZER

Üye
Erol CANSEL

Old 02-09-2006, 16:09   #3
medenikal

 
Varsayılan

kararın devamı

KARŞIOY GEREKÇESİ

Esas Sayısı : 1988/34
Karar Sayısı : 1989/26

Temel hakların en önemlilerinden birisi bulunan mülkiyet hakkının anlamına, hukuksal yapısının gereklerine aykırı biçimde sınırlama mülkiyet kurumunun sosyal işlevini yadsıyan bir daraltmadır. Mülkiyet hakkının kalıntı hak durumuna düşürülmesine neden olan uygulama bozuklukları, yasa kuralı düzeyine çıkarılan yönetim isteklerini gerçekleştirme çabalan, kişilerin taşınmazlarından yararlanmalarını kamusal gerekler dışında sınırlama niteliğindedir. Kamusal gereklere dayanan sınırlamalara olur verilebilmesi, öncelik ve üstünlüğün kamuda olmasındandır. Değişik amaçlarla gerçekleştirilen taşınmazla ilgili düzenlemelerde toplum ve kişi yararı çizgisini hakların özünü olumsuz biçimde etkileyecek, yanlı görülecek uygulamalara olanak verilmemelidir. İmar plânlarının yapılması, çevre koşulları, kamu hizmetlerine özgüleme, yapılanma biçimi ve düzeni özenle gözönünde tutulacak gereklerdendir. Yasakoyucu iyi niyetten yoksun saymamak ilkesiyle birlikte olumsuz kimi düzenlemeleri bu varsayımla değerlendirmemek, buna karşın Anayasa’ya aykırı olabilmek doğallığı da düşünülmelidir. Yürürlükteki kuralın başka bir kuralla karşılaştırılmadan, yarınlarda yapılabilecek olumlu ya da olumsuz değişiklikler gözetilmeden, bağımsız biçimde uygunluk denetiminden geçirilmesi gerekir. Yurttaşın hakkını kamu kurumunun, doğal olarak yöneticisinin, değişebilir özgörüsüne (takdirine) bırakan kurala yönelik aykırılık savları yerindedir. Yurttaşın, taşınmazına getirilen bir tür kısıtlamayı kaldırmak için başvuru hakkını beş yıl daha erteleyen kural, yönetimin kendiliğinden vazgeçmesi durumunda hemen yapılacak plâna göre yapıla izni alabileceği görüşüyle uygun sayılamaz.
Yinelemeden kaçınmak için öbür karşıoy gerekçelerine de katıldığını belirterek, çoğunlukla oluşan kararla belirlenen sonucu paylaşmadığımı açıklıyorum.
Başkanvekili
Yekta Güngör ÖZDEN


KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1988/34
Karar Sayısı : 1989/26

3.5.1985 günlü, 3194 sayılı İmar Kanunu, “İmar planlarında umumî hizmetlere ayrılan yerler” başlığı altındaki 13. maddesinin birinci fıkrasında “Resmî yapılara, tesislere ve okul, cami, yol, meydan, otopark, yeşil saha, çocuk bahçesi, pazar yeri, hal, mezbaha ve benzeri umumî hizmetlere ayrılan alanlarda inşaata ve mevcut bina varsa esaslı değişiklik ve ilaveler yapılmasına izin verilmez. Ancak imar programına alıncaya kadar mevcut kullanma şekli devam eder.” kuralını getirmiştir. Maddenin, itiraz yolu ile iptal istemine konu edilen üçüncü fıkrasında ise, “Ancak, parsel sahibi imar planlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra müracaat , ettiğinde imar planlarında meydana gelen değişikliklerden ve civarın özelliklerinden dolayı okul, cami ve otopark sahası ve benzeri umumî hizmetlere ayrılan alanlarda ilgili kamu kuruluşunca yapımından vazgeçildiğine dair görüş alındığı takdirde, tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini yeniden irdeleyerek hazırlanacak yeni imar planına göre inşaat yapılır. Bu Kanunun yayımı tarihinden önce yapılan imar planlarında, bahsedilen beş yıllık süre bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren geçerlidir.” biçiminde ayrıntılı bir kurala yer vermiştir.
Birbirini tamamlayan her iki fıkradaki kuralların özünde, “mülkiyet hakkı” ile “kamu hizmeti” kavramlarının çatışması bulunmaktadır. Başka bir anlatımla, evrensel boyutlarda ve kutsal nitelik taşıyan bir “temel hak” ile vazgeçilmezliği kuşku götürmeyen, ağırlıklı önemli, gerekliliği ve çağdaş özelliği yadsınamayacak “toplum yararı”nın bağdaştırılması zorunluluğu söz konusudur. Anayasa’nın, “Mülkiyet hakkı” başlıklı 35. maddesinde “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.
Bu haklar, ancak kamu yaran amacıyla, kanunla sınırlanabilir.
Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” biçiminde ifade edilen buyurucu kural da, mülkiyet hakkını kullanabilme özgürlüğü ile, toplumun yoğunlaşan ve güncelleşen ortak beklentilerinden kaynaklanan “kamu-toplum yararı”nı bağdaştırmayı amaçlamaktadır.
Türk Medeni Kanunu da 618. maddesinde öngördüğü mülkiyet hakkını tanımlarken “Bir şeye malik olan kimse, o şeyde kanun dairesinde dilediği gibi tasarruf etmek hakkına haizdir ....” demek suretiyle, iki kavram arasındaki uzlaştırma gereksinimini “yasa”nın takdir gücüne bırakmaktadır.
Kamu yararı, bir kamu hizmetinin varlığını ve gerekliliğini ifade eder. Konumuzla ilgili olarak diyebiliriz ki, İmar Kanunu ile öngörülen “İmar planları” nın temel işlevi ve amacı, fiziksel planda görülen çarpık, düzensiz, sağlıksız yapılaşmaları bir disiplin altına alarak önlemek, sağlıklı, uygar ve çağdaş kentleşme koşullarını yaratıp gerçekleştirmektir. Böylesine bir işlev ve amaçta, kamu hizmetinin, dolayısıyle kamu yararının bulunduğu, bu nedenle mülkiyet hakkı gibi temel bir hakkın yasa ile sınırlanabileceği yadsınamaz. Ancak, her temel hakta olduğu gibi, mülkiyet hakkının yasal sınırlamasında ölçüt ne olacaktır? Ortaya çıkış nedeni haklı olsa bile, gerçekleşme şansı belirsiz bir kamu hizmeti için, kamu yararı etkeni, mülkiyet hakkının sınırlamasında geçerliliğini süresiz koruyacak mıdır? Tutarlı ve sağlıklı bir yanıt verebilmek için, önce Anayasa’daki ilgili kurallara, daha sonra da, itiraz yolu ile iptal istemine konu olan olayın gelişmesine kısaca değinmekte yarar vardır.
1. Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerinin sınırlanması” başlığı altındaki 13. maddesinin birinci fıkrasına göre “Temel hak ve hürriyetler, .... kamu yararının, ..... korunması amacı ile . .. ., Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.” Bu kuralın öngördüğü sınırlamanın da bir sınırı olduğunu, aynı maddenin ikinci fıkrası duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklık ve kesinlikle göstermektedir: “Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz.” Bu, bir ölçü-normdur ve uyulması zorunludur.
2. İtiraz yoluna başvuran Konya İdare Mahkemesi’nin gördüğü davada anlaşmazlığın maddî öğelerinden birini oluşturan Karaman Belediyesi’nin İmar Planı, ilgililerin miras yoluyla maliki bulundukları 2 parselden ibaret 9092 m2’lik taşınmazdan 6980 m2’lik bölümü ilkokul, imar yolu ve çocuk bahçesine ayrılmak suretiyle, değiştirilmiştir.
Ayrıntıları kararda belirtildiği üzere, ilgililerin, imar planında gösterildiği halde, imar programlarına alınmayan, dolayısıyla kamulaştırılmayan taşınmazları üstünde inşaata girişebilmelerine ilişkin 17.12.1981 günlü yazılı istemlerine, belediyece, arsanın kısıtlı olması nedeniyle inşaat izni verilemeyeceği, programda olmadığı için de kamulaştırılamayacağı yanıtı verilmiştir. Bu tarihte yürürlükte bulunan 6785 sayılı İmar Yasasında öngörülen beş yıllık süre geçtikten ve 1985 yılında 3194 sayılı îmar Kanunu yürürlüğe girdikten sonra yapılan 18.1.1988 tarihli başvuru ise, belediyece, taşınmaz üzerinde önceki kamu hizmetleri lehine kısıtlılığın devam ettiği, geriye kalan kısım üzerinde 3194 sayılı Yasa’nın 18. maddesinin uygulattırılması ve masraflarının başvuranlar tarafından karşılanması koşuluyla mağduriyetlerinin giderileceği biçimde yanıtlanmıştır. Böylece, 1977’den bu yana geçen 12 yıl içinde malikler mülklerinden gereğince yararlanamadıkları gibi, geleceğinin ne olacağını da bilememektedirler.
3194 sayılı Yasa’nın 33. maddesinin “Umumî hizmetlere ayrılan yerlerde, belli koşullarla ve bu maddede sözü edilen yönetmelik uyarınca en fazla 6,5 m. yükseklikte ve brüt 250 m2’lik alanda geçici yapılanmaya izin verilebileceğine ilişkin kural ise, gerek yapının taşınmazın tümüne göre oransızlığı ve ileride belediyece her zaman yıktırılabilme kuşkusu, gerek taşınmazın yöredeki emsallerine göre konjoktürel değerlenmeden uzak kalması karşısında tatmin edici değildir.
Öte yandan, 3194 sayılı Yasa’nın iptali istenen 13. maddesinin üçüncü fıkrasındaki son tümce ile, “Bu Kanunun yayımı tarihinden önce yapılan imar planlarında, bahsedilen beş yıllık süre bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren geçerlidir.” kuralını getirmiştir. Bu yolla, süre bakımından kazanılmış hakların ertelenmesi olanağı yaratılmıştır. Yeni bir yasal düzenlemeyle, bu sürenin birkaç beş yıllık periodlarla yeniden ertelenemeyeceğinin güvencesi de yoktur. Yine aynı fıkra hükmüne göre, imar planında kamu hizmetleri için ayrılan alanlardan ilgili kamu kuruluşlarınca vazgeçilmesi halinde bile, yeniden bir irdeleme süreci başlatılmaktadır.
Oysa, 3194 sayılı Yasa’nın 10. maddesinin birinci fıkrasında, belediyeleri, imar planının yürürlüğe girmesinden sonra en geç üç ay içinde, bu planı uygulamaya yönelik 5 yıllık imar planlarını hazırlamaya, yine bu amaçla hizmetin sahibi ilgili kamu kuruluşlarım da gerekli ödeneklerini yıllık bütçelerine koymaya zorlayıcı bir hüküm bulunmaktadır, incelemekte olduğumuz konunun dayandığı olaydan da anlaşılmaktadır ki, ilgili belediyeler, sözü edilen bağlayıcı ve buyurucu kuralın gereklerini yerine getirmede yeterli özeni göstermemektedirler. Akçalı kaynak yetersizliği, beş yıllık imar programları dilimlerine serpiştirilerek giderilebilir. Çözüm çaresizliği, kasıtlı ya da kasıtsız savsamakların özürü olamaz. Ancak bu suretle, kamu hizmeti gereklerinden kaynaklanan kamu yararı kavramı üstünlük ayrıcalığını koruyabilir. Aksi halde, Alman Federal Anayasa Mahkemesi Yargıcı Prof. Dr. Peter BADURA’nın “Mülkiyet” başlıklı incelemesinde “Bireyler için mülkiyet, varolmanın, bağımsızlığın ve özgürlüğün maddi bir güvencesidir.” biçiminde tanımladığı bir temel hak askıda kalır. Mülkiyet hakkının özündeki anlam, sadece tapudaki tescil kaydıyla değil, aynı zamanda özgür iradeye dayalı yararlanabilme olanağı ile değer kazanır. Anılan üçüncü fıkra, bu yapısıyla ve bu anlamda kaygıları yoğunlaştıran boyutlarda sakıncalara açıktır.
Açıklanan nedenlerle, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 13. maddesinin üçüncü fıkrasının, Anayasa’nın 2. maddesindeki “... adalet anlayışı içinde ...., sosyal bir hukuk Devleti ...” niteliklerine, 13. maddesinin ikinci fıkrasındaki “Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz.” kuralına, mülkiyet hakkını düzenleyen 35. maddesine, ayrıca Anayasa Mahkemesince geliştirilip sürekli gözönünde bulundurulan “makul ve kabul edilebilir” lik ölçütüne aykırı olduğu kanısındayım.
Bu gerekçelerle, itiraz yoluyla gelen iptal istemini reddeden çoğunluk kararına karşıyım.
Üye
Mustafa GÖNÜL


KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1988/34
Karar Sayısı : 1989/26


3194 sayılı “İmar Kanunu”nun iptali istenilen dava konusu 13. maddesinin üçüncü fıkrasında; “Ancak, parsel sahibi, imar planlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra müracaat ettiğinde imar planlarında meydana gelen değişikliklerden ve civarın özelliklerinden dolayı okul, cami ve otopark sahası ve benzeri umumi hizmetlere ayrılan alanlardan ilgili kamu kuruluşlarınca yapımından vazgeçildiğine dair görüş alındığı takdirde, tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini yeniden irdeliyerek hazırlanacak yeni imar planına göre inşaat yapılır. Bu kanunun yayımı tarihinden önce yapılan imar planlarında, bahsedilen beş yıllık süre bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren geçerlidir” denilmektedir.
Şu hale göre, planın onay tarihinden itibaren beş yıl sonra başvurulmak kayıt ve şartıyla, ilgili kamu kuruluşundan taşınmazın hizmet için gerekli olmadığı yolunda bir yazı alındığı takdirde, hazırlanacak yeni imar planına göre inşaat yapılabilecektir. Taşınmaz sahibinin inşaat hakkının beş yıllık süre geçtikten sonra yeniden ilgili kuruluşun görüş ve isteğine bağlı kılınması ve bu alanlardan vazgeçildiğinin belgelendirilmesi halinde yeniden planmaya alınmasına kadar bekletilmesi, yeni planda dahi aynı durumlarla karşılaşılması ihtimaline binaen bu durumun periyodik olarak ilânihaye sürüp gitmesinin mümkün bulunması, mülkiyet hakkının fiilen ortadan kaldırılmasına veya en iyimser bir görüşle mülkiyet hakkının kullanılmasının esaslı bir şekilde güçleştirilmesine izin verilmiş olmakta, dolayı-sıyle düzenleme bünyesinde, Anayasa’nın 13. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan, özellikle yönetime karşı sınırlamaların “öngörüldükleri amaç dışında kullanılmaması” uyarısına ters düşecek uygulamalara sebep olacak unsurları taşımaktadır. Başka bir anlatımla, buradaki endişemiz, verilen yetkinin amaç dışında siyasi ya da kişisel tercihlere göre kullanılabileceği olasılığından ziyade yasal düzenlemenin bu tür gecikmeli uygulamalara sebebiyet verecek nitelikte oluşundan kaynaklanmaktadır.
Her ne kadar Anayasamız mülkiyet hakkını kutsal ve dokunulmaz niteliğinden soyutlayarak “sosyal fonksiyonu” ağır basan bir hakka dönüştürmüş ise de, genel olarak bireylerin taşınmazlarını istedikleri biçimde kullanmalarını ve onlardan istedikleri oranda yararlanmalarını da esas ilke olarak benimsemiştir; yeter ki toplum yararına aykırı kullanılmasın. Burada devlete düşen görev ve ona tanınan yetki, mülkiyet hakkının toplum yararına aykırı olarak kullanmayı önlemek ve kamu yararı amacıyla bazı sınırlamalar koyabilmektir. Madde, yukarıda da değinildiği üzere mülkiyet hakkının gayesine uygun bir şekilde uygulanmasını son derece güçleştiren ve hattâ onu kullanılmaz duruma düşürecek biçimde düzenlenmiştir. Halbuki, Anayasamız temel haklardan saydığı mülkiyet hakkım, tam bir güvence altına almak maksadıyla, kanun koyucunun bunlara hangi hallerde, hangi ölçülere göre sınırlama getirebileceğini belirtmiş (m. 35) ve kanunla yapılacak sınırlamaları dahi “Demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz.” hükmüyle kesin biçimde kurala bağlamıştır. Demek oluyor ki, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında yapılacak yasal düzenlemelerin herşeyden önce, Anayasa’nın özüne ve sözüne uygun düşmesi, kesinlikle demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmaması zorunluluğu vardır. Bunun için de, sınırlama nedenlerinin, uygulayıcıların kişisel görüş ve anlayışlarına göre sübjektif yorumlara olanak vermeyecek biçimde somut, açık ve kesin olarak belirtilmesi gerekir.
Açıklanan nedenlerle, belirtilen nitelikleri içermeyen söz konusu fıkranın son cümlesi hariç, Anayasa’nın 2., 13. ve 35. maddelerine aykırı olduğu kanaati ile aksi yönde oluşan çoğunluk görüşüne katılmadım.
Üye
Mustafa ŞAHİN


KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1988/34
Karar Sayısı : 1989/26

Kanımızca, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 13. maddesinin üçüncü fıkrası, birinci fıkradaki imar plânı içinde “imar programına alınmış” taşınmazları kapsadığı gibi; 10. maddede adı geçen, “programa alınıp da 5 yıl içinde kamulaştırılmamış olan” taşınmazları da kapsar.
Esas problem, taşınmaz mülk sahibinin imar programına alınmamış veya alınıp da kamulaştırılmamış taşınmazın üzerindeki mülkiyet hakkından doğan yararlanma, kullanma ve fiilî veya hukukî tasarruf yetkilerini Devletin ne kadar süreyle kısıtlayabileceği; başka bir deyimle, özel mülkiyet hakkının verdiği yetkilerin kamu yararı gerekçesiyle, süresiz olarak kısıtlanıp kısıtlanamayacağı problemidir. Nitekim Kanunun 13. maddesinin üçüncü fıkrası bu yetkilerin SÜRESİZ kısıtlanabileceğini göstermektedir: Parsel sahibi, imar plânının onaylanmasından itibaren 5 yıl sonra başvurduğu zaman,
a) İmar plânında meydana gelen değişikliklerden,
b) Ve civarın özelliklerinden dolayı okul, cami, otopark sahası ve benzeri umumî hizmetlere ayrılan alanlardan ilgili kamu kuruluşunca yapımından vazgeçildiğine dair görüş alındığı takdirde,
c) Tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini YENİDEN İRDELEYEREK,
d) Hazırlanacak yeni imar plânına göre inşaat yapılır.
c) Bu Kanunun yayımı tarihinden önce yapılan imar plânlarında, bahsedilen beş yıllık süre bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren geçerlidir.
Bu fıkra hükmüne göre, önce parsel sahibi imar plânının onaylanmasından itibaren beş yıl (kanunun yayını tarihinden önce yapılan imar plânları gereği, beş yıl beklemiş olan malik, yeni kanun hükmüne göre de beş yıl daha bekleyeceğinden, on yıl) bekleyecektir. Kamu kuruluşundan okul, cami, otopark sahası vb. umumî hizmetlere ayrılan alanların yapımından vazgeçildiğine dair görüş alınabilirse de bu görüşün ne zaman verileceği belli olmayıp, idarenin takdirine bırakılmıştır. Bu görüş alınsa bile, özel mülkiyet sahibine tam yetkiler vermemektedir. Zira bu defa idare, tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini YENİDEN İRDELEYECEKTİR. Bu irdelemenin yıllar alması da mümkündür.
Zira madde de bir zamanlama yoktur. Bu irdeleme bittikten sonra yeni imar plânı yapılabilecektir. Yeni imar plânı Kanunun 6-10. maddelerinden de anlaşıldığı gibi, süresi belirlenmemiş çalışmalar sonucu ortaya çıktığı gibi, bitirilmesinden sonra da 8. maddedeki sürelere uyularak ilgililerin itiraz haklan doğar ve idareyle doğacak ihtilâfların idarî yargıya intikali de ihtimal dışı değildir.
Yeni imar plânı da, Kanunun 10. maddesine göre 5 yıllık, yeni imar programı yapılmasını gerektirir. Eğer özel mülkiyet konusu taşınmaz bu programa konmamışsa kamulaştırılamaz. Bu takdirde yeniden 13. maddenin kapısı açılmış olabilir. Programa alınmış olan taşınmaz da kamulaştırı1-mıyabilir. Zira 13. maddenin ikinci fıkrası: “Birinci fıkrada yazılı yerlerin kamulaştırma yapılmadan önce plân değişikliği ile kamulaştırmayı gerektirmeyen bir maksada ayrılması halinde . . . .” demek suretiyle 10. maddenin imar programına alınmış taşınmazların 5 yıl içinde kamulaştırılacak-ları ilkesine istisna getirebileceğini ifade etmektedir.
Özetle, Kanunun 13. maddesinin üçüncü fıkrası, 10. madde ile bağlantısı da birlikte düşünüldüğü takdirde, imar plânına alınarak bu pandan vazgeçildiği takdirde 15. 20 hatta daha uzun yıllar üzerindeki mülkiyet hakkının verdiği yetkiler son derecede kısıtlanmış (md. 13, f. 1) ve hatta çoğu zaman fiilen durdurulmuş olur.
13. maddenin üçüncü fıkrasının yarattığı bu sonuç, Anayasa’nın 35. maddesinde temel hak olarak kabul edilen mülkiyet hakkının “kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilmesi” hükmüne biçimsel olarak uymakla beraber, özde mülkiyet hakkını aşırı sayılacak ölçüde sınırlamakta ve yine Anayasa’nın 13. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen: “temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar DEMOKRATİK TOPLUM DÜZENİNİN GEREKLERİNE AYKIRI OLMAZ ve öngörüldükleri AMAÇ DIŞINDA KULLANILAMAZLAR” kuralı ile de ters düşmekte, dolayısıyla Anayasa’nın 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri olarak sayılan “SOSYAL HUKUK DEVLETİ” kavramına da uymamaktadır.
Bu gerekçelerle, Anayasa Mahkemesi’nin 3194 sayılı İmar Kanunu’-nun 13. maddesinin üçüncü fıkrasının iptali talebini reddeden ekseriyet görüşüne katılmıyoruz.

Üye
Servet TÜZÜN

Üye
Erol CANSEL
Old 02-09-2006, 17:12   #4
avfehmi

 
Varsayılan

Meslektaşım karar tüm açıklığı ile ortada olmasına rağmen ,

a. Anayasa Mahkeme Kararının ardından aynı savla ilgili 10 yıl boyunca anayasaya aykırılık iddiasında bulunulamaz.Bu halde, bir dava açarsam anayasaya aykırılık iddiasında bulunabilirim.(tabiiki görüşlerinizi bekliyorum)

b. Anayasa'nın değişen hükmü ile usulüne uygun olarak yürürlüğe girmiş insan haklarına ilişkin sözleşmeler neredeyse anayasa hükmündedir.O halde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin mülkiyet Hakkına dayanılabilir mi?(benim görüşüm dayanılabilir.Çünkü amaç gerçekleşmeksizin vatandaşın tasarruf hakkı bklenemeyen ölçüde uzun bir süre kısıtlanıyor)
Old 02-09-2006, 17:17   #5
avfehmi

 
Varsayılan

Ayrıca,Anayasa Mahkemesinin Red kararından sonra ilgili madde de bir çok fıkra iptal edilmiş.Sanırım 13. madenin 3. fıkrası da iptal edilmiş.Kanunun son halini de tartışmak gerekiyor.

İMAR PLANLARINDA UMUMİ HİZMETLERE AYRILAN YERLER:

Madde 13 - (İptal fıkra: Anayasa Mahkemesinin 29/12/1999 tarih ve E. 99/33, K. 99/51 sayılı kararı ile. R.G.: 29/06/2000 - 24094)

İmar programına alınan alanlarda kamulaştırma yapılıncaya kadar emlak vergisi ödenmesi durdurulur. Kamulaştırmanın yapılması halinde durdurma tarihi ile kamulaştırma tarihi arasında tahakkuk edecek olan emlak vergisi, kamulaştırmayı yapan idare tarafından ödenir. Birinci fıkrada yazılı yerlerin kamulaştırma yapılmadan önce plan değişikliği ile kamulaştırmayı gerektirmeyen bir maksada ayrılması halinde ise durdurma tarihinden itibaren geçen sürenin emlak vergisini mal sahibi öder.

(İptal fıkra: Anayasa Mahkemesinin 29/12/1999 tarih ve E. 99/33, K. 99/51 sayılı kararı ile. R.G.: 29/06/2000 - 24094)

Onaylanmış imar planlarında, birinci fıkrada yazılı yerlerdeki arsa ve arazilerin, bu Kanunda öngörülen düzenleme ortaklık payı oranı üzerindeki miktarlarının mal sahiplerince ilgili idarelere bedelsiz olarak terk
edilmesi halinde bu terk işlemlerinden ayrıca emlak alım ve satım vergisi alınmaz.
Old 02-09-2006, 17:22   #6
avfehmi

 
Varsayılan

Evet,iptal edilmiş.Bir meslektaşın katkısı işi nerelere götürüyor.Çok teşekkürler.Ama bence güzel bir konu tartışmanın devam etmesi lazım galiba.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI (Kaynak: anayasa.gov.tr)
Esas Sayısı : 1999/33 Karar Sayısı: 1999/51
Karar Günü: 29.12.1999

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : İstanbul 6. İdare Mahkemesi
İTİRAZIN KONUSU : 3.5.1985 günlü, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 13. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarının Anayasa’nın 2. ve 35. maddelerine aykırılığı savıyla iptali istemidir.

I- OLAY

İmar plânında ilkokul yeri olarak ayrılan taşınmazın kamulaştırılması veya plân değişikliği yapılması isteminin reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davada, davacıların Anayasa’ya aykırılık savlarının ciddi olduğu kanısına varan Mahkeme, 3194 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarının iptali için başvurmuştur.

II-İTİRAZIN GEREKÇESİ

Başvuru kararının gerekçe bölümü şöyledir :

“1- 3194 sayılı İmar Kanununun yukarıda tam metni aktarılan 13. maddesinin 1. fıkrasında resmi yapılara, tesislere ... umumi hizmetlere ayrılan alanlarda inşaata ... ilaveler yapılmasına izin verilmeyeceği, ancak imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şeklinin devam edeceği 3. fıkrasında ise parsel sahibinin imar planlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra müracaat ettiğinde ... yeni imar planına göre inşaat yapılabileceği belirtilerek ilgili taşınmazların maliklerinin mülkiyet hakkının “İmar programı” olgusu ile doğru orantı kurulmuş ve adeta mülkiyet hakkı imar programına endekslenmiştir. Yasa koyucu, bu düzenleme ile taşınmaz malikinin mülkiyet hakkını kullanabilmesini, adeta taşınmazın imar programına alınabilmesi halinde mümkün görmüş, aksi takdirde taşınmaz imar programına alınıncaya kadar taşınmaz malikinin malik sıfatının hiçbir hukuki anlam ifade etmeyeceği sonucu ortaya çıkmıştır.

Nitekim uygulamada idarelerin geç işlemesi nedeniyle imar programları yapılmamakta, yapılsa bile bu yasa koyucunun öngörmüş olduğu beş yıllık süreleri aşmakta ve belirsizlik haline dönüşerek ilgililerin mülkiyet hakkının gasbı sonucunu doğurmaktadır.

2- Bununla birlikte mülkiyet hakkının gasbı sonucunu doğuracak uygulamalara yol açan imar programına alınması olgusu, anayasal kurumlar olan kamulaştırma ve devletleştirme dışında bir mülkiyet sınırlaması olmaktadır. Bu durum Anayasanın 35. maddesi ile getirilen anayasal güvenceyi zedelemektedir.

3- Yine Anayasa Mahkemesinin 21.6.1990 gün ve E:1990/8 ve K:1990/12 sayılı kararının azlık oyunda belirtildiği üzere sosyal hukuk devleti hak ve özgürlüklere dayanan onların genişletilip güçlendirilmesine olanak tanıyan, bu yoldaki güvenceleriyle saygınlık ve onur kazanan bir nitelikte değerlendirilmek yerine, istediğini hiçbir ölçü tanımadan yapabilen bir güç olarak düşünülürse, bu tür devlet hukuk dışına kolayca kayabileceği gibi nice işlem ve eylemler devlet adına ve devlet adı kullanılarak, böylesi bahanelere sığınılarak gerçekleştirilir. Oysa devletin her şeyden önce vermesi, duyurması gereken şey güvendir. Mülkiyet kavramına, bu hakkın anlamına ve hukuksal yapısının gereklerine aykırı biçimde el atmalar, kamusal zorunluluklar dayanak gösterilerek getirilen sınırlama ve daraltmalar, imar düzenlemelerinin bu hakkın özüne dokunması, bu haktan üstün tutulması görünümünde olmaktadır.

Buradan hareketle denilebilir ki, mülkiyet hakkının kamu yararı için kısıtlandığı ve korunduğu yasa koyucu tarafından öngörülmekteyse de ve imar programına alınma için beş yıllık süre belirlenmişse de, bu sürenin idarelerce aşılmakta olduğu ve bir türlü uyulmadığı dikkate alınarak kamu yararı sağlanamamakta aynı zamanda bireylerin mülkiyet hakkı üzerinde tasarrufta bulunmaları engellenmektedir.

4- Bu durumda, 3194 sayılı Yasanın 13. maddesinin 1. ve 3. fıkra hükümleri kişilerin mülkiyet hakkının kullanımını imar programına alınmaya endekslediğinden ve bunun içinde beş yıllık süre öngörüldüğünden ancak bu beş yıllık sürenin bir kereye mahsus olmadığı, uygulamada idarelerce beş yıllık süreye uyulmadığı ve uyulması konusunda yaptırım mekanizmasının yasada yazılmadığı, dolayısıyla kalkış noktası kamu yararı olmakla birlikte, kamu yararının böylesi uygulamalarla tesis olunamadığı, aksine mülkiyet hakkının zedelendiği dikkate alınarak, Anayasanın 35. maddesine ve hukuk devleti ilkesinin en önemli unsurlarından olan kişilerin hukuki güvence içinde bulunmaları (hukuki güvenlik) olgusuna aykırılık teşkil ettiğinden Anayasanın 2. maddesine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle itiraz konusu 3194 sayılı İmar Kanununun 13. maddesinin 1. ve 3. fıkralarının Anayasanın 2. ve 35. maddelerine aykırı olduğu kanaatine varılarak konunun incelenmesi için dava dosyasındaki belge örneklerinin Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na gönderilmesine 30.11.1998 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

III- YASA METİNLERİ

A. İtiraz Konusu Yasa Kuralları

3194 sayılı Yasa’nın itiraz konusu birinci ve üçüncü fıkraları da içeren 13. maddesi şöyledir:

“Madde 13- Resmî yapılara, tesislere ve okul, cami, yol, meydan, otopark, yeşil saha, çocuk bahçesi, pazar yeri, hal, mezbaha ve benzeri umumî hizmetlere ayrılan alanlarda inşaata ve mevcut bina varsa esaslı değişiklik ve ilaveler yapılmasına izin verilmez. Ancak imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şekli devam eder.

İmar programına alınan alanlarda kamulaştırma yapılıncaya kadar emlak vergisi ödenmesi durdurulur. Kamulaştırmanın yapılması halinde durdurma tarihi ile kamulaştırma tarihi arasında tahakkuk edecek olan emlak vergisi, kamulaştırmayı yapan idare tarafından ödenir. Birinci fıkrada yazılı yerlerin kamulaştırma yapılmadan önce plan değişikliği ile kamulaştırmayı gerektirmeyen bir maksada ayrılması halinde ise durdurma tarihinden itibaren geçen sürenin emlak vergisini mal sahibi öder.

Ancak, parsel sahibi imar planlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra müracaat ettiğinde imar planlarında meydana gelen değişikliklerden ve civarın özelliklerinden dolayı okul, cami ve otopark sahası ve benzeri umumî hizmetlere ayrılan alanlardan ilgili kamu kuruluşunca yapımından vazgeçildiğine dair görüş alındığı takdirde, tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini yeniden irdeleyerek hazırlanacak yeni imar plânına göre inşaat yapılır. Bu Kanunun yayımı tarihinden önce yapılan imar planlarında, bahsedilen beş yıllık süre bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren geçerlidir.

Onaylanmış imar planlarında, birinci fıkrada yazılı yerlerdeki arsa ve arazilerin, bu Kanunda öngörülen düzenleme ortaklık payı oranı üzerindeki miktarlarının mal sahiplerince ilgili idarelere bedelsiz olarak terk edilmesi halinde bu terk işlemlerinden ayrıca emlak alım ve satım vergisi alınmaz.”

B. Dayanılan Anayasa Kuralları

İtiraz başvurusunda dayanılan Anayasa kuralları şunlardır :

1- “MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

2- “MADDE 35.- Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla , kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”

C. İlgili Görülen Anayasa Kuralı

Anayasa’nın ilgili görülen 13. maddesi şöyledir :

“MADDE 13.- Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.

Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz.

Bu maddede yer alan genel sınırlama sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir.”

IV- İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince Ahmet Necdet SEZER, Güven DİNÇER, Samia AKBULUT, Haşim KILIÇ, Yalçın ACARGÜN, Mustafa BUMİN, Sacit ADALI, Ali HÜNER, Fulya KANTARCIOĞLU, Mahir Can ILICAK ve Rüştü SÖNMEZ’in katılmalarıyla 21.9.1999 günü yapılan ilk inceleme toplantısında, itiraz konusu kurallar öncelikle Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddeleri yönünden incelenmiştir.

3194 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin üçüncü fıkrasının iptali için daha önce yapılan başvuru, 1.6.1989 günlü, Esas:1988/34, Karar: 1989/26 sayılı kararla, kuralın Anayasa’ya aykırı olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.

Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddelerine göre Anayasa Mahkemesi’nin işin esasına girerek verdiği red kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla tekrar başvuruda bulunulamaz.

Aynı kural hakkında yeni bir başvurunun yapılabilmesi için önceki kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı 5.12.1989 gününden başlayarak geçmesi gerekli on yıllık süre henüz geçmemiştir.

Bu nedenle, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 13. maddesinin üçüncü fıkrasına ilişkin itiraz başvurusunun, Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddelerinin son fıkraları uyarınca reddine, Güven DİNÇER’in karşıoyu ve oyçokluğuyla; 13. maddenin birinci fıkrasına ilişkin itirazın ise esasının incelenmesine, Ahmet Necdet SEZER, Samia AKBULUT, Haşim KILIÇ, Mustafa BUMİN ile Ali HÜNER’in “Fıkranın davada uygulanacak kural olmadığı” yolundaki karşıoyları ve oyçokluğuyla karar verilmiştir.

V- ESASIN İNCELENMESİ

Başvuru kararı ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa kuralı, ilgili görülen ve dayanılan Anayasa kurallarıyla bunların gerekçeleri ve öteki yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü :

A. İtiraz Konusu Kuralın Anlam ve Kapsamı

3194 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin birinci fıkrasında, imar plânlarında, resmî yapılara, tesislere ve okul, cami, yol, meydan, otopark, yeşil saha, çocuk bahçesi, pazar yeri, hal, mezbaha ve benzeri umumi hizmetlere ayrılan alanlarda, inşaata ve mevcut bina varsa esaslı değişiklik ve ilaveler yapılmasına izin verilmeyeceği, imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şeklinin devam edeceği, üçüncü fıkrasında ise imar plânlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra parsel sahibinin, başvuruda bulunarak imar plânlarında meydana gelen değişikliklerden ve civarın özelliklerinden dolayı okul, cami ve otopark sahası ve benzeri umumi hizmetlere ayrılan alanların yapımından ilgili kamu kuruluşunca vazgeçildiğine dair görüş alması koşuluyla tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini yeniden irdeleyerek hazırlanacak yeni imar plânına göre inşaat yapabileceği belirtilmiştir.

Buna göre, imar plânlarında maddede belirtilen umumi hizmetlere ayrılan alanlarda inşaat veya bina varsa bunda esaslı değişiklik ve ilaveler yapılması, parsel sahibinin, imar plânının onay tarihinden beş yıl geçtikten sonra başvuruda bulunarak ilgili kamu kuruluşundan maddede belirtilen hizmetlere ayrılan alanların yapımından vazgeçtiğine ilişkin görüş almasına bağlı bulunduğundan, ilgili kamu kuruluşunun umumi hizmetlere ayrılan alanların yapımından vazgeçmemesi durumunda bu alanlarda parsel sahibinin inşaat olanağı bulunmamaktadır.

B. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

Mahkeme, başvuru kararında, yasakoyucunun itiraz konusu düzenlemeyle taşınmaz malikinin mülkiyet hakkını kullanabilmesini adeta taşınmazın imar programına alınabilmesi koşuluna bağladığını, uygulamada ise imar programlarının, yasada öngörülen beş yıllık süre içinde yapılamamasının belirsizlik oluşturduğunu, mülkiyet hakkının gasbına neden olan bu durumun Anayasa’da belirtilen kamulaştırma ve devletleştirme dışında bir mülkiyet sınırlamasına yol açtığını, imar programlarının yapılmasına ilişkin beş yıllık süreye uyulmamasının bir yaptırıma bağlanmaması nedeniyle hukuk devleti ilkesinin en önemli unsurlarından olan hukuk güvenliğinin sağlanamadığını belirterek kuralın, Anayasa’nın 2. ve 35. maddelerine aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.

2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesine göre Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün Anayasa’ya aykırılığı hususunda ilgililer tarafından ileri sürülen gerekçelere dayanmaya mecbur değildir. Anayasa Mahkemesi taleple bağlı kalmak kaydıyla başka gerekçe ile de Anayasa’ya aykırılık kararı verebilir. Bu nedenle, itiraz konusu kural Anayasa’nın yalnız 2. ve 35. maddeleri yönünden değil, ilgisi nedeniyle 13. maddesi yönünden de incelenmiştir.

1. Anayasa’nın 13. ve 35. Maddeleri Yönünden İnceleme

Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı düzenlenmiştir. Kişinin bir şey üzerindeki hakimiyetini ifade eden mülkiyet hakkı, malike dilediği gibi tasarruf olanağı verdiği ve ona özgü olduğundan mutlak haklar arasındadır.

Anayasa’nın 35. maddesinde, “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz”, kuralına yer verilmiş, temel hak ve özgürlüklerin sınırını gösteren 13. maddesinde ise, temel hak ve hürriyetlerin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabileceği, temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağı ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamayacağı, bu maddede yer alan genel sınırlama sebeplerinin temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerli olduğu belirtilmiştir.

Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunup onları büyük ölçüde kısıtlayan veya tümüyle kullanılamaz hale getiren sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaştığı kabul edilemez. Demokratik hukuk devletinin amacı kişilerin hak ve özgürlüklerden en geniş biçimde yararlanmalarını sağlamak olduğundan yasal düzenlemelerde insanı öne çıkaran bir yaklaşımın esas alınması gerekir. Bu nedenle getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsü değil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları hep demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir. Özgürlükler, ancak ayrık durumlarda ve demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde sınırlandırılabilmelidir.

Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olması düşünülemez.

Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun, kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracak düzeye vardırılmaması gerekir.

3194 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin itiraz konusu birinci fıkrasında imar plânlarında, resmi yapı, okul, cami, yol, meydan gibi umumi hizmetlere ayrılan yerlerin, imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şeklinin devam edeceği öngörülmüştür. Yasa’nın 10. maddesinde de belediyelerin, imar plânlarının yürürlüğe girmesinden en geç 3 ay içinde bu planı uygulamak üzere 5 yıllık imar programlarını hazırlayacakları belirtilmiş, ancak Yasa’da bu plânların tümünün hangi süre içinde programa alınarak uygulanacağına ilişkin bir kurala yer verilmemiştir.

13. maddenin birinci fıkrası uyarınca imar planlarında umumi hizmetlere ayrılan yerlerin mevcut kullanma şekillerinin ne kadar devam edeceği konusundaki bu belirsizliğin, kişilerin mülkiyet hakları üzerinde süresi belli olmayan bir sınırlamaya neden olduğu açıktır.

İmar plânlarının uygulamaya geçirilmesindeki kamusal yarar karşısında mülkiyet hakkının sınırlanmasının demokratik toplum düzeninin gerekleriyle çelişen bir yönü bulunmamakta ise de, itiraz konusu kuralın neden olduğu belirsizliğin kişisel yarar ile kamu yararı arasındaki dengeyi bozarak mülkiyet hakkını kullanılamaz hale getirmesi, sınırlamayı aşan hakkın özüne dokunan bir nitelik taşımaktadır.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de 23.9.1981 günlü Sporrong ve Lonnroth kararında, kamulaştırma izni ile inşaat yasağının uzun bir süre için öngörülmüş olmasının, toplumsal yarar ile bireysel menfaat arasındaki dengeyi bozduğu sonucuna varmıştır.

Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.

2- Anayasa’nın 2. Maddesi Yönünden İnceleme

Anayasa’nın 2. maddesinde, Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa’nın bulunduğu bilincinde olan ve hukuk güvenliğini sağlayan devlettir.

İtiraz konusu kuralla, mülkiyet hakkına getirilen sınırlama, malikin taşınmaz üzerindeki tasarruf hakkını belirsiz bir süre için kullanılamaz hale getirerek bir hukuk devletinde kişinin hak ve özgürlükleri ile kamu yararı arasında bulunması gereken dengenin bozulmasına yol açarak hukuk güvenliğini yok etmektedir.

Bu nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine de aykırıdır. İptali gerekir.

VI- İPTAL SONUCUNDA YASA’NIN DİĞER HÜKÜMLERİNİN UYGULANMA OLANAĞINI YİTİRİP YİTİRMEDİĞİ SORUNU

2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesinin ikinci fıkrasında, “Ancak başvuru, kanunun, kanun hükmünde kararnamenin veya İçtüzüğün sadece belirli madde veya hükümleri aleyhine yapılmış olup da, bu belirli madde veya hükümlerin iptali kanunun, kanun hükmünde kararnamenin veya İçtüzüğün bazı hükümlerinin veya tamamının uygulanmaması sonucunu doğuruyorsa, Anayasa Mahkemesi keyfiyeti gerekçesinde belirtmek şartıyla, kanunun, kanun hükmünde kararnamenin veya İçtüzüğün bahis konusu öteki hükümlerinin veya tümünün iptaline karar verebilir” denilmektedir.

3194 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin itiraz konusu birinci fıkrasının iptali nedeniyle bu fıkra ile hukuksal bütünlük oluşturan üçüncü fıkrasının, uygulanma olanağı kalmadığından 2949 sayılı Yasa’nın 29. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca iptali gerekir.

VI- İPTAL HÜKÜMÜNÜN YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU

Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Kanun, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez” denilmekte, Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 53. maddesinin dördüncü fıkrasında da bu kural tekrarlanmaktadır. Maddenin beşinci fıkrasında ise, Anayasa Mahkemesi’nin, iptal halinde meydana gelecek hukuksal boşluğu kamu düzenini tehdit veya kamu yararını ihlâl edici mahiyette görürse yukarıdaki fıkra hükmünü uygulayacağı belirtilmiştir.

3194 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin iptal edilen birinci ve üçüncü fıkraları nedeniyle doğan hukuksal boşluk, kamu düzenini ve kamu yararını olumsuz yönde etkileyeceğinden gerekli düzenlemelerin yapılması için yasama organına süre tanımak amacıyla iptal kararının Resmî Gazete’de yayımından başlayarak altı ay sonra yürürlüğe girmesi gerekli görülmüştür.

VII- SONUÇ

3.5.1985 günlü, 3194 sayılı “İmar Kanunu”nun 13. maddesinin:

A- Birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,

B- Birinci fıkrasının iptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan üçüncü fıkrasının da 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesinin ikinci fıkrası gereğince İPTALİNE,

C- İptal edilen kurallar nedeniyle meydana gelen hukuksal boşluk kamu düzenini tehdit ve kamu yararını ihlal edici nitelikte görüldüğünden, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 2949 sayılı Yasa’nın 53. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkraları gereğince İPTAL HÜKÜMLERİNİN, KARARIN RESMİ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK ALTI AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE, 29.12.1999 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.




Başkan
Ahmet Necdet SEZER

Başkanvekili
Haşim KILIÇ

Üye
Samia AKBULUT

Üye
Yalçın ACARGÜN

Üye
Mustafa BUMİN

Üye
Sacit ADALI

Üye
Ali HÜNER

Üye
Mustafa YAKUPOĞLU

Üye
Fulya KANTARCIOĞLU

Üye
Mahir Can ILICAK

Üye
Rüştü SÖNMEZ
Old 02-09-2006, 17:24   #7
avfehmi

 
Varsayılan

Sanırım başa döndük.O zaman belediyeden evrak toplayıp(Kamulaştırma planınıda olup olmadığı, imar planı değişikliği yapılıp yapılmayacağı konusunda) kararın iptali için idare mahkemesinde dava açmam gerekecek galiba. Katılır mısınız.
Old 02-09-2006, 17:52   #8
medenikal

 
Varsayılan

bu sorun gerçekten büyük bir yer kaplamakta aşağıdaki metni inceleyin.

benim kanaatım da mülkiyet hakkına karşı ,idarenin vermiş olduğu bir zarar söz konusu olduğudur.

imar planında yol,okulvesair olarak gösteriyorsun ama kamulaştırmada yapmıyorsun.

ya kamulaştırma yap,ya imar planını değiştir,yada tazminat öde.

üç seçenekten biri ;

bunlardan birini seçmeden önce öncelikle ilgili belediye ve ilgili milli eğitim müdürlüğüyle konuşmak lazım.

durumu anladıktan sonra ,idari başvurunun yapılarak ,;

ya kamulaştır ya imar planını değiştir.yada tazminat öde şeklinde idari başvuru yaparak cevaba göre idari dava açmak gerekir kanaatindeyim.hem işlemin kendisine hem de tazminat olarak tam yargı davası şeklinde.




[PDF] Dönem: 22 YY: 3 TÜRK YE BÜYÜK M LLET MECL S Dilekçe Komisyonu ...
Dosya Biçimi: PDF/Adobe Acrobat - HTML olarak görüntüle
Komisyonumuz, belediye imar planlarında okul sahası olarak ayrılan gayrimenkulleri ... Uygulamada, imar planları yapıldıktan itibaren bazen 5 - 10 sene gibi ...
www.tbmm.gov.tr/komisyon/dilekcekomisyonu/kaynaklar/kararlar/karar16.pdf - Benzer say
Old 04-06-2007, 08:35   #9
Akademiker

 
Varsayılan

İNSAN HAKLARI AVRUPA MAHKEMESİ SONKARARI Eski Genel Kurul Yargıçlar: G. Wiarda (Başkan), J. Cremona, Thor Vilhjalmsson, W. Ganshof van der Meersch, D. Bindschedler-Robert, G. Lagergren, F. Gölcüklü, F. Matscher, J. Pinheiro Farinha, E. Garcia de Enterria, L. --E. Pettiti, B. Walsh, Sir Vincent Evans, R. Macdonald, C. Russo, R. Bernhardt, J. Gersing, Yazı İşleri Md.: M. --A. Eissen, Md. Yrd.: H. Petzold Karar Sıra no: 94 Dava Adı: SPORRONG VE LÖNNROTH (Md. 50) Karar Tarihi: 18.12.1984 Davalı Devlet: İSVEÇ Başvuru no: 7151/75 Çeviren: Osman Doğru Karar Özü: EK KARAR--esas hakkındaki kararda (bk. no. 55) mülkiyet hakkının ve mahkemeye başvurma hakkının ihlali tespit edilmişti
ADİL KARŞILIK--maddi tazminat olarak 1 milyon İsveç Kronu, ücretler ve masraflar için 723,000 İsveç Kronu--Md 41: ödenmesine
SONKARARIN YERİNE GETİRİLMESİ--mevzuat değişikliği--kamulaştırma izinlerinin süreyle sınırlandırılması ve inşaat yasaklarının kaldırılması--Md 46(2): kararın icrası
USUL VE ESAS (Özet)

Mahkeme, 23 Eylül 1982 tarihli Esas hakkındaki kararında (bk. no. 55), her iki başvurucu için de Birinci Protokolün 1. maddesinin ve Sözleşme�nin 6(1). fıkrasının ihlal edildiği, fakat Birinci Protokolün 1. maddesiyle birlikte ele alınan Sözleşme�nin 14. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştı. Geriye sadece, Sözleşme�nin 50. maddesinin uygulanması sorunu kalmıştı. Başvurucuların avukatı 23 Şubat 1982 tarihli duruşmada, Mahkeme�nin bir ihlal bulması halinde, müvekkillerinin maddi kayıpları ile hukuki giderleri için adil karşılık talebinde bulunduklarını söylemişti. Talep miktarının büyük ölçüde verilecek kararın tonuna bağlı olacağı ve bu nedenle bu sorunun incelenmesinin ertelenmesi istenmişti. Mahkeme esas hakkındaki kararında sorunu saklı tutmuştu. Yazı İşleri Müdürlüğünün çeşitli tarihlerde taraflardan aldığı yazılar, dostane bir çözüme ulaşılmadığını göstermiştir. Sözleşme�nin 50. maddesinin uygulanmasıyla ilgili olarak 22 Haziran 1984�te bir duruşma da yapılmıştır. Bu tarihten sonra da taraflardan çeşitli dilekçeler alınmıştır[1-7]
KARAR GEREKÇESİ

Başvurucular Sporrong Miras Şirketi ve bayan Lönnroth, maddi ve manevi zararlar ile giderler ve masraflar için adil karşılık talep etmişlerdir.[8]
I. Zararlar

A. Tarafların iddia ve savunmaları

Zararlarla ilgili olarak Mahkeme, başvurucuların, Hükümetin ve Komisyon temsilcisinin iddia ve savunmalarını özetlemiştir.[9-17]
B. Mahkeme�nin kararı

18. Mahkeme, Sporrong Miras Şirketi ile bayan Lönnroth�un, 23 Eylül 1982 tarihli kararda tespit edilen ihlaller nedeniyle zarara uğrayıp uğramadıklarını ve eğer uğramışlarsa, bu zararı nasıl takdir edeceğini belirlemek zorundadır.
1. Zararın varlığı

19. Mahkeme yukarıda geçen kararında, zararın varlığı sorununu açık bırakmıştır (bk. esas hk. karar, parag. 73). Ancak Mahkeme, mülkiyet hakkının korunması ile kamu yararının gerekleri arasında kurulması gereken adil dengenin bozulmasının bir sonucu olarak, başvurucuların "ferdi ve aşırı bir külfet" altına girdiklerine işaret etmiştir (bk. aynı karar, aynı yer). Mahkeme�nin görüşüne göre, Riddaren No. 8 ile Barnhuset No. 6 [taşınmazları] üzerindeki kamulaştırma izinlerinin geçerlilik süresinin uzunluğunun, inşaat yasaklarının daha da artırdığı "zararlı sonuçları" olmuştur (bk. aynı karar, parag. 72). Mahkeme�nin önünde iddia edildiği ve Mahkeme�nin de tespit ettiği gibi, söz konusu taşınmazlar üzerinde tasarruf imkanının azaltılması nedeniyle, taşınmazları normal piyasa fiyatından satma zorluğu ve ipotekle güvencelendirilen kredi alma güçlüğü ve taşınmazlara masraf yapılmaması halinde ilave riskler gibi, çok çeşitli sonuçları olmuştur; ayrıca taşınmazlara "yeni inşaat yapma" yasağı konmuştur (bk. aynı karar, parag. 58 ve 63). Mahkeme daha sonra başvurucuların, taşınmazlarının istikbali konusunda tamamen belirsizlik içinde bırakıldıklarını ve karşılaşabilecekleri güçlükleri İsveç Hükümetinin dikkatine sunma imkanına sahip olmadıklarını (bk. aynı karar, parag. 70) not etmiştir.
20. Mahkeme, başvurucuların zarar görüp görmediklerine karar verebilmek için, şikayet konusu işlemlerin hangi döneminin Birinci Protokolün 1. maddesini ihlal ettiğini ve sonra zararın hangi kurucu unsurunun incelenmeyi gerektirdiğini belirlemelidir.
(a) Süre

21. Kamulaştırma izni Riddaren No. 8 taşınmazı için yirmi üç yıl, Barnhuset No. 6 için sekiz yıl yürürlükte kalmıştır (aynı karar, parag. 18 ve 25).
Başvurucular bu "zarar dönemleri"nden, iznin kabulünün mümkün olduğu süreyi (sırasıyla on yedi ay ve on beş ay), "hipotetik yeniden gelişimi" tasarım aşaması (bir yıl) ile yıkım ve yeniden yapım süresini (bir yıl) çıkarmışlardır. Öte yandan başvurucular, izinlerin sona ermesinden sonra hazırlık planları, yıkım ve yeniden yapım için gerekli süreleri (iki yıl) eklemişlerdir. Buna göre başvurucular, Riddaren No. 8 taşınmazı için yaklaşık yirmi bir yıllık (1960-1980) ve Barnhuset No. 6 taşınmazı için yedi yıllık (1975-1981) bir sürenin olduğu sonucuna varmışlardır.
Hükümet ise toplam süreden, Belediyenin işlem yapabilmesi için gerekli süreyi (iki yıl) ve ayrıca, kamulaştırma yapıldığı varsayılacak olursa, mahkemeye dava açılması ile Belediyenin mülkiyeti teslim alması arasında geçecek süreyi (üç yıl) düşmüştür. Hükümet, başka şeylerle birlikte, Stockholm Belediyesinin daha 16 Ekim 1978�de kamulaştırma izinlerinin iptali için başvurduğunu (bk. aynı karar, parag. 28) hatırlatarak, Riddaren No. 8 taşınmazı için yaklaşık on sekiz yıllık (1961 -- 1978) ve Barnhuset No. 6 taşınmazı için üç yıllık (1976 -- 1978) bir sürenin bulunduğu sonucuna varmıştır.
22. Mahkeme, bir belediyenin kamulaştırma izni aldıktan sonra, tasarlamış olduğu kamulaştırma hakkında kesin kararı hazırlamak için ihtiyaç duyduğu planı tamamlamak ve yerine getirmek için dört yıllık bir süreye gerek bulunmasının makul olduğu sonucuna varmıştır.
Mahkeme�ye göre, mevcut davada Stockholm Belediyesinin kararlar verebilmesi için dört yıllık süreler yeterlidir. O halde zarar dönemleri Riddaren No. 8 taşınmazı için on dokuz yıl (1960 -- 1978) ve Banhuset No. 6 taşınmazı için dört yıl (1975 -- 1978) olarak alınmalıdır.
(b) Kurucu unsurlar

23. Bu dönemler içinde elde edilen net gelirle ilgili olarak davanın tarafları arasında, kira gelirlerinin miktarı ve işletme ve koruma masrafları konusunda bir uyuşmazlık yoktur. Ayrıca, Mahkeme�nin önündeki belgeler, kamulaştırma izinleri çıktığı zaman, Riddaren No. 8 taşınmazı ile Barnhuset No. 6 taşınmazının kira gelirlerinde önemli bir düşüş olduğuna işaret etmemektedir; öte yandan bu belgeler, söz konusu zarar dönemlerinde ve hatta daha sonra, makul bir artış oranı bulunduğunu, kamulaştırma izinlerinin geri alınmasının her hangi bir ani artışa yol açmadığını açıkça göstermektedir. Nihayet, bayan Lönnroth bazen kiracı bulmakta zorluklar yaşamış ise de, bu durumun taşınmazdan elde edilen geliri etkilediği görülmemektedir. Özetlenecek olursa, Mahkeme�nin önündeki bilgiler, kamulaştırma izinlerinin aşırı uzunluğu nedeniyle, taşınmazların getirilerinde azalma olduğunu kanıtlamamaktadır.
24. Piyasa değeri konusunda Hükümet avukatı ve Komisyon temsilcisi, taşınmazların gerçek değerlerinin düşmediğini ve hatta Riddaren No. 8�in değerinin, meselenin çıktığı dönem ile kamulaştırma izinlerinin geri alındığı dönem arasında hafif bir artış kaydettiğini kabul etmişlerdir. Mahkeme, başvurucu tarafından da pek itiraz edilemeyen bu görüşe katılmıştır.
25. Zarar dönemlerinin başlangıcı ile bitiş tarihleri arasında bir karşılaştırma yapılacak olursa, başvurucuların mali açıdan zarar etmedikleri görülür; buna rağmen Mahkeme, bu dönem içinde hiçbir kaybın bulunmadığı sonucuna varmamaktadır.
Aslında dikkati çeken başka bazı faktörler de vardır. İlk olarak, taşınmazların kullanımı üzerinde kısıtlamalar vardır; yani başvurucular kendi yerleri üzerinde "yeni inşaat" yapamazlardı ve ruhsatlı bile olsa böyle bir iş yapmış olsalardı, kendilerini büyük bir risk altına sokmuş olurlardı; çünkü taşınmazlarının kamulaştırılması halinde, kapital değerinde meydana gelen artışın ödenmesini talep etmeme taahhüdünde bulunmakla yükümlü tutulmuşlardı (bk. esas hk. 23.09.1982 tarihli karar, parag. 58). Buna bir de ipotek karşılığı kredi elde edilmesinde karşılaşılan güçlükler eklenmelidir; başvurucu bayan Lönnroth, bu yolla Barnhuset No. 6 binasının dış yüzeyini yenilemek için bir kredi elde edememiştir (bk. aynı karar, parag. 24).
Buna ek olarak, zarar dönemlerinde söz konusu taşınmazların değerlerinin düştüğü unutulmamalıdır. Mevcut davada, başvurucuların taşınmazlarının söz konusu dönemden sonraki gerçek değerleri, tartışma konusu işlemlerin yapıldığı zamanki değerinden daha az değil ise de, kamulaştırma iznine tabi olan ve bu suretle her an sahibinin elinden alınabilecek olan bir taşınmazın eski değerini sürekli olarak koruyamayacağı açıktır. Dahası, başvurucuların tasarlamış olabilecekleri her hangi bir yeniden gelişme planını o dönemde gerçekleştirme imkanı da yoktur. Bu nedenle, planı gerçekleştirme ihtimali kuşkulu olsa da, başvurucuların dikkate değer bazı fırsatları kaybetmekten ötürü zarara uğramış olabilecekleri de söylenebilir.
Her şeyden öte, başvurucular uzun bir süre belirsizlik içinde kalmışlardır; başvurucular taşınmazlarının kaderinin ne olacağını bilememişler ve karşılaştıkları güçlüklerin Hükümet tarafından dikkate alınmasını sağlama yolu bulamamışlardır.
Bu faktörler, başvurucuların davalarının meselenin her yönü üzerinde karar verme yetkisine sahip bir yargı yeri tarafından dinlenmediği için, Sözleşme�nin 6(1). fıkrası ihlalinin (bk. aynı karar, parag. 87) meydana getirdiği manevi zarara eklenmelidir.
26. O halde başvurucular Sporrong Miras Şirketi ve bayan Lönnroth, kamulaştırma izinlerinin kaldırılmasıyla giderilemeyen bir zarara uğramışlardır.
2. Zarar miktarının takdiri

27. Bu olayda uğranılan zararın miktarının takdiri özel bazı güçlükler göstermekte ve hayli problematik bulunmaktadır. Bu güçlükler, gayri menkul meselelerinin teknik özellikleri, başvurucular ile Hükümet adına hareket eden uzmanlar tarafından yapılan hesaplamaların karmaşıklığı ve zarar gören taraflarca ileri sürülen taleplerde değişiklik müdahaleleri üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu güçlükler her şeyden öte, fırsat kayıplarının miktarını yaklaşık olarak bile belirleme imkanı görünmemesinden doğmaktadır.
28. Bu bağlamda davanın taraflarının önerdiği yöntemlerden hiç biri, Mahkeme�ye tatmin edici bir cevap verecek bir yöntem olarak görünmemektedir.
29. İlk olarak, başvurucular tarafından getirilen ve "hipotetik yeniden gelişme" denilen yöntem, başvurucuların varolan binalarının yıkılması ve yerlerine yenilerinin yapılması suretiyle, taşınmazlarının tamamen yenilenmesini varsaymaktadır. Bu, davadaki olaylarla desteklenmeyen aşırı ve harici bir hipotezdir. Mahkeme tam tersine, daha 18 Nisan 1974�te başvurucuların taşınmazları üzerine yıkım yasaklarının konulduğunu ve başvurucuların da bu tedbirler aleyhine Strasbourg organları önünde şikayette bulunmadıklarını kaydeder. O halde bu yöntem, bu davada makul bir şekilde kullanılamaz.
30. Hükümet tarafından önerilen ve "gerçek kullanma" denilen ikinci yöntemin kendisi de, hesaplama için kabulü mümkün bir temel sağlamaktadır. Bu yöntemin, taşınmazların kamulaştırma izinleri nedeniyle azalmayan doğrudan getirisini (bk. yukarıda parag. 23) ölçmek için kullanılabileceği doğrudur; fakat bu yöntem sadece kısmen piyasa değeri için uygulanabilir. Bu davada uygulandığı şekliyle bu yöntem katı ve eksiktir. Bu yöntem ilk olarak, taşınmazların söz konusu izinlerden önceki değeri ile izinlerin kaldırılmasından sonraki değerini karşılaştırılması ve ikinci olarak da, taşınmazların değerindeki değişiklik ile enflasyon oranındaki değişikliğin karşılaştırılmasıyla yetinmektedir. Bu yöntem, her iki olay arasındaki dönemi dikkate almamaktadır. O halde bu yöntem, mal sahiplerinin özellikle taşınmazlarının değerindeki düşme nedeniyle karşılaştıkları güçlükleri ve söz konusu tedbirler bulunmasaydı taşınmazlarını iyileştirme ihtimallerini göz önünde tutmamaktadır. Bu noktada başvurucular tarafından geliştirilen hipotez, Mahkeme�yi ikna edecek nitelikte değilse bile, her halükarda akılda tutulması gereken bir faktör oluşturmaktadır.
31. Mahkeme önerilen bu yöntemleri yetersiz görmüş, ancak kendisi başka bir yöntem oluşturmayı da düşünmemiştir. Çünkü olayın şartları Mahkeme�yi, konuyla ilgili gördüğü zarar süresi ve zararın kurucu unsurları gibi faktörlerle (bk. yukarıda parag. 22 ve 25) yetinmeye ve bunları bir bütün olarak değerlendirmeye götürmüştür.
32. Sonuç olarak, Birinci Protokolün 1. maddesinin ve Sözleşme�nin 6(1). fıkrasının ihlal edilmeleri, başvurucuların zarar görmelerine neden olmuştur. Görülen zarar, birbirinden ayrılamayan ve hiç biri kesin bir hesaplamaya imkan vermeyen unsurlardan oluşmuştur. Mahkeme bu unsurları Sözleşme�nin 50. maddesinin gerektirdiği gibi, hakkaniyet temeline dayanarak birlikte ele almıştır. Mahkeme bu amaçla, ilk olarak Riddaren No. 8 taşınmazı ile Barnhuset No. 6 taşınmazı arasındaki değer farklılıklarını ve ikinci olarak da, iki zarar dönemi arasındaki farklılığı dikkate almıştır.
Mahkeme böylece, Sporrong Miras Şirketi için 800,000 İsveç Kronu ile bayan Lönnroth için 200,000 İsveç Kronu takdir edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
II. Giderler ve Masraflar

Başvurucular, Sözleşme organları önündeki gider ve masraflarının, Avrupa Konseyi tarafından bayan Lönnroth�e verilen adli yardım düşülerek geri ödenmesini talep etmişlerdir. Hükümet, talep edilen miktarın bir kısmına karşı çıkmıştır. Mahkeme�nin önündeki belgeler, başvurucuların Komisyon ve Mahkeme önündeki avukatlarının ücretlerinin ve masraflarının (469,217 Kron), uzmanlardan aldıkları raporlar için ödedikleri miktarın (toplam 371,392 Kron), çeviri ücretleri (50,581 Kron), Komisyon ve Mahkeme önündeki duruşmalar için yol parası ve harçlık için ödedikleri miktarın (46,984 Kron), faturası henüz alınmamış giderlerin (25,000 Kron) kendilerine geri ödenmesini talep ettikleri göstermektedir. Başvurucular, alınan adli yardım düşüldükten sonra 963,175 Kron talep etmiş olmaktadırlar.[33-38]
39. Mahkeme, konuyla ilgili içtihatlarından çıkan kriterleri (bk. diğerleri arasında, 13.07.1983 tarihli Zimmermann ve Steiner kararı, parag. 36) uygulayacaktır. Başvurucuların bu masrafları gerçekten yapmış olduklarından Mahkeme�nin kuşkulanması için bir sebep yoktur, çünkü masraflara karşılık gelen faturaları sunmuşlardır. Bu masrafların gerekli olarak yapılıp yapılmadığı ve miktar bakımından makul olup olmadıkları konusunda ise Mahkeme, bu masrafları ve ücretleri yüksek bulmaktadır. Ancak Mahkeme, bu durumun iki faktöre bağlı olarak açıklanabileceğini not etmektedir. İlk olarak, Komisyon�a başvuruların yapılmasından bu yana, yaklaşık on yıllık bir yargılama süresi geçmiştir. İkinci olarak, olay karmaşıktır (bk. yukarıda parag. 27); adil karşılık taleplerini sunabilmek için uzmanların hizmetine başvurmak makuldür; Hükümet temsilcisi de gayrimenkul konularında uzmanlara başvurmuştur.
Ne var ki Mahkeme, gerekli olarak yapıldığına ikna olmadığı şu masrafları kabul edemez: Mahkeme�nin dikkate almadığı belgelerin hazırlanması için bay Tullberg ile bay Ahrenby�e ücret olarak ödenen 50,000 Kron; hukukçulara danışma ve hukuki açıklamaları için ödenen 149,512 Kron; çeviri hizmetlerinde ve araştırmalardaki vergiler için ödenen 14,797 Kron; faturaları henüz alınmayan giderler için ödenen 25,000 Kron.
Bu koşullarda başvurucular, giderler ve masraflar için toplam 723,865 Krondan bayan Lönnroth�a adli yardım olarak ödenen 24,103 Fransız Frangı düşülerek ödenmesini hak etmişlerdir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME,
1. Beşe karşı on iki oyla, İsveç Krallığının zararlar için Sporrong Miras Şirketine 800,000 Kron, bayan Lönnroth�a 200,000 Kron ödenmesine;
2. Dörde karşı on üç oyla, İsveç Krallığının giderler ve masraflar için toplam 723,865 Krondan adli yardım olarak alınan 24,103 Fransız Frangı düşülerek Sporrong Miras Şirketi ve bayan Lönnroth�a birlikte ödemesine
KARAR VERMİŞTİR.
Yargıçlar Thor Vilhjalmsson, Lagergren, Walsh, Sir Vincent Evans ve Gersing zararlar konusunda birleşik karşı oy görüşleri;
Yargıçlar Thor Vilhjalmsson, Lagergren, Sir Vincent Evans ve Gersing 50. maddeyle ilgili yargılama giderler konusunda birleşik karşı oy görüşleri karara eklenmiştir.
SONKARARIN YERİNE GETİRİLMESİ

BAKANLAR KOMİTESİ: DH (85) 17; 25.10.1985
Hükümetin verdiği bilgiye göre: Bu dava 1956 ve 1971 tarihlerinde 1917 tarihli Kamulaştırma yasasına dayanılarak yapılan işlemlere dayanmakta idi. 1972 tarihli yeni Kamulaştırma yasası 1917 tarihli yasanın yerine geçmiştir. 1972 tarihli yasa kamulaştırma izni konusunda bir süre tayin etmektedir. Bunun sonucu olarak artık bu davaya konu olan olaylar meydana gelmeyecektir. İnşaat izni konusunda ise Hükümet yakın tarihte Parlamentoya bir yasa tasarısı sunmuştur. Bu tasarıya göre Sporrong ve Lönnroth davasına konu olan inşaat yasakları türünden konulmuş yasaklar kalkacak ve bu tür yasaklar artık konulamayacaktır. Hükümet bu değişikliklerle Mahkeme kararının gereklerini yerine getirdiğini düşünmektedir.
Hükümet ayrıca Mahkeme kararında ödenmesi öngörülen miktarı yüzde 10 faiziyle birlikte ödemiştir.
Old 15-03-2011, 14:56   #10
Av.Armağan Konyalı

 
Varsayılan

Yargıtay'ın değişen görüşü için aşağıdaki adresteki 43 nolu ve devamındaki mesajlara bakınız:

http://www.turkhukuksitesi.com/showt...796#post458796

Saygılarımla

Old Bugün  
Site Mübaşiri

 
 
Web www.turkhukuksitesi.com
 
 
Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
İmar planında okul sahası olan arsanın kamulaştırılmaması Akademiker Meslektaşların Soruları 59 02-08-2013 13:09
Şehir İmar Planı Bahri Cabi Meslektaşların Soruları 7 21-03-2011 20:26
İmar planı yapılmış arazinin kiralanması nefise Meslektaşların Soruları 3 11-11-2006 16:56
Müşterek Mülkiyet-Elbirliği İle Mülkiyet-Miras avfehmi Meslektaşların Soruları 2 23-07-2006 22:33
İmar Planı kendil Hukuk Soruları Arşivi 1 30-08-2003 12:15


THS Sunucusu bu sayfayı 0,22890210 saniyede 13 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2013) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.