Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Hukuk Haberleri Hukuk Haberleri, duyuruları, güncel hukuki gelişmeler. [Haber Ekleyin]

Günlük Hukuk Haberleri

Yanıt
Old 20-01-2012, 12:13   #871
tiryakim

 
Olumlu Avukat Kimliği, PTT’de resmi kimlik oluyor

AVUKAT KİMLİKLERİ, PTT İŞYERLERİNDE YAPILAN PARASAL İŞLEMLERDE GEÇERLİ KİMLİK OLARAK KABUL EDİLECEK

Avukat kimliklerinin kimlik tespitinde esas belge olarak kabul edilmemesi nedeniyle Trabzon Barosu’nca Başbakanlık ve Maliye Bakanlığı aleyhine açılan davada Danıştay 8. Dairesinin temyizi üzerine, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun ilamı ile Danıştay 8 ve 10. Dairelerden oluşturulacak ortak kurul tarafından konunun karara bağlanması kararlaştırıldı.

Konuyu bu açıdan değerlendiren PTT Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirliği Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına yazdığı 10 Ocak 2012 tarih ve 0245 sayılı yazıda, Danıştay nezdinde 8. ve 10. Dairelerden oluşturulacak kurul tarafından uygulamaya yön verecek nitelikte bir karar verilene kadar avukat kimliklerinin PTT işyerlerinde yapılan parasal posta işlemlerinde geçerli kimlik olarak kabul edileceğini bildirdi.

Yazıda ayrıca, PTT Genel Müdürlüğü Parasal Posta İşletme Dairesi Başkanlığınca 3 Ocak 2012 tarih ve 125 sayılı tebliğle avukat kimliklerinin geçerli kimlik kapsamına alındığı bilgisinin tüm PTT Başmüdürlüklerine bildirildiği ve personele imza karşılığı tebliğ edildiği de belirtildi

http://www.hukukihaber.net/mesleki-h...or-h20314.html
Old 20-01-2012, 12:14   #872
tiryakim

 
Olumlu Din hanesi, kimlikten çıkıyor mu?

Türkiye’nin AİHM’de mahkûm olmasına yol açan din hanesinin yeni kimlik kartlarına konulmayabileceği yorumu yapıldı.

Sinan Işık adlı vatandaşın nüfus cüzdanlarında din hanesi bulunduğu gerekçesiyle Türkiye’yi AİHM’de mahkum ettirmesini hatırlatan soru önergesinde İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’e, “Nüfus cüzdanlarındaki din hanesiyle ilgili ne zaman değişiklik yapılacak?” sorusu soruldu.



Şahin, “Kimlik kartı genel uygulamasına geçilmeden önce kimlik kartlarında hangi bilgilerin yer alacağı belirlenecektir” yanıtını verdi. Bu sözler, yeni kimlik kartlarına din hanesinin konulmayabileceği şeklinde yorumlandı.



CHP Bursa Milletvekili Aykan Erdemir, “AİHM’in vermiş olduğu karar tarihinden yaklaşık 20 ay geçtiği göz önünde bulundurulduğu, hükümet konuyla ilgili hangı çalışmaları yürütmüştür. AİHM’nin verdiği karar doğrultusunda nüfus cüzdanlarında din hanesiyle ilgili olarak, Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun ilgili maddesinde gerekli değişiklik ne zaman yapılacaktır?” sorularını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yöneltti. Soru önergesini yanıtlayan Bakan Şahin, şunları kaydetti:


Henüz belirlenmedi
“Vatandaşlık kartının pilot uygulaması ve yaygınlaştırılması ile biyometrik unsurlar da içeren elektronik vatandaşlık kartının kimlik doğrulama için kullanımının sağlanması ve tüm kimlik doğrulama fonksiyonlarının tek bir elektronik kartta toplanması öngörülmüştür. Kimlik kartı hazırlık çalışmaları halen sürdürülmektedir. Kimlik kartı genel uygulamasına geçilmeden önce Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 41. maddesi kapsamında, kimlik kartlarında hangi bilgilerin yer alacağı belirlenecektir.”

Bu sözler, Türkiye’nin AİHM’de mahkum olmasına neden din hanesinin yeni kimlik kartlarına konulmayabileceği şeklinde yorumlandı.

Milliyet
Old 23-01-2012, 13:42   #873
Av.Ömer Güntay

 
Varsayılan

CHP Bursa Milletvekili Turhan Tayan, açılan davalarda gider avansı alınması uygulamasının kaldırılması için kanun teklifi verdi.

Tayan'ın TBMM Başkanlığına sunduğu teklif, Hukuk Muhakemeleri Kanunun'da değişiklik yaparak, açılan davalarda gider avansı alınması uygulamasının kaldırılması ve yargılama harçlarının dava açılırken mahkeme veznesine yatırılmasını öngörüyor.

Teklifin gerekçesinde, daha önce 30-40 lira ile açılan davaların, 1 Ekim 2011 tarihinde yasada yapılan değişiklikle 300 ile 1600 lira arasında ödenekle açılabilir hale geldiği belirtildi.

Dava ücretlerinin çok yüksek olması ve ücretlerin peşin avans olarak alınması uygulamasının, bir çok insanı dava açamaz duruma düşürdüğü iddia edilen gerekçede, sosyal hukuk devleti anlayışının adalet hizmetlerini karşılamak zorunda olduğu ifade edildi. - TBMM
Old 24-01-2012, 07:25   #874
Site Ziyaretçisi

 
Varsayılan yumurta başına 44 ay hapis

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün İstanbul Üniversitesi ziyareti sırasında '3 yumurtayla' yakalanan hukuk fakültesi öğrencisi hakkında yumurta başına 44 ay hapis cezası istemiyle dava açıldı

Cumhurbaşkanı Gül'ün İstanbul Üniversitesi'ni ziyareti sırasında '3 yumurtayla yakalanan' hukuk öğrencisi Yiğit Ergün üniversiteye alınmadı. Gözaltına alınan Ergün'e, 'polise direnip hakaret ettiği' iddiasıyla yumurta başına 44 ay hapis cezası istemiyle dava açıldı

Sabah gazetesinin haberine göre, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün İstanbul Üniversitesi'ni (İÜ) ziyaret ettiği gün çantasında 3 yumurtayla okula giden Hukuk Fakültesi 2'nci sınıf öğrencisi 19 yaşındaki Yiğit Ergün hakkında kendisini engellemek isteyen polislere direnip hakaret ettiği iddiasıyla 11 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Savcının istediği cezayı komik bulan ve Sözün bittiği yerde yumurta başlar; diyen Ergün, Çantamdan yumurta çıkmış. Silah çıksa daha mı iyi? Sonuçta 3 tane yumurta yani. 2 kişilik menemen bile etmez dedi ve yumurtanın bir silah olmadığını söyledi.
Ergün, Gül'ün 14 Aralık 2011'de İÜ'yü ziyaret ettiği gün okula giderken çantasına 3 yumurta koydu. Yumurtalar, Gül'e yönelik bir protestonun mühimmatıydı. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nca hazırlanan iddianameye göre, okulda güvenlik tedbiri alan polis, Ertürk'ün çantasındaki yumurtaları buldu. Olası protesto şüphesiyle Ergün'ün okula girişini engelledi. İddiaya göre AKP burada 3 yumurta sana az bile... AKP defol üniversiteler bizimdir diye slogan atan Ergün, Şerefsiz polisler kolumu bırakın diye bağırdı. Ergün'ün iddiasına göre ise hakaret yoktu, polis tacizi vardı.Memurlara hakaret ettiğim doğru değil. Böyle bir şeyi kendime yakıştıramam dedi. Polis memurları Adnan Ş., Muhammet Ç., Hakan K. ve Murat A. Ergün'den şikayetçi oldu. Emniyetteki ifadesinin ardından adliyeye sevk edilen Ergün, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Her iki tarafı da dinleyen savcılık iddianamesini hazırladı. Ve Ergün hakkında Hakaret ve Görevi Yaptırmamak İçin Direnme suçlamasıyla 4 yıl 6 aydan 11 yıla kadar kadar hapis istendi. Yani yumurta başına 44 ay hapis istemi düştü. 19 yaşındaki Yiğit Ergün şimdi İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi'nde yargılanacak.

Kaynak : HABERTÜRK
Old 26-01-2012, 22:34   #875
tiryakim

 
Varsayılan Çek yasasında dolandırıcılara tahliye yok

Karşılıksız çekte hapis cezasını kaldıran düzenleme Meclis Genel Kurulu'nda gündeme alındı.


Hapis cezasının kaldırılmasıyla alacaklının mağdur olmaması için tasarıya bir ekleme yapılması kararlaştırıldı. Tasarıya göre Türk Ceza Kanunu hükümlerine atıfta bulunulacak.

Tasarıya bir önergeyle "yasa kapsamında işlenen fiil başkaca bir suç unsuru taşıyorsa genel hükümlere tabidir" ifadesi eklenecek.


AK Parti kurmayları bu durumda, kötü niyetli ile iyi niyetli olanların ayrımına gidilebileceğini;Türk Ceza Kanunu'ndaki dolandırıcılıkla ilgili hükümlerin devreye gireceğini belirtiyorlar.


Bu hükümlere göre kötü niyetli olarak çek yazan kişiye 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası verilebilecek, yani bu kişiler karşılıksız çekten değil ama dolandırıcılıktan hüküm alabilecek.



İş dünyasından gelen itirazlar üzerine, verilecek bir önerge ile, dolandırıcılığa atıfta bulunan bir hükümle alacaklılar korunacak.

İŞ DÜNYASINDAN İTİRAZ GELMİŞTİ

TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi, dün yaptığı açıklamada, “Çekte hapis cezasının kaldırılmasını istemiyoruz” demişti. Büyükekşi, "Ödeyemeyenlerin mağduriyetinden söz ediliyor. Asıl mağdur olanlar alacaklı olanlar. Bundan kimse bahsetmiyor. Bunun altını çiziyoruz. Mağdur olanlar alacaklı olanlar, onun dikkate alındığı bir çalışma var. Onu destekliyoruz" ifadesini kullanmıştı.

DÜNYADA ÇEKE HAPİS CEZASI UYGULAYAN ÜLKE YOK

Dünya Ekonomik Forumuna katılmak üzere Davos'ta bulunan Başbakan Yardımcısı Babacan Çek Yasa Tasarının TBMM'de komisyondan geçtiğini ve şu anda genel kurul aşamasına geldiğini hatırlattı ve çeki alanlarda 'acaba bu elimizdeki çekin yaptırım gücü zayıfladı mı? Bu hapis cezası ortadan kalkınca acaba bu çekimi tahsil edebilir miyim?' gibi bir endişe oluştuğunu da vurguladı. Dünyada şu anda çeke hapis cezası uygulayan bir ülke bulunmadığına dikkat çeken Babacan, iki kişi arasındaki borç alacak meselesi yüzünden hapis cezası uygulamasının dünyanın hiç bir ülkesinde bulunmadığını, sadece Türkiye'nin yaptığını ifade etti.

Evrensel hukuk kuralları gereği böyle bir uygulamanın olmaması gerektiğine işaret eden Babacan, şöyle konuştu:

“Bunun zamanlaması önemliydi. 2009 yılında krizin en derin dünyayı etkilediği dönemde, bir düzenleme yaptık ve hapiste olanları dahi serbest bıraktık ki bir ödeme gayretine girsinler, tekrar işlerini toparlama için fırsat olsun diye. O yasal düzenlemeyi yaparken de bu hapis cezası zaman içerisinde kalkacak, dünyanın gittiği yön bu. Bunu uygulayan Türkiye'den başka hiç bir ülke kalmadı. Vergisini ödemeyene, vergi kaçırana hapis cezası çok yaygın, ama iki kişi arasında sözleşmenin hükmüne uymamak ya da borç-alacak meselesi yüzünden borcunu ödemeyeni hapse atmak gibi bir uygulama dünyada kalmadı artık. Bunun er ya da geç düzelmesi gerektiğini söylüyoruz. Bunun ekonomik etkileri konusunda bizim bir endişemiz yok. Bunu EKK'da tartıştık. Bazı bakan arkadaşlarımızın başlangıçta tereddütü vardı, ama ilgili her kesimi dinlediğinizde bu tereddütleriniz zaten ortadan kalkıyor.”

“Yeni İcra İflas ve Çek Kanunu mafyalaşma getirecek“


Pozitif sicil uygulamasının da Bankalar Birliği tarafından tutulup, takip edilip, ilan edileceğini hatırlatan Babacan, “Bizim bir endişemiz yok. Bu TBMM Genel Kurulunda tartışılır artılarıyla eksileriyle. Önemli olan Türkiye için doğru kararı vermektir. Takdir yine Meclisin olacaktır” dedi.
Adalet Bakanlığı tarafından açıklanan dosya sayılarına bakıldığında, sadece Yargıtay aşamasında 200 bin dosya, Yargıtay aşamasına gelmemiş de 200 bin dosya bulunduğunu belirten Babacan, bu düzenleme çıkmazsa yaklaşık 60 bin kişinin kısa bir süre içerisinde hapse atılabileceğini kaydetti. Şu anda cezaevlerinde 140 bine yakın hükümlü ve tutuklu bulunduğuna işaret eden Babacan, “Sadece Yargıtay'daki dosyalardan bir 60 bin daha üzerine eklenecek. O gün geldiğinde bunun oluşturacağı sosyal tablo o gün değerlendirilir” diye konuştu. (Hürriyet / CNN TÜRK)

"HER İKİ TARAFIN DA HAKLARINI KORUYACAĞIZ"
AK Parti Grup Başkan Vekili ve Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, çek kanununda her iki tarafın da haklarını koruyacaklarını söyledi.

TV 8'de Erkan Tan'a konuk olan Canikli, gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Çek konusunda mağdur kelimesini kullanmanın yanlış olmadığını belirten Canikli, "Şimdi düşünün çeki veriyor, düzenliyor şu ya da bu şekilde ödeyemiyor.

Kötü niyetli olarak görmemek lazım bu insanları. Hatta büyük çoğunluğu elinde olmayan nedenler ile ödeyemiyor. Dolayısı ile bu insanların aileleri, çocukları var. O insanlar mağdurdur.

Dolandırıcılık çerçevesinde yapanlar hariç onların da sayısının fazla olduğunu düşünmüyorum. Parasını alamayan da mağdurdur tabii ki. Şu anda bir kanun var; 600 bin dosya var.

İnsanlar hapis ile karşı karşıya. Bu sosyal bir problemdir. Kanunları bunları tek tek aşacağız. Alacaklarını tahsil edemeyen insanlarında en iyi şekilde problemlerinin çözülmesi gerekiyor. Bunu da çözeceğiz." dedi.
Old 27-01-2012, 16:00   #876
Av.Barış

 
Varsayılan

Son yılların en ilginç davası!

Dilenciye 5 lira sadaka veren savcı 'dolandırıldım' diye dava açtı. Bakın hakim ne karar verdi...
27 Ocak 2012 Cuma, 11:32:08
Son yılların en ilginç davası!

Kartal Adliyesi'nde görevli savcı, bina önünde para toplayan dilenciye önce 5 lira verdi, ardından 'dolandırdı' diye hapsini istedi. Dava 1 yıl sürdü. Hakim 'yardımı sorgulamak kutsallığını sarsar' deyip beraat verdi

Akşam'ın haberine göre; Karabük Devlet Hastanesi'nden 'engelli' olduğuna dair bir rapor taşıyan M.Ş. Kartal Adliyesi önünde para toplamaya başladı. M.Ş.'nin durumuna üzülenlerden biri de savcı R.Y. oldu. 5 TL veren Savcı R.Y. bir süre sonra durumdan şüphelenip hastaneyi aradı, raporu sorguladı. Bu sırada dışarıda bekleyen M.Ş. de ortadan kayboldu. Hastaneden M.Ş.'ye ait kaydın ve raporun bulunmadığı bilgisini alan savcı R.Y., M.Ş. hakkında 'dolandırıcılık' suçundan 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı.

'SİLAH DAYAMADIM Kİ'
M.Ş. Ankara'da gözaltına alındı, 'Hemşerim olan bir savcıdan para istemeye gittim. Memurlardan yol ve yiyecek parası aldım. Savcı da 5 lira verdi. Dışarıda beklerken bayılmışım. Gözümü hastanede açtım' dedi. M.Ş. Kartal 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nde yargılandı. 1 yıl süren davanın karar duruşmasında son sözleri sorulan M.Ş., 'Dolandırmadım. Fakirim, aç kaldım. Kimseye silah dayamadım. Savcı kendi duygularıyla para verdi. 5 lira beni zengin etmezdi. Hem yardım etti hem dolandırıcılıktan dava açtı' dedi.

MİKTAR CÜZİ
Hakim Servet Kartal, M.Ş. için 'Kandırma, yanıltma ya da hileli yola başvurarak para toplamamıştır' diyerek beraat verdi. Kararda, 'Çalışamaz durumda olanlar, yardım isteme dilekleri sırasında acınacak durumlarını belirterek, tamamen duyguya hitap ederler. Karşı tarafın yardım etmesi de kendi duygularına kalmıştır' dedi. Hakim Kartal, miktarın dolandırıcılık suçunun unsurları oluşmayacak ve dilencilikte verilebilecek düzeyde olduğuna, yardım yapanların bir zorunluluklarının bulunmadığına vurgu yaptı. Mahkeme Başkanı, yardım yapanın yardımın doğru yere ulaşıp ulaşmadığını araştırmasının etik olmadığını, bunun işlemin kutsallığını sarsmaktan başka işe yaramadığını ve suçlama olarak yöneltilemeyeceğini kaydetti.
Old 30-01-2012, 08:57   #877
YILDIZ HUKUK

 
Varsayılan Kredİ Kullaniminda Bankalarca Alinan Dosya Masrafi İadesİ

DÜN ANA HABER BÜLTENLERİNDE YENİDEN GÜNDEME GELEN, KREDİ KULLANIMLARINDA HUKUKİ OLMADIĞI HALDE ALINAN DOSYA MASRAFLARININ İADESİNE İLİŞKİN (BİLDİĞİM KADARI İLE KONUYU İLK BAŞLATAN) YEREL MAHKEME KARARI VE YARGITAY İLAMI

YAKIN ZAMANDA KREDİ KULLANARAK TONLA DOSYA MASRAFI ÖDEMİŞ BİRİ OLARAK BENDE İADE TALEP ETMEYİ DÜŞÜNÜYORUM.ACABA DAHA ÖNCE BU YÖNDE BİR BAŞVURUDA BULUNAN ARKADAŞ VAR MI ?

T.C. YARGITAY
13.Hukuk Dairesi

Esas: 2010/11726
Karar: 2011/1870
Karar Tarihi: 10.02.2011


Dava ve Karar: Taraflar arasındaki hakem kurulu kararına itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

Sonuç: Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde görülmemesine göre yerinde olmayan bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, 10.02.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

YEREL MAHKEME İLAMI


T.C.
ISPARTA
1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
(TÜKETİCİ MAHKEMESİ SIFATIYLA)

ESAS NO: 2010/48
KARAR NO: 2010/118
DAVA: Tüketicinin Hakem Kurulu Kararına İtirazı
DAVA TARİHİ: 23/02/2010
KARAR TARİHİ: 10/06/2010

Mahkememizde görülmekte bulunan Tüketiciyi Koruma Kanunundan Kaynaklanan davasının yapılan açık yargılamasının sonunda,

TALEP: Davacı vekili mahkememize verdiği dava dilekçesi ile davalının müvekkili Isparta Ziraat Bankası Şube Müdürlüğünden 22/04/2008 tarihinde 60 ay vadeli olarak %1,30 faiz oranı üzerinden kullanmış olduğu 57.000,00 TL limitli konut kredisi sözleşmesi imzaladıklarım bu kredinin davalı tarafından 25/11/2009 tarihinde Türkiye Vakıflar Bankası Eğirdir Şubesine refinansman edilerek kapatıldığını davalı kredi kullanımı esnasında alınan komisyon ekpertiz ücreti, hayat sigortası, DASK ve konut sigorta bedelleri ile kapama esnasında alınan %2 erken kapama cezasının iade edilmesi için Isparta Tüketici Hakem Heyeti Başkanlığına dilekçe verdiğini hakem heyeti başkanlığının 26/01/2010 tarih 22 sayılı karan ile davalının %2 erken ödeme tutarı olan 870,00 TL bedelin iadesi talebinin reddine, tüketiciden komisyon ve masraf adı altında alınan 1.710,00 TL bedelin ise davalıya iadesine karar verildiğini bu kararın haksız olduğunu, bu nedenlerle Isparta Tüketici Hakem Heyeti Kararının kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiş delillerini bildirmiştir.

B CEVAP: Davalı verdiği cevap dilekçesini tekrar ile açılan davanın yerinde olmadığını davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

C- KANITLAR: Bu dosyada kanıt olarak tarafların karşılıklı beyanları, Konut Kredi sözleşmesi, yapılandırma kararı mevcuttur.

D- DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE; Dava davacı vekili tarafından davalı hakkında açılmış olan hakem heyeti kararına itiraz davasından ibaret bulunmaktadır. Davacı davasını kanıtlayamamıştır.

Tüm dosya kapsamı göz önüne alındığında getirtilip incelenen Ziraat Bankası Isparta Şubesine ait sabit faizli konut finansmanı kredi sözleşmesinde davacı ile davalı bankanın 22/04/2008 tarihinde sözleşme imzalayıp davacıya 60 ay vadeli aylık %1,30 faiz oranlı 57.000,00 TL limitli konut kredi kullandırıldığı konularında taraflar arasında herhangi bir uyuşmazlık söz konusu değildir. Tüm dosya kapsamı göz önüne alındığında getirtilip incelenen Isparta Tüketici Sorunları Hakem Heyetinin 26/01/2010 tarihli 2009/154912-22 sayılı dosyasında davalı tarafından davacı hakkında alınan konut kredisinden kaynaklanan 1.710,00 TL masrafın iadesi için şikayette bulunduğu Tüketici Hakem Heyeti Başkanlığının 26.01.2010 tarihli ve 22 sayılı kararında ise davalının ödediği 1.710,00 TL bedelin kendisine iadesine 870,00 TL bedel iadesi talebinin ise reddine karar verildiği görülmüştür.

Dosya içerisinde bulunan taraflar arasında imzalanan konut kredisi sözleşmesinin 2. maddesinde müşterinin ödeyeceği toplam borç tutarı belirtilmiş olup dosya masrafı adı altında tüketiciden herhangi bir masraf alınacağına dair hüküm bulunmamaktadır. Davacı banka taraflar arasında imzalanan tüketici kredisi sözleşmesinden dosya masrafı adı altında herhangi bir masraf alınması yolunda hüküm bulunmadığı halde tüketiciden 1.710,00 TL dosya masrafı talep ettiği ve bu paranın tüketiciden tahsil edildiği uyuşmazlık konusu değildir. Taraflar arasındaki sözleşmede bu paranın alınmasına ilişkin herhangi bir hüküm bulunmadığına göre Isparta Tüketici Sorunları Hakem Heyetinin tüketicinin talebini kabul ederek dosya masrafı adı altında alınan paranın tüketiciye iade etmesinde herhangi bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Bu durumda tüketicinin hakem heyeti kararını icra takibine koyarak takip yapmasında da hukuka aykırı bir yönün bulunmadığından davanın reddine karar vermek gerekmiştir.

Hüküm: Yukarıda açıklanıldığı üzere;

1- Davanın REDDİNE,

2- Harç alınmasına yer olmadığına,

3- Yapılan masrafın davacı üzerinde bırakılmasına,

Dair, davacı vekili ile davalının yüzüne karşı kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde Yargıtay yolu açık olmak üzere verilen karar açıkça okunup anlatıldı.10.06.2010
Old 03-02-2012, 16:28   #878
tiryakim

 
Varsayılan 'Referandum sonrası yargıya sistematik saldırı yapılıyor'

CHP'nin Adalet Bakanı Sadullah Ergin hakkında verdiği gensoru önergesinin gündeme alınması TBMM Genel Kurulu'nda reddedildi.

Görüşmelerde muhalefetin eleştirilerine cevap veren Ergin, yargının birikmiş ve kronikleşmiş sorunları olduğunu söyledi. Ardından bugüne kadar hükümet olarak yaptıkları reformları anlattı. Yüksek mahkemelerin hakim ve savcı sayısında yüzde 34, mahkeme sayısında ise yüzde 21 artış olduğunu belirten Ergin, "Bugün bir eşiğe gelindi. İlk defa Yargıtay'daki stoklar erimeye başladı. Hep makul sürede yargılama yapılamıyor diye şikâyet ediliyordu. Şimdi bu şikâyeti ortadan kaldıracak çalışmalar yapıldı. İki yıl sonra 12-14 ayda davalar sonuçlanacak ve bu da Türk yargısı adına bir devrimdir, bir reformdur." diye konuştu.


'12 Eylül anayasa değişikliği referandumuyla birlikte oluşan atmosferde Türk yargısına karşı sistematik bir dezenformasyon ve saldırı yapıldığını' da vurgulayan Adalet Bakanı, "Problemleri kabul ediyoruz ve çözmek için gerekli adımları atıyoruz ama bir de olmayan şeyler varmış gibi sunularak Türk yargısı üzerinde istifham oluşturulmaya çalışılıyor." ifadelerini kullandı. Önündeki dosyalarda sayısız yargıya müdahale örnekleri olduğunu, konuşursa birçok kimsenin mahcup olacağını anlattı. CHP'lilerin sataşmalarına karşılık da, "Bu da tek parti anlayışının demokrasi anlayışı olsa gerek." tepkisini gösterdi. CHP'nin tüzük kurultayı tartışmasına atıf yaparak, "Bizden adalet beklerken siz kendi çatınız altında, CHP genel merkezi içinde önce şu adaleti sağlayın." çağrısında bulundu. Bunun üzerine CHP'li Akif Hamzaçebi, Ergin'e, "Siz CHP'yi eleştireceğinize Deniz Feneri'ne bakın." diye seslendi.
Old 03-02-2012, 16:29   #879
tiryakim

 
Varsayılan Savcı Berk'e inceleme

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) 3’üncü Dairesi, şike savcısı Mehmet Berk hakkında Şike iddianamesinde dava dışı telefon kayıtlarının imha edilmediği iddiasıyla inceleme yapılmasına vize verdi.

HSYK, pop şarkıcısı Demet Akalın ve Ak Parti Milletvekili Hakan Şükür’le ilgili 3’üncü kişilerin yaptığı hakaret içeren dava dışı telefon kayıtlarının silinmeyip şike iddianamesi ek klasörlerine konulduğunun basına yansımasını ihbar kabul etti ve geçen hafta Berk için resen inceleme yapılmasına izni verdi.

Şarkıcı Akalın, şike davası klasörlerinde yer alan bir telefon kaydında kendisine çirkin ifadeler kullanan teknik direktör Bülent Uygun ve Eskişehirspor Kulüp Başkanı Halil Ünal hakkında Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunarak, hakaretten dava açılmasını istedi. Milletvekili Şükür de şike davası sanıkları TFF Başkanvekili Göksel Gümüşdağ, TFF eski Başkanı Mahmut Özgener’in yanı sıra Aziz Yıldırım’ın kardeşi Ali Yıldırım’dan şikayetçi olup, suç duyurusu yapmıştı.

HSYK, bu haberlerin basına yansıması ve Hürriyet Yazarı Mehmet Yılmaz’ın, “HSYK bu konuda ne yapacak acaba” başlıklı 25 Ocak tarihli yazısını ihbar kabul etti. Geçen hafta resen inceleme izni veren HSYK, şike davası ek klasörlerindeki bu telefon kayıtlarının dava dışı olup olmadığının, imha edilmesinin gerekip gerekmediğinin incelenmesini istedi. Müfettişler bu konuda araştırma yapacaklar. İnceleme sonrasında, Savcı Berk’e “görevi ihmalden” soruşturma izni verilip verilmesine de yine HSYK karar verecek.

HSYK’nın, bu konuda vereceği olası bir soruşturma izni ve sonrasındaki yaptırım kararı Ergenekon davası sürecinde sık sık gündeme gelen dava dışı telefon kayıtlarının dosyaya konulmasıyla ilgili nasıl işlem yapılması gerektiği tartışmasını da noktalayacak. Savcı Berk’le ilgili inceleme bu yüzden de kritik önem taşıyor.
Old 03-02-2012, 16:30   #880
tiryakim

 
Varsayılan On line Tapu Satışı-işlemleri 81 ilde martta uygulamaya geçecek

Tapu Kadastro Bilgi Sistemi (TAKBİS) mart ayı başından itibaren 81 ilde uygulanacak. Böylece vatandaş Türkiye’nin neresinde olursa olsun, uzak bir yerdeki gayrimenkulünün satışını, kendisine en yakın tapu müdürlüğünde yapabilecek. Ayrıca gayrimenkul almayı düşünen bir kişi, taşınmazın özelliklerini sistemden öğrenebilecek. Arsanın veya binanın yüzölçümü üzerinde taşınmazı etkileyen şerh olup olmadığını görebilecek.

Tapuda elektronik ortamda on-line devir işleminin pilot olarak uygulamasının ardından sistem Türkiye geneline yayılıyor. Geçen yıl devreye sokulan Tapu Kadastro Bilgi Sistemi (TAKBİS), mart ayı başından itibaren 81 ilde uygulanacak. Vatandaş Türkiye’nin neresinde olursa olsun, uzak bir yerdeki gayrimenkulünün satışını, kendisine en yakın tapu müdürlüğünde yapabilecek. Örneğin İstanbul’daki bir kişi, Van’daki tarlasını satmak için Van’a gitmek zorunda kalmayacak. Aynı şekilde Muğla’dan yazlık alan Doğu Anadolu veya Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki illerde oturan bir kişi, bu şehre gitmeden işlemini bilgisayar ortamında yapabilecek.

Bugün itibarıyla 957 tapu müdürlüğünün 720′sinde sistem on-line olarak hizmet veriyor. Sistem sayesinde, bir kişi adına kayıtlı bütün taşınmazların envanteri kolayca çıkarılabilecek ve takibi de yapılacak. Mal varlığı araştırmalarında da daha çabuk takip ve sorgulama imkânı sunuluyor. Gayrimenkul almayı düşünen bir kişi, taşınmazın özelliklerini sistemden öğrenebilecek. Arsanın veya binanın yüzölçümü, yaşı, cinsi, üzerinde taşınmazı etkileyen şerh olup olmadığını görebilecek. Bir parsel ile ilgili bütün veriyi sistemden öğrenerek aldığı bilgiler ışığında gayrimenkulü satın alıp almayacağına karar verecek.

Tapu tüzüğünde yapılacak değişiklikle ilgili bir grup gazeteciye değerlendirmede bulunan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, diğer bakanlıkların görüşünü beklediklerini belirterek, görüşler geldikten sonra düzenlemeye son halinin verileceğini bildirdi. Mevcut durumda, kamu kurum ve kuruluşları ile mahkemelerin, cumhuriyet savcılıkları, icra ve iflas müdürlüklerinin görevleriyle ilgili taşınmaz verileri Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nden istediğini aktaran Bayraktar, “Yeni tüzük yürürlüğe girince TAKBİS sistemine erişim hakkına sahip kuruluşlar, taşınmaz ile ilgili verileri sistem üzerinden doğrudan alabilecek. Artık mahkemeler, bir kişinin üzerine tapu olup olmadığını anlamak için haftalarca beklemek zorunda kalmayacak.” dedi. Bayraktar’ın verdiği bilgilere göre, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile taşınmaza ilişkin konularda faaliyet gösteren gerçek ve tüzel kişiler kendi işleriyle sınırlı olmak üzere, düzenlenecek protokol kapsamında gerekli verilere erişebilecek.

TAKBİS üzerinden sorgulama yapılabilmesi için, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü tarafından belirlenecek sözleşmenin imzalanması gerekiyor. Bu sözleşmede, erişimin türü ve şekli, erişim kontrolü, verilerin kullanım amacı ile üçüncü kişilere kullandırılmasına ilişkin sınırlamaları ve amacı dışında kullanımın sonuçları düzenlenecek. Verilere erişim hakkının kötüye kullanılması halinde, özel kanun hükümleri saklı kalmak üzere, sisteme erişim durdurulabilecek.

TAKBİS verilerine erişime ilişkin döner sermaye katılma payını ve bunun istisnalarını belirlemeye Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü yetkili olacak. Öte yandan Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün stratejik planına uygun olarak, tapuda kalite yönetimi yaygınlaştırılıyor. 22 bölge müdürlüğü ve her birine bağlı 10′ar müdürlükte toplamda 242 müdürlük “ISO-9001 KALİTE YÖNETİM SİSTEMİ BELGESİ” almaya hak kazandı. 2012 yılı içerisinde 220 müdürlükte daha bu belgenin alınması planlanıyor. Bu kapsamda bin 86 kalite temsilcisi, uzmanlar tarafından sıkı bir eğitime tabi tutuluyor.
Old 10-02-2012, 09:59   #881
Av.Barış

 
Varsayılan

Hâkim ve savcılar silahlanmak istiyor

"Öneri mükemmel, silah gözdağı aracıdır!"

Doğubayazıt Savcısı Hakan Kılıç’ın uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirmesi, hâkim ve savcıları harekete geçirdi. Konya Seydişehir Hâkimi Feyzullah Avcı, hâkim ve savcıların kendilerini koruyabilmeleri için devlet tarafından silah verilmesi gerektiğini söyledi. Hâkim ve savcıların kullandığı adalet.org sitesinde Avcı’nın önerisine destek geldi.

Suat Türkay (Tokat Hâkimi): Silahlı olduğunuzu bilen biri öldürme düşüncesini birkaç kez gözden geçirmek zorunda kalabilir. Mehmet Alçay (Malatya Hâkimi): Öneri mükemmel. Silah gözdağı aracıdır.
Mahmut Kıra (Aydın Bozdoğan Hâkimi): Hâkim ve savcı en rahat silah alabilen kamu görevlileri arasındadır. Takriben 5 gün sürmeyecek bir süreçten bahsediyorum.
Old 14-02-2012, 10:42   #883
YILDIZ HUKUK

 
Varsayılan

Alıntı:
Yazan Av. Engin EKİCİ
http://gundem.milliyet.com.tr/o-haki...16/default.htm

aslında yapılacak çok yorum var ama ............
Old 15-02-2012, 18:43   #884
tiryakim

 
Varsayılan HSYK'dan savcılara ince ayar!

MİT yöneticilerinin ifadesini almak isteyen Sarıkaya için inceleme başlatan HSYK, savcılara "Başka erkin alanına girme" mesajı da verdi.

Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya’nın MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da aralarında bulunduğu 5 MİT mensubunu ‘şüpheli’ sıfatıyla ifadeye çağırmasıyla başlayan süreç, Sarıkaya ve soruşturmayı birlikte yürüttüğü polislerin aleyhine ilerliyor. Yürütmenin, İçişleri Bakanlığı aracılığıyla İstanbul Terörle Mücadele ve istihbarat polislerine yönelik görevden alma uygulamasının benzeri Savcı Sarıkaya için de yaşanıyor. Nitekim, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca dosyadan el çektirilen Sarıkaya için dün de Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) re’sen inceleme başlattı. İlk bulgular doğrultusunda, ‘Soruşturmanın gizliliğini ihlal’ ve ‘Başsavcılığın bilgilendirilmemesi’ suçlamalarıyla inceleme yapmak isteyen HSYK, Adalet Bakanı’na teklifte bulunmayı kararlaştırdı.

‘Gizliliği ihlal’ soruları
Bakanın onayının ardından müfettiş görevlendirilecek. Eski ve yeni MİT yöneticileriyle ilgili ifade daveti ve iddiaların basına sızmasıyla ilgili detayları inceleyecek olan HSYK muhtemelen şu başlıklar üzerinde duracak:
* Gazetecilerle soruşturmacıların görüşme ve haberin basına yansıma saati
* Başsavcı ve Başsavcı Vekili’nin konu hakkında bilgi sahibi olduğu gün ve saat
* MİT’çilere ifade çağrısının yapıldığı saat
* Bir gün sonra soruşturmayla ilgili belgelerin fotokopilerinin MİT’in operasyonel kapasitesine ciddi zarar verebilecek şekilde medyaya yansıması
* Sonrasında MİT’çilerle ilgili çıkan yakalama kararı ve ev araması iddiaları ve İlgisiz gibi görünse de Adana’da eski bir MİT görevlisinin gözaltına alındığı operasyonla ilgili bilgilerin basına yansıma şekli ve zamanlaması

HSYK gerçeği arıyor
Bu soruların yanıtları doğrultusunda soruşturma süreci başlayabilir. Ancak, Sarıkaya ile ilgili süreç devam ederken, kurumlar arasında son yaşanan krizin bir daha yaşanmaması için yargı camiası da kendi içinde değerlendirme yapabilir. Nitekim, HSYK yöneticileri, son günlerde yargı mensuplarıyla çok sık biraraya geliyor. HSYK en son, iki gün önce yargı mensuplarıyla bir araya gelerek önemli mesajlar verdi.
Bu mesajların başında “Yargı bağımsızlığı yargı mensuplarının kararlarını hiçbir etki altında kalmadan vermesidir. Yargı mensubunun aklına geleni yapabilmesi yargı bağımsızlığı değildir” görüşü var. Bir başka başlık ise ‘güçler ayrılığı ilkesi’. Burada da temel sorular şunlar: “Başka erklerin kendi alanına girmesine şiddetle karşı çıkan yargının başka erklerin alanına girip, o alanlarda politika dikte etme, başka erklerin attığı adımlarla ilgili yerindelik denetimi yapma çabası doğru mu?”
Bir de “MİT’in yöneticileriyle, elemanlarıyla devlet aleyhine faaliyet içinde olduğu” görüşünün MİT Müsteşarı’nı ifadeye çağırma ihtiyacı duyulacak kadar benimsenmesi meselesi var. Bu noktada yargı otoritesinin mensuplarına sorduğu soru “Yargı devletin tek koruyucusu mu” oluyor.
HSYK yönetiminin samimi sorgulamaları karşısında, yargı tabanından farklı sinyaller geliyor. HSYK’ya ulaşan çok sayıda elektronik mesajda, adalet.org sitesinde, yargı mensuplarının ortak görüşü, HSYK’nın Savcı Sarıkaya ile dayanışma içinde olması. Yargı mensupları içinde farklı düşünenler olmakla beraber, seslerini duyurmaktan çekinmeyen çok sayıda yargı mensubu, yürütmenin yargıyı denetimine almak istediği görüşünde ve HSYK’nın Savcı Sarıkaya’yı cezalandırmasının bu amaca hizmet edeceğini düşünüyor.


Kanun değil niyet belirleyici
Dün uzun zamandır kameraların karşısına geçmeyen 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i ziyaret ettim. Aydın Menderes’in cenaze törenine katılmadığı için sağlığı ile ilgili rivayetler vardı. Demirel’in sağlığı gayet iyi. Kendisiyle uzun bir sohbetimiz oldu Arada, MİT-hükümet ve yargı-polis arasında yaşanan krizi sordum. Çok polemiğe girmek istemedi. Ancak şu sözlerini aktarmadan edemeyeceğim: “Milletvekilleri cezaevinde. Yasal bir düzenlemeyle o sorunun çözümü mümkündü. Ancak yapmadılar. Genelkurmay Başkanı için de bir şey yapmadılar. Oysa şimdi MİT Müsteşarı ile ilgili sorunu yasal düzenlemeyle çözüyorlar. Demek ki, burada kanun değil hükümetin niyeti belirleyici...”(Radikal)
Old 16-02-2012, 08:02   #885
Av.Barış

 
Varsayılan

Engin Çeber'in değeri ne?

Cezaevinde gördüğü işkence nedeniyle hayatını kaybeden Engin Çeber'in değerini bilirkişi belirledi

Gözaltına alındıktan sonra götürüldüğü Metris Cezaevi’nde gördüğü işkence nedeniyle 10 Ekim 2008’de yaşamını yitiren Engin Çeber’in babası Ali Tekin, annesi Kamile Tekin ve kız kardeşi Şerife Çeber, İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nde İçişleri ile Adalet bakanlıkları aleyhine “destekten yoksun kalma tazminatı” davası açtı.

Aile, toplam750 bin TL maddi ve manevi tazminat talep etti. Mahkemenin görevlendirdiği bilirkişi, tazminat talebiyle ilgili raporunu tamamladı. Adalet Bakanlığı’nın “Çeber’in desteğinden yoksun kalmaları söz konusu değil, tazminat talebi zenginleşme sebebi olmamalı”, İçişleri Bakanlığı’nın da “Dava reddedilmelidir” yönündeki görüşünün yer aldığı raporda, iki bakanlığın “tam kusurlu” kabul edilmesi halinde anne Kamile Tekin için 19 bin 359 TL, baba Ali Tekin için ise 16 bin 911 TL olmak üzere, toplam 36 bin 270 TL maddi tazminat ödenmesi gerektiği kaydedildi. Son karar mahkemenin.

BİLİRKİŞİNİN TAZMİNAT HESAPLAMA YÖNTEMİ
Nüfus Kayıt Tablosu'na göre Çeber, öldüğünde 29 yaşında. Yaşam Tablosu'na göre kalan ömrü 38,32. Yani yaklaşık 38 yıl. Muhtemel yaşam süresi olarak 38 yıl eklendiğinde Çeber'in ortalama ömrü 67. Ancak devlet memurları için emeklilik yaş haddi 65 olarak belirlenmiş, Yargıtay ise aktif çalışma hayatının 60 yaşına kadar süreceğini kabul ediyor. Bu durumda Çeber'in aktif yaşam süresi 60-29 yani 31 yıl. Ölenin bekar olması ileride evlenerek iki çocuk sahibi olacağı varsayımı göz önünde tutulmalıdır.Engin Çeber'in olay tarihinde işsiz olduğu için aylık gelirinin 457 lira olarak hesaplandığı raporda kazancın ileriki yıllarda yüzde10 artırabileceği belirtildi. Çeber'in ölmemesi halinde şu anki yaşları gözönüne alındığında babasına 17, annesine de 20 yıl destek olabileceği de kaydedildi.
Old 16-02-2012, 19:37   #886
tiryakim

 
Olumlu Yargıtay'dan önemli emsal karar

Yargıtay 13. Ceza Dairesi yerel mahkemenin reddettiği iddianameye yapılan itirazı haksız buldu. Gerekçede “Savcılar lekelenmeme hakkına dikkat etmeli, soruşturma uzun, dava kısa sürmeli” vurgusu yapıldı.

Yeni kurulan Yargıtay 13.Ceza Dairesi, Türkiye’deki uzun yargılamaları yakından ilgilendiren ve şüphelilerin haklarının korunmasına yönelik önemli bir karar verdi. Yargıtay 13.Ceza Dairesi, savcılara “Soruşturma uzun sürebilir. Ancak, kovuşturma evresinde yeni bir delil toplanmasına gerek kalmadan bir iki celsede yargılama bitirilmeli” uyarısı yaptı. Yargıtay, bütün deliller toplanmadan iddianame hazırlanmamasını isterken, özellikle beraat alacağı düşünülen kişiler hakkında filtre uygulanmasını istedi.

Mahkeme dosyayı kabul etmedi

Yargıtay 13.Ceza Dairesi, uzun yargılama ve soruşturmalarda yaşanan sıkıntıları pratikte gidermeyi öngören önemli bir karar aldı. Dairenin 2 Şubat 2012’de oybirliği ile aldığı kararda, yerel mahkemelerin şüphelilere isnat edilen suçun oluşumu hakkında şüpheye yer bırakmayacak deliller toplanmadan hazırlanan iddianameleri kabul etmemeleri istendi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılğı’nca R.K isimli vatandaş hakkında yürütülen ‘nitelikli dolandırıcılık ve muhafaza altına alınmış eşya hırsızlığı’ndan soruşturma başlattı. Soruşturmasın tamamlayan Savcılık 19 Ekim 2010’da iddianamesini Ankara 11.Asliye Ceza Mahkemesi’ne sundu. Mahkeme, eksik soruşturma yapıldığı ve şüphelinin ifadesi alınmadığnı belirterek iddianameyi iade etti. Savcılığın itiraz ettiği Ankara 8.Ağır Ceza Mahkemesi de “değişik iş” kararıyla başvuruyu reddetti. Bunun üzerine Adalet Bakanlığı karara Yargıtay nezdinde itiraz etti.

Lekelenmeme hakkına dikkat

Dosyayı inceleyen Yargıtay 13. Ceza Dairesi de mankeme kararını eyiren buldu. Yargıtay kararında yeni ceza mevzuatına “iddianamenin iadesi” kurumu getirildiğini hatırlatarak, “Soruşturma uzun sürebilir. Ancak, kovuşturma evresinin yeni bir delil toplanmasına gerek kalmadan ve bir iki celsede yargılamanın bitirilmesi hedeflenmiştir” dedi. Yargıtay, kişilerin “lekelenmeme hakkı” gözetilerek suçun oluşumu hakkında şüpheye yer bırakmayacak deliller toplanmadan iddianame hazırlanmamasını istedi. Yargıtay, “Cumhuriyet savcıları makul sürede bütün delilleri toplamalı, sadece mahkumiyetle sonuçlanacağını değerlendirdikleri hususları dava konusu yapmalı, yani bir nevi filtre görevi yapmalıdır” dedi.

Savcıların görevi filtreleme

Yargıtay, soruşturmalar sırasında Cumhuriyet savcılarının “bir nevi filtre görevi yapmaları” gerektiğinin altını çizdi. Yargıtay, bu prensiplerin hayata geçirilmesi için CMK’da değişiklikler yapıldığını ve savcılara sanıkların lehine olan delilleri toplama, şüphelinin haklarını koruma yükümlülüğü getirildiğini hatırlattı. Ret kararının gerekçesinde ‘suçun sübutuna etki edeceği muhakkak olan bir delil toplanmadan’ hazırlanan iddianamenin iade edilmesi gerekir” denildi.

2 milyon soruşturma davaya dönüşmedi

Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre 2010 yılında Cumhuriyet Başsavcılıklarınca 5 milyon 496 bin 895 soruşturma açıldı. Bunların yüzde 36’sına denk gelen 1 milyon 996 bin 690 dosya hakkında “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verildi. Soruşturma dosyalarının ancak yüzde 52’sine denk gelen 2 milyon 881 bin 643’ü hakkında kamu davası açıldı. Geriye kalan yaklaşık yüzde 12 hakkında ise “yetkisizlik, görevsizlik, birleştirme, başka büroya gönderme” gibi kararlar alındı.
Old 18-02-2012, 18:23   #887
tiryakim

 
Varsayılan Yargıtay, hız kazandı!

Yargıtay'a 2011 yılında toplam yeni 804 bin 380 dosya geldiği ve karara bağlanan dosya sayısının ise 786 bin 468 olduğu açıklandı. Yargıtay'da son dönemde ilk kez gelen dosya sayısına yakın bir dosya karara bağlanırken, halen 554 bin 226 dosya karar için bekliyor.

Alınan bilgiye göre, 2011 yılında, Yargıtay'da 2010 yılından devredilen 536 bin 314 dosya ile birlikte yeni gelen 804 bin 380 dosya olmak üzere 1 milyon 240 bin 694 dosyadan 786 bin 468 dosya karara bağlandı. 2012 yılına 554 bin 226 dosyayı devreden Yargıtay'da ilk kez, 1 yılda gelen dosyaya yakın bir dosyayı karara bağladı. Son 5 yılda en fazla dosya 2011 yılında karara bağlanırken, Yargıtay'da 2011 yılında günlük ortalama 2 bin 154 dosya karara bağlanmış oldu.
Yargıtay istatistiklerine göre; 2010 yılında geçen yıldan 453 bin 855 devir ve yeni gelen 644 bin 630 dosya ile birlikte toplam 1 milyon 98 bin 485 dosyadan 562 bin 171 dosya karara bağlandı.

2009 yılında geçen yıldan 362 bin 703 devir ve yeni gelen 644 bin 320 dosya ile birlikte 1 milyon 7 bin 23 dosyadan 553 bin 168 dosyaya karara bağlandı.

2008 yılında geçen yıldan 290 bin 271 devir ve yeni gelen 595 bin 917 dosya ile birlikte toplam 886 bin 188 dosyadan 523 bin 484 dosya karara bağlandı.

2007 yılında geçen yıldan 217 bin 704 devir ve yeni gelen 528 bin 107 dosya ile birlikte toplam 745 bin 811 dosyadan 455 bin 540 dosya karara bağlandı.

Yargıtay'da dosyaların bir sonraki yıla devrinde 2008 yılından itibaren önemli bir artış gözlenirken, yeni gelen dosya sayısında da bir önceki yıllara göre de bir artış olduğu görülüyor.
Old 18-02-2012, 18:24   #888
tiryakim

 
Varsayılan Adalet Bakanlığı, Hacizli motorlu araçların garaj ücreti tarifesine yüzde 10 zam

Adalet Bakanlığı, icra dairelerince haczedilen motorlu araçların günlük depo ücretlerine yaklaşık yüzde 10 zam yaptı. ”Adalet Bakanlığına Ait Depo ve Garajlarda Muhafaza Edilen Mahcuz Mallar İçin Alınacak Ücret Tarifesi Hakkında Tebliğ”de yapılan değişiklik Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı.

Ücret tarifesi ise “İş makinelerinden 8,80 TL, otobüs ve kamyonlardan 6,30 TL, minibüs, midibüs ve kamyonetlerden 4,60 TL, diğer binek ve yük vasıtalarından 3,40 TL” olarak belirlendi. Altı aydan sonraki muhafaza süresi için motorlu araçlardan alınacak günlük ücretler yarı oranında artırılacak. Ücret hesaplamasında muhafazanın bittiği gün dikkate alınmayacak.

İcra dairelerince haczedilen ve Adalet Bakanlığının depo ve garajlarında muhafaza edilen hacizli mallar için alınacak ücrette tebliğ hükümleri uygulanacak.
Değişikliğe göre, Adalet Bakanlığının depo ve garajlarındaki hacizli malın muhafaza ücreti, o malın satışa esas alınacak değeri üzerinden günlük binde bir olarak hesap edilecek.
Yapılacak hesaplamalarda hacizli malın hacmi 2 metre küpün üzerinde ise belirlenecek ücretlere binde bir oranında ilave yapılabilecek.
Yaklaşık yüzde 10 oranında zam yapılan hacizli motorlu araçlardan günlük olarak alınacak ücret tarifesi ise “İş makinelerinden 8,80 TL, otobüs ve kamyonlardan 6,30 TL, minibüs, midibüs ve kamyonetlerden 4,60 TL, diğer binek ve yük vasıtalarından 3,40 TL” olarak belirlendi.
Altı aydan sonraki muhafaza süresi için motorlu araçlardan alınacak günlük ücretler yarı oranında artırılacak. Ücret hesaplamasında muhafazanın bittiği gün dikkate alınmayacak.
Hacizli malların haciz süresi için hesap edilecek ücret, satışa esas alınacak değerinin yüzde 30’unu geçemeyecek. Muhafaza ücreti, icra dairesince alacaklıdan peşin alınan avanstan karşılanacak ve tahsil edilen para en geç 15 gün içinde Maliye veznesine ilgili icra dairesince yatırılacak.

Av. Cengiz ŞAHİN

18 Şubat 2012 CUMARTESİ Resmî Gazete
Sayı : 28208

TEBLİĞ

Adalet Bakanlığından:

ADALET BAKANLIĞINA AİT DEPO VE GARAJLARDA MUHAFAZA

EDİLEN MAHCUZ MALLAR İÇİN ALINACAK ÜCRET

TARİFESİ HAKKINDA TEBLİĞ

Amaç ve kapsam

MADDE 1 – (1) İcra dairelerince haczedilen ve Adalet Bakanlığının depo ve garajlarında muhafaza edilen mahcuz mallar için alınacak ücret hususunda bu Tebliğ hükümleri uygulanır.

(2) Adalet Bakanlığı veya Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfınca mahcuz malların muhafazası için depo ve garajlar açılıncaya kadar, özel depo ve garajlarda da bu Tebliğ hükümleri uygulanır.

Dayanak

MADDE 2 – (1) Bu Tebliğ; 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanununun 88 inci maddesinin dördüncü fıkrası, geçici 4 üncü maddesi ile 13/7/1987 tarihli ve 19516 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Mahcuz Malların Muhafaza Edileceği Adalet Bakanlığı Depo ve Garajlarının Çalıştırılmasına Dair Yönetmeliğin 28 inci maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.

Muhafaza ücretinin hesabı

MADDE 3 – (1) Adalet Bakanlığının depo ve garajlarındaki mahcuz malın muhafaza ücreti, o malın satışa esas alınacak değeri üzerinden günlük binde bir olarak hesap edilir. Ancak yapılacak hesaplamalarda mahcuz malın hacmi iki metre küpün üzerinde ise belirlenecek ücretlere binde bir oranında ilave yapılabilir.

(2) Bu yerlerde muhafaza edilen mahcuz motorlu araçlar için maktu olarak;

a) İş makinelerinden 8,80 TL,

b) Otobüs ve kamyonlardan 6,30 TL,

c) Minibüs, midibüs ve kamyonetlerden 4,60 TL,

ç) Diğer binek ve yük vasıtalarından 3,40 TL,

günlük ücret alınır.

(3) Ancak, altı aydan sonraki muhafaza süresi için bu ücretler 1/2 oranında uygulanır.

(4) Ücretin hesabında muhafazanın hitam bulduğu gün nazara alınmaz.

Muhafaza ücretinin azami haddi

MADDE 4 – (1) Muhafaza müddeti hitamında 3 üncü madde uyarınca hesap edilecek ücret, mahcuz malın satışa esas alınacak değerinin yüzde otuzunu geçemez. Ancak mahcuz malın takdir edilen değeri altıbinikiyüz liranın üzerinde ise altıbinikiyüz liranın üzerindeki meblağ için hesap edilecek ücret, aşan miktarın yüzde onbeşini geçemez.

Muhafaza ücretinin alınması

MADDE 5 – (1) Muhafaza ücreti ilgili icra dairesince muhafaza hitamında bu Tebliğe göre hesap edilip bu hususta alacaklıdan peşin alınan avanstan karşılanır ve bu suretle tahsil edilen ücret en geç onbeş gün içinde Maliye veznesine ilgili icra dairesince yatırılır ve keyfiyet depo ve garaj memurluğuna yazı ile bildirilir.

Yürürlük

MADDE 6 – (1) Bu Tebliğ 24/2/2012 tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 7 – (1) Bu Tebliğ hükümlerini Adalet Bakanı yürütür.
Old 18-02-2012, 18:45   #889
tiryakim

 
Olumlu Kanun Tasarısı Hakkında Değerlendirme Çalışması

YARGI HİZMETLERİNİN ETKİNLEŞTİRİLMESİ AMACIYLA BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI VE BASIN YAYIN YOLUYLA İŞLENEN SUÇLARA İLİŞKİN DAVA VE CEZALARIN ERTELENMESİ HAKKINDA KANUN TASARISI’NIN GENEL VE HER BİR MADDE TEMELİNDE AYRI AYRI DEĞERLENDİRİLMESİ

Link Aşağıdadır...

TBB ' NİN YARGI REFORMU HAKKINDAKİ DEĞERLENDİRME ÇALIŞMASINA LİNKE TIKLAYARAK ULAŞABİLİR VE ÇIKAN SAYFADA TBB ' NİN ÇALIŞMASINA PDF VE WORD FORMATINADA BİLGİSAYARINIZA KAYIT EDEBİLİRSİNİZ...
Old 19-02-2012, 22:36   #890
tiryakim

 
Varsayılan MİT Kanunu'ndaki değişiklik Resmi Gazete'de

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) mensupları veya bazı kamu görevlileri hakkındaki ceza soruşturmalarında başbakan izni şartını yeniden düzenleyen Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Resmi Gazete'de yayımlandı.

Yasaya göre MİT mensupları veya başbakan tarafından belirli bir görevi yerine getirmek üzere kamu görevlileri arasından görevlendirilenler hakkında, görevin niteliğinden doğan veya görev sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı soruşturma yapılması başbakanın iznine bağlı olacak.

Bu kişiler hakkında özel yetkili mahkemelerin görev alanlarına giren suçları işledikleri iddiasıyla soruşturma yapılmasında da başbakanın izni aranacak.

Yasanın yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla devam eden soruşturma ve kovuşturmalarda da başbakanın iznine bağlı olma hükmü uygulanacak.

18 Şubat 2012 CUMARTESİ
Resmî Gazete
Sayı : 28208

KANUN

DEVLET İSTİHBARAT HİZMETLERİ VE MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI
KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN
Kanun No. 6278 Kabul Tarihi: 17/2/2012
MADDE 1 – 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26 ncı maddesi başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Soruşturma izni
MADDE 26 – MİT mensuplarının veya belirli bir görevi ifa etmek üzere kamu görevlileri arasından Başbakan tarafından görevlendirilenlerin; görevlerini yerine getirirken, görevin niteliğinden doğan veya görevin ifası sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı ya da 5271 sayılı Kanunun 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçları işledikleri iddiasıyla haklarında soruşturma yapılması Başbakanın iznine bağlıdır.”
MADDE 2 – 2937 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 4 – Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla hâlen devam eden soruşturma ve kovuşturmalar hakkında da 26 ncı madde hükümleri uygulanır.”
MADDE 3 – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 4 – Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
Old 20-02-2012, 17:43   #891
Av.Ömer Güntay

 
Varsayılan

YARGITAY BÜYÜK GENEL KURULU HUKUK VE CEZA DAİRELERİNİN İŞBÖLÜMÜNÜ YAPTI


Yargıtay Büyük Genel Kurulu, 9 Şubat 2012 Perşembe günü saat 9.15’de Birinci Başkan A. Nazım Kaynak Başkanlığında 305 üyenin katılımıyla Konferans Salonunda toplandı.

Toplantıda, 14.02.2011 tarih ve 27846 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 09.02.2011 gün ve 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 8. maddesi ile 2797 sayılı Yargıtay Yasası’nın 14. maddesinde yapılan değişiklik uyarınca; Yargıtay Başkanlar Kurulunun 26.01.2012 tarih, 1 sayılı kararı ile hazırlanan Yargıtay İşbölümü karar tasarısı görüşülerek karara bağlandı.

Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun kara bağladığı Hukuk ve Ceza Dairelerinin iş bölümü, ortak hükümler ve dairelerini görevleri 18 Şubat 2012 tarih ve 28208 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.

http://www.istanbulbarosu.org.tr/ima...r/18022012.pdf
Old 20-02-2012, 21:01   #892
tiryakim

 
Varsayılan Rekor Kırıldı Avukat Sayısı 74 bini aştı

HER YIL HUKUK FAKÜLTELERİNDEN ALTI BİN (2012 YILI) MEZUN OLDUKÇA,
MEVCUT (74.492) SAYIYA RAZI OMAK GEREK.
Türkiye’de Avukat Sayısı 31.12.2011 tarihi itibariyle 74.492 oldu.

Türkiye’de Barolar Birliği’ne kayıtlı avukat sayısı 31.12.2011 tarihi itibariyle 74.492′ye ulaştı. 2007 yılı sonunda bu sayının 60.710 olduğunu göz önüne aldığımızda, 4 yılda avukat sayısının 13.782 kişi artış gösterdiği ortaya çıkıyor. Bu artışın neredeyse yarıya yakını İstanbul Barosu’nda gerçekleşmiş. Dört yılın sonunda artış: 5.547 kişi! Bu da ülke genelindeki artışın yalnızca %40′ının İstanbul Barosu’nda olduğunu gösteriyor. İstanbul Barosu’nun dünyanın en büyük barosu olması boşuna değil.

Ülke genelindeki hukuk fakültesi sayısı sürekli artış halinde iken ve her yıl yaklaşık 4.000 civarında yeni avukat mesleğe katılırken, avukatlık sınavı tartışmaları da beraberinde gündemde kendine yer buluyor. Barolar Birliği’nin 2001 yılından bu yana açıkladığı rakamlar, avukat sayısının artışına da ışık tutuyor. 2011 yılında 44.000 olan avukat sayısı, 10 yıllık süre içinde %68 gibi bir artış hızıyla 74 bine yükseliyor.

Barolar Birliği’nin istatistiklerine göre en çok artış hızı kadın avukat sayısında yaşanıyor. 2002 yılından bu yana erkek avukat sayısı %43′lük bir oranla artmış iken; kadın avukatlar %102′lik bir artışla 28.115′e yükseliyor ve böylece toplam avukat sayısının %40′ını temsil ediyor.

Türkiye Barolar Birliği’nin illere göre hazırladığı avukat sayıları ise şöyle:

TÜM BAROLARDAKİ AVUKAT SAYILARI (31 Aralık 2011 itibariyle)

BARO ADI ERKEK KADIN TOPLAM
ADANA BAROSU 1.076 602 1.678
ADIYAMAN BAROSU 160 36 196
AFYONKARAHİSAR BAROSU 233 78 311
AĞRI BAROSU 65 16 81
AMASYA BAROSU 113 33 146
ANKARA BAROSU 6.199 4.423 10.622
ANTALYA BAROSU 1.614 985 2.599
ARTVİN BAROSU 43 29 72
AYDIN BAROSU 526 306 832
BALIKESİR BAROSU 527 250 777
BİLECİK BAROSU 49 23 72
BİNGÖL BAROSU 58 18 76
BİTLİS BAROSU 37 10 47
BOLU BAROSU 87 45 132
BURDUR BAROSU 104 44 148
BURSA BAROSU 1.306 664 1.970
ÇANAKKALE BAROSU 202 98 300
ÇANKIRI BAROSU 41 24 65
ÇORUM BAROSU 199 75 274
DENİZLİ BAROSU 548 234 782
DİYARBAKIR BAROSU 534 184 718
EDİRNE BAROSU 191 73 264
ELAZIĞ BAROSU 244 54 298
ERZİNCAN BAROSU 58 33 91
ERZURUM BAROSU 217 64 281
ESKİŞEHİR BAROSU 408 250 658
GAZİANTEP BAROSU 730 218 948
GİRESUN BAROSU 141 67 208
GÜMÜŞHANE BAROSU 32 9 41
HAKKARİ BAROSU 57 4 61
HATAY BAROSU 565 202 767
ISPARTA BAROSU 177 74 251
MERSİN BAROSU 892 431 1.323
İSTANBUL BAROSU 16.309 11.958 28.267
İZMİR BAROSU 3.461 2.619 6.080
KARS BAROSU 83 29 112
KASTAMONU BAROSU 108 46 154
KAYSERİ BAROSU 651 274 925
KIRKLARELİ BAROSU 119 63 182
KIRŞEHİR BAROSU 87 22 109
KOCAELİ BAROSU 572 352 924
KONYA BAROSU 1.103 469 1.572
KÜTAHYA BAROSU 182 81 263
MALATYA BAROSU 309 90 399
MANİSA BAROSU 498 188 686
K.MARAŞ BAROSU 310 77 387
MARDİN BAROSU 142 41 183
MUĞLA BAROSU 526 411 937
MUŞ BAROSU 43 13 56
NEVŞEHİR BAROSU 126 38 164
NİĞDE BAROSU 82 32 114
ORDU BAROSU 179 72 251
RİZE BAROSU 65 22 87
SAKARYA BAROSU 265 121 386
SAMSUN BAROSU 526 194 720
SİİRT BAROSU 36 5 41
SİNOP BAROSU 49 25 74
SİVAS BAROSU 218 100 318
TEKİRDAĞ BAROSU 331 162 493
TOKAT BAROSU 190 85 275
TRABZON BAROSU 227 138 365
TUNCELİ BAROSU 25 12 37
ŞANLIURFA BAROSU 379 65 444
UŞAK BAROSU 170 56 226
VAN BAROSU 203 40 243
YOZGAT BAROSU 117 29 146
ZONGULDAK BAROSU 259 147 406
AKSARAY BAROSU 136 45 181
KARAMAN BAROSU 74 36 110
KIRIKKALE BAROSU 105 37 142
BATMAN BAROSU 157 34 191
ŞIRNAK BAROSU 74 10 84
BARTIN BAROSU 42 24 66
IĞDIR BAROSU 44 16 60
YALOVA BAROSU 80 42 122
KARABÜK BAROSU 66 43 109
OSMANİYE BAROSU 129 54 183
DÜZCE BAROSU 87 42 129
TOPLAM 46.377 28.115 74.492

http://hukukcunuz.blogspot.com/2012/02/turkiyede-avukat-says-31122011-tarihi.html
Old 20-02-2012, 21:01   #893
tiryakim

 
Varsayılan Yüz bin Taksici İçin Yasa Teklifi Mecliste

Türkiye’deki 100 bin civarındaki taksicinin yıllardır beklediği, yapılmasını istediği yasal değişiklikleri içeren yasa teklifi CHP İstanbul Milletvekili Umut Oran tarafından TBMM’ye sunuldu.
Oran’ın teklifinde taksilerin; ateşli silahlarla saldırıya karşı sürücüleri koruyacak şekilde özel donanımla yenilenmesi halinde bir seferliğe mahsus olmak üzere ÖTV ve KDV alınmamasının yanı sıra korsan taksiler için etkili önlemler getiriliyor. Teklifte, korsan taksiciye 5 bin TL para cezası verilmesi sürücünün ehliyetine ise 20 ceza puanı yazılması, aracın da 6 ay parka çekilmesi öngörülüyor.
Oran, CHP’nin 12 Haziran seçim bildirgesinde de yer alan konuları da içeren toplam 10 maddelik yasa teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu.

Teklifte neler yer alıyor?

“Taksici Esnafının Teşvik Edilmesi, Çalışma Koşullarının İyileştirilmesi, Taksi Sürücüsünün Güvenliğinin Sağlanması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi” ile CHP’li Oran’ın getirilmesini önerdiği düzenlemeler şöyle:

Özel kabinli taksiler geliyor

-Taksilerin; ateşli silahlara, bıçak gibi delici aletlerle ve bayıltıcı-yakıcı gazlarla saldırıya karşı sürücüleri koruyacak şekilde özel donanımla yenilenmesi halinde bir seferliğe mahsus olmak üzere ÖTV ve KDV alınmayacak. Kamu bankaları bu işlem için kredi kolaylığı sağlayacak.

- Taşıtı yenileme halinde tanınan KDV ve ÖTV muafiyetinden yasanın yürürlüğe girmesinden itibaren 2 yıl içinde yararlanılabilecek.

Korsan taksiye 5 bin TL ceza

- Kolluk kuvvetlerinin korsan taksi yakalaması durumunda söz konusu araç sahibine, aracın yakalandığı yerin sulh ceza hâkimi tarafından 5 bin TL idari para cezası verilecek, aracın da 6 ay boyunca trafiğe çıkması yasaklanacak. Bugün ise yakalanan korsan taksiye usulen bir ceza kesildikten sonra araç ve sürücüsü salıveriliyor.

Ehliyetten 20 puan düşecek

- “Korsan taksi” tabir edilen aracı kullanan kişiye de 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu uyarınca 20 ceza puanı verilmesi sağlanacaktır.

- Taksiciler, yeniden “esnaf” statüsüne alınarak BAĞKUR’lu sayılacak ve araç sahibinin yanında çalıştırdığı sürücünün Sosyal Güvenlik Kurumu primlerini yatırması sağlanacak.

Durak ücretleri keyfi belirlenmeyecek

- Taksi duraklarının yıllık kira ücretleri TŞOF tarafından; durağın bulunduğu yerin nüfusuna göre belirlenecek. Buna göre taksi durağının yıllık kira ücreti; durağın bulunduğu yerin büyükşehir belediyesi merkez ilçeleri içerisinde ise yürürlükteki net asgari ücretin 10 katını, il sınırları içerisinde ise 5 katını, diğer ilçe sınırları içerisinde ise 3 katını geçemeyecek. Bugün bu ücret için herhangi bir ölçüt bulunmuyor.

Polis ve jandarmadan özel önem

- Kolluk kuvvetleri ticari taksilerin güvenli seyri için gerekli teknolojik önlemleri ücreti karşılığında sağlayacak ve yolcu taşımacılığı yapan ticari taşıtların denetimine özel önem gösterecek. Bu amaçla kanunun yayım tarihinden itibaren 3 ay içerisinde Bilgi, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı ortak yönetmelik yayımlayacak.
Old 20-02-2012, 21:03   #894
tiryakim

 
Varsayılan Devlet Denetleme Kurulu Hrant Dink Davası Raporu Açıklandı, İhmal Var

Devlet Denetleme Kurulu (DDK) Hrant Dink cinayetiyle ilgili raporunu tamamladı. Hazırlanan raporda, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19.01.2007 tarihinde öldürülmesi olayı ile ilgili olarak, idari soruşturma süreçleri tamamlanmış ve konu birçok yönüyle yargı organlarına intikal ettirilmiştir. Konunun adli yargıyı ilgilendiren safahatında da ilk derece mahkemesi tarafından yargılama tamamlanmıştır.

Hrant Dink’i öldürenlerin güvenlik kuvvetlerince çok kısa sürede yakalanmış olmasına rağmen, soruşturma ve yargılama süreci; sistemik bazı sorunlar nedeniyle aynı oranda etkin, düzenli ve hızlı sürdürülememiştir. Bu nedenle, kamuoyu ve Hrant Dink ailesi, cinayete ilişkin olarak gerek idare gerekse yargı organlarınca gerçekleştirilen soruşturmalardan/kovuşturmalardan tatmin olmamıştır. Özellikle, Hrant Dink’in öldürülmesi sürecinde sorumluluğu olduğu iddia edilen kamu görevlilerinin yargılanamadığı ve yakalananlar dışındaki cinayetin gerçek faillerine ulaşılamadığı iddiaları, soruşturma/kovuşturma süreçlerinin başından itibaren eleştirilerin temelini oluşturmuştur.

Öte yandan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) 14.12.2010 tarihinde kesinleşen Dink/Türkiye kararında; başvuranın yaşam hakkının Türkiye tarafından korunamadığı, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği ve yaşam hakkının korunmaması ile ilgili olarak etkin soruşturma yapılmadığı ve etkili başvuru yollarının oluşturulmadığına hükmedilmesi üzerine, söz konusu iddialardan kamu görevlilerinin ihmalleri ile ilgili hususlar somutlaşmış, cinayete giden süreçte ihmali görülen kamu görevlilerinin korunduğuna ilişkin eleştiriler artmış ve yapılan idari soruşturmaların niteliği ve sonuçları tartışılır hale gelmiştir.

AİHM kararı sonrasında artan eleştiri ve beklentiler neticesinde; konunun adli yargılama aşamasında bulunmasına, idari soruşturma süreçlerinin tamamlanmış olmasına ve anayasal yetki kısıtlarına rağmen Cumhurbaşkanlığı Yüce Katınca adaletin tam olarak tecellisine katkı sağlanması amacıyla kamu görevlilerinin eylem ve eylemsizliklerinin etkin bir şekilde araştırılıp araştırılmadığı hususunda bir çalışma yapılmasını teminen Kurulumuz görevlendirilmiştir.

Cumhurbaşkanlığı Yüce Katının talimatları uyarınca Devlet Denetleme Kurulunun 28.01.2011 tarih ve 425 sayılı Kararına dayalı olarak yürütülen işbu çalışma; yargı organlarında devam eden soruşturmalar/kovuşturmalar (Anayasanın 138. maddesi), kamu görevlilerinin yargılanması ile ilgili mevzuatta yer alan sınırlamalar (Anayasanın 129. maddesi ve 4483 sayılı Kanun) ve Kurulumuzun yetki kısıtları (Anayasanın 108. maddesi) dikkate alınarak;

- AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19.01.2007 tarihinde öldürülmesinden önce alınan istihbaratın değerlendirilmesinde herhangi bir sorumluluğun bulunup bulunmadığına ilişkin yürütülen idari araştırma, inceleme ve soruşturmaların etkin ve verimli şekilde yapılıp yapılmadığının,

- Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince eleştirilen, kamu görevlilerinin yargılanmasına ilişkin mevzuatın değerlendirilmesi hususları kapsamında yürütülebilmiştir.

Çalışmada öncelikli olarak, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesini müteakiben yapılan idari inceleme ve soruşturmalar ele alınmış, ayrıca Türkiye’de yürürlükte bulunan memur yargılama mevzuatı tarihsel süreç içerisinde incelenmiş, kamu görevlilerinin yargılanması ile ilgili mevzuat ve uygulamalar, AİHM kararlarında ifadesini bulan etkin soruşturma yapılması ilkesi çerçevesinde değerlendirilmiştir.

Hrant Dink’in öldürülmesi sonrasında yürütülen idari soruşturma süreçlerine ilişkin tespit ve değerlendirmelerin daha iyi kavranabilmesi ve kamu görevlilerinin
soruşturulmasındaki yasal alt yapının (sistemik sorunların) daha net görülebilmesi açısından kamu görevlilerinin yargılanmasına ilişkin mevzuatın değerlendirilmesi neticesinde ulaşılan sonuçlara aşağıda öncelikle temas edilmiş ve akabinde de Hrant Dink’in öldürülmesi sonrasında yürütülen idari soruşturmalara ilişkin tespit ve değerlendirmelere yer verilmiştir.

A) KAMU GÖREVLİLERİNİN YARGILANMASINA İLİŞKİN MEVZUAT HAKKINDA VARILAN KANAAT VE SONUÇLAR

1- Kamu görevlilerinin soruşturma ve yargılanmasında iki temel sistemin varlığı kabul edilmektedir.
Yargısal güvence sisteminde, memurların görevleri ile ilgili suçlarının soruşturma ve kovuşturma işlemleri de dahil olmak üzere yargılama süreci başlangıcından sonuna kadar bütünüyle genel hükümlere göre adli makamlarca yürütülmektedir. Zira, bu sistemde yargı, toplumun diğer bireyleri açısından olduğu gibi kamu görevlileri açısından da “güvence” kabul edilmektedir. Bununla birlikte yargısal güvence sisteminde, kamu yönetiminin düzenli yürütülmesini sağlamak, idarenin ve memurun kamuoyundaki saygınlığını korumak amacıyla ceza kanunlarında memurlara karşı işlenen suçlar ve memurların işledikleri suçlar hakkında daha ağır cezalar uygulanmaktadır.

İdari güvence sisteminde ise memur “devletin temsilcisi” sayılmakta, bu nedenle devlet, kendi hizmetlerini yürütenleri birtakım özel yollarla korumaktadır. Devlet adına yapılmış işlemlerde memur, kamu gücü kullanmaktadır. Devlet, kendi egemenliğini temsil eden bürokrasiyi hukuk kuralları ile korumakta ve memurlarına ayrıcalıklar tanımaktadır. Bu anlayışa göre; görevleri gereği kişilerle ilişkilerinde husumet sahibi olabilen memurların gereksiz yere açılan davalara muhatap edilerek pasif hale getirilmelerinden endişe edilmekte ve günlük hayatta kamu hizmetlerini yürüten bu görevlilerin doğrudan ceza kovuşturmalarına konu
olmalarının, kamu hizmetlerinin sunumunda aksamalara neden olacağı değerlendirilmektedir.

Ayrıca kamu görevlilerinin sık sık ceza mahkemesi önüne çıkmasının devletin ve ulusun güvenliğine zarar vereceğinden ve devletin gizli sırlarının ortaya çıkmasından kaygılanılmaktadır. Özetle, idari güvence sistemi, merkezi devlet sistemini benimseyen ülkelerde, idare hukukunun gelişimine paralel olarak yönetimi ve onun temsilcisi olan memuru koruma kaygısıyla ortaya çıkmıştır.

Türkiye’de kamu görevlilerinin işledikleri iddia edilen suçlar bakımından idari güvenceleri, tarihsel süreç içerisinde; memurun yargılamasının bütünüyle idare tarafından yapıldığı muhakeme sistemi; soruşturmanın idare tarafından yargılamanın ise genel mahkemeler tarafından yapıldığı tahkik sistemi; hem soruşturmanın hem de yargılamanın mahkemelerce yapılmasına karşın soruşturma aşamasından önce idareden izin alınmasını öngören izin sistemi yoluyla sağlanmıştır.

2- Bugün Türkiye’de uygulanan hukuk sisteminin temellerinin atıldığı Tanzimat döneminden itibaren memur yargılamasında özel düzenlemeler getirilmiştir.
1839 tarihli Gülhane Hattı Hümayunu ile daha çok üst düzey devlet memurlarının güvenliklerine yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Memurların yargılanması ile ilgili hususlar 1855 (1271) tarihli Men-i İrtikap Kanunu, memurlar hakkında kovuşturmaları yapacak makamlar ise 1859 (1275) tarihli Vülat-ı İzam ve Mutasarrifin-i Kiram ile Kaymakamların Vezaifini Mübeyyin Talimat ile belirlenmiştir.

Memurların idari kurullarda yargılanmasını sağlayan ve memur yargılamasına ilişkin kuralların toplu olarak gösterildiği ilk düzenleme olan 1872 (1288) tarihli Memurin Muhakematı Nizamnamesi ile 13 Şubat 1913 tarihli Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat (Muvakkat Kanun) idari güvence sistemini benimsemiştir. 1872 tarihli Nizamname’de muhakeme sistemi, 1913 tarihli Muvakkat Kanunda ise tahkik sistemi esas alınmıştır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Ocak 1913 tarihli Bab-ı Ali baskını sonucu kurulan yeni hükümet tarafından Meclis-i Mebusan’da görüşülmeden çıkarılan 1913 tarihli Muvakkat Kanun, memurlara hem görevleri sebebiyle hem de görevleri sırasında işledikleri suçlardan dolayı yargılanmaları için idari güvence getirmiş, bu Kanun kapsamında yürütülen tahkikatlar, kısıtlama olmadığı için uzun süreler almış ve çoğu kere zaman aşımı ile sonuçlandırılmıştır.

Böylece, memurları korumak amacıyla yapılan düzenlemeler, pratikteki uygulamasıyla toplumdaki adalet duygusunu zedeleyerek devlete olan güvenin sarsılmasına neden olmuştur. Muvakkat Kanun, 1913 yılından 1999 yılına kadar 86 yılı aşkın süre uygulanmıştır. Bu uygulama sırasında Devlet’in yönetim biçimi meşrutiyetten cumhuriyete dönüşmüş, Kanun-u Esasi dahil, beş ayrı Anayasa yapılmış ama bu Kanun hep yürürlükte kalmıştır. Kanunda yer alan koruyucu düzenlemeler, hem 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 24. maddesine konulmuş, hem de Muvakkat Kanunun kapsamı dışında kalan ve özel kanunlarla oluşturulan özel yargılama alanlarına (asker yargılanması, yargı mensuplarının yargılanmaları, YÖK vb.) aynen taşınmıştır.

Muvakkat Kanunla getirilen idari güvence sistemi, 1982 Anayasasının 129. maddesinin son fıkrasındaki “Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idari merciin iznine bağlıdır” hükmü ile de anayasal güvenceye kavuşturulmuştur.

Genel düzenleme niteliğindeki Muvakkat Kanunun getirdiği idari güvence sistemi kaldırılmadığından, muhtelif kanunlarda çeşitli kamu görevlileri için yapılan özel düzenlemeler ve istisnai yargılama usullerinin tartışılması gündeme dahi getirilememiştir. 1913 tarihli Muvakkat Kanuna öteden beri doktiriner boyutta getirilen eleştirilerin yanında uygulamada yaşanan sıkıntılar ve 1990’lı yıllarda AİHM tarafından; bu kanun nedeniyle kamu görevlilerinin etkin olarak yargılanamadığı, yargılamanın adil olmadığı yolunda birçok mahkûmiyet kararı verilmesi sebebiyle idari güvence sisteminin katı uygulaması olan tahkik sistemi terk edilerek
izin sistemine geçiş benimsenmiş, bu çerçevede 4483 Sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun 04.12.1999 tarihinde yürürlüğe konularak Muvakkat Kanun yürürlükten kaldırılmıştır. 4483 sayılı Kanunun suçlar bakımından kapsamı Muvakkat Kanuna nazaran oldukça daraltılmış ise de diğer kanunlardaki katı koruyucu düzenlemeler günümüzde de halen varlığını sürdürmektedir.

Öte yandan, 4483 sayılı Kanuna rağmen memur yargılaması ile ilgili yıllar içinde oluşmuş idari güvence sistemine yönelik algı ve uygulama alışkanlıkları, hem idari hem de yargı bürokrasisinde güçlü bir şekilde kök salmış, kamu görevlilerinin yargı önüne çıkarılmasındaki isteksizlik ve çekingenlik yoğun olarak varlığını devam ettirmiştir.

3- 4483 sayılı Kanuna göre; kamu görevlilerinin görevleri nedeni ile işledikleri suçlardan dolayı haklarında dava açılabilmesi, görevlinin amiri konumundaki yetkili merciin vereceği soruşturma iznine bağlıdır. Yetkili mercii, soruşturma izni hakkındaki kararını yaptıracağı ön inceleme suretiyle vermektedir. Ön inceleme, teftiş kurullarına yaptırılabildiği gibi usulü dairesinde başka bir kamu görevlisine de yaptırılabilmektedir. Yetkili merciin soruşturma izni verme/vermeme kararına karşı ilgisine göre savcı, müşteki veya memur tarafından idari yargıda itiraz edilebilmektedir. Diğer bir ifadeyle, 4483 sayılı Kanunda; kamu görevlilerinin idari güvenceleri, hukuki sonuçları zayıflatılmış bir “izin sistemi” ile sağlanmaktadır.

4- 4483 sayılı Kanun gerek kapsamına aldığı suçlar gerekse kapsamına giren memurlar ve diğer kamu görevlileri bakımından, Türkiye’de yürürlükte bulunan kamu görevlilerinin yargılanmasına ilişkin mevzuat ve uygulamaların pek az bir kısmını teşkil etmektedir. Öte yandan, anılan Kanunun öngördüğü, ön izinden başlayıp soruşturma ve yargılama aşamasına uzanan süreç, diğer mevzuattaki düzenlemelerden farklılık arz etmektedir.

5- Mevzuatımızda kamu görevlilerinin yargılamasına konu olan suçlar ifade edilirken “görevleri sebebiyle” , “görevleriyle ilgili”, “görevlerinden doğan”, “görevleri dolayısıyla”, “görevleri sırasında”, “görevlerini yaptıkları sırada”, “görevleriyle bağlantılı olarak”, “kişisel suç”, “şahsi suç”, “görevleriyle ilgisi bulunmayan şahsi bir suç” kavramları kullanılmış ancak bunların tanımlamalarına hiçbir kanunda yer verilmemiştir. Kavram birliği olmamasının getirdiği sorunlar bir tarafa, bu kavramların tanımlanmamış olması; bir suç isnadının memur yargılama hukukuna göre mi yoksa genel hükümlere göre mi inceleneceği hususunda kargaşaya ve
gereksiz tartışmalara neden olmaktadır. Tanımlama yapılması dahil olmak üzere sorunun çözümü, bütünüyle yargının takdirine bırakılmış, doğası gereği farklı yargı yerlerinin verdiği farklı kararlar memur yargılamasında adli yargı yerlerini isteksizliğe itmiş ve kanun koyucunun amacını aşan bir idari güvence sistemi uygulanır hale gelmiştir.

Kanunlardaki düzenleniş biçimlerine bakıldığında kamu görevlilerinin işledikleri suçları; görev nedeniyle işlenen suçlar, görev sırasında işlenen suçlar ve kişisel suçlar olarak gruplandırmak ve mevzuatımızda tanımları yapılmamış olmakla beraber gerek öğretide gerekse çeşitli yargı kararlarında yer alan açıklamalardan söz konusu kavramları aşağıdaki şekilde tanımlamak mümkündür.

a) Görev sebebiyle işlenen suç: Kamu görevlisine mevzuatla verilen görevlerden ve kullanılan yetkilerden doğan, görev ile bağlantılı ve memuriyet statüsünden yararlanılarak işlenebilen suçlardır. Diğer bir ifadeyle sadece memurlar tarafından işlenebilen, eylemi yapanın memur olmasının suç tipinde kurucu unsur olarak öngörüldüğü suçlar, görev sebebiyle işlenmiş kabul edilmektedir. Bir eylemin görev nedeniyle işlenen suç kapsamında değerlendirilebilmesi için; kamu görevlisine yürürlükteki mevzuat çerçevesinde bir yetki ve görev verilmiş olması ve kamu görevlisinin de bu yetkisini kullanırken ve görevini yerine getirirken söz konusu eylemi yapmış olması gerekir. Görev sebebiyle işlenen suçlarda, işlenen suç ile görev arasında bir nedensellik bağı vardır ve suç görevin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

b) Görev sırasında işlenen suç: Memurun görev yaptığı sırada işlemekle beraber yapılan görevle ilgili olmayan eylemlerden doğan suçlar görev sırasında işlenmiş suç olarak anılır. Burada eylemin zamanı ve mekânı ile görev yapılan yer ve zaman uyuşmakta bu bakımdan görevden doğan suçlarla karışabilmektedir. Ancak görev sırasında işlenen suçun, görevden doğan suçlardan ayrılan yönü, yapılan görevle suç fiili arasında bir bağın, irtibatın sebep sonuç ilişkisinin olmamasıdır.

c) Kişisel suç: Bir memurun yaptığı görevle, zaman, mekân ve nedensellik yönünden hiçbir bağlantısı olmayan eylemlerden doğan suçlar, kişisel suç olarak nitelendirilir.

6- Anayasanın 129. maddesinde, görev sebebiyle işlenen suç, görev sırasında işlenen suç ve kişisel suç gibi kavramlardan hiç birisi kullanılmamış; “Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idari merciin iznine bağlıdır.” hükmü getirilerek “Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlar” ibaresi ile yetinilmiştir. Bu yaklaşım anayasal düzeyde kamu görevlilerinin işledikleri her türlü suç nedeniyle genel hükümler uygulanmaya başlanmadan önce yetkili merciin izin vermesini öngören kanuni düzenlemelerin dayanağını oluşturmaktadır. Hatta denilebilir ki, kamu görevlilerinin yargılanması hususunda ön iznin gerekli olmadığı ve doğrudan genel hükümlere göre soruşturma yapılabileceğine ilişkin muhtelif kanunlardaki hükümler yukarıda belirtilen Anayasa maddesindeki “kanunlarla belirlenen istisnalar” kapsamında yer almakta, bir bakıma genel düzenleme niteliğindeki izin sisteminin istisnalarını oluşturmaktadır.

7- Kamu görevlileri tarafından işlenen suçların farklı kanunlarda farklı kavramlarla ifade edilmesine rağmen hiç birinde tanımlama yapılmamış olması yanında, kamu görevlileri hakkındaki suç isnatlarının incelenmesi/soruşturulması hususunda yürürlükte bulunan kanuni düzenlemelerde, işlenen suçu “kavrama ve kapsama” bakımından da farklılıklar bulunmaktadır. Burada üç ayrı uygulamadan söz edilebilmektedir.

- 4483 sayılı Kanun, sadece görev nedeniyle işlenen suçları izin sistemine dahil etmekte ve görev sırasında işlenen suçlar ile kişisel suçların genel hükümlere göre
soruşturulmasını sağlamaktadır. Anılan kanunun uygulama alanı sadece görev nedeniyle işlenen suçlarla sınırlandırılmış olmakla beraber görev suçu niteliğinde olduğu halde önemine binaen genel hükümlere göre soruşturulması öngörülen suçların sayısı son zamanlarda yapılan düzenlemelerle artmıştır. 3628 sayılı Kanunun 7. maddesinde 2003 yılında yapılan değişikle; irtikâp, rüşvet, basit ve nitelikli zimmet, görev sırasında veya görevinden dolayı kaçakçılık, resmî
ihale ve alım ve satımlara fesat karıştırma, devlet sırlarının açıklanması veya açıklanmasına sebebiyet verme suçlarından veya bu suçlara iştirak etmekten sanık olanlar hakkında 4483 sayılı Kanunun uygulanmayacağı hüküm altına alınmıştır. Müsteşarlar, valiler ve kaymakamların ise anılan suçlarla ilgili olarak da 4483 sayılı Kanun kapsamında kalmasına imkân tanınmıştır.

- Bazı kanunlarda, kamu görevlisinin hem görev nedeniyle işledikleri suçlar hem de görev sırasında işledikleri suçlar özel inceleme/soruşturma ve yargılama usulüne tabi tutulmaktadır. Örneğin hâkim ve savcıların görevden doğan veya görev sırasında işlenen suçları nedeniyle, haklarında inceleme ve soruşturma yapılması Adalet Bakanlığının iznine bağlıdır. Benzer şekilde Yükseköğretim üst kuruluşları başkan ve üyeleri ile yükseköğretim kurumları yöneticilerinin, kadrolu ve sözleşmeli öğretim elemanlarının görevleri dolayısıyla ya da görevlerini yaptıkları sırada işledikleri ileri sürülen suçların soruşturulması özel düzenlemeye
tabi tutulmuştur.

- Daha çok yüksek yargı mensupları bakımından geçerli olmak üzere özel soruşturma ve yargılama usulüne tabi kılınan suçlara görev nedeniyle olanlar ve görev sırasında işlenenlere ilave olarak kişisel suçlar da dahil edilmiştir. Örneğin Anayasa Mahkemesi Başkan ve Üyeleri, Yargıtay Başkan ve üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı vekili ile Danıştay, Sayıştay, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve üyeleri bu gruba girmektedirler. Hatta Hâkim ve savcıların izin sistemine tabi yasa ihlali oluşturan fiilleri; ceza yargılamasının çok ötesine taşınmış ve trafik ihlali gibi kabahat nevinden suçları da kapsayacak biçimde genişletilmiştir.

8- Kamu görevlilerinin işledikleri iddia edilen suçların inceleme/soruşturma/yargılama prosedürlerinde de önemli farklılıklar bulunmaktadır. Bu durum, özel yargılamaya tabi suçların kapsamlarındaki ayrışmanın doğurduğu dengesizliği artırıcı etki yapmaktadır. Usullerdeki farklıklar yanında kurumların kendi personeli hakkında kendi bünyelerinde yaptırdıkları inceleme sonucunda verilen kararların hukuki nitelik ve sonuçları da farklı olmaktadır.

- 4483 sayılı Kanuna göre suç işlediği iddia edilen memur veya diğer kamu görevlisi hakkında idare tarafından ön inceleme yapılmak suretiyle soruşturma izni verilip verilmemesine ilişkin bir karar alınmakta ancak alınan bu karar idari yargının denetimine tabi kılınmaktadır. Bu bakımdan idare tarafından yapılan ön inceleme yetkili merciin konu hakkında genel bir kanaat oluşturması amacıyla yapılmakta olup yargılama sürecinin (soruşturma/kovuşturma yargılama ve hüküm) gibi aşamalarına sirayet etmemektedir. Hukuki sonuç doğurmadaki etkisi en zayıf olan düzenleme de budur.

- Sayıştay üyelerinde olduğu gibi bazı kamu görevlileri açısından idare bünyesinde yapılan inceleme sonucu verilen karar kesin hüküm niteliğinde olup, izin verilmemesi halinde konunun artık idari yargı ya da genel mahkemeler önüne götürülmesi imkânı yoktur.

- Yargıtay üyelerine yönelik suç isnadına ilişkin ihbar ve şikâyetler, Birinci Başkanlık Kurulu tarafından incelenmekte anılan Kurul tarafından soruşturma açılmasını gerektirir nitelikte görüldüğü takdirde, soruşturma yapılması için görevlendirilen ceza dairesi başkanı, (sorgu hâkiminin) yetkisini haiz olmaktadır. Soruşturma sürecinin tamamlanması halinde görevle ilgili suçlar bakımından Anayasa Mahkemesi, kişisel suçlar bakımından ise Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından yargılama tekemmül ettirilmektedir.

9- 4483 sayılı Kanunda belli süreler öngörülmüş olup izne esas inceleme işlemlerinin uzatılarak yargılama sürecine geçişin geciktirilmesi önlenmiş iken, özel soruşturma/izin sistemi öngören diğer kanunlarda ise süre sınırlaması bulunmadığından soruşturma/kovuşturma izni verilmesi aşamasından yargılama aşamasına geçiş oldukça uzun zaman alabilmektedir.

10- Türkiye’de uygulanan kamu görevlilerinin yargılanması ile ilgili mevzuat, öteden beri tartışma konusu olmuş, AHİM kararlarında da söz konusu mevzuat ve uygulamalar sıkça eleştirilmiştir. Kamu görevlileri hakkında etkin soruşturma yapılmadığı gerekçesi ile Mahkeme tarafından Türkiye hakkında çok sayıda ihlal kararı verilmiş bulunmaktadır. Bu nedenle kamu görevlilerinin yargılanması ile ilgili iç hukuk düzenlemelerinin geliştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. AİHM tarafından Türkiye ile ilgili davalarda verilen kararlarda, kamu görevlilerinin karıştıkları iddia edilen ve konusu suç teşkil eden eylemler hakkında etkin soruşturma ve kovuşturma yapılamamasının nedenleri arasında Türkiye’deki memur yargılama mevzuatı da gösterilmektedir. Memur yargılaması için özel düzenleme getirilmesi AİHM tarafından üzerinde durulan “özel veya kamu alanında çalışan görevlilerin sorumluluğunu saptamaya dönük etkili ve bağımsız bir yargısal sistemi kurma” ilkesi ile de uyumlu değildir.

Bütün bunlarla birlikte ceza hukuku açısından, suç işlediği iddia edilen kamu görevlileri için ayrı yargılama usulleri getirilmesi, hukuk karşısında kişilerin eşitliği ilkesine, anayasa da belirtilen erkler ayrılığı ilkesine ve yargı birliği ilkesine aykırı görülmektedir. Aynı şekilde kamu hizmeti sunumunun etkinliği, devlet otoritesinin sarsılmaması ve asılsız iftira ve şikâyetlerden memurları korumak amacıyla suç işleyen memurlara yargılanmaları için özel düzenleme getirilmesi, bir grup insana farklı yargılama prosedürü ön gördüğü gerekçesiyle toplumda adalet duygusunun azalmasına, dolayısıyla devlete olan güven ve itibarın zedelenmesine sebep olmakta, aynı zamanda kamu yönetiminin hesap verilebilirliğini de önemli ölçüde etkilemektedir.

Öte yandan, AİHM’in gerek Dink/Türkiye gerekse diğer pek çok kararında etkin soruşturma yapılmasının unsurları olarak gördüğü;

- Soruşturmayı yürütenler ile hakkında şikâyette bulunulan kamu görevlisi arasında kurumsal ve hiyerarşik bağ olmaması (bağımsızlık),
- Soruşturmacının şikâyet konusu memur davranışının hukuka uygun olup olmadığını belirleyebilecek yeterliliğe sahip olması (yeterlilik),
- Şikâyet sahibinin yasal haklarının emniyete alınması (mağdurun katılımı) gerek 4483 sayılı Kanunda gerekse ve daha belirgin olarak bu Kanun dışındaki muhtelif düzenlemelerle korunan kamu görevlilerinin yargılanmasına ilişkin mevzuatta göz ardı edilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinin birinci fıkrasında “Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.” hükmünün gereği olarak bireyler, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar gerekse kişinin kendisine karşı suç işlediğini düşündüğü memurların eylemleri ile ilgili yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkemeye başvurma hakkına sahip olmalıdırlar. Bu hakkın kullanımını, her ne şekilde olursa olsun kamu görevlisinin bağlı ya da ilişkili olduğu kurum ve kişilerin inisiyatifine bırakan düzenlemeler AİHS’ye aykırılık teşkil etmektedir.

11- Türkiye’de kamu görevlilerinin eylem ve işlemleri ya da eylemsizlik halleri ile davranış, hal ve hareketlerine yönelik müeyyidelerden olan disiplin cezası, hapis cezası ve tazmin sorumluluklarına ilişkin mevzuatın, etkinlik, amaca uygunluk ve birbirini etkilemesi/etkinsizleştirmesi gibi hususlar yönünden değerlendirilmesi ve bu değerlendirmede doğru sonuçlara ulaşabilmek için teorik ve mevzuat bazlı inceleme ile yetinilmeyip pratik ve uygulama esaslı verilere dayanmak zorunluluğu bulunmaktadır.

12- 4483 sayılı Kanunla getirilen sistemde soruşturma izni ile ilgili kararın verilebilmesi, tamamen idari nitelikli bir soruşturmaya dönüştürülmüş, İdare, yargısal faaliyetin dışına çıkarılmıştır. Diğer bir ifadeyle, yapılan işlemlerin yargısal bir niteliği bulunmamaktadır. Oysa, Kanunun 6. maddesinde; ön inceleme ile görevlendirilenlerin, bakanlık müfettişleri ile kendilerini görevlendiren yetkili merciin bütün yetkilerini kullanabilecekleri ve bu Kanunda hüküm bulunmayan hallerde Ceza Muhakemesi Kanununa göre işlem yapabilecekleri belirtilmiştir. CMK’ya yapılan atıf, tanık dinleme, keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırma gibi ön
inceleme kavramı ile bağdaşmayan soruşturmacı faaliyetlerine imkân vermektedir. Bu durum, memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat uygulamasından kalan bir kültürle de birleşince ön inceleme yapanların soruşturmacı gibi davranmaları sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Öte yandan, söz konusu düzenleme Kanunun diğer maddelerinin düzenleniş biçimi, amacı ve ön incelemenin hukuki niteliği ile çelişmekte ve teorik altyapıdan yoksun kalmaktadır.

13- 4483 sayılı Kanun ile öngörülen azami 45 günlük süre, özellikle Hrant Dink soruşturması gibi nitelikli işler bakımından iddiaların gereğince ve derinlemesine araştırılması için yeterli değildir. Kanunda her türlü soruşturma için geçerli tek bir süre ön görülmüş olup, soruşturma konusunun karmaşıklığı, inceleme kapsamındaki kişi ve eylem sayısının çokluğu, işlendiği iddia edilen suçun/suçların özel inceleme yapılmasını gerektirir nitelikte olup olmadığı gibi hususlar dikkate alınmamıştır.

Yapılan işbu tespitler çerçevesinde, karar alma mercilerince değerlendirilmek üzere kamu görevlilerinin yargılanması hakkındaki mevzuatla ilgili olarak aşağıdaki önerilerde bulunulması uygun görülmüştür.

ÖNERİ 1- 4483 Sayılı Kanun ve muhtelif kanunlardaki hükümlerle gerek sadece görev suçu gerekse hem görev hem de kişisel suç işledikleri iddia edilen kamu görevlileri hakkında adli soruşturma/kovuşturma yapılabilmesi için idarece izin verilmesini öngören sistemin mevcut uygulama biçimi ve kapsamının genişliği; adalet duygusunu zedelemekte ve çağdaş hukuk normları ile de bağdaşmamaktadır. Bu itibarla, gerek çağdaş hukuk normlarına uyumun sağlanması gerekse yargısal güvence sisteminin yarattığı/yaratacağı mevcut/muhtemel sakıncaları ortadan kaldıracak bir yöntemin geliştirilmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir.

Bu kapsamda, kamu yönetiminin işleyişi ve güvenliğine dair oluşabilecek risklerin önlenmesi gerekliliği ile kamu yönetiminin hesap verilebilirliğini sağlama gerekliliği arasında makul ve uygun bir dengenin sağlanması gerekmektedir. Bu itibarla, yargısal güvence sisteminin sonuçlarını büyük ölçüde sağlayacak ve
mevcut idari güvence sisteminin kapsam genişliğini de sınırlandırabilecek bir yöntem olarak 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nunda düzenlenen kapsam ve soruşturma usulüne benzer bir uygulamaya geçilebileceği düşünülmektedir.

Bu çerçevede, hem tüm görev suçlarının (4483 ve 3628 sayılı Kanun kapsamına giren memur suçları) özel koruma sistemine tabi olması sağlanmış ve böylece, suçun vasfının başlangıçtaki belirsizliğinin yarattığı yargılama sisteminin nasıl olacağına ilişkin tartışmalar sona erdirilmiş olacak hem de soruşturma usulü genel hükümlere benzer bir duruma getirilmiş olacak ve aynı zamanda kamu işleyişinin sürekliliği açısından gerekli araçlar da sistemde yer bulabilecektir.

Öte yandan, hem görev suçlarını hem de görev suçları dışındaki diğer suçları da (tüm suçları) kapsayacak şekilde; Devletin milli güvenlik siyasetini etkileyen ve kamu yönetiminin güvenliği ve işleyişi bakımından gerekli görülen durumlarda bazı kurumlar/kişiler için açılan soruşturmaların izne bağlanmasına veya durdurulabilmesine dair istisnai bir yetkinin üzerinde düşünülmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir.

ÖNERİ 2- Önerilen yargısal güvence sisteminin benimsenmemesi ve mevcut “izin” sistemine devam edilmesinin tercih edilmesi halinde, idari güvence sisteminde görevlinin kendi kurumu tarafından yapılan ön inceleme veya benzeri faaliyetlerin; adeta ceza yargılamasına tekabül eden içerik ve kapsamda yürütülmesine ilişkin uygulamaların sona erdirilmesi ve söz konusu incelemelerin sadece “makul bir şüphenin” varlığının tespiti amacıyla yapılmasını sağlamak üzere kamu görevlilerinin yargılanması ile ilgili mevzuatın mutlaka gözden geçirilmesi gerektiği düşünülmektedir.

Bu kapsamda, mevcut idari güvence sistemindeki farklılıkların/aksaklıkların giderilmesi ve memur/diğer kamu görevlileri/askeri personel/üniversite ve yargı mensupları arasında farklı inceleme/soruşturma/kovuşturma usullerinin yeknesaklaştırılmasını teminen;

a) Kamu görevlilerinin yargılanmasına ilişkin mevzuatta kavram birliği sağlanmalı, kavramlar tanımlanmalı, varlığını yitirmiş kavramların kullanılmasına son verilmelidir. Bu çerçevede, görev nedeniyle işlenen suç, görev sırasında işlenen suç ve kişisel suç gibi kavramlara mevzuatta açıklık getirilmelidir.

b) İdari güvence sistemi uygulamasında, sadece görev suçlarının özel koruma sisteminde kalması, görev sırasında işlenen ama görev ile ilgisi bulunmayan suçlar ile kişisel suçların soruşturulmasının genel hükümlere göre soruşturulması/yargılanması sağlanmalıdır. Başka bir deyişle, 4483 sayılı Kanunda yer alan “izin sistemi”, sadece görev suçlarını kapsayacak bir biçimde tüm kamu görevlileri için cari kılınmalıdır. Ancak, hem görev suçlarını hem de görev suçları dışındaki diğer suçları da (tüm suçları) kapsayacak şekilde; Devletin milli güvenlik siyasetini etkileyen ve kamu yönetiminin güvenliği ve işleyişi bakımından gerekli görülen drumlarda bazı kurumlar/kişiler için açılan soruşturmaların izne bağlanmasına veya durdurulabilmesine dair istisnai bir yetkinin üzerinde düşünülmesinin uygun olacağı
değerlendirilmektedir.

c) Kamu görevlilerinin yargılanması sürecinde kendi kurumlarında yürütülen inceleme/soruşturma/kovuşturma işlemlerinde farklı yöntem ve prosedürler ortadan
kaldırılmalı ve bu işlemlerin hukuki niteliği ve sonuçları; eşit, dengeli ve kamu yönetiminde hesap verilebirliliği sağlayıcı hale getirilmelidir.

d) 4483 Sayılı Kanunun uygulanmasında fiili bir durum olarak ortaya çıkan “ihbar ve şikayetin işleme konulmaması” şeklindeki idari tasarrufların niteliği ve bunlara ilişkin itiraz müessesesinin kapsamı ve sonuçları açıklığa kavuşturulmalıdır. Bu çerçevede, işleme koymama kararlarının, soruşturma izni vermeme kararları ile eşdeğer hukuki sonuçlara tabi kılınmasının; sruşturma süreçlerinin uzatılmaması ve hesap verilebilirliğin temini açısından daha uygun
olacağı düşünülmektedir.

e) Mevcut izin sistemindeki itiraz merci olan Danıştay ve idari yargı mercilerinin bu alandaki fonksiyonlarına son verilerek soruşturma izni verilmesi ya da verilmemesi kararlarına ilişkin itirazların adli yargı yerlerine yapılması yöntemi getirilmelidir.

f) İtirazlar ister idari yargı yerlerince incelensin isterse itirazın adli yargıya götürülmesi şeklinde düzenleme yapılsın her halükarda, hakkında ön inceleme yapılan kamu görevlileri, müşteki ve soruşturma izni vermeye yetkili mercie söz konusu süreçlerde de savunma hakkı verilmelidir.

g) Mevcut sistemdeki yargılama yerlerine ilişkin farklılıklar giderilmeli; tüm kamu görevlilerinin ilk derece mahkemelerinde yargılanması sağlanmak suretiyle “zımni kurumsal korunma” ve “örtülü dokunulmazlıklar” giderilerek kamu görevlileri arasında eşitlik ve kamu yönetiminde hesap verilebirlilik sağlanmalıdır.

h) Birden fazla kuruma mensup kamu görevlisinin karıştığı iddia edilen suçların araştırılmasında bütün kurumların üstü konumundaki idari merciin yetkili merci olarak kabul edilmesine, incelemenin bütün kamu görevlileri için aynı teftiş/muhakkik heyeti tarafından yürütülmesine ve böylece olayın bütün yönleriyle ve bütün görevliler bakımından ele alınarak soruşturma izni kararının verilmesine imkân sağlayacak kanuni düzenleme yapılmalıdır.

ı) 4483 Sayılı Kanunla getirilen sistemde idari izinle ilgili kararın verilebilmesi, yargılama aşamasından önce, tamamen idari nitelikli bir soruşturmaya dönüştürüldüğünden ve ön inceleme bir adli soruşturma işlemi olmadığından ön inceleme yapanların kullanabilecekleri yetkilerin 4483 sayılı Kanunda açık biçimde yer alması ve Ceza Muhakemesi Kanununa yapılan atıfın kaldırılmasının uygun olacağı değerlendirilmektedir.

i) Ön inceleme başlamadan veya itiraz süreçleri dâhil ön incelemenin herhangi bir safhasında kamu görevlilerine, haklarında doğrudan ceza soruşturmasının başlatılmasını isteme hakkı getirilmelidir.

ÖNERİ 3- Kamu görevlilerinin yargılanmasıyla ilgili olarak reform ihtiyacının öncelikli alanlarından birisini de memur suçu kavramının içerik olarak belirsizliği ile disiplin cezalarındaki etkinsizlik oluşturmaktadır. Uzun yıllardır uygulanmakta olan disiplin hukuku, yeterince açık düzenlenmemiş ve bazı memur suçlarının varlığı ile belirsizleştirilmiştir. Başka bir deyişle, disiplin hukuku çerçevesinde cezalandırılabilecek bazı eylem ve süreçler, çok uzun süreli adli yargılama süreçlerinin parçası haline getirilecek şekilde memur suçu olarak (TCK 257 gibi) düzenlenmiştir.

Bu durum, kamu yönetiminde disiplin hukukunun tahakkukunu geciktiren ve etkinsizleştiren önemli bir etken haline gelmiştir. Bu itibarla, Türk Ceza Kanununda tanımlanan memur suçları ile 657 ve diğer personel kanunlarında tanımlanan disiplin fiil ve cezaları bütüncül ve tamamlayıcı bir bakış açısıyla yeniden ele alınmalı, özellikle TCK’daki genel, tali ve tamamlayıcı bir suç tipi olan görevi kötüye kullanma/ihmal suçunun kapsamından, disiplin suçları kapsamına alınabilecek eylemler çıkarılarak bunların disiplin cezası ile tecziyesi yoluna gidilmelidir.

Öte yandan, kamu hizmetlerinin sunum kalitesini doğrudan etkileyen bazı fiil ve davranışların tecziyesinde, ceza yargılaması ile disiplin cezası verilmesi arasında var olan kopukluğun giderilmesi gerekmektedir. Bu kapsamda, kamu görevlilerince işlendiği iddia edilen fiillerin hem disiplin hukuku hem de ceza hukuku kapsamında müeyyideyi gerektiren eylemler olması halinde; ceza hukukuna ilişkin işlemlerin (ön inceleme ve ceza soruşturması) öncelikle ifa edilmesinin ve
disiplin hukuku açısısından değerlendirmenin ise daha sonra tamamlanması şeklinde bir yöntemin uygulanabileceği düşünülmektedir. Ancak, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’ndaki görevden uzaklaştırma tedbirinin bu çerçevede hem süre hem de sonuçları itibariyle yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Böylece, modern kamu yönetimi ilkeleri ile bağdaşmayan uygulama ve anlayışların önlenmesi sağlanmış olacaktır.

ÖNERİ-4 Her bir durumun yargı kararları ile çözülmesi şeklindeki mevcut mevzuat ve anlayış; çağdaş kamu yönetimi uygulamaları ile bağdaşmamaktadır. Bu nedenle memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan dolayı vatandaşın uğradığı mağduriyetlerin/zararların, yargıya gidilmeden ve/veya yargı aşamasında, AİHM örneğinde olduğu gibi dostane çözüm sistemine benzer bir yöntemle tazmin edilmesine yönelik bir sistem getirilmelidir.

B) HRANT DİNK CİNAYETİNE İLİŞKİN KANAAT VE SONUÇLAR
Kurulumuzca yargı faaliyetlerine müdahale niteliği taşıyan alanlara girilmemeye özen gösterilerek sınırlı bir çalışma yapılabilmiştir. Raporun ilgili bölümünde ayrıntılı olarak yer verildiği üzere, bugüne kadar idari birimlerce gerçekleştirilen tüm araştırma, soruşturma ve ön incelemelerin dosya üzerinden tetkiki yapılmıştır. Zaman zaman adli süreçte ortaya çıkan bilgiler de değerlendirmeye alınmıştır. Bu kapsamda, Raporun Üçüncü Bölümünde ayrıntılı olarak incelenen iddialar liste halinde aşağıda gösterilmiştir.

İDDİA 1- Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü Görevlilerinin cinayeti ve nasıl işleneceğini bildikleri halde, cinayet hazırlığı yapanları gereği gibi takip edip engellemedikleri ve bu suretle memuriyet görevlerini yerine getirmedikleri hususu.

İDDİA 2- Erhan Tuncel’in Mc Donalds bombalaması soruşturması dışına çıkarılarak YİE yapıldığı hususu.

İDDİA 3- Hrant Dink’in Yasin Hayal tarafından öldürüleceğine ilişkin olarak alınan istihbaratın ve bu konuda yapılan çalışmaların cinayetin işlendiği dönemdeki Trabzon İl Emniyet Müdürüne iletilmediği hususu.

İDDİA 4- Trabzon Emniyet Müdürlüğü personelinin Hrant Dink’in öldürüleceğine ilişkin edindikleri istihbaratı Trabzon Valiliği ve Trabzon İl Jandarma Komutanlığı ile paylaşmadığı hususu.

İDDİA 5- Trabzon Emniyet Personelinin Hrant Dink adlı vatandaşın korunması hususunda sorumluluklarını yerine getirmediği hususu.

İDDİA 6- Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü görevlilerinin şüphelilere ait dinleme kayıtlarını tam ve eksiksiz olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına göndermediği, bu kayıtlardan bazılarının silmek suretiyle suç delillerinin yok edildiği, gizlendiği ve değiştirildiği hususu.

İDDİA 7- Trabzon Emniyet Müdürlüğü görevlileriyle İlgili Diğer İddialar.

İDDİA 8- Trabzon Jandarma Komutanlığının istihbarat arşivlerinin Dink cinayetinden sonra İstihbarat Şube Müdürlüğü personeli tarafından delilleri karartacak şekilde yeniden düzenlendiği hususu.

İDDİA 9- Coşkun İğci isimli şahsın Trabzon İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğünün kayıtlı haber elemanı olduğu hususu.

İDDİA 10- Trabzon İl Jandarma Bölük/Merkez Karakol Komutanlığı bir kısım personelinin şüphelilerle irtibat halinde olmasına rağmen Hrant Dink’in öldürülmesi öncesi ‘önleyici nitelikte’ herhangi bir işlem yapmamış olabilecekleri hususu.

İDDİA 11- Ogün Samast’ın cinayet anında kullandığı silahın Ardeşen yapımı olduğu bilgisinin yakalanmadan önce Trabzon İl Jandarma Komutanlığı tarafından bilindiği hususu.

İDDİA 12- Hrant Dink’in hayatının ciddi biçimde tehdit altında olduğunun ilgililer tarafından bilindiği ve resmi olarak Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü tarafından İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğüne Hrant Dink’e karşı eylem yapılacağına dair yazı da gönderildiği halde mevzuat gereği Hrant Dink’in kendisinin talebi beklenmeden koruma tedbirlerinin alınması gerektiği halde gereğinin yerine getirilmediği hususu.

İDDİA 13 Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü tarafından 17.02.2006 tarih ve 027248 sayı ile İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğüne gönderilen yazı gereğinin yerine getirilmediği hususu.

İDDİA 14- Hrant Dink’in 24 Şubat 2004 tarihinde İstanbul Valiliğine çağrılarak yazdığı yazılardan dolayı tehdit edildiği hususu.

İDDİA 15- Hrant Dink’in öldürüleceği bilgisine sahip oldukları halde Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığınca önlem alınmadığı ve cinayet işlenmeden şüphelilerin yakalanmadığı hususu.

İDDİA 17- Milli İstihbarat Teşkilatı ve bağlı birimlerinin Hrant Dink cinayeti öncesinde yaşanan gelişmelerin analizinde ve Trabzonda yapılmakta olan cinayet hazırlıklarına ilişkin istihbaratın edinilmesinde yetersizlik ve zaafiyet gösterdikleri hususu.

İDDİA 18- Trabzon MİT Bölge Başkanlığı ile ilgili hususlar ile İhsan KASAP’ın MİT Mensubu olduğu hususu.

Anayasanın 138. Maddesinde yer alan “…Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz…” hükmü doğrultusunda herhangi bir emir, talimat, tavsiye ve telkin anlamında olmadığının altı çizilerek yukarıda yer verilen mevzuat ve diğer açıklamalar ile gelinen aşama itibariyle Hrant Dink cinayeti ile ilgili olarak aşağıda yer verilen tespitlerde bulunulması gerekli görülmüştür.

1- Yaşam hakkı, en temel insan hakkı olup Anayasanın 12 ve 17. maddeleri ile korunma altına alınmıştır. Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile herkesin yaşama hakkının korunması Devletin yükümlülükleri arasında sayılmıştır. Devletin negatif yükümlülüğü olarak tarif edilen yükümlülük öldürme yasağını ifade etmekte; buna göre devlet öngörülen istisnalar dışında yaşama hakkını ihlal eden uygulamalardan kaçınmak zorunda bulunmakta, bireyin hayatını tehlikeye atmaktan kaçınma görevi de negatif yükümlülük kapsamında sayılmakta ve meşru bir amaç için de olsa devletin, bireyin hayatını tehlikeye atamayacağı öngörülmektedir.

Devletin yaşam hakkının korunmasındaki yükümlülüklerinden bir diğeri olan pozitif yükümlülük ise; yaşama hakkının korunmasını, bireyi saldırılara karşı korumak için gerekli tedbirlerin alınmasını ve saldırı vuku bulması halinde ise failin bulunup yargı önüne çıkarılarak, yargılanması ve cezalandırılması için gerekli etkin bir resmi soruşturmanın yapılmasını içermektedir.

Kamu otoritelerinin bireyin yaşam hakkına yönelen gerçek ve yakın bir tehlikenin varlığından haberdar olması halinde, bu tehlikeden kaçınabilmek ve bireyin tehlikeye karşı korunması için yetkileri kapsamında tedbir alma yükümlülükleri bulunmaktadır. Ancak, devletin bu önleme görevi, bilinen veya bilinmesi gereken yakın ve gerçek bir tehlikeden haberdar olunması halinde sorumluluk gerektirmektedir. Aksi halde modern toplumlarda herkesin takip edilmesi mümkün bulunmamaktadır.

Ayrıca Devletin yaşama hakkına bir saldırı vuku bulması halinde etkin ve resmi soruşturma yapması da bir diğer zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

Devletin kişinin hayatını koruma görevini ihlal ettiği iddiasının kabul edilebilmesi için;

- Kişinin hayatının gerçek ve doğrudan tehdit altında olduğunun delilleriyle ortaya konulması,
- Ayrıca idari makamların da bu tür bir riski bilmeleri veya bilebilecek durumda olmalarına rağmen tehlikeyi önlemek için gereken tedbirleri almadığının ispat edilmesi gerekmektedir.

2- Hrant Dink’in yaşama hakkının korunamamasına ilişkin olarak ifade edilmesi gereken ilk hususun, güvenlik sektörü ile ilgili yapısal bazı sorunların varlığı olduğu anlaşılmış, bu çerçevede Hrant DİNK’in öldürülmesi ve benzeri hadiselerde (Danıştay Cinayeti, Gazeteci ve Aydın cinayetleri Sivas ve Maraş olayları vb.) gerek istihbarat toplanması ve değerlendirmesi gerekse toplumsal ve bireysel güvenliğin sağlanması ile ilgili olarak, kurumsal yapılar ve uygulamalarda oluştuğu gözlemlenen bazı sorunlara ve bu alandaki “reform ihtiyacına” öncelikle temas edilmesi gerekli görülmüştür.

Bu itibarla, Milli İstihbarat Teşkilatında ve diğer kurumlarda yürütülen çalışmalar ile Kamu Güvenliği Müsteşarlığının oluşturulması gibi hususlar söz konusu reform ihtiyacının karşılanması konusunda atılmış olumlu adımlar olarak değerlendirilmekle birlikte;

- Kaos ortamı yaratmaya yönelik eylemlere ilişkin siyasal, ekonomik ve toplumsal risklerin süratle değerlendirilip, muhtemel bireysel ve toplumsal eylem
alanlarına/konularına yönelik etkin ve hızlı bir önleme kapasitesinin oluşturulması,
- İstihbarat birimlerinin istihbarat toplama yöntemleri ve araçları hakkında kapsamlı bir gözden geçirme ameliyesinin yapılması,
- Güvenlik sektöründeki gerek koordinasyon gerekse iç/dış denetim ve sivil denetim açıklarının giderilmesi gibi hususlar ve gerekliliklerin; reform ihtiyacının karşılanmasında güvenlik sektörünün bütününü kapsayacak bir reform stratejisinin belirlenmesini ve uygulanmasını zorunlu kıldığı değerlendirilmektedir.

3- Hrant DİNK’in öldürülmesi olayı ile ilgili olarak idari birimlerce 28 adet rapor yazılmış, yargı organlarınca da 50 civarında görevsizlik, yetkisizlik, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar verilmiş, ayrıca iki ana iddianame ile dava açılmış, iki mahkemede sanıklarla ilgili mahkûmiyet kararları verildiği tespit edilmiştir.

Gerek konuyla ilgili olarak hazırlanan raporlarda gerekse basın ve yayın organlarında pek çok iddianın ortaya atıldığı, bunların hemen hemen tamamının adli ve idari inceleme ve soruşturmaların konusu olduğu ve/veya halen sürdürülen soruşturma ve kovuşturmalarda ele alınmakta olduğu görülmüştür. Özetle;

- Trabzon ve İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü personeli ile Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı personeli ile ilgili iddialar hakkında verilen işleme konulmama, soruşturma izni verilmesi veya soruşturma izni verilmemesi kararlarının idari yargı denetimi sonucunda ve/veya itiraz edilmeksizin kesinleştiği ve söz konusu kamu görevlileri hakkında herhangi bir adli yargıda dava açılmadığı,

- Trabzon Jandarma Komutanlığı personeli ile ilgili soruşturmanın kısmen yargıya taşındığı ve bazı personelin görevi ihmal suçundan mahkûm edildikleri,
- MİT personeli ile ilgili soruşturma izni verildiği ancak Cumhuriyet Başsavcılığınca zamanaşımı gerekçesiyle takipsizlik kararı verildiği,
- Cinayet sanığı ve cinayeti azmettirenlerle ilgili mahkûmiyet kararlarının verildiği,
- Cinayetin arkasında başka fail ve azmettiricilerin olup olmadığı ve AİHM kararı sonrasında bazı kamu görevlileri hakkında başlatılan savcılık soruşturmalarının devam ettiği görülmüştür.

4- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 14.09.2010 tarihli Dink/Türkiye kararında, “Üç ulusal makamın, (cinayetin planlandığı ve hazırlandığı yerin sorumlusu olarak Trabzon Emniyeti ve Trabzon Jandarması ile cinayetin işlendiği ve mağdurun ikamet ettiği yerin sorumlusu olarak da İstanbul Emniyetinin) başvuranın yaşamının korunması ile ilgili olduğu; Bu makamlardan hiçbirinin, ayrı ayrı ya da birbiriyle koordineli biçimde, planlanmasından ve yakında işleneceğinden haberdar olmalarına rağmen Fırat Dink cinayetinin engellenmesi amacıyla harekete geçmediği,

Fırat Dink’in, bir kısmı Yargıtay tarafından Türklüğe hakaret olarak nitelenen gazete yazılarından dolayı, bazı çevrelerin kendisine karşı düşmanlığını hissetmiş olsa bile, Trabzon’daki aşırı milliyetçi bir grubun kendisi hakkında cinayet planları yaptığından haberdar olma imkanı olmadığı, bu nedenle, Fırat Dink’in yaşamını koruma görevinin, kendisinin talebini beklemeden söz konusu cinayetin planlanmasından haberdar olan ulusal makamlara düştüğü,” tespit ve değerlendirmelerinde bulunulmuş ve davanın somut koşullarında, resmi makamların, Hrant Dink’in yaşamı hakkında açık ve yakın tehlikenin vücuda gelmesini
engellemek için başvurulması gereken önlemleri almadıkları sonucuna varılmış ve dolayısıyla, maddi yönden Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Mahkeme ayrıca; Hrant Dink’in yaşamını korumada ihmallerinden dolayı Trabzon Emniyeti ve Jandarma sorumlularına ve İstanbul Emniyeti sorumlularına karşı başlatılan soruşturmaların takipsizlik kararı ile sonlanmasının; ihmalleri görülen kişileri belirleme ve bu ihmalleri yaptırım altına alma amacıyla etkili bir soruşturma yürütülmesi yükümlülüğü getiren Sözleşmenin 2. maddesi gereklerinin ihlali niteliğinde olduğu sonucuna varmış ve Mahkeme bu nedenle, Sözleşmenin 2. maddesinin usulü boyutunun da ihlal edildiğine karar vermiştir.

5- Hrant Dink’in öldürülmesi ile ilgili olarak kamu görevlileri hakkında yapılan idari inceleme ve soruşturmalarda ilk olarak bahsedilmesi/eleştirilmesi gereken eksikliğin/hatanın, bir “yöntem yanlışlığı” olduğudur. Kamu görevlilerinin silsile halinde birbirini takip eden ihmalleri; 4483 sayılı Yasa çerçevesinde bir bütün halinde incelenmemiş ve gerek yetki gerekse suçun işlendiği mahal itibariyle farklı birimlerce ayrı ayrı soruşturma ve incelemeler yapılmıştır.

Söz konusu yöntem hatası, 4483 sayılı Kanunun ortaya çıkardığı uygulama hatalarından birine tekabül etmektedir. İdari soruşturma ve incelemelerde izlenen söz konusu yöntem; olayların bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilememesine ve tüm iddiaların bir arada sorgulanamamasına yol açmıştır. Bu durum, kamu görevlilerinin süreç içerisindeki fiillerinin ciddiyetinin kavranamamasına, ana fiil ile illiyet bağının bulunup bulunmadığının sorgulanamamasına ve böylece bütünüyle idari inceleme ve soruşturmalardan sonuç alınamamasına neden olmuştur.

Aynı zamanda izlenen söz konusu yöntem, her bir idari birimce süreç içerisindeki ihmal ve hatalarının başka birimlere kaydırılmaya/yükletilmeye çalışılması gibi reflekslerin gelişimine de sebebiyet vermiştir.

11- Hrant Dink’in öldürülmesi akabinde kamu görevlileri hakkında yürütülen idari soruşturma ve incelemelerin bütünsellik içerisinde yapılmamış olması, idari inceleme ve soruşturma mevzuatına ilişkin kapasitenin yetki ve kullanılabilecek araçlar bakımından böyle bir olayın soruşturulması ve delillendirilmesinde yetersiz kalması ile yukarıda belirtilen diğer etkenlerin yol açtığı tatmin edici bulunmayan mevcut durumun ortaya çıkmasında, en başından itibaren “soruşturmaların nasıl ve hangi kapsamda yürütüleceğine ilişkin temel bir hatanın” yapılmış olması yatmaktadır.

Kamu görevlilerinin yargılanması ile ilgili hukuk düzeninin yarattığı ve yukarıda temas edilen belirsizlikler ile bu belirsizlikler çerçevesinde idari güvence sisteminin geleneksel algılaması, gerek yargı organlarınca gerekse idare organlarınca “doğru” olarak kabul edilmiş ve süreçle ilgili uygulama bu anlayışla yürütülmüştür. Başka bir deyişle, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunun uygulamasında öteden beri var olan “temel algılama hatası”, Hrant Dink’in öldürülmesi sürecinde kamu görevlilerince işlendiği iddia edilen fiillerin soruşturulmasında/kovuşturulmasında da kendini göstermiştir.

Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin tek başına veya birlikte işledikleri ve başka bir suç ile irtibatlı olmayan memur suçları hakkında doğrudan 4483 sayılı Kanun ve benzeri mevzuat uyarınca idari güvence sistemine uygun olarak soruşturma sürecinin izlenmesi doğru bir yaklaşımdır. Ancak, kamu görevlisi olmayanların tarafından işlenen fiiller ve suçlar ile birlikte kamu görevlilerinin de söz konusu suçlarla bağlantılı veya illiyet bağı olan fiillerinin görülmesi halinde, öncelikle, kamu görevlileri hakkındaki soruşturmanın genel hükümlere göre adli yargı organlarınca yapılması gerekmektedir. İşlenen ana suç ile kamu görevlilerinin ihmal fiilleri arasında basit bir illiyet bağının bile bulunması, bu kapsamda öncelikle asıl değerlendirmenin adli yargı yerlerince yapılmasını gerektirmektedir. İşlenen ana suç ile kamu görevlilerin ihmalleri arasındaki basit illiyet bağı, kamu görevlilerinin de ana suç kapsamında adli yargı yerlerince soruşturulması ve yargılanması için gerekli şart olan “makul şüphenin” varlığını kabul için yeterlidir.

Aksi bir uygulama tarzı, suç ve suçluların tam olarak belirlenememesine ve kamunun hesap verilebilirliğini sınırlandırarak kamunun güvenirliliğinin ve itibarının zedelenmesine de yol açacaktır. Zira, kamu görevlilerinin işledikleri bu tür suçların, mevcut mevzuat çerçevesinde ancak savcılıkların sahip oldukları yetki ve araçlarla ortaya çıkarılabileceği, idarenin müfettişler vasıtasıyla yapacağı araştırma, inceleme ve soruşturmalarda ise gerek idari soruşturmalardaki zaman kısıtı gerekse kullanılabilecek yetki ve araçların sınırlılığı ve uygulayıcılardaki ceza soruşturması ve ceza hukukuna dair formasyon eksikliği gibi nedenlerle aynı etkili sonucun alınamayacağı izahtan vareste bir durumdur.

Nitekim Kanun Koyucu memur suçu tipine uygun suçlarda dahi Cumhuriyet Savcılarına bazı durumlarda delil toplanması yolunu açarak idari güvence sistemini sınırlandırmıştır. 4483 sayılı Kanunun 4. Maddesinde yer alan “…Cumhuriyet başsavcıları, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin bu Kanun kapsamına giren suçlarına ilişkin herhangi bir ihbar veya şikâyet aldıklarında veya böyle bir durumu öğrendiklerinde ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten başka hiçbir işlem yapmayarak ve hakkında ihbar veya şikâyette bulunulan memur veya diğer kamu görevlisinin ifadesine başvurmaksızın evrakın bir örneğini ilgili makama göndererek soruşturma izni isterler…” hükmü; idari güvence sisteminin uygulaması ve anlayışının yukarıda ifade edildiği şekilde
anlaşılmasını ve uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu açıdan, kamu görevlilerinin görevi kötüye kullanma veya ihmallerine ilişkin fiilleri ile ana suç arasında herhangi bir ilişkinin olup olmadığının soruşturulmasından öte; savcılar tarafından normal memur suçlarında bile, bazı durumlarda herhangi bir delil toplanmaksızın memurlar ile ilgili şikâyetlerin doğrudan ilgili idari organlara ön inceleme yapılması amacıyla aktarılması isabetli bir yaklaşım değildir.

Bu itibarla, Hrant Dink’in öldürülmesi ile ilgili olarak oluşan esas fiil kapsamında,

- Kamu görevlilerinin ihmal ve hatalarının da adli yargı organlarınca öncelikle Türk Ceza Kanunun 37, 38, 39 ve 83. Maddeleri uyarınca soruşturulması,
- Kamu görevlilerinin cinayetten önce ve sonra ortaya çıkan görevi kötüye kullanma ve ihmal gibi görülen bazı fiillerinin esas niteliğinin, mutlaka ana suç kapsamında adli soruşturma ve bilhassa yargılama safhasında belirginleştirilmesi,
- Aynı şekilde, başlatılan idari soruşturma süreçlerine rağmen herhangi bir sınırlama olmaksızın görevi kötüye kullanma ve ihmal gibi görülen fiillere ilişkin delillerin Savcılıkça toplanması gerekirdi. Böyle yapılmaması nedeniyle, bir bakıma adli yargı yerinde görülmüş olan ana davada ilgili mahkemenin delillere ve gerçeğe ulaşma kapasitesi sınırlandırılmıştır. Nitekim, Hrant Dink davasında bahsedilen türdeki hatanın yapılması nedeniyle işaret edilen tehlikelerin tamamı gerçekleşmiştir. Bir yandan kamu vicdanını tatmin etmeyen bir dava sonucu ortaya çıkmış, diğer yandan da kamunun tüm kurumlarıyla birlikte güvenirliliği
sorgulanır hale gelmiş ve kamu, çeşitli şekillerde nitelendirilmeye muhatap olmuştur.

12- Raporun Üçüncü Bölümünde ayrıntılı olarak irdelenen kamu görevlilerinin ihmallerine ilişkin fiillerin bir bölümü; disiplin hukuku ve Türk Ceza Kanunun 257. Maddesi kapsamında değerlendirilebilir fiillerdir. Bunlar açısından yürütülen idari soruşturmaları, verilen disiplin cezalarını ve idari yargı kararlarından bazılarını yeterli görmeyerek eleştirmek mümkündür. Mezkur hususlar ile ilgili idari soruşturma/ön inceleme süreçlerinin; 4483 sayılı Kanunda yer alan hükümler, mevcut yargı kararları ve zamanaşımı gibi hususlar dikkate alınarak AİHM kararı çerçevesinde yenilenmesi, tamamıyla tarafların takdirindedir. Ancak, bazı
fiiller açısından idari soruşturma yönteminin izlenmesi ve idari soruşturmaların ortaya çıkardığı neticelerin –işlenen fiilerin niteliğinin ve fiillerdeki kasıt unsurunun belirlenmesi açısından- yeterli olmadığı düşünülmektedir.

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’e yönelik olarak Yasin Hayal tarafından İstanbul’da ses getirici bir eylem düzenleneceğine dair Yardımcı İstihbarat Elemanı Erhan Tuncel’den alınan ve 15.02.2006 tarihinde değerlendirilmesi yapılan istihbari bilginin gereği için dönemin Trabzon Emniyet Müdürlüğü görevlileri tarafından İstanbul Emniyet Müdürlüğüne gönderilmesinden sonra yaşanan;

-Trabzon Emniyet Müdürlüğünde vuku bulan görev değişikliklerinden sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğüne gönderilen mezkur istihbaratın devam ettirilmesinde, Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesinde izlenen yöntemler ve gerçekleşen ihmallerle ilgili iddialar,
-Trabzon Jandarma Komutanlığınca Hrant Dink’in Yasin Hayal tarafından öldürüleceğine ilişkin alınan istihbarat üzerine herhangi bir işlem yapılmaması ve cinayetin gerçekleşmesinden sonra delillerin değiştirilmesi ve karartılması gibi iddialar,
-İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesince Hrant Dink hakkında ses getirici bir eylem yapılacağına ilişkin Trabzon Emniyet Müdürlüğünden alınan istihbarat ile ilgili olarak herhangi bir işlem yapılmaması ve cinayetin işlenmesinden sonra delillerin değiştirilmesi ve karartılması gibi iddialar kamu yönetiminin normal işleyişi içerisinde idari süreçlerle açıklığa kavuşturulması zor olan durumlar olarak görülmektedir.

Bu itibarla, Trabzon Emniyet Müdürlüğü, Trabzon Jandarma Komutanlığı ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü ekseninde ortaya çıkan söz konusu fiillerin esas niteliğinin ve fillerdeki kasıt unsurunun; cinayetin oluş şekli, süreci ve sonuçları dikkate alındığı zaman mutlaka ana suç kapsamında ve adli soruşturma ve/veya yargılama süreçlerinde belirginleştirilmesinin zorunlu olduğu ve idari ön inceleme ve soruşturmalarla söz konusu hususların -kamu görevlilerinin yargılanması ile ilgili mevzuattan kaynaklanan ve/veya kronikleşen idari güvence sistemine ilişkin geleneksel algılamalar gibi sistemik sorunlar nedeniyle- tam olarak açıklığa
kavuşturulamadığı/kavuşturulamayacağı anlaşılmıştır.

13- Hrant Dink cinayetinin soruşturulması ve yargılanması ile ilgili olarak oluşturulan beklenti ortamına ilişkin de bazı hususların aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir. Hrant Dink’in öldürülmesine giden süreçte, gerek Hrant Dink’e yönelik tehdit ve eylemler nedeniyle koruma müessesesinin çalıştırılmaması gerekse alınan istihbarata rağmen cinayetin engellenmesi hususunda gerekli önlemlerin alınmaması şeklinde konusu suç teşkil eden bazı fiillerin varlığı açıktır. Gerek idare organlarınca (soruşturma izni vermeye yetkili merciler) yaptırılan ön inceleme ve soruşturmalarda gerekse Devlet Denetleme Kurulunca (DDK) yapılan araştırma ve incelemeler kapsamında tespit edilebilecek hususlar bu kadarıyla sınırlıdır.

Söz konusu fiillerin niteliğinin belirginleştirilmesi ve tespit edilen failler dışında cinayete dahil olan başkaca örgütlü ya da örgütsüz iştirakin mevcut olup olmadığı, kamu görevlilerinin fiillerinin olağan kamu yönetimi akışı içerinde gerçekleşen ihmaller mi yoksa başkaca bir niteliğinin olup olmadığı gibi hususlar tamamıyla adli yargı organlarınca yapılması gereken soruşturma ve yargılamalar ile netleştirilebilecek hususlardır. Bu açıdan, gerek idari soruşturmaların niteliğini ve gerçeğe ulaşma kapasitesini gerek Devlet Denetleme Kurulunca yürütülen araştırma ve inceleme faaliyetlerinin niteliğini ve kapsamını; yargısal süreçlerde savcılar ve mahkeme tarafından yürütülen faaliyet ve yetkilerle karıştırmamak ve eşdeğer olarak görmemek gerekir.

Anayasanın 108. Maddesi uyarınca Devlet Denetleme Kurulu; esas itibariyle kamu kurum ve kuruluşlarının hukuka uygunluk denetimini ve kamu hizmetlerinin etkin ve düzenli olarak yürütülmesine ve geliştirilmesine yönelik araştırma ve inceleme faaliyetlerini yapmak üzere kurulmuştur. Kaldı ki, silahlı kuvvetler ve yargı organları da mezkûr kapsamın dışında tutulmuştur. Kurulun yetkileri de 2443 sayılı Devlet Denetleme Kurulu Kurulması Hakkında Kanun ile bu çerçeve ile sınırlı olarak sadece kapsamdaki ilgili kurum ve kişilerden bilgi ve belge isteme ile bazı hallerde uzman çalıştırabilme imkanı ile sınırlı tutulmuştur.

Başka bir deyişle, DDK tüm yetki ve araçlarla donatılmış bir soruşturma birimi değildir. Bu itibarla, Hrant Dink ve benzeri olaylarda DDK’nın kamuoyunda oluşan beklentileri tümüyle karşılamaya yönelik görevi, yetkisi ve kullanabileceği araçları sınırlıdır. Devlet Denetleme Kurulu, tanık dinleme veya bunları getirtme, iletişim bilgilerini alma ve bunları inceleme ya da ceza soruşturmalarında delil tespitine yönelik getirilen diğer araçların hiç birisine sahip değildir. Nitekim, Hrant Dink olayında da ancak; idare organlarınca yürütülen soruşturmaların hukuka uygunluğu açısından denetimi ile kamu görevlilerinin yargılanmasına ilişkin mevzuatın geliştirilmesine yönelik bir çalışma yapılabilmiştir. Bundan sonrası ile ilgili süreçlerin akıbeti ise tümüyle yargı organlarına aittir. Bu durumu, hukuk devleti olmanın doğal bir sonucu olarak görmek ve kabul etmek gerekmektedir.

14- Konuyla ilgili olarak kamu görevlileri hakkında yapılan tüm inceleme, araştırma ve soruşturmalara ilişkin bilgi ve belgelerin değerlendirilmesi sonucunda özetle;
- Hrant Dink’e yönelik bir tehlikenin varlığının Emniyet ve Jandarma personelince öğrenilmiş olduğu, Hrant Dink’in korunmasına yönelik istihbarat birimlerinin gerekli çalışmaları yapmadığı ve işbirliğine gitmediği, idari makamların Hrant Dink’e yönelik oluşan riskleri bilebilecek durumda olmalarına rağmen, her kademedeki sorumluların zincirleme eylemleri sonucunda tehlikeyi önlemek için gereken tedbirlerin alınmadığı, tehlikenin gerçekleştiği ve Hrant Dink’in yaşamını yitirmiş olduğu,

- Dolayısıyla, gerek Anayasanın 17. maddesinde gerekse iç hukukumuzun bir parçası durumunda olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. maddesinde ifadesini bulan yaşam hakkının korunması hususundaki pozitif yükümlüğün yerine getirilmediği ve böylece ağır bir kamu hizmet kusurunun oluşumuna sebebiyet verildiği,

- Ölüm olayının gerçekleşmesinden sonra yaşama hakkını koruma altına alan iç hukuk kurallarının etkin bir şekilde kullanılmasını sağlamak ve Devlet yetkililerinin veya organlarının sorumluluklarını ortaya koymak açısından; Devlet organlarının olayın tespit edilebilen failleri ve olayda ihmal ve kusuru olan kamu görevlileri açısından hem ceza hukuku hem de disiplin hukuku alanında gereken soruşturmaların derhal başlatıldığı,

- İdare organlarınca sürdürülen soruşturmalarda yasal olarak öngörülen süreçlere uyulmakla birlikte, yukarıda bahsedilen gerek kamu görevlilerinin yargılanmasına ilişkin mevzuat düzenlemelerinin niteliğinden gerekse kamu görevlilerinin soruşturulması hususunda izlenen yöntemlerdeki hatalar/yanlışlıklar ve diğer eksiklikler sebebiyle yürütülen soruşturmalardan etkin bir sonuç alınamadığı kanaatine ulaşılmıştır.

Bu sebeple, Hrant Dink’in öldürülmesi ile ilgili olarak oluşan esas fiil kapsamında; AİHM kararında ifadesini bulan ve yaşama hakkının korunmasına dair Devletin pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediği sonucunu doğuran kamu görevlilerinin ihmal ve kusurlu davranışlarının, adli yargı organlarınca soruşturulmasının uygun olacağı düşünülmektedir. Ancak, söz konusu fiillerin yaşama hakkının korunmasına dair pozitif yükümlülük kapsamında olmadığının ve/veya esas dava ile ilgisinin bulunmadığının veya doğrudan soruşturulması gereken başkaca bir suç oluşturmadığının anlaşılması ve/veya yeni bilgi ve delillerin ortaya çıkması halinde, memur suçları yönünden 4483 sayılı Kanun çerçevesinde yeniden işlem yapılabileceği değerlendirilmiştir.

Son olarak, Hrant Dink’in öldürülmesi olayının mahiyeti/şekli hakkında da bazı hususların ifade edilmesi gerekli görülmüştür. İlk bakışta, olayın ilk derece mahkemesinde sonuçlandırıldığı şekilde bir eylem olduğu söylenebilmektedir. Nitekim, alınan ilk istihbaratın anı ile cinayetin işlendiği vakit arasında geçen uzun zaman dilimi, faillerin cinayetin işlenmesine kadar geçen sürede çok sayıda kişinin olaya vakıf olacağı şekilde acemice davranış sergilemeleri ve faillerce silah temininde çekilen güçlükler buna işaret etmektedir.

Ancak, gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararında ortaya konulan yaşam hakkının korunamaması ile ilgili sorumluluklar gerekse yukarıda yer verilen hatalı uygulamalar/yanlışlıklar/eksiklikler ve ülkemizin Hrant Dink cinayeti benzeri hadiselerle ilgili mebzul miktardaki tecrübesi (Malatya Zirve Yayınevi ve Rahip Santora cinayetleri, Kafes Eylem Planı, Ergenekon, Devrimci Karargah, Oda Tv, Balyoz, İrtica ile Mücadele Eylem Planı, Şemdinli, Danıştay Cinayeti ve faili meçhuller gibi çok sayıda davanın varlığı ve bu davalarda kamu görevlilerine atfedilen fiiller ile bazı davalarda iddia konusu edilen amaçlar, eylem yöntem ve
türleri ile bazı sanıkların Hrant Dink’in öldürülmesine giden süreç ve fiillerle bağlantısına ilişkin emareler) birlikte değerlendirildiğinde, Hrant Dink‘in öldürülmesi olayının da; Hrant Dink’in ötekileştirilerek hedef haline getirildiği ve tehdit edildiği süreçlerden başlayarak olayın bir bütünlük içerisinde incelenmesinin ve bu kapsamda gerek olayın gerçekleşmesi öncesinde gerekse olayın gerçekleşmesi sonrasında varlığına ilişkin kuvvetli şüphe bulunan ve raporun önceki bölümlerinde ayrıntılı olarak belirtilen kamu görevlilerinin bazı ihmal ve diğer nitelikteki fiillerinin de doğrudan adli yargı yerlerince ana cinayet davası kapsamında soruşturulmasının ve yargılanmasının zorunlu olduğu değerlendirilmektedir.

Bu açıdan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca AİHM kararından sonra bazı kamu görevlilerinin de daha önce başlatılmış olan soruşturma sürecine dahil edilmiş olması, yukarıda bahsedilen hatalı uygulamanın düzeltilmesi açısından gecikmiş de olsa olumlu görülmüştür. Esasen, Hrant Dink’i hedef haline getiren ve Hrant Dink’i öldüren kişinin eline bayrak vererek resim çektiren marjinal anlayışların ortaya çıkmasına yol açan bazı paradigmalarla yüzleşilmesi; bu tür ortamlardan beslenerek varlığını devam ettiren ve bazı kamu görevlilerinin de dahil olduğu hukuk dışı oluşumlarla ilgili mücadelenin sürdürülebilmesi ve “demokratik
devlet” olgusunun hayata geçirilmesine yönelik son yıllarda ortaya konulan çaba ve gayretlerin güçlendirilmesi açısından, bundan böyle, benzeri durumlarda kamu görevlilerinin yargılanmasında izlenmesi gereken yöntem ile ilgili hususların, bu şekilde algılanması ve uygulanması gerekli görülmektedir.

Yukarıda özetlenen ve ayrıntıları Raporun ilgili bölümlerinde yer alan tespit, değerlendirme ve önerilerin gereğinin yapılmasını teminen işbu Raporun, 2443 sayılı Devlet Denetleme Kurulu Kurulması Hakkında Kanun’un 6. maddesi uyarınca Başbakanlığa gönderilmesi gerektiği ve ayrıca İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına da raporun bir örneğinin iletilmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir.
Old 20-02-2012, 21:05   #895
tiryakim

 
Varsayılan Banka ‘gecikmiş borç’ sever!!!

Bankacılığın patronundan ilginç açıklamalar: Herkes kredi kartını zamanında ödesin, bankalar kredi kartlarını iptal eder.

Uluslararası Yöneticiler Derneği (YÖNETDER)'nde 'Bankacılık Sektörünün Genel Görünümü ve Ekonomiye Etkileri' konulu bir seminer veren BDDK Başkanı Tevfik Bilgin, vatandaşları yakından ilgilendiren kredi kartları konusunda açıklamalarda bulundu.


Habertürk'ün haberine göre bankaların kredi kartları konusundaki tavrına da değinen BDDK Başkanı Bilgin şöyle konuştu: "Kredi kartının teminat sorunu var. Kredi kartı riskli bir enstrüman, batık oranı bir ara yüzde 10'a çıktı, şimdi 5.9. Bankalar bu 5.9 maliyetini bizden çıkartıyor. Banka için kredi kartını düzenli ödeyen bir müşteri iyi bir müşteri değil. Bankalar kredi kartı borcunu düzenli ödeyen vatandaştan hiçbir şey kazanmıyor. Kredi kartının basımından dağıtımına çok fazla maliyeti var. Şöyle bir varsayımda bulunalım. Türkiye'deki herkes kredi kartını düzenli ödesin, bankalar bir ay sonra kredi kartını iptal eder. Bankalar kazanamadığı bir işi niye yapsın? Batık oranı 5.94 yaklaşık 2 milyon kişi. Bankalar bu 2 milyon kişinin riskini bize yıkmış durumda. Kredi kartının faizini batık oranına göre belirliyorlar. Riskli bir enstrüman olduğu için faizleri haklı olarak bu orana göre belirliyorlar."

TEK LİMİT HAYIRLI İŞ

Başkan Bilgin kredi kartlarında uygulanması planlanan tek limitle ilgili düzenleme konusuna da değindi. Bilgin düzenlemeyi şöyle özetledi: Bir insanın geliri ne kadarsa gelirinin 3 ya da 4 katı bir limiti olsun. O limitte ister 10-20 kart, isterse bir kartı olsun. Şimdi sorun şu: Vatandaşın geliri 2 bin lira, cebinde 5 bin lira limitli 3-4 kart var. Tek limit uygulamasını yapabilecek sisteme sahibiz. Buradan yola çıkarak bu sistemi biz kurgulayabiliriz, bunun için kanun değişmesi gerekiyor. Bu sistemi bankalar pek istemiyor, yapacak bir şey yok, ama bence tek limit hayırlı bir iş olur."
Old 20-02-2012, 21:05   #896
tiryakim

 
Varsayılan Masrafların peşin ödenmesi yargıyı hızlandıracak

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, "Paran varsa adalet" tartışmalarına neden olan mahkeme masraflarının dava başında peşin alınmasını öngören düzenlemenin, yargılama giderlerinin tahsili nedeniyle gereksiz yere uzayan davalar sorununu çözmek amacıyla benimsendiğini açıkladı.

Bakan Ergin, "Geçerli yargılama giderlerine ilave bir yük getirmiyor. Yargılama giderlerini ödeme gücünden yoksun olanların da adli yardım kurumundan yararlanmaları mümkün" dedi.

Bakan Ergin, MHP Manisa Milletvekili Erkan Akçay'ın yargılama giderlerinin dava açılırken avans olarak peşin ödenmesi sistemiyle ilgili soru önergesini yanıtladı. Yargılama sürecinin çok uzun sürmesi ve geciken adalet sebebiyle yargı kurumunun sık sık eleştirildiğini hatırlatan Bakan Ergin şunları söyledi:


"Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda, yargılama giderlerinin bir kısmını oluşturan dava dilekçesinin tebliği ve başka yerlerden getirtilecek belgeler için gerekli giderlerin peşin ödenmesi hususunun düzenlenmiştir. Ancak bu hüküm tanık, davetiye masrafları, keşif veya davanın ileri aşamalarında yapılması muhtemel diğer giderler gibi hussuları kapsamadığından, bu işlemler için erkeli masrafların zamanında ödenmemesi nedeniyle davalar gereksiz şekilde uzamaktadır. Yeni Hukuk Muhakemeleri Kanununun taslağını hazırlayan Bilim Komisyonunca yargılamanın gecikmesine sebep olan yargılama giderlerinin tahsili aşaması ayrıntılı şekilde tartışılarak, yargılama giderlerinin dava açılırken avans olarak peşin ödenmesi sistemi benimsenmiştir."


Yeni düzenlemenin iddiaların aksine geçerli olan yargılama giderlerine ilave bir yük getirmediğini ifade eden Bakan Ergin, "Sadece yargılamanın değişik aşamalarında ödenen yargılama giderinin, davanın başında hesaplanarak toplu şekilde tahsil edilmesi, karar kesinleştiğinde ise avansın artan kısmının iade edilmesi amaçlanmaktadır" dedi.


Her dava için tanık, bilirkişi ya da keşif gideri avansı yatırılmasının da söz konusu olmadığını kaydeden Bakan Ergin, "Şayet davacı dilekçesinde hangi delilere dayanmış ise bunlara ilişkin avansı yatırılacaktır. Yeni düzenlemedeki peşin olarak tahsil edilmesi amaçlanan avans, önceki düzenlemede dava devam ederken ilgili tarafın yatırılması gereken miktarların alınmasından ibarettir" dedi.



-YOKSULLAR ADLİ YARDIM TALEBİNDE BULUNABİLİR-


Yargılama giderlerini ödeme gücünden yoksun olan kimselerin adli yardım kurumundan yararlanmalarının da mümkün olduğunu ifade eden Bakan Ergin dava açılırken adli yardım talebinde bulunulması durumunda bu talebin UYAP'a işlendiğini ve davacıdan gider avansı tahsil edilmeden dava açılmış kabul edilerek dosyanın tevzi edildiğini söyledi. Bakan Ergin adli yardım talebinin yerinde olup olmadığını değerlendirme yetkisini de mahkemeye ait olduğunu, bu talep yerinde görülmediği takdirde mahkemenin gider avansını davacıya tamamlattırdığını açıkladı. Bakan Ergin, gider avansının kullanılmayan kısmının da kararın kesinleşmesinden sonra davacıya iade edileceğini söyledi.
Old 20-02-2012, 21:06   #897
tiryakim

 
Varsayılan Savcı 'özel yetki'yi keyfi kullanamaz

Okur: 250. madde savcılara çok geniş yetkiler veriyor. Kamuoyunun yakından takip ettiği davalarda karşılaşılan özensizlikler nedeniyle söz konusu yetkilerin gözden geçirilmesi ve daraltılması önemli.



Lütfi Kaplan / ANKARA

HSYK 1. Daire Başkanı İbrahim Okur, son zamanlarda sıkça tartışılır hale gelen CMK 250. madde ve bu madde ile görevli Cumhuriyet Savcıları konusunda önemli uyarılarda bulundu. Kamuoyunda “emniyetten ne gelirse davaya dönüşüyor”, “kişilerin lekelenmeme hakkına riayet edilmiyor”, “soruşturma ve davalar özensiz yürütülüyor, “özel yetkili mahkemeler güvenlik kaygısıyla hareket ediyor” şeklinde bir algı olduğunu ifade eden Okur, bu sorunların çözümü için başta Adli Kolluk Kuvvetlerinin oluşturulması ve CMK 250.madde ile tanınan yetkilerin daraltılması gerektiğini söyledi.

Özgürlükçü yorumlanmalı

HSYK 1. Daire Başkanı İbrahim Okur, STAR’ın “Bugün bir köşe yazısında size atfen CMK 250. madde nasıl yorumlanmalı sorusuna ‘Elbette özgürlükçü bir gözle yorumlanmalı” cevabını verdiğiniz yazıldı. Bu cevabınızdan 250’nci maddenin özgürlükçü yorumlanmadığını mı anlamalıyız?” sorusunu cevaplandırdı. Okur konuyla ilgili şunları söyledi:

Özgürlük kaygı kurbanı olmasın

Bu mahkemelerde görev yapan meslektaşlarımız güvenlik kaygılarıyla özgürlükleri askıya alacak uygulamalardan kaçınmalı ve ölçülü davranmalıdırlar.

Savcılar soruşturmada etkin değil

Ülkemizde tüm çalışma ve tartışmalara rağmen maalesef adli kolluk oluşturulamadı. Kolluk İçişleri Bakanlığına bağlı ve kendi usullerine göre çalışıyor. Gerçekten iyi eğitim almış, yetişmiş bir kadroları da var. Ancak doğrudan Cumhuriyet savcılarına bağlı çalışmadıkları için soruşturma evresinde Cumhuriyet savcıları evrak önüne gelene kadar yeterince etkin olamıyorlar. Evrak kendilerine intikal ettikten sonra da iş yoğunluğu, soruşturmada gelinen aşama gibi sebeplerle soruşturmanın seyrini etkilemek ve değiştirmek her zaman çok kolay olamıyor.

Ne gelirse davaya dönüşüyor algısı

Bunun sonucu olarak da kamuoyunda emniyetten ne gelirse davaya dönüşüyor gibi bir algı ortaya çıkıyor. Görevlerini büyük bir özveri ile yerine getiren Cumhuriyet Savcılarımız da bu sebeple töhmet altında kalıyorlar. Onun için öncelikle adli kolluk sorununun çözülmesi, daha sonra da savcılarımızın işin özünü yakalayacak kadar olayın içinde olmaları gerekiyor.

Kişilerin lekelenmeme hakkı var

Özellikle CMK 250’nci maddeyle yetkili savcılıklar ve ağır ceza mahkemelerinde kişilerin lekelenmeme hakkı, ölçülülük ilkesi ve masumiyet karinesi gibi hususlarda yeterince özenli davranılmadığı kamuoyunun büyük çoğunluğunca kabul edilmektedir. Tutuklamanın bir tedbir olduğu asla unutulmamalıdır.

Bu mahkemelerde görev yapan meslektaşlarımız güvenlik kaygılarıyla özgürlükleri askıya alacak uygulamalardan kaçınmalı ve ölçülü davranmalıdırlar. Güvenlik-özgürlük dengesi çok hassas bir dengedir. Hakim ve savcılar suç ve suçlu bulmak için değil hakikati ortaya çıkarmak ve adaleti tesis etmek için çalışmalıdırlar. Bunun için kendilerine verilen geniş yetkileri kullanırken bir kuyumcu dikkat ve özeniyle hareket etmek zorundadırlar. Ceza hukukunun temel prensiplerinden biri olan ‘bir masumun suçsuz yere hapse girmesindense, bin suçlunun serbest kalmasının tercih edilmesi’ anlayışını terk etmemeleri gerekmektedir.

CMK 250 çok geniş yetki veriyor

Bizim uygulamamızda 250’nci madde savcılara çok geniş yetkiler vermektedir. Bu yetkilerin kullanılmasında keyfi sayılabilecek davranışlardan sakınılması, haklı ve doğru soruşturmaların bile doğruluğundan kuşku duyulmasına neden olacak yaklaşımlardan kaçınılması gerekmektedir. Son birkaç yıldır kamuoyunun yakından takip ettiği davalarda zaman zaman karşılaşılan özensizlikler yargıya duyulan güveni olumsuz yönde etkilemektedir. Bu sebeple de söz konusu yetkilerin gözden geçirilmesi ve daraltılmasının kişi hak ve özgürlükleri anlamında önemi tekrar karşımıza çıkmış bulunmaktadır.

Savcı ve hakim polis gibi bakamaz

Kolluk görevlilerinin işlerinin gereği olarak şüpheci yaklaşmaları, suçluları bulmak için çaba harcamaları ve devleti koruyan bir tavır sergilemeleri anlaşılabilir. Ama savcı ve hakimlerimizin tümüyle tarafsız bir gözle kişi hak ve özgürlüklerine özen göstererek çalışmaları gerekir. Hele ki hakimlerimizin kendi düşünce ve inançlarından dahi bağımsız olarak, tarafsız bir gözle olayları değerlendirme mecburiyeti bulunmaktadır. Hakim ve savcılar olayı en ince ayrıntısına kadar bilecek kadar olayın içine girmeli ama kararlarını verirken olayın dışından bakıp objektif değerlendirme yapmalıdırlar.

CMK 250 ile ilgili eğitim vereceğiz

Adalet dağıtan insanların bağımsız olması çok önemlidir ama en az bağımsızlık kadar önemli bir diğer husus da tarafsız olmalarıdır. Hakim ve savcılar karşılarına gelen insanların kim olduklarıyla değil ne yaptıklarıyla, ceza kanunu açısından işledikleri fiillerin suç oluşturup oluşturmadığıyla ilgilenmeli, usul kurallarını zorlamadan ve hiçbir etki altında kalmadan, taraf olmadan kararlarını vermelidirler. Bu anlayışın yerleştirilebilmesi için 12 Mart’tan itibaren 9 gün sürecek iki dönemlik bir eğitim planlıyoruz.

CMK 250 ile yetkili tüm hakim ve savcılara yönelik bu programda 250 uygulamalarını tartışmayı planlıyoruz.
Old 20-02-2012, 21:07   #898
tiryakim

 
Varsayılan CHP, Anayasa Mahkemesi'ne gidiyor

CHP, MİT Kanunu'nda değişiklik yapan kanunu, bu hafta Anayasa Mahkemesi'ne götürecek.


CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nda değişiklik yapan kanunu, bu hafta içinde Anayasa Mahkemesine götüreceklerini bildirdi.



Hamzaçebi, TBMM'deki basın toplantısında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nda değişiklik yapan kanunu, hiç beklemeden onaylamasını doğru bulmadıklarını söyledi.



Yasaya ilişkin itirazlara kulak vermeden, tereddütler giderilmeden, demokraside olmaması gereken karanlık alanlar ortadan kaldırılmadan, yasanın süratle onaylanmasını, ''milletin iradesine'' aykırılık şeklinde değerlendiren Hamzaçebi, AK Parti'nin çoğunluğunun, milletin iradesi olmadığını ifade etti.



Bu yasayla, çok ''vahim'' yanlışlıkların yapıldığını savunan Hamzaçebi, 1983'ten beri yürürlükte olan MİT Yasası'na göre, MİT'in görev alanının son derece belirli olduğuna işaret etti. Hamzaçebi, MİT'in, devletin varlığına, bağımsızlığına, güvenliğine, anayasal düzene karşı faaliyetler nedeniyle ulusal istihbarat ağını oluşturmakla yükümlü olduğunu dile getirerek, MİT'in görevlerini sıraladı.



Yaklaşık 30 yıldır yürürlükte olan MİT Yasası'nın, Başbakan'a MİT'e doğrudan görev verme yetkisini vermediğini ifade eden Hamzaçebi, sözlerini şöyle sürdürdü:



''Görevler, belirttiğim çerçevede verilebilir. Bunun dışında MİT'e, adı ister özel, ister belirli olsun, Sayın Başbakan'ın herhangi bir görev verme yetkisi, son yasal düzenlemeye kadar yoktu. Son düzenlemeyle, artık Başbakan, MİT'e, karanlık bir alanda, bilinmeyen alanlarda özel görevler verebilecektir. MİT'in, amacı dışına çıkabilmesinin, daha doğrusu siyasiler ve hükümetler tarafından MİT'in ana görevleri dışında kullanılabilmesinin yolu açılmıştır. Sayın Başbakan, bu yasal düzenlemeyle MİT'e, bugüne kadar yasalarla tarif edilmiş görevlerin dışında, kendisi tarafından bir görev verildiğini dolaylı olarak kabul etmiştir. Bir demokraside bunun kabul edilmesi mümkün değildir. 'Özel' kelimesinin, 'belirli' ile yer değiştirmesi sonucu değiştirmemektir. Türk Dil Kurumu Sözlüğü'ne bakıldığında 'özel' kelimesinin karşılığının 'belirli' olduğu görülecektir.''



'MİLLETİN VİCDANINDA KABUL GÖRMÜYOR'

Hamzaçebi, bugüne kadar MİT mensuplarının, Başbakan'ın izni alınmaksızın, çeşitli kovuşturma ve yargılamalara tabi tutulduğunu belirterek, Kaşif Kozinoğlu'nun bunlardan biri olduğunu, Erzincan'daki soruşturma nedeniyle iki MİT mensubunun Başbakan'ın izni olmaksızın tutuklandığını anımsattı. Hamzaçebi, tutuklamaların, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 250. maddesinin, savcıya verdiği yetkiyle olduğuna işaret ederek, bu yetki ortadayken, böyle düzenleme yapmanın, demokrasi ve hukuka aykırı olduğunu kaydetti. Hamzaçebi, bunun, Başbakan'ın karanlık bir alanda manevra yapabilmesinin imkanının yaratılması olduğunu savundu.



Akif Hamzaçebi, ''Cumhurbaşkanı onaylamış, yürürlüğe girmiş, cumhuriyet savcıları soruşturmaya son vermiş olabilir ama biz bu yasayı Anayasa Mahkemesi’ne süratle götüreceğiz. Bu yasa, Anayasa Mahkemesinin kararı ne olursa olsun, milletin vicdanından dönecektir. Milletin vicdanında kabul görmeyen bir yasa vardır'' dedi. Hamzaçebi, yasa için bu hafta içinde Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapacaklarını ifade ederek, kanunların genelliği ilkesini bir kenara bırakarak, bir kuruma, belirli kişilere özel düzenleme yapmanın, anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğunu söyledi.



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, MİT Yasası bağlamında, ''seçilmişleri, atanmışlara kurban etmeyeceği'' yönünde değerlendirmede bulunduğunu anımsatan Hamzaçebi, bunu, yasama, yürütme, yargı organlarının görev tariflerini ortaya koyarak yaptığını söyledi.



Hamzaçebi, ''Başbakan'ın bu cümlesini şöyle anlamak isterim: Hangi anlamda kullandı bilemiyorum muhtemelen benim anladığım anlamda kullanmadı; millet iradesi önemlidir, herkes saygı göstermek zorundadır. Millet iradesine rağmen 8 milletvekili cezaevinde. Yargı, milletin iradesini bir kenara atmıştır. Yapılması gereken, bu iradenin TBMM'ye yansımasını sağlamaktır. Sayın Başbakan, bu anlamda cümlesini kurmadıysa, bu şekilde yorumlamasını rica ediyorum. Diğer anlamda kullanıyorsa, 'MİT Yasası nedeniyle soruşturulan bürokratlar, seçilmişlerin talimatlarıyla hareket etmiştir, bu bürokratlar hakkında kovuşturma yapmak, seçilmişler hakkında kovuşturma yapmaktır. Dolayısıyla ayağınızı denk alın' Bu anlamda bir açıklamaysa ayrı bir değerlendirme konusu'' diye konuştu.



Hamzaçebi, MİT Yasası’nda yapılan düzenlemenin, seçilmişlerin, herhangi bir şekilde korunmasını sağlamadığını ifade etti.



‘BAŞBAKAN KONUŞTUKÇA DURUM DAHA KÖTÜLEŞİYOR’

Erdoğan'ın dünkü açıklamasında dindar gençlik tartışmasına girdiğini belirten Hamzaçebi, Erdoğan'ın ''modern dindar gençlik'' dedikten sonra, Necip Fazıl'ın gençliğe hitabından, ''Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik'' şeklinde alıntı yaptığını söyledi.



Atatürk'ün gençliğe hitabesinin kaldırılması tartışmalarında bir arka plan olduğunu ifade eden Akif Hamzaçebi, ''Necip Fazıl'ın bu cümlesinin hemen devamındaki, 'Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir'' cümlesini eleştiren bir ifadeyi, Başbakan ne zaman okuyacak, merak ediyorum. Başbakan'a, dindar gençlik tartışmasından çıkmasını tavsiye ediyorum. Konuştukça durum daha kötüleşmekte. Başbakan keşke Cemal Süreya'nın Üvercinka, Göçebe, Sezai Karakoç'ın Mona Roza'sından dizeler okusaydı. Sayın Başbakan, bunları okuduğu zaman Türkiye'de demokrasi yoluna girmiş olacak, otoriter rejim endişeleri ortadan kalkacaktır. Bunları okumasını diliyorum'' diye konuştu.



Hamzaçebi, Erdoğan'ın, din konularını, geleneksel bir şekilde açıklamaya çalıştığını ifade ederek, bütün semavi dinlerin, İslamiyet'in, haksızlığa karşı, adalet özlemini ifade ettiğini söyledi. İbadetin, dinin kendisi değil; adaletli topluma ulaşılması için araçlar olduğunu dile getiren Hamzaçebi, sözlerini, ''Başbakan, dinin özü olan adaleti dinin içinden çekip alıyor, bunun yerine ibadetleri koruyor. İbadetler, adalete ulaşmanın aracıdır. Adaleti dinin içinden çekerseniz, geriye din kalmaz. Dinin özündeki adalet kavramını özümsemiş gençler, yöneticiler, siyasetçiler, siyasete adalet dağıtmanın yeri olarak bakar, nema dağıtmanın yeri olarak değil. Adaleti özümsemiş insanlar, hükümete ceketiyle gelip, ceketiyle giderler. Başbakan'a bu tartışmadan çıkmasını diliyorum, aksi halde konuştukça batacaktır'' diye sürdürdü.



Hamzaçebi, daha önce ''Bizim yargıya müdahale etmemizi mi istiyorsunuz'' diyen Hükümetin, bugün yargı sürecine bir yasayla müdahale ettiğini, söyledikleri cümlelerin altında kaldığını ileri sürdü.



İlk günkü tüzük kurultayına muhalif delegelerin katılmayacağına yönelik haberlerin sorulması üzerine Hamzaçebi, böyle bir sonucun olacağını tahmin etmediğini, Genel Başkan'ın olağanüstü kurultay talebine delegelerin çok büyük ölçüde ilgi göstereceğini sözlerine ekledi.
Old 20-02-2012, 21:07   #899
tiryakim

 
Varsayılan Şike davası Çağlayan'a alındı

23'ü tutuklu 93 sanıklı şike davasının bugünkü duruşmasında sanıklar savunma yapmaya başlıyor. Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın çağrısıyla taraftarlar Çağlayan'da toplandı. Sanık avukatlarının görevsizlik talebi ise reddedildi.

5'inci duruşması bugün Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda görülen davada sanıklardan savunma alınmasına başlanıyor.


Savunmalara geçilmeden önce sanık avukatları, 'cebir ve şiddet olmadığı' gerekçesiyle davanın Özel Yetkili 16. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmemesi görüşünü savunarak görevsizlik talep etti.


Ancak bu talep mahkeme tarafından reddedildi.




İlk 4 duruşma Silivri'de görülmüştü


Futbolda şike iddialarına ilişkin davanın ilk 4 duruşması Silivri'de görülmüştü. İlk dört günde kimlik tespitlerinin ardından iddianameye geçilmiş ve 401 sayfalık iddianamenin okunması tamamlanmıştı.


Bugünkü duruşmadan itibaren ilk önce tutuklu sanık Olgun Peker ile bağlantılı sanıklar savunma yapacak. Daha sonra Aziz Yıldırım ile bağlantılı sanıkların savunmalarına geçilecek. Ancak Yıldırım'a bugün sıranın gelmesi beklenmiyor.


Mahkeme heyeti sanık avukatlarının görev ve yetkisizlikle ilgili taleplerini bugün, tahliye taleplerini de 24 Şubat Cuma günü alacak. Çarşamba hariç her gün duruşma yapılacak.




Taraftarlar Çağlayan'da


Öte yandan Silivri'deki ilk duruşmaya akın eden taraftarlar, Çağlayan'daki ilk duruşma için de toplandı. Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın çağrısıyla taraftarlar Çağlayan'a gidiyor.




CHP'li Oran: "Bir an önce adil yargılama istiyoruz"


CHP Millet Vekili Umut Oral da, "Türk futbolunun üzerindeki bu görünmez ellerin kaldırılması gerekiyor" dedi.


Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı önünde basın mensuplarına açıklamalarda bulunan Umut Oral, Fenerbahçe taraftarının adil yargılanma istediğini belirterek, şunları söyledi;


"Fenerbahçe seyircisi burada. Fenerbahçe seyircisi, 'yargılanma adil olsun' diyor. 'Eğer ortada bir suçlu varsa, bu da yerine getirilsin' diyorlar. Ama bu iş böyle uzamamalı. İnsanların özel hayatları, itibarları zedelenmemeli. İnsan hakları ihmali olmamalı. Haftasonu kadınlar ve çocuklardan oluşan 37 bin Fenerbahçe seyircisi de, 10. Yıl Marşı'nı okuyarak, hepimizi duygulandırdı. Biraz halkın sesine kulak vermeliyiz. Hükümet asli işine dönmeli, siyasi irade dönmeli. Burada, Türk futbolunun üzerindeki bu görünmez ellerin kaldırılması gerekiyor. Yargının özel yetkili mahkemelerin ortadan kalkıp, adil bir şekilde yargılanma süreci varsa, bunların gerçekleşmesini istiyoruz. Hepimizin ihtiyacı olan şey hukuk.


Hukuk, birilerinin hukuku olmamalı. Majeste hukuku olmamalı. Ben, Cumhuriyet Halk Partisi olarak hemen hemen bütün duruşmaları takip ediyorum. Çünkü, şu anda muhalif veya bir güç olan herkes bir örgüt üyesi, bir çete üyesi adı altında özel yetkili mahkemelerde yargılanıyor. Askerlerimiz yargılanıyor, Belediye başkanlarımız yargılanıyor, öğrencilerimiz yargılanıyor, gazeteci arkadaşlarımız yargılanıyor, spor kulübü yöneticilerimiz yargılanıyor...Yani böyle bir hukuk anlayışı olamaz. Majestelerin hukuku olmamalı. Sayın Başbakan, siyasi irade, artık özel yetkili mahkemeleri..İşte en son yaşadığımız mit olayında da bunu gördük. Artık kimse inanmıyor buna. Cumhurbaşkanı da güvenilirliğini yitiriyor bu anlamda, hükümet de yitiriyor. Yukarısı noter, aşağısı her şeyi dizayn eden bir anlayış. Böyle bir anlayış, artık 21. yüzyıl Türkiye'sine yakışmıyor."
Old 23-02-2012, 20:51   #900
tiryakim

 
Varsayılan Yargıtay, bankayı haksız buldu!

Tüketiciler Birliği Onur Kurulu Başkanı Aydın Ağaoğlu, verdiği hukuk mücadelesiyle, yargının, "kredi kartı aidatı" konusunda emsal teşkil edebilecek bir karar almasına zemin hazırladı. Ödediği aidatın iadesini sağlayan Ağaoğlu'nun kredi kartını kullanıma kapatan bir banka, tazminat ödemeye mahkum edildi.

Ağaoğlu, bankaların kart aidatı, üyelik bedeli gibi isimler altında tüketicilerden talep ettikleri ücretlerin Tüketici Hakem heyetleri ve mahkemelerce iptal edilmesi nedeniyle, bu ücretleri bölerek küçük taksitler halinde tahsil etmeye yöneldiğini belirtti.

Tüketicilerin meblağ küçük olduğundan mücadeleye değer bulmayıp itiraz etmeyeceklerini düşünen bankaların yanıldığını dile getiren Ağaoğlu, birçok tüketicinin halen kredi kartı aidatlarını almak için mücadele verdiğini anlattı.

Benzer şekilde tüketici olarak kendisinin de bu konuda mücadeleyi sürdürdüğünü ve yurttaşlara yol göstermeye çalıştığını ifade eden Ağaoğlu, şunları söyledi:

"2009 yılında, kullandığım kredi kartının hesap özetinde 55 lira kart aidatı bedeli bulunduğunu fark edince, bankaya itirazımı bildirdim. Banka, talebime olumsuz cevap verdi. Şişli Kaymakamlığı Tüketici Sorunları Hakem Heyeti'ne başvurdum. Heyet başvurumu haklı bularak, bu paranın iadesine karar verdi.

Banka 55 liralık ücreti iade etti ama kartı kullanıma kapattı. Bunun üzerine kartın kullanıma açılması için mücadeleyle başladım. Tüketici Hakem Heyeti, tekrar, başvuru üzerine kartın kullanıma açılması kararını verdi. Ancak banka, bu karara karşı İstanbul 2. Tüketici Mahkemesi nezdinde itirazda bulunarak, kart aidatını ödemediğim için kartı kullanıma kapatmaya hakkı olduğunu iddia etti.

Mahkeme, aidat iptalinin hukuka uygun olduğunu, Tüketici Kanunu'nun 5. maddesindeki düzenlemeye göre hizmetin sunulmasından haklı bir sebep olmaksızın kaçınılamayacağını, bu nedenle kartın kullanıma açılmasını kesin olarak kararlaştırdı."

Mahkeme kararına rağmen

Bu davanın 2010'da sonuçlandığını ve mahkemenin hükmetmesine rağmen bankanın kredi kartını kullanıma açmadığını aksine yeni bir sözleşme imzalamasını istediğini belirten Ağaoğlu, "Yeni sözleşmede kart aidatının yer aldığını fark edince imzalamayarak, mevcut sözleşmeye göre kartın kullanıma açılması talebinde bulundum ama kart kullanıma açılmadı" dedi.

Aydın Ağaoğlu, yargı kararına rağmen kartın kullanıma açılmaması nedeniyle 20 bin lira manevi tazminat talebiyle ve hükmedilecek tazminatın tamamının Tüketiciler Birliği banka hesabına aktarılacağını belirterek İstanbul 2. Tüketici Mahkemesi'nde dava açtığını anlatarak, şunları kaydetti:

"2011'in başında İstanbul 2. Tüketici Mahkemesi, bankayı, yargı karanına uyulmaması ve kredi kartının kullanıma açılmaması nedeniyle tüketicinin mağdur olduğunu belirterek, bin lira manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

Her iki taraf da kararı temyiz etti. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 17 Ocak 2012 tarihli kararıyla verilen tazminat kararını onadı. Buna rağmen banka tazminatı ödemedi. Biz de icra yoluna başvurduk. Sonunda banka, ana para ile faiz, avukat ve icra masraflarıyla birlikte toplam 2 bin 41 lirayı ilgili icra müdürlüğüne yatırdı. Bin lirayı Tüketiciler Birliği hesabına aktardık."

Ağaoğlu, kesinleşen bu karardan sonra bankaya idari para cezası uygulanması için Bilim, Sanayi ve Teknoloji İl Müdürlüğüne şikayette bulunacağını belirterek, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un 25. maddesinin, bankaya ceza verilmesini öngördüğünü sözlerine ekledi.
Old Bugün  
Site Mübaşiri

 
 
Web www.turkhukuksitesi.com
 
 
Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi


THS Sunucusu bu sayfayı 0,27487993 saniyede 13 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2013) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.