Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Meslektaşların Soruları Hukukçu meslektaşların hukuki nitelikte sorularını birbirlerine yöneltecekleri mesleki yardımlaşma forumu. SADECE hukuk fakültesi mezunları ile hukuk profesyonellerinin (bilirkişi, icra müdürü vb.) yazışmasına açıktır. [Yeni Soru Sorun]

Askerden Fİrar SuÇu Temadİ Mİ Yoksa MÜtemadİ SuÇ Mudur ?

Yanıt
Old 18-04-2007, 18:25   #1
Av.Kazım ÜSTÜN

 
Soru Askeri Firar - Mütemadi Suç / Ani Suç

1994 de askerden izne gelip bir daha dönmeyen bir askerin şu an itibariyle 4616 sayılı yasdan faydalanması mümkün müdür ?

Askeri yargıtay kararlılıkla mütemadi suçtur, yakalandığı tarihte suç oluştuğu için 1999 da çıkan 4616 sayılı yasadan (Halk arasında af yasası) yararlanamaz diyor.

Yargıtay ise infaz hükümleri uygulanırken ani suç prensiplerine göre hüküm verilir. Dolayısıyla yararlanır diyor.

Anayasa mahkemesi de bir gerekçesinde ani suç yaklaşımını destekliyor.
Old 18-04-2007, 20:12   #2
Av.Armağan Konyalı

 
Varsayılan

Sayın bertali

Kanunun adı bile müvekkilinize umut vermiyor:

4616 sayılı kanun : 23 NİSAN 1999 TARİHİNE KADAR İŞLENEN SUÇLARDAN DOLAYI ŞARTLA SALIVERİLMEYE, DAVA VE CEZALARIN ERTELENMESİNE DAİR KANUN

Biz şimdi 2007'deyiz ve müvekkiliniz hala firarda. Eğer fiil ani suç olsaydı, fail hala firarda olmazdı.

Saygılarımla
Old 18-04-2007, 22:13   #3
üye14072

 
Varsayılan

konu maalesef çok tartışmalı,

öncelikle
bildiğim kadarı ile terminoloji ile ilgili bir şey söylemek isterim,
temadi-mütemadi,
aynı anlamı taşıyor,
bence doğrusu,
ani suçmudur?
mütemadi suçmudurr?

askeri yargıtay istikrarlı içtihadı ile mütemadidir diyor. bu ne demek
suç firarın bitimi ile oluşur.

sivil yargıtay,
hayır ani suçtur diyor.
6 gün bitince suç oluşur diyor.
bu nerede işe yarar,
nasıl yarar,

ayrıntılı inceleme yapmak gerektiğini de belirterek(!)

bu uyumsuzluğu cezanın infazında kullanabilirsiniz.

eğer cezanın infazı hitamında şartla salıverme kararını bir Asliye mahkemesinden talep edersiniz ve yargıtay içtihadını da sunarsanız
suçun ani suç olarak değerlendirilmesini sağlarsınız.

ama, şartla tahliye kararı bir askeri mahkemeden istenirse,
sonuç aleyhe ollur.

tekraren söylüyorum,
bir kez daha ayrıntılı incelemek gereklidir.

bu çözüm tarzı biraz gariptir.
ve bu sorunun kaynağında ülkemizdeki yüksek mahkemeler arasında içtihat aykırılığını çözecek bir üstünlük sıralaması veya makamı bulunmamamısı bunun sebebidir.
bir istisnası vardır. o da konumuz dışıdır.

saygılar
hukukta her zaman umut vardır.
av. m. emin öztürk
kocaeli
0543 546 81 74
Old 18-04-2007, 22:16   #4
üye14072

 
Varsayılan

4616 ya bakın firarı kapsıyormu
kapsamıyorsa,
yapacak bir şey yok,
askeri mahkemede yargılanır, cezasını alır,
hüküm kesinleşir.
4616 da infaza müteallik müküm varsa oradan tuturmaya çalışmak gerekir.
saygılar
Old 19-04-2007, 15:04   #5
Av.Kazım ÜSTÜN

 
Mahçup Askeri Yargıtay, Yargıtay ve Hukuk Güvenliği

Konunuyu biraz daha detaylı araştırdım. Askeri Yargıtay içtihatlarının tamamı askerden firar suçunun mütemadi suç olduğu yönünde. Genel Kurmay Başkanlığı, Askeri Yüksek İdare mahkemesi ve Milli savunma Bakanlığının konu ile ilgili görüşleri de aynı yönde. Nitekim Askeri Yargıtay bir kararında 1999 dan önce birliğinden firar eden askerin 2002 yılında yakalanması nedeniyle 4616 sayılı yasadan yararlanamaz demektedir.

Benim dikkatimi çeken Askeri Yargıtay; ilgilli maddenin lafzını değil de ruhunu yorumlayarak fiili; askerlik, vazifenin niteliği, kurum geleneği gibi perspektiften bakarak suçun mütemadi suç olduğuna kanaat getiriyor. Yargıtay ise maddenin açık lafzından suçun 7. gün oluştuğuna özellikle infazda bunun dikkate alınması gerektiğine kanaat getiriyor.

Askeri Ceza Kanunun ilgili maddesi aynen şöyle:

ÜÇÜNCÜ BAP- ÜÇÜNCÜ FASIL
Yoklama kaçağı, bakaya, saklı, firar
Firar ve cezası:
Madde 66 – (Değişik: 14/6/1989 - 3574/2 md.)
1) Aşağıda yazılı askeri şahıslar bir yıldan üç yıla kadar hapsolunur:
a) Kıt'asından veya görevi icabı bulunmak zorunda olduğu yerden izinsiz olarak altı günden fazla uzaklaşanlar,
b) Kıt'asından veya görevini yapmakta olduğu yerden izin, istirahat veya hava değişimi alarak ayrılanlardan, dönmeye mecbur bulundukları günden itibaren altı gün içerisinde özürsüz olarak gelmeyenler.....



Buradan benim anladığım kadarıyla suç 7. gün oluşmuş oluyor. Yani firar eden 7. gün de yakalansa 7. yıl da yakalansa aynı cezayı alacak.


Sanırım hukuk güvenliği açısından konunun açık ve anlaşılır bir şekilde düzenlenmesi şart; ancak o zamana kadar ner olacak ?
Old 19-04-2007, 15:30   #6
Sinerji Hukuk Yazılımları

 
Varsayılan

Askeri Yargıtay'ın görüşü yol gösterici olacaktır. İyi çalışmalar...

T.C. Askeri Yargıtay
Daireler Kurulu

Esas: 2004/106
Karar: 2004/99
Karar Tarihi: 17.06.2004

ÖZET: Devriye görevi yapan polis memurları tarafından saat 04.00 sıralarında durumundan şüphelenilerek göz altına alınan ve polis karakoluna götürülerek genel bilgi taramasına tâbi tutulan firari erin yapılan araştırmalar sonucunda bir hırsızlık eyleminin faili olarak arandığının belirlenmesinin ardından polis görevlilerine firari er olduğunu söylemesi dehalet kastıyla hareket etliğini göstermez.

(1632 S. K. m. 73)

Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan uyuşmazlığın konusu; firar durumunda iken şüphe üzerine yakalanan ve asker kişi olduğunu söylemesi üzerine ifadesinin alınması için merkez komutanlığına sevk edilen sanık hakkında ASCK'nın 73'üncü maddesinin uygulanıp uygulanmayacağını ilişkindir.

Daire; başka bir suçtan dolayı ele geçse de hakkında işlem yapan polis memurlarına firarı er olduğunu açık bir biçimde söyleyen sanığın dehalet kastıyla hareket ettiğini kabul ederek, bu doğrultuda verilen mahkûmiyet hükmünü onamış iken;

Başsavcılık ise, evvelce işlediği hırsızlık suçundan dolayı arandığı bir esnada yakalanan sanığın mevcut deliller çerçevesinde dehalet kastının bulunduğundan bahsedilemeyeceğini ileri sürerek, aksi yönde değerlendirmeyle verilen onamaya ilişkin Daire ilâmına karşı itirazda bulunmuştur.

Ortopedik rahatsızlığı bulunduğunu ileri sürerek Bursa Askeri Hastanesi Ortopedi Bölümüne sevk edilen J.Er N.Ö.'nün; muayene sırasını beklediği 13.1.2004 günü firar kastıyla hareket ederek, askeri hastaneyi terk ettiği, memleketi olan Ankara'ya giden sanığın 25.1.2004 tarihinde 04.00 sularında devriye görevini ifa eden polis memurları tarafından durumundan şüphelenilerek göz altına alındığı, Çankaya Merkez Polis Karakoluna götürülerek genel bilgi taramasına tabî tutulan firari erin yapılan araştırmalar sonucunda 26.6.1998 tarihinde işlenen bina içinde hırsızlık eyleminin faili olarak arandığının belirlendiği, yapılan bu tespitin ardından polis görevlilerine firari er olduğunu söyleyen sanığın ifadesinin alınması için Ankara Bölge İnzibat Karakoluna sevk edildiği dosya kapsamından anlaşılmaktadır.

Mütemadi suçlardan olan firar suçunda temadi, kıt'asından veya görevi icabı bulunmak zorunda olduğu yerden izinsiz olarak uzaklaşmakla başlayıp, adiliğinden kıt'asına katılmak, ya da askerî birlik ve kuruma veya resmî makamlara başvurmak/teslim olmak, yahut yetkili makamlarca yakalanmakla sona erer. Başka bir deyimle temadi, iradî olarak (kendiliğinden katılma veya teslim olma) veya gayri iradî olarak (yakalanma) sona erer.

ASCK'nın 73’üncü maddesinde, "kaçak kaçtığından altı hafta, seferberlikte bir hafta içinde kendiliğinden gelirse..." denilmektedir.

Bu maddenin uygulanabilmesi için, failin kendi serbest iradesiyle firar forumuna son vermesi, kendiliğinden kıt'asına dönmesi veya resmî kuruluşa müracaat etmesi gerekmektedir. Uygulamada kıt'asına veya resmî bir makama henüz teslim olmamakla birlikte, failin kıt'asına dönmek ya de teslim olmak istediği dış dünyaya yansıyan davranışlarından anlaşılabiliyorsa. yakalanmış olsa bile 73'üncü maddeden yararlanabileceği kabul edilmektedir. (Birliğine dönmek üzere hareket eden failin yolda yakalanması gibi. Askerî Yargıtay l'inci Dairesinin 2.2.1970 gün ve 1970/54-53, 2'nci Dairenin 22.4.1987 gün ve 1987/245-247, 3'üncü Dairenin 31.5.1965 gün ve 1965/471-455 sayılı kararları kendiliğinden teslimden söz edebilmek için, failin teslim olmayı istemesi ve bu yöndeki iradesini gösteren davranışlar sergilemesi icap eder.

Somut olayımızda geçmişte işlediği hırsızlık suçundan dolayı arandığı esnada şüphe üzerine yakalanan ve yapılan araştırma sonucunda eylemin faili olduğu belirlenen sanık tam bu aşamada görevlilere asker şahıs olduğunu beyan etmiştir.

J.Er N.Ö. birliğine teslim olmak üzereyken yakalanmamış veya kendi serbest iradesiyle teslim olmamıştır. Şüphe üzerine tesadüfen yakalanan sanığın birliğine dönme iradesi ile hareket ettiğini ortaya koyacak herhangi bir delil dosya içeriğinde yer almamaktadır.

J.Er N.Ö.'nün polis karakolunda yapılan üst araması sonucunda (asker kişi olduğunu hiçbir yorum veya açıklamaya imkân bırakmayacak şekilde kanıtlayan) askerî kimlik ve askerlik karnesi ele geçmiştir. Bu anlamda sanığın asker kişi olduğunu beyan etmesinin usulüne uygun biçimde gerçekleştirilen kimlik tespiti işlemine herhangi bir katkısı da bulunmamaktadır.

Tüm bu nedenlerle; sanığın teslim olma iradesi taşımasından ziyade, asker kişilerin tabî olduğu cezaî kovuşturma usulünden faydalanmak amacıyla firari er olduğunu açıkladığına ilişkin kabulün olayın genel seyir biçimine ve dosyada yer alan delillere uygun düştüğü sonucuna varılarak, eylemin teslim olmakla son bulduğuna ilişkin yerel mahkeme hükmünde ve mahkûmiyet kararını onayan Daire ilâmında isabet görülmemiştir.

Bu itibarla; yerinde görülen Başsavcılık itirazının oyçokluğuyla kabulü ile onamaya ilişkin Daire kararının kaldırılmasına, mahkûmiyet hükmünün askeri savcının temyizine atfen ve resen sanık aleyhine bozulmasına karar verilmiştir.
(¤¤)
Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programları
**************************************

Old 19-04-2007, 15:32   #7
Sinerji Hukuk Yazılımları

 
Varsayılan

Bu daha aydınlatıcı görünüyor...

T.C. Askeri Yargıtay
Daireler Kurulu

Esas: 2004/66
Karar: 2004/61
Karar Tarihi: 01.04.2004

ÖZET: Somut olayda suçun başlangıç tarihinin 5.9.2002 yerine 6.9.2002 olarak kabul edilmesinin, temadi süresine göre, suç vasfına, uygulanacak temel ve sonuç cezalara herhangi bir etkisi bulunmamakta, keza sanık terhisli olduğundan askerlik hesabı yönünden de önem arz etmemektedir. Bu nedenle hükmün esasına dokunacak derecede bir yasaya aykırılıktan söz edilemez.

(1632 S. K. m. 66) (765 S. K. m. 103) (353 S. K. m. 222) (2709 S. K. m. 141)

Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan uyuşmazlık, suçun başlangıç tarihinin hatalı belirlenmiş olmasının hükmün bozulmasını gerektirip gerektirmediği noktasındadır.

Daire; sanığın hukuki durumunu olumlu ya da olumsuz şekilde etkilemese dahi, öz vakıanın tespitine ilişkin bu hatanın hükmün bozulmasını gerektirdiği sonucuna ulaşmış iken; Başsavcılık, hükmün özüne hiçbir etkisi bulunmayan ve terhisli olması nedeniyle sanığın askerlik hesabı bakımından da önem arz etmeyen bu hatanın hükmün bozulmasını gerektirmediği düşüncesindedir.

Bu çerçevede yapılan incelemede; Gelibolu Ord.B1.K.lığı emrinde askerlik hizmetini ifa eden sanığın, 20.8.2002 tarihinde, memleketi Karapürçek'e, aynı yıl içerisinde kullandığı önceki izninde yol süresi hakkından yararlandığından bu kez yol müddeti verilmeksizin on günlük izne gönderildiği, saat 08.00'da Nizam Karakolundan çıkış yaptığı, annesinin hastanede yattığına dair yazıyı birliğine faksladığı, altı günlük son izin hakkı da kendisine tanınan sanığın 5.9.2002 günü saat 08.00’ e kadar birliğine dönmesinin gerektiği, ancak gecikerek 29.9.2002 günü saat 17.30'da birliğine katılış yaptığı, görevli astsubay tarafından izin belgesi arkasına yazılmış çıkış saatini nazara almayan askeri mahkemenin, sanığın birliğine dönmesi gereken tarihi 5.9.2002 günü saat 08.00 yerine 6.9.2002 olarak belirlediği ve bu suretle suçun başlangıç tarihinde yanılgıya düştüğü dosya kapsamından anlaşılmıştır.

Ceza yargılamasında asıl olanın, doğru bir şekilde maddi vakıanın ortaya konulması olduğunda tereddüt bulunmamakta ise de, maddi vakıanın tespitinde yapılan hataların hükme müessir olup olmadığı irdelendikten sonra hükmün bozulmasını gerektirip gerektirmediğine karar verilmelidir.

Mütemadi suç, hareketten doğan neticenin belirli bir süre devam ettiği suç çeşidi olup, suç temadinin başladığı ve sona erdiği süreç içerisinde işlenmektedir. İzin tecavüzü suçunda, hareket, kıt'aya dönülmesi gereken gün ve saatte dönmemek suretiyle başlamakla birlikte, netice, ancak altı günün dolması hâlinde doğmakta ve bu netice temadi sona erene kadar sürmektedir.

Dava zaman aşımı süresinin hesabında temadinin bittiği tarihin esas alınacağı, TCK'nın 103'üncü maddesinde hükme bağlanmıştır. Çeşitli tarihlerde çıkarılan af kanunlarında, öncelikle suç tarihinin nazara alındığı bilinen bir gerçek olup, yerleşik Askeri Yargıtay kararlarında, izin tecavüzü, firar, bakaya gibi suçlarda temadinin kesildiği tarihin suç tarihi olarak değerlendirilmesi gerektiği kabul olunmuştur. Dolayısıyla, suç tarihi olarak hukuki değer ifade eden temadinin bitim tarihinde yapılan hataların önemli hukuki sonuçlar doğuracağı açıktır. Ancak, temadinin başlangıç tarihindeki hataların aynı şekilde önemli hukuki sonuçlar doğurabileceğini bir genellemeyle ifade etmek mümkün değildir. Temadi süresinin suç vasfına ve uygulanacak cezaya etkili olduğu, keza hâlen silâhaltında bulunan asker kişilerin askerlik hesabında önem arz ettiği durumlar dışında, temadinin başlangıç tarihindeki yanılgıların herhangi bir hukuki menfaati ihlâl etmedikleri aşikârdır.

353 sayılı Kanunun 222'nci maddesi, Askeri Yargıtay’ın "hükmün esasına dokunacak derecede" kanuna aykırı hâllerin bulunup bulunmadığını inceleyeceğini öngörmüştür. Bu nedenle, bozma müessesesinin uygulanıp uygulanmayacağının değerlendirilmesinde, yasaya aykırılığın "hükmün esasını etkileyip etkilemediği" hususu esaslı kriter teşkil etmektedir.

Somut olayımızda; suçun başlangıç tarihinin 5.9.2002 yerine 6.9.2002 olarak kabul edilmesinin, temadi süresine nazaran, suç vasfına, uygulanacak temel ve sonuç cezalara herhangi bir etkisinin bulunmadığı, keza sanık terhisli olduğundan askerlik hesabına da müessir olmadığı, dolayısıyla hükmün esasına dokunacak derecede bir yasaya aykırılıktan bahsedilemeyeceği ortadadır.

Bozma bir işe yaramalı, yani, gerek sanığın ve gerekse kamunun bozmadan kaynaklanan hukuki bir menfaati söz konusu olmalıdır. Anayasanın 141’inci maddesi, davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasını öngörmektedir. Hukuken hiçbir değer ifade etmeyen temadi başlangıcındaki bir günlük hata nedeniyle hükmün bozulması, kamuya herhangi bir fayda getirmeyecek ve sanığın tekrar yargılama süreciyle meşgul edilmesi sonucunu doğuracak, bir bakıma adil yargılanma hakkının ihlâline dahi sebep olabilecektir.

Bu itibarla, temadinin başlangıcındaki bir günlük hatanın hükme müessir olmadığı ve hükmün bozulmasını gerektirmediği kanısına varılmış, Başsavcılığın isabetli görülen itirazının kabulü ile Dairenin yerinde bulunmayan kararının kaldırılıp, temyiz incelemesine devam olunmak üzere dosyanın Dairesine gönderilmesine karar vermek gerekmiştir.
(¤¤)
Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programları
**************************************

Old 08-10-2012, 08:53   #8
Av.Armağan Konyalı

 
Varsayılan Anayasa Açısından Firar Zamanaşımı

Anayasa Mahkemesi 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 49. maddesinin (A) fıkrasında yer alan “… firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin veya bizzat girmiş oldukları taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeğe başlar.” hükmünü iptal etti.




Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2011/111
Karar Sayısı : 2012/56
Karar Günü : 11.4.2012
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN MAHKEMELER :
1- Askeri Yargıtay 4. Dairesi (Esas: 2011/111)
2- Kara Kuvvetleri Komutanlığı, 5. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi (Esas: 2012/5)

İTİRAZLARIN KONUSU : 1- 22.5.1930 günlü, 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 49. maddesinin (A) fıkrasında yer alan “… firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin veya bizzat girmiş oldukları taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeğe başlar.” ibaresinin Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine,
2- 22.5.1930 günlü, 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 49. maddesinin (A) fıkrasında yer alan “… firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin … bitmesinden itibaren işlemeğe başlar.” ibaresinin Anayasa’nın 2., 10. ve 38. maddelerine
aykırılığı savıyla iptali istemidir.

I- OLAY
Firar suçundan açılan davalarda, dava zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması hakkında itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan mahkemeler iptali için başvurmuşlardır.

II- İTİRAZLARIN GEREKÇELERİ
A) E.2011/111 Sayılı İtiraz Başvurusunun Gerekçe Bölümü Şöyledir:
“…
Sanığın eylemine uyan müsnet firar suçunun unsur ve cezasını düzenleyen ASCK’nın 66/1-a maddesinde öngörülen cezanın üst sınırı üç yıl hapis cezasıdır. 765 sayılı TCK’nın 102/4’üncü maddesi gereğince, beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren suçlarda, beş yıl geçmesiyle kamu davası ortadan kalkmaktadır.
765 sayılı TCK’nın 104/1’inci maddesine göre; dava zamanaşımı, mahkûmiyet hükmü, yakalama, tutuklama, celp veya ihzar müzekkereleri, adlî makamlar huzurunda sanığın sorguya çekilmesi veya Cumhuriyet Savcısı tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilmekte ve bu hâlde zamanaşımı, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlamakta, ancak aynı maddenin ikinci fıkrasına göre, ilave edilecek süre öngörülen dava zamanaşımı süresinin yarısından fazla olamamaktadır.
765 sayılı TCK’nın 103’üncü maddesi uyarınca dava zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda fiilin yapıldığı tarihten, teşebbüs hâlinde kalan suçlarda son fiilin yapıldığı tarihten, mütemadi ve müteselsil suçlarda temadi ve teselsülün bittiği tarihten başlamaktadır. Kanun koyucu, ASCK’nın 49/1-A maddesinde, bazı askerî suçlar (yoklama kaçağı, saklı ve firar) bakımından dava zamanaşımının başlangıcı konusunda “bütün askerî mükellefiyetlerin bitmesini” esas almak suretiyle, söz konusu askerî suçlar bakımından dava zamanaşımının hangi tarihte başlayacağı konusunda TCK’da belirlenen genel ilkelerden ayrılıp özel bir düzenleme yapma yoluna gitmiştir. ASCK’nın Ek 8’inci maddesinde, TCK’nın genel hükümlerinin ASCK’da düzenlenen suçlarda uygulanacağı belirtildikten sonra, ASCK’nın 49/1-A maddesindeki düzenleme istisna tutulmuştur. Dolayısıyla ASCK’nın 49/1-A’da belirtilen suçlar bakımından dava zamanaşımının başlangıcı suçun temadisinin bittiği tarihten değil, ilgili “bütün askerî mükellefiyetlerinin veya bizzat girmiş olduğu taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeğe” başlayacaktır.
Somut olayda sanık, on beş aylık askerlik yükümlülüğü kapsamında er statüsünde askerlik hizmeti yapmış olduğundan, dava zamanaşımı süresinin hangi tarihten itibaren başlayacağını tespit edebilmek için, öncelikle ASCK’nın 49’uncu maddesinde geçen “bütün askerî mükellefiyetler” teriminin ne anlama geldiğinin 21.6.1927 tarihli ve 1111 sayılı Askerlik Kanunu hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira, bütün askerlik işlemleri ile erbaş ve erlerin mükellefiyetlerinin bitmesi olgusu, ancak bu Kanun hükümlerine göre belirlenebilmektedir.
1111 sayılı Askerlik Kanunu’nun, “askerlik çağına” ve “askerlik hizmetine” ilişkin, 2/1’inci maddesinde; “Askerlik çağı her erkeğin esas nüfus kütüğünde yazılı olan yaşına göredir ve yirmi yaşına girdiği sene Ocak ayının birinci gününden başlayarak 41 yaşına girdiği sene Ocak ayının birinci gününde bitmek üzere en çok yirmibir sene sürer” hükmünün; 3 üncü maddesinde, “Askerlik çağı, yoklama devri, muvazzaflık devri ve yedeklik olmak üzere üç devre ayrılır.” hükmünün; 5/4’üncü maddesinde, “Bu Kanunun tespit ettiği esaslar dışında veya muvazzaflık hizmetini yapmadıkça hiç bir fert askerlik çağından çıkarılamaz.” hükmünün; 7/1’inci maddesinde, “Muvazzaflık devrinin hitamından askerlik çağının nihayetine kadar olan kısım yedek devridir.” hükmünün yer aldığı görülmektedir.
Askerî Yargıtay içtihatlarında (Askerî Yargıtay Daireler Kurulunun, 28.9.1989 tarihli, 1989/198-199; 2’nci Dairesinin 19.1.2011 tarihli, 2011/43-42; 2’nci Dairesinin 26.11.2008 tarihli, 2008/2549-2571; 1’inci Dairesinin 21.7.2010 tarihli, 2010/1981-1971; 3’üncü Dairesinin 27.11.2007 tarihli, 2007/2539-2539; 4’üncü Dairesinin 24.7.2007 tarihli, 2007/1285-1284), “bütün askerî mükellefiyetler terimi “askerlik çağı” ile birlikte değerlendirilmekte ve askerlik çağının (muvazzaflık ve yedeklik dönemlerinin) bitiminde dava zamanaşımı süresinin başlayacağı kabul edilmektedir.
Anayasa Mahkemesi kararlarında da belirtildiği üzere, Anayasa’nın 2’nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Hukuk Devleti olduğu belirtilmiştir. Hukuk Devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, kanunların üstünde yasa koyucunun da uyması gereken temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın bulunduğu bilincinde olan devlettir. Bu bağlamda Hukuk Devletinde, kanun koyucu yalnız kanunların Anayasaya değil, Anayasanın da hukukun evrensel temel ilkelerine uygun olmasını sağlamakla yükümlüdür.
Hukukun temel ilkeleri arasında yer alan eşitlik ilkesine Anayasanın 10’uncu maddesinde yer verilmiştir. Buna göre, kanun önünde eşitlik ilkesi hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile, eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır.
Kanun koyucunun, suç ve cezaların belirlenmesinde takdir yetkisi olmakla birlikte, bu yetkisini kullanırken suç ile ceza arasındaki adil dengeyi sağlaması ve öngörülen cezanın cezalandırmada güdülen amacı gerçekleştirmede elverişli olması gibi esasları dikkate alması zorunludur. Dava ve ceza zamanaşımı ile ilgili kurallar dahi cezayı ağırlaştıran yahut suç koyan hükümler niteliğindedir. Dava ve ceza zamanaşımı sürelerinin; suçların ağırlığı, kamu düzeni için oluşturduğu etki ve ceza siyasetinin gereği olarak belirlenmesinde kanun koyucunun takdiri, Anayasa ve ceza hukukunun temel ilkeleriyle sınırlıdır.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında, sanığın 15.5.1979 doğumlu olması nedeniyle, üzerine atılı firar suçu yönünden dava zamanaşımı süresinin; ASCK’nın 49/1-A maddesi uyarınca, bütün askerî yükümlülüklerinin sona ereceği (askerlik çağı dışına çıkacağı) tarih olan 1.1.2020 tarihinden itibaren işlemeye başlaması ve 1.1.2025 tarihinde son ermesi gerekecektir. Ancak, Sağlık Kurulu kararıyla 2.12.2010 tarihi itibariyle barışta ve seferde askerliğe elverişli olmadığına karar verildiği için, bu tarih itibariyle askeri yükümlülüklerinin son erdiği, dolayısıyla dava zamanaşımı süresinin bu tarihten itibaren başladığı ve 2.12.2015 tarihinde sona ereceği görülmektedir.
Halbuki, ASCK’nın 49/1-A maddesindeki istisnai düzenleme olmasaydı, genel hükümler uyarınca, sanığa isnat olunan firar suçunda, Askerî Yargıtay bozma kararına karşı diyeceklerinin tespiti ve bilirkişi incelemesi yaptırılabilmesi maksadıyla hakkında sevk için tutuklama kararı verilmesi zamanaşımını kesen neden olarak kabul edilemeyeceğinden, en son zamanaşımını kesen sebebin 27.3.2003 tarihinde mahkumiyet kararı olduğu göz önüne alındığında, dava zamanaşımı 27.3.2008 tarihinde sona ermiş olacaktı.
Firar suçu, sadece asker kişiler tarafından işlenebilen mütemadi bir suç niteliğindedir ve ilgilinin yetkili amirlerinden izin almaksızın görevi gereği bulunması gereken yerden ayrıldığı andan itibaren suçun işlenme süreci başlar ve dehalet (katılma) veya yakalanma ile de sona erer. Kanun koyucu tarafından, askerlik hizmetinin özellikleri nedeniyle ASCK’nın 49/1-A maddesinde, firar suçunda dava zamanaşımı süresinin bütün askerî mükellefiyetlerin bitmesinden itibaren işlemeye başlayacağı hükmünün konulduğu anlaşılmaktadır.
Bir askerî birimde disiplinsizlik teşkil eden bir eylem yapıldığında, faili olan asker kişinin eylemiyle orantılı bir şekilde ve en kısa sürede cezalandırılmamasının, askerî disiplinin tesisinde zafiyete neden olacağı açıktır. Zorunlu askerlik hizmetinin bulunduğu ülkemizde, bir asker kişinin yetkili amirlerinden izin almaksızın görevi gereği bulunması gereken yerden ayrılıp yedi günden fazla bir süre sonra yakalanması veya kendiliğinden katılması suretiyle oluşan firar suçunun failinin eylemiyle orantılı bir şekilde cezalandırılmaması askerî disiplinin tesisinde büyük bir zafiyete neden olacağından, firar suçunun cezasının seçenek yaptırımlara çevrilmemesi, ertelenememesi ve hükmün açıklanmasının geri bırakılamaması ile askerî disiplinin tesisi maksadıyla failinin tutuklanabilmesi gibi sivil kişiler tarafından işlenen suçlarda uygulanamayacak bazı istisnai düzenlemeler yapılmasının bir gereklilik olduğunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak bu istisnai düzenlemelerin, Hukuk Devleti ilkesinin bir gereği ve ceza hukukunun temel prensiplerinden olan ölçülülük ilkesine uygun olması gerekir.
Kanun koyucu, dava zamanaşımı kurumunu düzenlerken ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise “elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. “Elverişlilik” başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, “gereklilik” başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını ve “orantılılık” ise başvurulan önlem ve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir.
Ölçülülük ilkesiyle Devlet, cezalandırmanın sağladığı kamu yararı ile bireyin hak ve özgürlükleri arasında adil bir dengeyi sağlamakla yükümlüdür. Firar suçunda dava zamanaşımının başlangıcıyla ilgili kanuni düzenlemenin, 15 aylık askerlik yükümlülüğünü yerine getirmeyenler yönünden askerî disiplinin tesisinde zafiyeti önlemek amacına uygun olduğu söylenebilir ise de, somut olayda olduğu gibi, 15 aylık askerlik yükümlülüğünü bitirmiş bir kişinin askerlik hizmetini yaptığı dönemde işlediği firar suçu nedeniyle çok uzun bir süre cezalandırılma tehdidi altında yaşamasının askerî disiplinin tesisine herhangi bir katkısının bulunmadığı ve dolayısıyla belirtilen amaca ulaşmada elverişli olmadığı ortaya çıkmaktadır.
Firar suçunun düzenlendiği maddede unsurları düzenlenen, firar suçuyla aynı miktarda ceza öngörülen ve firar suçuyla benzer nitelikte askerî disiplinin tesisinde zafiyetine sebep olan izin tecavüzü suçunda (ASCK’nın 66/1-b), dava zamanaşımının genel hükümler çerçevesinde temadinin bittiği tarihten başlaması, yine sadece asker kişiler tarafından işlenebilen ve askerî disiplinin zafiyetine sebep olabilecek nitelikte emre itaatsizlikte ısrar (ASCK’nın 87, 88, 89), üste veya amire fiilen taarruz (ASCK’nın 91), kendini askerliğe yaramayacak hale getirmek (ASCK’nın 79) gibi suçlarda da dava zamanaşımının genel hükümler çerçevesinde temadinin bittiği tarihten başlaması hususları birlikte göz önüne alındığında, mütemadi bir suç olan firar suçunda zamanaşımı süresinin, failin yakalanmak veya kendiliğinden katılmak suretiyle askerî hiyerarşi ve disiplin altına girdiği tarihten değil de, onun bütün askerî mükellefiyetlerinin bitmesinden (41 yaşından) itibaren başlatılmasının, askerî disiplinin sağlanması açısından gerekli bir tedbir olduğu da söylenemez.
Aynı zamanda failin lehine olan 765 sayılı TCK’da en ağır cezayı gerektiren suçlarda bile zamanaşımı süresinin 20 yıl olması karşısında, öngörülen cezasının üst sınırı 3 yıl olan firar suçunda, dava zamanaşımının, suçun temadisinin sona erdiği tarihe bakılmaksızın en erken bütün askerî mükellefiyetlerinin bitmesinden (41 yaşından) itibaren başlatılması suretiyle dava zamanaşımı süresinin 20 yıldan fazla olmasının orantılı olmadığı da açıktır.
Genel hükümlere göre, suçun işlenip tamamlanmasından sonra işlemeye başlayan dava zamanaşımı süresi, firar suçu işlenip tamamlanmış olsa bile işlemeye başlamamakta, dava zamanaşımı süresinin başlangıcının tüm askerî mükellefiyetlerin bitmesi şartına tabi tutulması nedeniyle, zamanaşımı süresi belirsizlik içermektedir. Çünkü, dava zamanaşımı süresinin başlangıcında esas alınan 1111 sayılı Kanun’un 2’nci maddesinde öngörülen askerlik çağına ilişkin belirlenen süre, yürütme organınca (Genelkurmay Başkanlığının göstereceği lüzum, Milli Savunma Bakanlığının teklifi ve Bakanlar Kurulu Kararıyla) 5 yıla kadar uzatılabileceği veya kısaltabileceği gibi, 1111 sayılı Kanun’un 5’inci maddesi uyarınca, muvazzaflık hizmetini yapmadıkça askerlik çağından çıkılamayacağından, askerlik hizmetini tamamlamayan firar suçunun failleri hakkında, dava zamanaşımı askerliğini yapıncaya veya yapmış sayılıncaya kadar işlememekte ve dolayısıyla da 41 yaşından sonra askerlik hizmetini tamamlayanlar için, dava zamanaşımının başlangıcı askerlik çağı olan 41 yaşın üstüne de çıkabilmektedir. Bu nedenlerle, firar suçunda dava zamanaşımının başlangıcı ile süresi konusunda belirsizlik olduğu ve bu belirsizliğin de Hukuk Devleti ilkesine aykırı olduğu ortaya çıkmaktadır.
Firar suçunu işleyen kişinin, askerlik yükümlülüğünün bitmesinden itibaren dava zamanaşımının başlatılmasının, askerî disiplinin tesisinde zafiyeti önleme amacına ulaşmaya elverişli, askerî disiplinin sağlanmasında gerekli ve orantılı bir düzenleme olacağı göz önüne alındığında, dava zamanaşımının başlangıcının en erken yedeklik döneminin bittiği 41 yaşında başlatılmasına ilişkin ASCK’nın 49/1-A maddesindeki düzenlemenin ölçülülük ilkesiyle çeliştiği anlaşılacaktır.
Söz konusu kanuni düzenleme, firar suçunun ağırlığını, ona verilen cezanın süresini, cezadan beklenen sosyal faydanın zaman içinde azalacağını dikkate almaması ve failin yargılamanın başında terhis olmuş olmasına ve askerî disiplini bozma durumunda olmamasına rağmen böyle bir gerekçeye dayanması sebepleriyle kamu yararı ile bireyin hak ve özgürlükleri arasında adil bir denge oluşturamadığı yönüyle de ölçülülük ilkesine aykırılık teşkil etmektedir.
ASCK’nın 49/1-A maddesindeki söz konusu düzenleme, kişileri işledikleri suçla orantısız ve makul olmayan bir süre içinde davalarının ne şekilde sonuçlanacağı endişesiyle yaşamak durumunda bırakmaktadır. Nitekim somut olayda, kamu davasının 2002 yılında açıldığı dikkate alındığında, 2.12.2010 tarihi itibarıyla askerliğe elverişsiz olduğuna karar verilmiş olduğu için 13 yıl (askerliğe elverişsiz olduğuna karar verilmemiş olsaydı 23 yıl) boyunca, sanığın hakkındaki isnatlar için ceza davası tehdidi altında kalması söz konusudur. Bu durum Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinde düzenlenen makul sürede adil yargılanma hakkını da ihlal etmektedir.
Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasada öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez. Bu yönüyle, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında da belirtildiği üzere, askerî hizmetin niteliği gereği, askerî disiplinin tesisinde zafiyeti önlemek amacıyla, farklı konumda bulunan asker kişiler ile sivil kişilerin farklı kurallara tabi tutulması Anayasal eşitlik ilkesine aykırılık teşkil etmez. Askerlik hizmetinin ulusal güvenliğin sağlanmasındaki belirleyici yeri ve ağırlığı, sivil yaşamda suç oluşturmayan ya da önemsiz görülebilecek cezaları gerektiren kimi eylemlerin askerî suç olarak kabul edilmelerini ve ağır yaptırımlara bağlanmalarını zorunlu kılabilmektedir. Bu kapsamda firar suçunun vasıf ve mahiyeti itibarıyla aynı ceza öngörülen başka suçlardan farklı dava zamanaşımı süresinin öngörülmesi mümkündür.
Ancak, kanun koyucunun, sadece asker kişiler tarafından işlenebilen izin tecavüzü gibi, benzeri unsurlar ve cezalar içeren suçlar bakımından dava zamanaşımı süresi ve başlangıcı için genel hükümleri yeterli gördüğü halde, firar suçunda dava zamanaşımının başlangıcı konusunda farklı bir düzenleme getirmesi, Anayasal eşitlik ilkesine de aykırılık oluşturmaktadır.
Anayasanın 152/1’inci maddesinde “Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır” hükmüne yer verilmektedir. Bu düzenleme uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için, elinde yöntemince açılmış ve görevine giren bir dava bulunması ve iptali istenen kanun hükmünün de o davada uygulanacak kural olması gerekmektedir. Uygulanacak kanun hükümleri, davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır. Somut olayda, Anayasaya aykırı olduğu değerlendirilen ASCK’nın 49/1-A maddesinin sanık hakkındaki davayı sonuçlandırmada uygulanma niteliğinin bulunduğu konusunda kuşku bulunmamaktadır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, ASCK’nın 49/1-A maddesinde yer alan “firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askerî mükellefiyetlerin veya bizzat girmiş oldukları taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeğe başlar” ibaresinin Anayasa’nın 2’nci ve 10’uncu maddelerine aykırı olduğu değerlendirildiğinden, iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilmiştir.
Başkan Hâk.Alb. B.AK, askerlik hizmetinin ulusal güvenliğin sağlanmasındaki belirleyici yeri ve ağırlığı göz önüne alındığında, firar suçunun askerî disiplinin tesisinde çok önemli zafiyete neden olan bir fiil olması nedeniyle, kanun koyucu tarafından dava zamanaşımının başlangıcı konusunda istisnai bir düzenleme yapılmasının, Anayasaya aykırı olmadığı gerekçesiyle çoğunluğun kararına katılmamıştır.”
B) E.2012/5 Sayılı İtiraz Başvurusunun Gerekçe Bölümü Şöyledir:
“…
A. Hukuk Devleti İlkesine Aykırılık
Anayasanın 2’nci maddesinde belirtilen hukuk devleti eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasa koyucunun da uyması gereken temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın bulunduğu bilincinde olan devlettir. Bu bağlamda hukuk devletinde yasa koyucu yalnız yasaların Anayasaya değil, Anayasanın da hukukun evrensel temel ilkelerine uygun olmasını sağlamakla yükümlüdür (Anayasa Mahkemesinin 15/10/2003 tarihli ve E.2003/84, K.2003/89 sayılı kararı).
Yasakoyucunun, suç ve cezaların belirlenmesinde takdir yetkisi olmakla birlikte, bu yetkisini kullanırken suç ile ceza arasındaki adil dengeyi sağlaması ve öngörülen cezanın cezalandırmada güdülen amacı gerçekleştirmede elverişli olması gibi esasları dikkate alması zorunludur. Dava ve ceza zamanaşımı sürelerinin; suçların ağırlığı, kamu düzeni için oluşturduğu etki ve ceza siyasetinin gereği olarak belirlenmesinde yasakoyucunun takdiri Anayasa ve ceza hukukunun temel ilkeleriyle sınırlıdır. Yasakoyucu, zamanaşımı kurumunu düzenlerken hukuk devleti ilkesinin bir gereği ve ceza hukukunun temel prensiplerinden olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise “elverişlilik” “gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. “Elverişlilik”, başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, “gereklilik” başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını ve “orantılılık” ise başvurulan önlem ve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir (Anayasa Mahkemesinin 30/03/2011 tarihli ve E.2007/95, K.2011/61 sayılı kararı).
Askeri Yargıtay’ın firar suçu nedeniyle dava zamanaşımının başlangıcına ilişkin yerleşmiş ve istikrar kazanmış içtihadına göre 41 yaşına girildiği ocak ayının birinci günü zamanaşımı süresi başlamaktadır.
Görülmekte olan davada; 22 Haziran 1968 doğumlu olan sanığın hakkındaki firar suçları için öngörülen dava zamanaşımı süresi sanığın 41 yaşına girdiği Ocak ayının birinci günü olan 1 Ocak 2009 tarihinde işlemeye başlamıştır. Suç tarihi itibariyle yürürlükte bulunan ve sanığın lehine olan asli dava zamanaşımı, 765 sayılı T.C.K.’nun 102/4’üncü maddesine göre beş yıldır. En fazla ise 7 yıl 6 ay olmaktadır. 20 yaşında askere alınan bir şahsın işlediği herhangi bir suçtan dolayı dava zamanaşımı süresinin -genel zamanaşımı kuralının aksine- suç işlendikten sonra başlamaması ve belki de suç işlendikten sonra 20 yıl geçtikten sonra başlaması şeklindeki kuralın, kamu yararı veya herhangi bir amaç bakımından gerekliliği ileri sürülemeyecektir.
İtiraz konusu kural, suçun ağırlığını, ona verilen cezanın süresini, cezadan beklenen sosyal faydanın zaman içinde azalacağını dikkate almaması ve failin sivil kişi olmasına ve askeri disiplini bozma durumunda olmamasına rağmen böyle bir gerekçeye dayanması sebepleriyle kamu yararı ile bireyin hak ve özgürlükleri arasında adil bir denge oluşturamadığından ölçülülük ilkesine aykırılık içermektedir.
Ayrıca, sözkonusu kural, genel zamanaşımı kuralları ile birlikte değerlendirildiğinde, benzer suçlardan en ağırında dahi suç tarihinde yürürlükte olan TCK.nun 102’inci maddesinde 20 yıl olarak öngörüldüğünden, düzenleme bu haliyle de orantılılık ilkesine ve dolayısıyla hukuk devleti ilkesine açıkça aykırıdır.
B. Eşitlik İlkesine Aykırılık
Hukukun temel ilkeleri arasında yer alan eşitlik ilkesi, Anayasanın 10’uncu maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, yasa önünde eşitlik ilkesi hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır.
Askeri Ceza Kanununa göre firar suçu sadece asker kişiler tarafından işlenebilen bir suçtur (As.C.K. m.66). Firar ve aynı maddedeki izin tecavüzü suçları, mütemadi bir suç niteliğindedir ve kendiliğinden birliğine katılma veya yakalanma ile sona erer. Hatta firardan dönmeyen ve askerlik yükümlülüğünü tamamlamayan şahıslar için zamanaşımı süresi hiç başlamamaktadır ve ölene kadar devam etmektedir. Kanun, zorunlu askerlik hizmetinden kaçmayı tamamen engellemek istemiştir. Ancak, zaten suçun mütemadi suç olarak kabul edilmesiyle bu engelleme sağlanmış olup; işlenen suça ayrıca aşırı derecede uzun bir zamanaşımı süresi belirlenmesi ile orantısız bir düzenleme yapılmıştır. Suçun tamamlanma anı, katılma veya yakalanmakla gerçekleştiğinden, bu tarihten itibaren başlaması gereken zamanaşımının, ölçü gözetilmeden bütün askeri mükellefiyetlerin bitmesinden sonra başlayacak şekilde düzenlenmesi eşitlik ilkesine aykırıdır.
As.CK.nun 49/A maddesindeki dava zamanaşımı düzenlemesi, uygulamada Askeri Yargıtay tarafından, Askeri Ceza Kanununun aynı maddesinde düzenlenen (66/1-b) ve firara benzer şartlar taşıyan izin tecavüzü suçlarında; -kanunda açıkça “firar” fiilinin belirtilmesi gerekçesiyle- uygulanmamaktadır. Askeri Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre; firara çok benzeyen izin tecavüzü suçunda Türk Ceza Kanunundaki genel zamanaşımı hükümleri uygulanmaktadır. Bu durumda; benzer fiilleri işleyen ve aynı statüde olan asker kişilere eşitlik ilkesine aykırı olarak ölçülü olmayan oranda farklı zamanaşımı süresi ve dolayısıyla farklı ceza yaptırımlarının uygulanması sözkonusu olmaktadır.
İzin tecavüzü suçu, sadece belli bir izin, istirahat ve hava değişimi almak suretiyle birlikten ayrılan askeri şahıslarca işlenmektedir. Ancak, her iki suç failinin amacı; askerlikten ve kıtadan uzak kalmak olup bu suçların düzenlenmesiyle amaçlanan yarar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin disiplinidir ve suç aynı statüdeki şahıslarca, benzer şekilde işlenmekte olup, sadece yargı içtihatlarıyla farklı bir suç tipi yaratılmıştır.
Firar ve uygulamada yerleşik adıyla izin tecavüzü suçu aynı kanun maddesinde düzenlenmiş olup; Askeri Yargıtay içtihatlarıyla maddenin 1’inci fıkrası (b) bendi -haklı olarak- zamanaşımı yönünden genel hükümlere tabi tutulmuş, ancak kanunun diğer hükümleri zamanaşımı yönünden 49/A maddesi hükümlerine tabi olduğundan aynı durumda bulunan kişilere farklı kuralların uygulanması sonucuna yol açacak şekilde eşitliğe aykırı bir durum ortaya çıkmıştır. Şöyle ki; izin tecavüzü eyleminden itibaren -somut olayda- 5 yıl (en fazla 7,5 yıl) geçen bir askeri şahıs genel zamanaşımı hükümlerinden faydalanabilecekken Kanun’un aynı maddesinde düzenlenen benzer fiili işleyen askeri şahıs ise dava konusu olayda olduğu gibi 26 yıldan fazla bir süre ceza tehdidi altında kalacaktır. Bu şahısların farklı bir statü içerisinde olması da söz konusu değildir, sivillerden farklı oldukları, bu nedenle farklı hukuki kurallara tabi olacakları ileri sürülse bile; kişiler aynı şekilde zorunlu veya ihtiyari olarak (profesyonel askerler) askerlik görevini yapmaktadırlar ve eşitlik ilkesinin bunlara aynı şekilde uygulanması gerekir.
Hatta, aynı statüde olan asker kişiler arasında da eşitlik ihlâl edilebilmektedir. Şöyle ki; dava konusu olayda 1968 doğumlu olan sanık hakkında 2003 yılında tamamlanan suç için zamanaşımı süresi suçun temadisinin tamamlanmasından altı yıl sonra başlayacakken, aynı yaştaki başka bir asker şahsın 1988 yılında işlediği firar suçunda zamanaşımı süresi suçun işlenmesinden 11 yıl sonra başlayacak ve sırasıyla, 13,5 yıl ve 18,5 yıl sonra zamanaşımı süreleri tamamlanabilecektir. Bu da, aynı suçu işlemiş olmaları nedeniyle aynı hukuksal durumda olanlar arasında farklı hukukî sonuçlar doğurmak suretiyle eşitlik ilkesine aykırı olacaktır.
C. Kanunilik İlkesine Aykırılık
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6’ncı maddesinde ifadesini bulan makul sürede adil yargılanma hakkı: “Herkes, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, ... bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.” şeklinde düzenlenmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 7’nci maddesinde ifadesini bulan suç ve kanuniliği ilkesi: “Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre bir suç sayılmayan bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez. Yine hiç kimseye, suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” şeklinde düzenlenmiştir.
Davada, sanığın 1968 doğumlu olması nedeniyle 1 Ocak 2009 tarihinde başlayan asli dava zamanaşımı süresinin lehe yasa dikkate alındığında, beş yıl sonra, yani 01 Ocak 2014 tarihinde dolacağı anlaşılmaktadır. Söz konusu süre, en fazla yarı oranında artırılarak 01 Haziran 2016 tarihinde zamanaşımı süresi dolacaktır. Askere alındığı 10 Mayıs 1988 tarihinden itibaren 28 yıl, hakkındaki kamu davasının 2003 yılında açıldığı dikkate alındığında dahi 13 yıl boyunca sanığın hakkındaki isnatlar için ceza davası tehdidi altında kalması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6’ncı maddesinde ifadesini bulan makul sürede adil yargılanma hakkını ihlal edecektir.
Firar suçu için dava zamanaşımı süresinin başlangıcının tüm askeri mükellefiyetlerin bitmesi şartına tabi tutulması nedeniyle eylemli olarak zamanaşımı süresi uzamaktadır. Dava zamanaşımı süresinin başlangıcına esas alman 1111 sayılı Askerlik Kanununun 2’inci maddesinde öngörülen askerlik çağına ilişkin belirlenen sürenin, Genelkurmay Başkanlığının göstereceği lüzum, Milli Savunma Bakanlığının teklifi ve Bakanlar Kurulu Kararıyla beş yıla kadar uzatılabileceği veya kısaltabileceği öngörülmüştür. Bu durumun ise firar suçunun dava zamanaşımının başlangıcı ile süresinin yürütmenin tekeline bırakmak anlamına gelir ki bunun da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 7’nci maddesinde ve Anayasa’nın 38’inci maddesinde ifadesini bulan suç ve cezaların kanunla konulacağını düzenleyen amir hükmünün ihlali sonucunu doğuracaktır.
Yukarıda üç başlık altında ayrı ayrı açıklanan gerekçelerle, dava konusu kural, Anayasa’nın 2’inci maddesindeki hukuk devleti, 10’uncu maddesindeki kanun önünde eşitlik ve 38’inci maddesindeki suç ve cezaların kanuniliği ilkelerine ve dolayısıyla Anayasa’ya aykırıdır. İptali gerekir.
Yukarıda belirtilen gerekçelerle; 1632 sayılı Askeri Ceza Kanununun 49/A maddesinde düzenlenen; “firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin bitmesinden itibaren işlemeğe başlar.” ibaresinin Anayasanın hukuk devletini düzenleyen 2’nci maddesi, kanun önünde eşitlik ilkesini düzenleyen 10’uncu maddesi ile suç ve ceza esaslarını düzenleyen 38’inci maddesine aykırılığı iddiasıyla ve iptali istemiyle Çorlu 5’nci Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesince Anayasa’nın 152 ve 6216 sayılı Kanunun 40’ıncı maddeleri uyarınca Anayasa Mahkemesine itirazda bulunulmuştur.
İlgili hükmün, yukarıda açıklanan veya 6216 sayılı Kanunun 43’üncü maddesi uyarınca re’sen görülecek gerekçelerle iptaline karar verilmesi arz olunur.”

III- YASA METİNLERİ

A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı
1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun itirazlara konu ibarelerin de yer aldığı 49. maddesi aşağıdaki şekildedir.
“Madde 49- (Değişik: 11/12/1935 - 2862/4 md.)
Aşağıdaki fıkralarda yazılı hükümler mahfuz olmak üzere askeri suçlarda dava ve cezanın düşmesi hususlarında Türk Ceza Kanununun birinci kitabının 9 uncu babı hükümleri tatbik olunur.
A) Yoklama kaçağı, bakaya, saklı ve firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin veya bizzat girmiş oldukları taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeğe başlar.
B) Hıyanet cürümlerile maznun ve mahkum olanlar hakkında müruru zaman yoktur.
C) (Ek : 14/6/1989 - 3574/1 md.) Sırf askeri suçlarda Türk Ceza Kanununun 119 uncu maddesi hükümleri uygulanmaz.”
[Bu maddenin (A) fıkrasının “… fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin … bitmesinden itibaren işlemeğe başlar” biçimindeki bölümü, Anayasa Mahkemesi’nin 30/3/2011 tarihli ve E.: 2007/95, K.: 2011/61 sayılı kararı ile bakaya suçu yönünden iptal edilmiştir.]

B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Başvuru kararlarında Anayasa’nın 2., 10. ve 38. maddelerine dayanılmıştır.

IV- İLK İNCELEME
A- E. 2011/111 Sayılı Dosyanın İlk İnceleme Kararı
Anayasa Mahkemesi’nin İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca, Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN’ın katılımlarıyla 17.11.2011 günü yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
B- E. 2012/5 Sayılı Dosyanın İlk İnceleme Kararı
Anayasa Mahkemesi’nin İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca, Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN’ın katılımlarıyla 26.1.2012 günü yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

V- BİRLEŞTİRME KARARI
22.5.1930 günlü, 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 11.12.1935 günlü, 2862 sayılı Kanun’un 4.maddesi ile değiştirilen 49. maddesinin A fıkrasında yer alan “…firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin …. bitmesinden itibaren başlar” ibaresinin iptaline karar verilmesi istemiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2011/111 esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, 2012/5 esas sayılı dosyanın esasının kapatılmasına, esas incelemenin 2011/111 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 26.1.2012 gününde OYBİRLİĞİ ile karar verildi.

VI- ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararları ve ekleri, Anayasa Mahkemesi Raportörü Ümit DENİZ tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa kuralı, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

A- Uygulanacak Kural Sorunu
Anayasa’nın 152. ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddesine göre, mahkemeler, bakmakta oldukları davalarda uygulayacakları kanun ya da kanun hükmünde kararname kurallarını Anayasa’ya aykırı görürler veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık savının ciddi olduğu kanısına varırlarsa, o hükmün iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmaya yetkilidirler. Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanın bulunması ve iptali istenen kuralların da o davada uygulanacak olması gerekmektedir. Uygulanacak yasa kuralları, davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır.
İtiraz yolunan başvuran Askeri Yargıtay 4. Dairesi, 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 49. maddesinin (A) fıkrasının “firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin veya bizzat girdikleri taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeye başlar” bölümünün iptalini talep etmektedir.
1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 49. maddesinin (A) fıkrası hükmü, firar suçlarında askerlik görevi yapanlar için durum ve statülerine göre dava zamanaşımının başlangıcı yönünden iki farklı tarih öngörmüştür. Bu süre, Anayasa’nın 72. maddesinde belirtilen vatan hizmeti olarak zorunlu er ya da erbaş statüsünde askerlik görevini yapan kişiler yönünden bütün askeri mükellefiyetlerin bitmesi ile başlarken, zorunlu askerlik hizmeti dışında görev yapan sözleşmeli er ve erbaşlar ile subay ve astsubaylar yönünden bizzat girdikleri taahhütlerin bitmesi ile başlatılmaktadır.
“Bizzat girilen taahhüt” kavramı bir sözleşme veya mecburi hizmet nedeni ile askerlik görevi yapan kişilerle ilgilidir. Sözleşmeli er ve erbaşların yaptıkları sözleşmelerle süreli olarak girdikleri ya da subay ve astsubayların askeri okullardan mezun olduktan sonra yasalara göre belirlenen sürede zorunlu olarak görev yapmak üzere verdikleri taahhütler kastedilmektedir. Bu şekilde görev yapanlar subay, astsubay, sözleşmeli er ya da erbaşlardır.
2011/111 esas sayılı dava dosyasındaki somut olayda firar suçunu işlediği iddia edilen sanık, er statüsünde zorunlu askerlik hizmetini yerine getirmektedir. Sanık açısından bütün askeri mükellefiyetler askerlik çağının sonunda bitecektir. Dolayısıyla Mahkeme tarafından firar suçundan yapılan yargılamada, dava zamanaşımı süresinin başlangıcı konusunda “bütün askeri mükellefiyetlerin bitmesi” dikkate alınacaktır. “Bizzat girilen taahhüt” kavramı somut dava uygulanacak nitelikte değildir. Mahkeme bakmakta olduğu davada bu ibareyi uygulamayacaktır. Bu ibarenin inceleme dışında tutulması durumunda firar suçunun sözleşmeli er ve erbaşlar ile subay ve astsubaylar tarafından işlenmesi halinde zamanaşımı süresinin başlangıcı konusunda yasal boşluk doğmayacak ve süre başlangıcı için bizzat girilen taahhüdün bitmesi beklenecektir.
Belirtilen nedenlerle “… veya bizzat girmiş oldukları taahhüdün…” ibaresinin, itiraz başvurusunda bulunan Mahkeme’nin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu ibareye ilişkin başvurunun Mahkeme’nin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekir.

B- Sınırlama Sorunu
Anayasa’nın 152. ve 6216 sayılı Kanun’un 40. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak başvurular, itiraz yoluna başvuran Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulayacağı yasa kuralları ile sınırlıdır.

1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 49. maddesinin (A) fıkrasında “Yoklama kaçağı, bakaya, saklı ve firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin veya bizzat girmiş oldukları taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeğe başlar” denilmektedir. Bu kuralla firar suçu dışında yoklama kaçağı ve saklı suçları da düzenlenmiş, bu suçlarda zamanaşımı süresinin başlangıcının ise bütün askeri mükellefiyetlerin veya ilgililerin bizzat girmiş oldukları taahhüdün bitmesinden itibaren işlemeye başlayacağı belirtilmiştir. Bu maddenin (A) fıkrasının “… fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin … bitmesinden itibaren işlemeğe başlar” bölümü, bakaya suçu yönünden Anayasa Mahkemesi’nin 30/3/2011 tarihli ve E.2007/95, K.2011/61 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.
İtiraz yoluna başvuran Mahkemeler, sanıkların firar suçunu işledikleri iddiası ile açılan kamu davaları nedeniyle yargılama yapmaktadır. Dolayısıyla kuralda yer alan yoklama kaçağı ve saklı suçlarından açılmış bir kamu davası bulunmamaktadır.
Belirtilen nedenle, “… firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin… bitmesinden itibaren işlemeğe başlar.” ibaresine ilişkin esas incelemenin, “firar suçu” yönünden sınırlı olarak yapılması gerekir.

C- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Başvuru kararlarında; İtiraza konu kural ile düzenlenen ve dava zamanaşımını süresinin başlangıcı için bütün askeri mükellefiyetlerin yerine getirilmesinin beklenmesini öngören düzenlemenin, hukuk devletinde bulunması gereken, ölçülülük dolayısıyla “elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” ilkelerinin ihlali nedeniyle Anayasa’nın 2. maddesine, asker kişiler tarafından işlenebilecek benzer suçlarda farklı süre başlangıçları öngörülerek eşitlik ilkesinin ihlali nedeniyle Anayasa’nın 10. maddesine aykırı olmasının yanında 2012/5 esas sayılı başvuru kararında, askerlik çağına ilişkin sürenin, Genelkurmay Başkanlığının göstereceği lüzum, Milli Savunma Bakanlığı’nın teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla 5 yıla kadar uzatılabileceğini ya da kısaltılabileceğini öngören kural nedeniyle zamanaşımının başlangıcı ile ilgili sürenin yürütmenin tekeline bırakıldığı belirtilerek kuralın ayrıca Anayasa’nın 38. maddesine aykırılık teşkil ettiği ileri sürülmüştür.
Sırf askeri suç niteliğinde olan firar suçu, 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 66. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde, kıt’asından veya görevi icabı bulunmak zorunda olduğu yerden izinsiz olarak altı günden fazla uzaklaşmak olarak tanımlanan, kesintisiz (temadi eden) bir suçtur. Görev mahallinden izinsiz uzaklaşma ile işlenmeye başlanılan firar suçu, yakalanma veya birliğine katılma ile son bulmaktadır.
İtiraza konu kuralı da içeren 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 49. maddesi ile Türk Ceza Kanunu’nda yer alan dava ve cezanın düşmesi ile ilgili hükümlerin askeri suçlarda da uygulanacağı öngörülmüştür. Kanun koyucu, atıf yapılan Türk Ceza Kanunu’nun genel ilkelerinden ayrılarak, 49. maddenin (A) fıkrası ile sınırlı sayıda suçu belirtmek suretiyle dava zamanaşımı süresinin başlangıcı konusunda istisna getirmiştir. Bu istisnaya göre, firar edenler hakkındaki dava zamanaşımı süresi, kesintinin gerçekleştiği (temadinin bittiği) tarihten değil bütün askeri mükellefiyetlerin bittiği tarihten itibaren işlemeye başlamaktadır.
1632 sayılı Kanun’un 49. maddesinin (A) fıkrasında geçen “bütün askeri mükellefiyetlerin bitmesi” terimi, 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nun hükümleri birlikte değerlendirilerek “askerlik çağı” kavramına göre belirlenecektir. 1111 sayılı Kanun’un 5. maddesinin dördüncü fıkrasına göre askerlik görevini yapmayan ya da yapmış sayılmayan hiçbir fert askerlik çağı dışına çıkarılamamaktadır. Yoklama, muvazzaflık ve yedeklik olmak üzere üç devreye ayrılan askerlik çağının bitmesi için muvazzaflık ve yedeklik dönemlerinin tamamlanması ya da tamamlanmış sayılması gerekmektedir. Yedeklik dönemi dâhil olmak üzere askerliğe elverişli olmadığına karar verilenler için karar tarihinde askerlik çağı da bitmiş olmaktadır. Askerliğe elverişli olanlar için ise askerlik çağı, 1111 sayılı Kanun’un 2. maddesinin ilk fıkrasına göre belirlenir ve fıkrada bu durum, “Askerlik çağı her erkeğin esas nüfus kütüğünde yazılı olan yaşına göredir ve yirmi yaşına girdiği sene Ocak ayının birinci gününden başlayarak 41 yaşına girdiği sene Ocak ayının birinci gününde bitmek üzere en çok yirmibir sene sürer” şeklinde belirtilmiştir. 1111 sayılı Kanun’un 5. maddesinin dördüncü fıkrası nedeniyle askerlik görevi yapmayan ya da yapmış sayılmayanlar için süre hiçbir şekilde işlemeye başlamayacaktır.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.
Yasakoyucu, zamanaşımı kurumunu düzenlerken hukuk devleti ilkesinin bir gereği ve ceza hukukunun temel prensiplerinden olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise “elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. “Elverişlilik”, başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, “gereklilik” başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını ve “orantılılık” ise başvurulan önlem ve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir.
Ölçülülük ilkesiyle devlet, cezalandırmanın sağladığı kamu yararı ile bireyin hak ve özgürlükleri arasında adil bir dengeyi sağlamakla yükümlüdür. Askeri disiplinin tesisinde zafiyeti önlemek amacıyla itiraza konu kural getirilmiş ise de firar eden failin yaşı ne olursa olsun askerlik görevini yerine getirmediği ya da getirmiş sayılmadığı sürece bu yükümlülükten kurtulamayacak olması nedeniyle dava zamanaşımı süresinin başlamaması buna bir katkı sağladığı söylenemez. Bu nedenle itiraza konu kural amaca ulaşmada elverişli görülmemiştir. Ayrıca kesintisiz bir suç olan firar suçunda dava zamanaşımı süresinin, failin askeri hiyerarşi ve disiplin altına girdiği yakalanması veya kıtasına katılması değil, onun bütün askeri mükellefiyetlerinin bitmesinden itibaren başlatılması askeri disiplinin sağlanması açısından gerekli bir tedbir olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda faillerin lehine olan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda en ağır cezayı gerektiren suçlarda bile zamanaşımı süresinin 20 yıl olması karşısında itiraz konusu kuralın orantılı olmadığını kabul etmek gerekir. İtiraz konusu kural kişileri, işledikleri suçla orantısız ve makul olmayan bir süre içinde davalarının ne şekilde sonuçlanacağı endişesiyle de yaşamak durumunda bırakmaktadır.
İtiraz konusu kural, suçun ağırlığını, ona verilen cezanın süresini, cezadan beklenen sosyal faydanın zaman içinde azalacağını dikkate almaması, disiplinin yeniden tesisine etkin bir katkı sağlamayacak olmasına rağmen faili uzun ve aynı zamanda belirsiz olan süre ile ceza tehdidi altında bırakması nedeniyle kamu yararı ile bireyin hak ve özgürlükleri arasında adil bir denge oluşturamadığından ölçülülük ilkesine aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle, itiraza konu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır. İptali gerekir. Konunun, Anayasa’nın 10. ve 38. maddeleri yönünden incelenmesine gerek görülmemiştir.

VII- SONUÇ
22.5.1930 günlü, 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 11.12.1935 günlü, 2862 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile değiştirilen 49. maddesinin (A) fıkrasında yer alan;
1- “… veya bizzat girmiş oldukları taahhüdün…”ibaresinin, itiraz başvurusunda bulunan Mahkeme’nin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu ibareye ilişkin başvurunun Mahkeme’nin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
2- “… firar fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin… bitmesinden itibaren işlemeğe başlar.” ibaresine ilişkin esas incelemenin, “firar suçu” yönünden yapılmasına,
3- “… fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin… bitmesinden itibaren işlemeğe başlar.” ibaresinin, “firar suçu” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
11.4.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.




Başkan

Haşim KILIÇ
Başkanvekili
Serruh KALELİ
Başkanvekili
Alparslan ALTAN



Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
Üye
Mehmet ERTEN
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR



Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
Üye
Recep KÖMÜRCÜ



Üye
Burhan ÜSTÜN
Üye
Nuri NECİPOĞLU
Üye
Hicabi DURSUN



Üye
Celal Mümtaz AKINCI
Üye
Erdal TERCAN



















Old Bugün  
Site Mübaşiri

 
 
Web www.turkhukuksitesi.com
 
 
Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
aşk bir suç mudur? avönder Site Lokali 214 17-04-2011 01:17
Anayasa'ya uygun mudur? Tiocfaidh Hukuk Sohbetleri 4 29-09-2007 15:47
HukukÇu HukukÇunun Kurdu Mudur? SNOW Konumuz : Hukukçular 11 15-03-2007 16:13
Suçu Bildirmeme suçu - avukatın sorumluluğu Noyan Yiğit Meslektaşların Soruları 3 07-03-2007 17:03
avukat aslında ıyı bır tıyatrocu mudur? didem kunal Konumuz : Hukukçular 10 07-02-2007 23:26


THS Sunucusu bu sayfayı 0,26303101 saniyede 13 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2013) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.