Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Meslektaşların Soruları Hukukçu meslektaşların hukuki nitelikte sorularını birbirlerine yöneltecekleri mesleki yardımlaşma forumu. SADECE hukuk fakültesi mezunları ile hukuk profesyonellerinin (bilirkişi, icra müdürü vb.) yazışmasına açıktır. [Yeni Soru Sorun]

Sağlar Arası Muvazaa Davasında İspat Nasıl olur ?

Yanıt
Old 03-08-2008, 22:53   #1
Av. Salim

 
Varsayılan Sağlar Arası Muvazaa Davasında İspat Nasıl olur ?

Değerli arkadaşlar,
Müvekkilim maddi sıkıntılar nedeniyle borçluların tazyikine uğramamak için sahip olduğu evi annesine devrediyor (Tapuda satış gösteriliyor, ama gerçekte para ödenmesi falan sözkonusu değil, tamamen muvazalı olarak devrediliyor.)

Ancak şu anda bu evi satıp borçlarını ödemenin daha doğru olacağı kanaatiyle yanlış yaptığını düşünmeye başlamış ve açıkçası dünyadan borçlu gitmek istemiyor. Ancak evi verdiği annesi buna karşı. Yani evin satılıp borçların ödenmesini istemiyor. Bu nedenle de muvazaalı olarak devraldığı müvekkilimin evini şu anda geri vermiyor. Ev tamamen kendisine bedelsiz ve borçlulardan mal kaçırmak amacıyla devredilmişti. Şu anda müvekkilim evini geri almak amacıyla annesine muvazaa nedeniyle tapu iptal davası açmak istiyor. Ancak bu konuda aralarında satış işleminin muvazaalı olduğu konusunda herhangi bir yazılı belge vs. de yok.

Müvekkilimin bu muvazaa nedeniyle tapu iptal davasında şansı nedir? İspat vasıtası olarak yazılı delil bulunmadığına göre, durumu tanıkla ispatlayabilir miyiz? (Taraflar anne-kız olduğuna göre tanık dinlenebilir mi? Ancak tapudaki satış işlemi yazılı resmi biçimde yapıldığına göre, yazılı şekle, senede bağlanmış bir işlemin yakın akrabalar arasında olması halinde bile yine ancak senetle ispatı gerekir kuralınun bu olayda yeri nedir sizce.) Yani bizim bu konuda yemin delilinden başka şansımız yok mudur? Ayrıca konuyla ilgili yargıtay içtihadı sunabilecek arkadaşlara da ayrıca teşekkür ederim. Saygılar.
Old 04-08-2008, 00:03   #2
Av.Ergün Vardar

 
Varsayılan

Alacaklılar da tasarrufun iptali davası açabilir.
Old 04-08-2008, 09:18   #3
Av. Murat Safkalp

 
Varsayılan

Salim Bey, muvazaa tanık dahilher türlü delille ispat edilir. Anne-çocuk ilişkisinin buna etkisi yoktur ki muvazaalı işlemlerin büyük bölümü akrabalar arasında gerçekleşmektedir. Annenin ekonomik durumu gelir seviyesi, tapu devir işlemine verdikleri değerin küçük olması, annenin bir eve ihtiyacı olup olmadığı bunların hepsi ile mahkemede bir kanaat yaratabilirsiniz.
Old 04-08-2008, 09:42   #4
üye18087

 
Varsayılan

öncelikle muvazaanın ispatı konusunda iki husus vardır:

1. sözleşmenin tarafları muvazaa iddiasında bulunuyorsa(ki bu sizin durumunuzu gösteriyor):
bu durumda sadece yazılı delille ispata itibar edilir.bu durumda iptal davasında pek şans yok gibi...

2. sözleşmenin tarafı olmayan 3. kişiler muvazaa iddiasında bulunuyorsa:
bu durumda muvazaa tanık dahil her türlü delille ispatlanabilir ancak Yargıtay sadece tanık beyanlarını kabul etmemekte, başka delillerin de bunu desteklemesini istemektedir.

size tavsiyem, Ergün Vardar'ın da dediği gibi bu davayı alacaklılara açtırmak olur. böylelikle muvazaa iddiasında tanık dinletme imkanınız da doğmuş olur.
Old 04-08-2008, 09:47   #5
BaharB

 
Varsayılan

Muvazaalı işlemin tarafları, muvazaa iddiasını, 05/02/1947tarihli İBK gereğince sadece muvazaalı işlemden önce düzenlenmiş yazılı bir belge ile ispat edebilirler. Tanık dinletemeyeceğiniz gibi 1.HD artık yeni kararlarında yemin deliline dahi dayanılamayacağı yönünde kararlar vermektedir.
Old 04-08-2008, 19:49   #6
Av. Salim

 
Varsayılan

Görüş belirten tüm arkadaşlara teşekkür ederim.
Sayın BaharB,
Taraf muvazaasında yemin teklif edilemeyeceği konusunda bahsettiğiniz dairenin herhangi bir kararını sunabilir misiniz? Bu çok ilginç ve önemli, çünkü yemin delili (taraf yemini) tüm davalarda kesin delil niteliğinde ve davayı temelden çözen bir etkiye sahipken bu davalarda bunun kabul edilmiyor olması şaşırtıcı ve garip. Emin misiniz?
Old 04-08-2008, 19:54   #7
Av. Salim

 
Varsayılan

1. Hukuk dairesinin taraf muvazaasında yemin delilini kabul eden bir kararı,

T.C.
YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
E. 1996/1179
K. 1996/1570
T. 14.2.1996
• MUVAZAA İDDİASI ( İspat Külfeti )
• İSPAT KÜLFETİ ( Muvazaa İddiasında )
• YAZILI DELİLLE İSPAT ZORUNLULUĞU ( Taraf Muvazaasında )
• TARAF MUVAZAASI İDDİASI ( Yazılı Delille İspat Mecburiyeti )
818/m.18
743/m.6
ÖZET : Muvazaanın varlığını iddia eden bunu ispatla mükelleftir. "Taraf muvazaası"nda, senede bağlı bir sözleşmeye karşı muvazaa iddiası; ancak yazılı delille kanıtlanabilir. Sözleşme, yakın akrabalar arasında yapılmış olsa bile, muvazaanın yazılı delille ispat edilmesi gerekir. Sözleşmenin resmi şekilde yapılması halinde dahi, olayın özelliği itibariyle adi yazılı delilin yeterli olacağı kabul edilir. ( YİBK., 5.2.1947 gün ve E: 1945/20, K: 1947/6 s. )

DAVA : Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan iptal ve tescil davasının yapılan yargılamasında, mahkemece davanın kabulüne dair verilen kararın davalı vekili tarafından temyizi üzerine; dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Muvazaa, kısaca irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanabilir. Muvazaada taraflar, üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan, aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak için anlaşarak, bazan aslında bir sözleşme yapma iradesi taşımadıkları halde görünüşte bir sözleşme yapmaktadırlar ( mutlak muvazaa ). Veya gerçek iradelerine uygun olarak yaptıkları sözleşmeyi iradelerine uymayan görünüşteki bir sözleşme ile gizlemektedirler ( nisbi muvazaa ). Yanlar, ister salt bir görünüş yaratmak için, ister başka bir sözleşmeyi gizlemek amacıyla, sözleşme yapsınlar görünüşteki sözleşme gerçek iradelerine uymadığından, tabandaki sözleşmede tapulu taşınmazlarda şekil koşullarını taşımadığından geçersizdir.

Her ne kadar muvazaayı düzenleyen BK.nun 18. maddesinde ve öteki kanun hükümlerinde muvazaalı sözleşmelerin hüküm ve sonuçları hakkında bir açıklık bulunmamakta ise de; taraflar arasında alacak ve borç ilişkisi doğurmayacağı, muvazaanın varlığının hiçbir süreye bağlı olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği, mahkemece kendiliğinden ( resen ) gözönünde bulundurulması gerektiği, belirli bir sürenin geçmesi,sebebin ortadan kalkması veya ilgililerin olur ( icazet ) vermesi ile geçerli hale gelmeyeceği, uygulamada ve bilimsel görüşlerde ortaklaşa kabul edilmektedir.

Hemen belirtmek gerekirki, muvazaa nedeniyle geçersiz sözleşmeye dayanılarak bir taşınmazın tapuda temliki yapılmışsa bu tescil, yolsuz bir tescil hükmündedir. Tapuda yapılan temlik ve tesciller illî işlemler olduğundan, tapunun dayanağı sözleşme geçersiz ise, tapu kaydının da Medeni Kanunun 933. maddesine göre iptali gerekir. Ayrıca, muvazaalı sözleşmeler yapıldığı andan itibaren taraflar arasında hüküm ve sonuç doğurmayacağından, açılan dava sonunda verilen karar, yenilik doğurucu ( inşai ) bir hüküm değil, açıklayıcı ( ihdasi ) bir hüküm durumundadır.

Öte yandan, muvazaanın varlığını iddia eden taraf veya bunların ardılı ( halefi ) sıfatı ile hareket eden, başka bir anlatımla sözleşmenin yanlarından birine teb'an dava açan kişi Medeni Kanunun 6. maddesi gereğince bu iddiasını isbat etmek zorundadır. Senede bağlı bir sözleşmeye karşı muvazaa iddiası, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 288. ve 290. maddelerinde belirtildiği üzere ancak yazılı delille kanıtlanabilir. Sözleşme aynı Kanunun 293. maddesinde sözü edilen yakın akrabalar arasında yapılmış olsa dahi muvazaanın yazılı delille ispat edilmesi gerekir. Böyle bir sözleşmenin resmî şekilde yapılması halinde dahi olayın özelliği itibariyle adi yazılı delilin yeterli olacağı öğretide ve kararlılık kazanmış içtihatlarda ortaklaşa kabul edilmiştir. İşte bu görüşten hareketle 5.2.1947 tarih, 20/6 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında taraf muvazaası ve takma ad ( nam-ı müstear ) davalarında iddianın ancak yazılı delille kanıtlanabileceği kabul edilmiştir.

Somut olayda davacı vekili; ( ...müvekkilin ticaretle uğraştığını işlerinin iyi gitmemesi ve mali problemlerinin bulunması nedeniyle dava konusu taşınmazların, ileride iade edilmesi kararlaştırılarak itimat edilen davalıya hiçbir bedel alınmadığı halde, tapuda satış gösterip temlik edildiğini... ) ileri sürmüş; iptal ve tescil istemiştir.

İddianın, değinilen içeriği itibariyle "taraf muvazaası" niteliğini taşıdığı anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeler gözetilerek davacıdan iddiasını doğrulayan yazılı bir belgesinin bulunup bulunmadığının sorulması; ayrıca, yanlar arasında görüldüğü bildirilen öteki dava dosyasında, eldeki davayı etkileyecek bir beyanın olup olmadığının araştırılması; delil durumuna göre, yemin hakkında kullandırılması ve sonucu doğrultusunda hüküm kurulması gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilip, yalnızca tanık sözlerine değer verilerek davanın kabul edilmesi isabetsizdir.

SONUÇ : Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi uyarınca ( BOZULMASINA ), peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 14.2.1996 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Old 04-08-2008, 20:01   #8
BaharB

 
Varsayılan

Alıntı:
Yazan Av. Salim
Sayın BaharB,
Taraf muvazaasında yemin teklif edilemeyeceği konusunda bahsettiğiniz dairenin herhangi bir kararını sunabilir misiniz? Bu çok ilginç ve önemli, çünkü yemin delili (taraf yemini) tüm davalarda kesin delil niteliğinde ve davayı temelden çözen bir etkiye sahipken bu davalarda bunun kabul edilmiyor olması şaşırtıcı ve garip. Emin misiniz?
Sayın Av.Salim;
Aşağıya bulabildiğim ilk kararı ekledim.
Alıntı:

T.C.
YARGITAY
1. Hukuk Dairesi

E:2005/12363
K:2005/12658
T:29.11.2005

4721 s. Yasa m. 873
818 s. Yasa m. 18,20,81
1086 s. Yasa m. 292

Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, davalıdan aldıkları borç para karşılığında 25 ada 19 parsel sayılı taşınmazdaki paylarını teminat olarak davalıya devrettiklerini, davalının alınan parayı Alman markına çevirerek 6050 DM. borçları olduğunu bildiren bir hesap kağıdını yolladığını, daha sonra da tapuyu devretmek için 15.000.YTL. para istediğini ileri sürüp tapu kaydının iptali ile adlarına tescilini istemişlerdir.
Davalı, davacıların taşınmazdaki paylarını farklı zamanlarda satın aldığını, davacıların iddialarını yazılı belge ile kanıtlamaları gerektiğini, zamanaşımı bulunduğunu bildirip davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, tapudaki devir işleminin inanç sözleşmesine dayandığı, davalı tarafından ikrar edilen imzasız yazılı belgenin yazılı delil başlangıcı kabul edilmesi gerektiği, tanıkların da bu belgeyi doğruladıklarının anlaşıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşmalı temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 29/11/2005 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili avukat Y. N. T. ile temyiz edilen Z. D. geldiler. Davetiye tebliğine rağmen diğer temyiz edilen vs. vekili avukatlar gelmediler, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin ve asilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı, bilahare Tetkik Hakimi S. A. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Dava, inançlı işleme dayalı tapu iptal ve tescili, isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 25 ada 19 parsel sayılı taşınmazın 22.12.1999 tarihli akitle 5/8 payının, 8.12.2000 tarihli akitle 3/8 payın davalıya temlik edildiği anlaşılmaktadır.
Davacılar, anılan temlikin teminat amaçlı olduğunu, inanca dayalı bulunduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır.
Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan , onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme ( iade ) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.
Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.
Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.
Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana ( alacaklıya ) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın ( borçlu ) mülkiyet hakkı kalmadığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez.
Bu durumda; gayrimenkul rehni bakımından geçerliliği olan M.K.nun 873. maddesinin inanç sözleşmelerine dayalı temlike konu taşınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuşkusuzdur. Nitekim bu düşünce Hukuk Genel kurulunun 23.5.1990 gün ve 1990/1-202-315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir.
Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. ( Borçlar Kanunu mad.81 ) Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler.Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanununun 19 ve 20 maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.
İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi " ifa uğruna edim" olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkansız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde her hangi bir düzenleme olmamasına karşın;inanç sözleşmelerinin ,yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edilegelen bir olgudur.
İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında,onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu;taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nisbi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.
Burada üzerinde durulması gereken husus,taşınmaz mallar yada şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla,sözleşmede öngorülen koşulların gerçekleşmesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır.
Bilindigi uzere; uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı inancları Birleştirme kararı ile iliskilendirilıp, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.
Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.
Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu,bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, "kötüniyetli ve haksız gizlemeler" dışında,belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup,halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamıyacağı, zira Borçlar Kanununun "müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü Şahıstaki alacağı müvekkilin olur" hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamıyacağı,meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar Yasasının 18.maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta,nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile isbatının mümkün olduğuna,hükmolunmuştur.
İçtihadı Bileştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirilegelmektedir.
Belirtilen içtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan,mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde banndıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.
İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların isbatı, şekle baglı olmayan yazılı delildir. inanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi ve en geç sozleşme konusu işlem tarihinde duzenlenmiş olması gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul,hem ictihadı Birlestirme kararının kapsamının genışletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.
Somut olaya gelince; hesap pusulası adı altında dosyaya sunulan ve birtakım ödemeleri gösteren listenin yukarıda açıklanan 5.2.1947 tarih 20/6 Sayılı İnançları Birleştirme Kararında sözüedilen yazılı delil niteliğinde olmadığı açıktır. Öte yandan söz konusu belgenin HUMK'nun 292.maddesinde belirtildiği anlamda, iddia edilen ilişkiyi ortaya koyan yazılı delil başlangıcı olarak nitelendirilmesine de olanak yoktur.
Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirmelerle yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
SONUÇ : Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK'nun 428. maddesi gereğince bozmada oybirliği, gerekçede oyçokluğu ile BOZULMASINA, 4.12.2004 tarihinde yürürlüğe giren avukatlık ücret tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 400,00 YIL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, peşin alınan harcın temyiz edene iade edilmesine, 29.11.2005 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY :
Sayın çoğunluğun inançlı işlemin mahiyeti ve kapsamı ile sözü edilen hesap pusulasının yazılı delil başlangıcı niteliğinde bulunmadığı yönündeki görüşlerine aynen katılıyoruz.
Gerçekten, hukuki mahiyeti ortaya konulan "teminat maksadıyla temlik" işleminin yazılı delille ispatlanmasının gerekeceği kuşkusuzdur.Esasen, HUMK.nun 290.maddesine göre de; senede bağlı bir tasarrufun hüküm ve kuvvetini azaltmak üzere yapılmış hukuki muamelelerin, yine senetle ( veya başka bir kanuni delil ile ) ispatlanması zorunludur. Sözleşmenin taraflarından biri ( olayda davacı ), iddiasını yazılı belgeyle ispatlamak zorunda ise, elbette şahit dinletemez.Ancak, dava dilekçesinden açıkça veya "v.s; yada sair deliller" denilmek suretiyle yemin delilinede dayanıldığı anlaşıldığı takdirde, bu. delilin ( yeminin ) kullandırılması engellenemez. 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının nam-ı müstear ( iğreti ad ) davalarının yazılı delille ispat edilebileceğini öngörmesi; inançlı sözleşmelere dayalı davalarda yemin delilinin kullandırılamıyacağı anlamına gelmez. Yasal delil ve ispat aracı olarak taraf yemini, yargılamanın her aşamasında kullanılabilen bir nitelik taşır.
Somut olayda, davacı,dava dilekçesinin deliller bölümünde açıkça "yemin" demek suretiyle yemin deliline de dayandığını, belirtmiştir.Hal böyle olunca, mahkemece davacıya,karşı tarafa yemin teklif etme olanağının tanınması;bu olanağın kullanılması durumunda,yöntemine uygun biçimde yerine getirilmesi,hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, aksine düşüncelerle yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir. Hükmün belirtilen nedenden ötürü HUMK'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASI gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun bozma yönündeki kararına katılmakla birlikte bozma kararında gösterilen davanın reddi gerektiğine ilişkin görüşüne katılamıyoruz.

Old 05-08-2008, 08:54   #9
Yücel Kocabaş

 
Varsayılan

(BaharB) nin görüşüne katılıyorum.
Olayda "nam-ı müstear-iğteti ad-takma ad " kuralları uygulanacaktır.
05.02.1947 T. 20/6 saylılı İçt.Brl.Kararına göre iddia yazılı bel ge ile ispat edilir.
Taraflar arasında yakınlık bulunsa dahi kural değişmemektedir.
HGK ve 1.HD sinin yerleşen içtihatı bu gibi hallerde yemin deliline de dayanılabileceği şeklindedir.
Fakat son yıllarda çıkan bazı kararların muhalefet şerhlerinden sanki yemin konusundaki görüşten vazgeçilmiş olduğu izlenimi çıkmakta. Bunlardan bir örneği (BaharB) vermiş.
Saygılarımla.
Old 15-04-2009, 11:49   #10
savaşişliyen

 
Varsayılan

olayda namı müstear ve muvazaa yok olay tamamen inançlı temlikle alakalı yargıtay karakları çok alakasız arkadaşlar konuyu iyi inceleyin
Old Bugün  
Site Mübaşiri

 
 
Web www.turkhukuksitesi.com
 
 
Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
Kadastro Davasında ispat nasıl olur, tanık gerekir mi Av. Salim Meslektaşların Soruları 9 16-06-2008 11:04
MSN şifresi kırılarak Kontür Dolandırıcılığı ve Ceza Davasında İspat Sorunu Viyola Meslektaşların Soruları 6 28-04-2008 11:47
Boşanma Davasında İspat Konuk Kadınlara Hukuki Destek Merkezi (KAHDEM) 4 27-03-2008 10:25
Evlilik İçinde Tecavüz Nasıl İspat Edilir? Konuk Kadınlara Hukuki Destek Merkezi (KAHDEM) 5 23-09-2007 09:55
Muvazaa davasında, gayrimenkulü devralan şahısların davaya dahil edilmesi soliciter Meslektaşların Soruları 3 12-04-2007 16:19


THS Sunucusu bu sayfayı 0,14424109 saniyede 13 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2013) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.