Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Yasak Ağacın Yasak Meyvesi

Yanıt
Old 04-09-2007, 22:25   #1
AV.ZAFER TUNCA

 
Varsayılan Yasak Ağacın Yasak Meyvesi

"Hukuka aykırı olarak elde edilen delil kullanılamaz ve delil olabilme vasfını yitirir" ilkesini bilmeyen sanırım yoktur. "Yasak ağacın yasak meyvesi" denir bazı yazarlarca.
hukuk fakültesinde bu konuyu öğrendiğimden beri hep karşısında olduğum bir ilke. doktrinde bu konuda fikir birliği var: "yasak!".
-peki neden?
-çünkü bizim soruşturma makamlarımızı hukuka aykırı davranmaya itiyor. işkence yapıyor polis vs.
-peki masum bir vatandaş mağdur oldu, yakını öldürüldü, eşine tecavüz edildi. devlet olarak senin beni korusun diye beslediğin adam doğru düzgün işini yapamadı, tek delili de kararttı, yasak delil yaptı diye ben vatandaş olarak niye bir kez de senin-devletin-eliyle mağdur edileyim?
-çünkü ben devlet olarak kendi ajanıma (kamu görevlime) yeterli eğitimi veremiyorum, denetleyemiyorum, yaptığı yanlışın hesabını soramıyorum (rücu etmiyorum).
-sen devlet olarak beceriksizlik yapıyorsun ve faturasını da masum vatandaşına kesiyorsun öyle mi?
-kusura bakma ama öyle, yassak!
işte benim kafamdaki "hukuka aykırı delil" ilkesinin görünüm biçimi.

bu konuda tartışılası o kadar derin bir yön gördüm ki buraya ayrı bir konu olarak açmayı istedim. çok fazla teknik bilgiyi de gerektirmemesi açısından katılımın olmasını diliyorum.
saygılarımla.
Old 04-09-2007, 22:53   #2
üye19576

 
Varsayılan

Bence bakış açısınız hatalı,
Yasak Delil veya daha geniş bir ifade ile hukuka aykırı delilin “amacının ne olduğuna veya ne olması gerektiğine ilişkin 2 temel görüş bulunmaktadır.Birinci insan haklarını korumaktır ki, (Kıta Avrupa’sında da görüş geçerlidir), ikincisi ise Zabıtayı disiplin altına almaktır.” 1 Sanırım siz ikinci görüşte takılı kalmışsınız.
Devletin makamları, kolluk görevlileri, savcıları ve hakimleri soruşturma ve kovuşturma yolu ile zaten kişinin suçlu olup olmadığını araştırıyorlar. Böyle olunca, elde ki kişi ille de suçlu olmayabiliyor. Bu durumda, hiç suçu olmayan bir kişinin işkence ile suçu kabullenmesi halini düşünelim. Mağdur için ne faydası var, suçun failini ele geçirmemek veya ile suçsuz birinin suçlu olarak, kamuoyuna servis edilmesinin ne mantıkı ve faydası olamaz. Zira kişiye baştan suçlu gözü ile bakarsak da, o zaman tüm anlam ortadan kalkar.


Kaynak:
1-Ceza Muhakemesinde Hukuka Aykırı (Yasak) Deliller,Seçkin Yayınevi-Birinci Baskı-1997-sh.249
Old 05-09-2007, 09:43   #3
ilhangs

 
Varsayılan önder71 in eleştirisine katılıyorum..

son 2.5 yıldır takip ettiğim seminerlerde çokca bahsi geçen bir konu idi bu konu..
f.yenisey de bizim hukukumuzda bu konunun yanlış bir şekilde abartıldığı kanısını ve ABD ve Yeni Zelanda örneklerini vermişti. "Şahit" davasını y.zelandaki örnek vermişlerdi. (kısaca; tecavüzden aranan faili meçhul şahıs aynı güzergahta 2 yıl sonra taciz olayının sanığı olarak yakalandığında 2 yıl önceki mağdurada şahit isimli şahıs gösterildiğinde teşhis ediliyor ve hakları hatırlatılmadan kan örneği alınarak ilk olayın da faili olduğu anlaşılıyor, ceza alıyor, konu en son yüksek mahkemeye itirazlar ile gidiyor ve delillerin hukuka aykırı olması halinde dahi somut ve yeterli olduğundan cezası onanıyor.)
bizde ise, malumunuz AY daki ve CMK daki ilgili hükümlerde asla kullanılamayacağı kastediliyor.
Bu derece abartı çokca eleştiriliyor ve yanlış olduğu kanısı hakim, bu yönde sizlere katılıyorum..

saygılar..
Old 05-09-2007, 16:18   #4
Seyda

 
Varsayılan

Sayın Tunca;

Açtığınız konu bence de tartışılmaya değer,güzel bir konu.Ancak konu başlığınız ve içeriğinde verdiğiniz örneğe katılmam mümkün değil..

Eğer yasak ağacın meyvesi yasak olmasaydı, bahsettiğiniz işkence iddialarınız haklılık kazanabilirdi. Şu halde sizin düşüncenize göre; tek delili ikrar olan bir adli olayda, işkence ile elde edilen ikrarı kullanmamız gerekecek.Bu durumda acaba, zarar görecek olan; işkence ile ikrarı alınan kişi , fayda görecek olan; hukuka aykırı olarak elde edilen delille ortaya çıkan sonuçtan mağduriyeti bir nebze olsun giderilen suçtan zarar gören mi?

Şu unutulmamalıdır ki; ceza muhakemesinin tek amacı maddi gerçeğin ortaya çıkması değildir..Aslı amaç, hukuka uygun delillerle maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır.Aksi durum kabul edilirse hem fail, hem de mağdurlar için çok büyük ve yıpratıcı sonuçlar ortaya çıkar.

Biz hukukçu olarak en küçük bir hukuka aykırı delile bile değer verecek olursak; ne kişilerin özel hayatı kalır, ne işkence yasağı, ne de yaşama hakkı..

Saygılarımla..
Old 06-09-2007, 13:09   #5
dark

 
Varsayılan

Asli amaç hukuka uygun delillerle maddi gerçeğin açığa çıkarılmasıysa , hukuka aykırılığı aşikar olan delillerin maddi gerçekle uyarlanması kanunen doğru değildir. Kanunun keyfi kullanılamayacağı da aşikardır. Kanunda yer alan maddelerin bir kısmını kullanıp bir kısmını izole etmek de aynı şekilde hukuki bir tavır olamayacaktır. Kanun uygulamasında nedense sürekli aynı sorun ortaya çıkmaktadır yaz boz tahtasına cevrilen kanunların belli bir düşünceyi , düzeni oluşturma çabası yetersizleşmektedir. Kolluk görevlilerinin yetki ve görevleri de yönetmeliklerde açıkça yazılmıştır bu yetkiyi hiçbir kurum keyfi kullanamaz diye düşünüyorum.
Amaca bağlılık ilkesi aşılmadan deliller toplanılmalı maddi gerçek ortaya çıkarılmalıdır. Suçtan zarar gören ve şüpheli açısından hiçbir hukuksuz uygulama olmamalıdır. Aksi halde Sayın Seyda’nın da vurguladığı gibi insan hakları ihlali,özel hayatın gizliliği esasının ihlali , işkence yasağı v.b durumlara yol açması olasıdır. Maddi gercek suç işleyerek açığa çıkarılamaz , nasıl hiçbir kişinin kendi kusurundan hak elde edemeyeceği gibi
hukuksuzluk üzerinden de hukuk elde edilemez.. (diye düşünüyorum) saygılar
Old 06-09-2007, 15:21   #7
sema güney

 
Varsayılan

Bence de ne fail ne de mağdur durumdan zarar görmeden gerçeğin ortaya çıkarılması gerekiyor.Açtığınız bu konu gerçekten önemli tabiki kamu görevlilerine bu itimat verilmişse o da işni doğru yapmalıdır.yani tek delil olan bu fırsatı da yasak meyve haline getirmemelidir sizin deyiminizle.bence yapılması gereken en iyi şekilde eğitim alıp o delili hukuki yollardan kimsenin zarar görmeyeceği şekiilde öğrenebilmesidir.BİRAZ DİKKAT ŞART.TABİKİ BEN DE
İŞKENCE EDİLEREK ZORBALIKLA FAİLİN YAPTIĞI SUÇU AÇIKLAYARAK MAĞDURUN ZARAR GÖRMESİ ENGELLENSİN DEMİYORUM :AMA BELKİ PSİKOLOGLARLA ÇEŞİTLİ BU DALDA EĞİTİM GÖRMÜŞ KİŞİİLERLE,BELKİ DE İKNA YOLUYLA DOĞRUNUN ORTAYA ÇIKMASI SAĞLANABİLİR DİYE DÜŞÜNÜYORUM.SAYGILARIMLA.....:::
Old 06-09-2007, 15:26   #8
üye19576

 
Olumlu Tebrikler

Hukuksuzluk üzerine hukuk kurulamaz şeklinde ki ifadeyide ayakta alkışlamak gerekir.
Saygılar sunarım
Old 06-09-2007, 20:45   #9
Av. Şehper Ferda DEMİREL

 
Varsayılan

Elbette usul esastan önce gelir, usulü aşamazsanız, esasa giremezsiniz. Elbette hukuka aykırı davranarak, hukuka uygun bir sonuç elde edemezsiniz. İdeal olan, adil olan, bilinen ve uygulanan kurallara uygun olan değil midir?


Peki, nerede? Elbette hukukun sindirilmiş, özümsenmiş olduğu düzenlerde.

Aksi halde, Emniyet Müdürlüklerinde, hukukun (yani buradaki anlatımla esastan önce usulün) uygulanmasını istediğiniz için sanık addedilebilir, taciz edilebilirsiniz.

Tüm usul ilkelerinin yerle bir edilip, esasa dair ittihaz edilen esaslı (!) kararlarda AİHM kapılarını aşındırabilirsiniz.

Basit bir usul hatası nedeni ile kısa süreli bir cezaevi ziyaretçisi olacak borçlu "esas"lı biri ise, usulen usule yönelik tesis edilen esaslı kararlarla, karşınızda usulen sürpriz bir sanık bulabilirsiniz.

Sonra durup düşünürsünüz. Usulen, usul usul görev yaptığınız yolculuklarda. Aklınıza takılır:

Usulden mi buradayım, yoksa esastan mı?

Saygılarımla
Old 06-09-2007, 22:52   #10
kowalevski

 
Varsayılan

Bu konu açıkçası oldukça tartışmalı bir konu.Eski kanun döneminde de tartışılıyordu, görünen o ki yeni kanun döneminde de tartışılacak.Bu konuda temel olarak iki ana görüş var.Birinci görüş, daha çok Alman doktrini tarafından savunulan görüş.Buna göre; hukuka aykırı sorgu ve ifade yöntemlerine dayanılarak elde edilmiş olan ifadenin delil olarak kullanılması yasak kabul edilmektedir.Ancak, bu ifade vasıtasıyla dolaylı olarak elde edilen delillerin kullanılması yasak değildir.Örneğin; şüpheli veya sanıktan hukuka aykırı metodlarla alınan ifade veya ikrar, çalınan malların, cesedin, olayda kullanılan silahın ya da kaçırılıp saklanan mağdurun bulunmasını sağlayacak delillere sevk ediyorsa, bu delilleri hiç yokmuş farz etmek ceza muhakemesinin amacına ters düşer.Aksi ihtimalde suç ve ceza politikası, onarılamaz yaralar alır.

Karşı görüş ise daha çok Amerikan doktrini olarak adlandırılan "Zehirli ağacın meyvesi zehirli olur." ilkesine dayanmaktadır. Bu ilkenin Amerika'da ortaya çıkması da tesadüf değil, oldukça manidardır.Amerikan polisinin endişe verici boyuttaki hukuka aykırı araştırma ve soruşturma yöntemleri, hukukçuları böyle tedbirler almaya sevk etmiştir.Bu görüş, tıpkı sanık veya şüpheliden hukuka aykırı yöntemlerle alınan ifade gibi dolaylı olarak ulaşılan delilleri de tamamen hukuka aykırı olarak görmektedir.Aksi takdirde yasak sorgu yöntemleri, kanuna karşı hile yoluyla aşılmış birer yasak haline gelecektir.Bu yasaklar, dolaylı yoldan kazanılan delillerin kullanılması için bir teşvik haline bile gelebilir.

Benim şahsi kanaatim, Amerikan doktrinine biraz daha yakın.Mağdur açısından düşünülürse İlk mesajdaki kaygıları paylaşmak mümkün.Ancak biraz empati yapıp, soruşturma ve kovuşturma evrelerinde çoğunlukla "güçsüz" konumda olan sanık açısından düşünürsek daha objektif değerlendirmeler yapabiliriz.Ayrıca devlet erkinin de bir şekilde sınırlanması gerektiğini düşünüyorum.Sınırsız delil elde etme metodlarına sahip, hukukla sınırlanmamış bir devletin yaratacağı hasar, ilk mesajda belirtilen vicdani hasarlardan çok daha fazla olacaktır.
Old 07-09-2007, 11:55   #11
MURAT ACER

 
Varsayılan

Hukuka aykırı delillerin hükme esas alınmaması ve hatta dosyaya dahi girmemesini savunuyorum.Yaşadığım ülkenin kolluk birimlerini az buçuk tanımış olmakla birlikte şu sonuca varıyorum ki yasak delil konusunda kesinlikle açık kapı bırakılmamalıdır. Zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir. benim görüşüm bu kuralın tavizsiz işlemesi yönündedir.
Old 07-09-2007, 14:26   #12
ferdaduran

 
Varsayılan

[quote=[b]B-Delil Yasakları Durumları[/b]


1) Aydınlatma Yükümlülüğünün Yerine Getirilmemesi: CMUK’nun 3842 sayılı yasa ile yeniden düzenlenen 135.maddesine göre, ifadesi alınan ya da sorguya çekilen sanığı isnat edilen suç, susma, müdafiden yararlanma, yakalandığını yakınlarına haber verme ve savunma hakları konusunda aydınlatmak, ifade alan veya sorguya çeken makamlar bakımından bir yükümlülüktür. 135.maddede belirtilen hakların sanığa bildirilmemesi delil yasaklarına yol açmaktadır[12].
12


2) İfade Alma ve Sorgu Sırasında Sözkonusu Olan Delil Yasakları: CMUK’na 3842 sayılı yasa ile eklenen 135a maddesi, sanığın özgür iradesini ve dolayısıyla insan haysiyetini koruyan ve sanığın savunma hakkının güvencesini oluşturan bir hükümdür. İnsan haysiyetinin korunmasına ilişkin Anayasal düzenleme, bu madde ile ceza muhakemesinde somutlaştırılmıştır. Sanığın özgür iradesini etkileyen işkence, kötü muamele, yorma, bedensel cebir ve şiddette bulunma, aldatma tehdit gibi hukuka aykırı yöntemlerin kullanılması yasaktır[13]. Bu yasağa uyulmamasının muhakeme hukuku bakımından müeyyidesi yine aynı maddenin ikinci fıkrasında belirtilmiştir: Yasak sorgu yöntemleriyle elde edilen ifadeler, sanığın rızası olsa dahi, delil olarak değerlendirilemez.
13


3)İfade ve Sorgu Dışında Sözkonusu Olan Delil Yasakları: Ceza muhakemesinde yapılan işlemler, yalnızca ifade alma ve sorgudan ibaret değildir. Bunun dışında da delil elde etmeye yönelik, çeşitli işlemler vardır ve bu işlemler yapılırken hukuka aykırı hareket edilmesi de elde edilen delili hukuka aykırı hale getirebilir. Sözgelimi, hukuka aykırı olarak yapılan vücudun muayenesi (CMUK m.74, 66/son), ölü muayenesi ve otopsi (CMUK m.79 vd.), elkoyma, arama (CMUK m.86 vd.), telefonların dinlenmesi, özel hayatın gizliliği ihlal edilerek yapılan ses kayıtları gibi işlemlerle elde edilen deliller de hukuka aykırı olmaktadır.
14


4) Delil Aracı Yasakları: Sözgelimi, tanıklıktan veya yeminden çekinme hakkını kullanmış bulunanların hukuka aykırı bir şekilde tanık olarak dinlenmesi (CMUK m.47 vd., 245); kışkırtıcı ajanın delil elde etmede kullanılması yasaktır; bu yasaklara aykırı olarak elde edilen deliller ceza muhakemesinde kullanılamaz.
15


5) Delil Konusu Yasakları: Bunlar, konuları itibariyle delil olmaya elverişli olmayan hususlardır. Örneğin devlet memurları, sır olarak saklamak mecburiyetinde oldukları olaylar hakkında izin verilmeden tanıklık yapamazlar (CMUK m.49).
/quote]



Söz konusu yasak durumların kulllanıldığı bir ülkede oluşacak toz bulutundan,hem resmi makamlar hemde siviller esas olarak ağır şekilde etkilenir diye düşünüyorum.
Türkiye açısından bu maddeleri değerlendirmek gerekirse,bir kolluk görevlisi çocuğu olarak 2.maddenin önemini altını çizerek belirtmek isterim
gerek aldıkları eğitim süresinin çok standartta olması,gerekse denetlenmeleri konusunda pasif davranılması,sözkonusu meyveleri yasak kılmaya oldukça elverişli hale getiriyor.
Elbette tek sorun ifade ve sorgu esnasındaki eksiklikler değil,özel hayatın gizliliği gibi insan haklarını düzenleyen bir çok ilke de,ihlal edildiğinde,kamu düzenini bozabilecek incelikte bir önem arz ediyor.
Bu durumda arkadaşlarımızın da belirttiği gibi,hukuksuz edalarla hukuk yaratmaya çalışmamalı diye düşünüyorum.
Old 07-09-2007, 19:03   #13
cesur_yürek

 
Varsayılan

Yeni kanun diyor ki : Savcılar ve kolluk görevlileri dersine iyi çalışsın ; yoksa usulune uygun elde edilmemiş deliller hukuka aykırı delil olur ve hükme esas teşkil etmez.Yargıtay ne diyor peki ? Yargıtayın bu konuyla ilgili verdiği olumlu ve olumsuz kararlar var.Konunun tartışılmasına yardımcı olabileceği nedeniyle bu kararların eklenmesi faydalı olur diye düşünüyorum.
Old 07-09-2007, 19:21   #14
M P

 
Varsayılan

Bunun yanıtını CUMUK'ta bulmak mümkün...Masumluk karinesi...Bu karineye göre Mahkemece suçluluğu ispatlanıncaya kadar kimse suçlu sayılmaz.Dolayısıyla şüpheliden , hukuka aykırı olarak elde edilen deliller ayrıca suç teşkil eder...
Old 08-09-2007, 01:26   #15
AV.ZAFER TUNCA

 
Varsayılan

Alıntı:
Yazan Dogu Akdenizli
Bunun yanıtını CUMUK'ta bulmak mümkün...Masumluk karinesi...Bu karineye göre Mahkemece suçluluğu ispatlanıncaya kadar kimse suçlu sayılmaz.Dolayısıyla şüpheliden , hukuka aykırı olarak elde edilen deliller ayrıca suç teşkil eder...

öncelikle yanıtınız için teşekkürler sayın Akdenizli
mesajınıza yanıt verirken öncelikle bir şekli hatanıza dikkatinizi çekmek istedim izninizle. "CUMUK" klavye kullanım hatasından kaynaklanıyor sanırım? biliyorsunuz ilgili kanunun kısaltması, mülga kanun bakımından CMUK, yeni kanun içinse CMK

ikinci ve genel bir açıklamayı da bu mesaja yanıt verirken dile getirmek istiyorum.

bu konuda asıl tartışılacak nüve, bence, hukuka aykırı delillerin dikkate alınmamasının hangi amaca özgülendiği. bunun yanında amaç-araç işlevselliği göz önüne alınırsa, başka bir çözüm yolunun neden göz ardı edildiği ve neden kolaya kaçılarak yine aslında vatandaşın mağdur edildiği. usul kanununa böyle bir madde gereklidir, buna çok da fazla bir itirazım aslen yok. ancak devlet-vatandaş kutuplarının karşı karşıya duruşları açısından, devletin daha fazla mağduriyete yol açmak yerine mağduriyeti gidermesi gerekli diye düşünüyorum.
ancak bu konuda asli unsur, soruşturma makamlarının ıslahıdır. kolluğun hukuka aykırı yollarla elde ettiği delil ortadan kaldırılmış olmakla birlikte, vatandaşın şüpheli veya sanık olarak gördüğü hukuka aykırı muamele halen devam etmektedir. bence devletin hukuka aykırı delil düzenlemesinin temel nedeni, kolluğu bu suretle ıslaha çabalamasıdır. bunun yerine, "hukuka aykırı delil elde eden kolluk görevlisi, görevden el çektirilir ve söz konusu delil de yok sayılır" tarzında bir hüküm çok daha işlevsel olurdu.
hukuka aykırı delillerin, ki bence en ağır olanı da ikrar elde edilmesidir, kullanılmaması şarttır. salt ve soyut ikrarla asla mahkumiyet kararı verilememelidir. ancak tekrar ve üstüne basa basa söylediğim gibi, hukuka aykırı delil elde eden soruşturma makamlarının kabahati mağdurların sırtına yüklenmemelidir. mağdur olan vatandaş devlete sığınırken, devlet kendi görevlileri eliyle kaş yaparken göz çıkarmaktadır. hukuka aykırı delil düzenlemesinin ve bu düzenlemenin tek başına uygulamayı değiştireceğine inanılmasının hukuk devletinin hukukla köşe kapmaca oynamasından başka birşey olduğunu düşünemiyorum.

bu arada, şimdi aklıma gelen bir fikri de hemen sıcak sıcak paylaşmak istedim. bence delil karartan ya da hukuka aykırı delil elde eden soruşturma makamları aleyhine vatandaş doğrudan hizmet kusurunu aşan ağır şahsi kusur nedeniyle tazminat davası açabilir. AİHS kapsamında da devlet aleyhine tazminat davası ya da idare mahkemesinde tam yargı davası açılabilir büyük ihtimalle. dayanakları bulunduktan sonra çok rahat mahkumiyet kararları alabiliriz bence.
yazarken de insanın aklına neler geliyormuş
neyse fikri buldum ben bunu bir yerlere not alayım. zaten bir hayli uzamış ve sonuca bağlamak gelmemişti içimden
fikir beyan eden tüm meslektaşlara saygılar
Old 09-09-2007, 18:16   #16
üye19576

 
Varsayılan 'Usule hakim olmayan esasa mahkum olur"

"Usul,esastan önce gelir."

Takvim gazetesi- 09.09.2007 tarihli Savaş AY ın haberi
'Usule hakim olmayan esasa mahkum olur"
saygılar
Old 10-09-2007, 14:33   #17
cesur_yürek

 
Varsayılan

T.C.
YARGITAY
Ceza Genel Kurulu
Esas No : 2005/10-15
Karar No : 2005/29
Tarih : 15.3.2005


KULLANMA AMACIYLA UYUŞTURUCU MADDE BULUNDURMAK ( Olayın Pazaryeri Gibi Kalabalık Bir Ortamda Gelişmesi Nedeniyle Delillerin Yok Edilebilmesi Olasılığının Yüksek Olması Karşısında Gecikmesinde Sakınca Bulunan Halin Gerçekleştiği )
DELİLLERİN YOK EDİLEBİLMESİ OLASILIĞI ( Olayın Pazaryeri Gibi Kalabalık Bir Ortamda Gelişmesi Nedeniyle Yüksek Olması Karşısında Gecikmesinde Sakınca Bulunan Halin Gerçekleştiği - Kullanma Amacıyla Uyuşturucu Madde Bulundurmak )
OLAYIN KALABALIK BİR ORTAMDA GELİŞMESİ ( Delillerin Yok Edilebilmesi Olasılığının Yüksek Olması Karşısında Gecikmesinde Sakınca Bulunan Halin Gerçekleştiği - Kullanma Amacıyla Uyuşturucu Madde Bulundurmak )
GECİKMESİNDE SAKINCA BULUNAN HAL ( Emniyet Amir Vekilinin de Arama Kararı Verme Yetkisi Bulunduğu )
ARAMA KARARI ( Emniyet Amir Vekilinin de Verme Yetkisi Bulunduğu - Gecikmesinde Sakınca Bulunan Hal )




ÖZET :

Sanığın, üzerindeki esrarı atmak veya saklamak biçiminde kabul edilebilecek davranışlarda bulunmak suretiyle kuşku uyandırması, olayın pazaryeri gibi kalabalık bir ortamda gelişmesi nedeniyle delillerin yok edilebilmesi olasılığının yüksek olması karşısında CYUY'nın 97. maddesinde belirtilen "gecikmesinde sakınca bulunan" halin somut olayda gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Öte yandan, aynı Yasa maddesi uyarınca, emniyet amir vekilinin de arama kararı verme yetkisi bulunmaktadır.


DAVA :

Kullanma amacıyla uyuşturucu madde bulundurmak suçundan sanık Çelebi Ateş'in beraatine, emanette kayıtlı uyuşturucu maddenin zoralımına ilişkin olarak Sarıyahşi Asliye Ceza Mahkemesinden verilen 15.10.2003 gün ve 3-30 sayılı hüküm O Yer C. Savcısı tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 20.04.2004 gün ve 1550-4789 sayı ile;

"... Sanığın ikrarı, 21.01.2003 tarihli üst arama tutanağı içeriği, sanıkta ele geçirilen maddenin uyuşturucu maddelerden esrar olduğuna ilişkin Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı'nın 16.05.2003 tarihli raporu ve tüm dosya kapsamı itibariyle, sanığın üzerine atılı kullanmak amacıyla uyuşturucu madde bulundurma suçunun sabit olduğu nazara alınarak sanığın mahkumiyetine karar verilmesi gerekirken, yasal ve yerinde olmayan gerekçelerle yazılı şekilde beraatine karar verilmesi..." isabetsizliğinden bozulmuştur.

Yerel Mahkeme 08.06.2004 gün ve 31-29 sayı ile;

"... Sarıyahşi İlçe Emniyet Amirliği görevlileri, aldıkları bir istihbarat üzerine, Sarıyahşi Cumhuriyet Savcılığına 20.01.2003 tarihinde bir yazı yazarak "... ilçede Salı günleri kurulan Pazar yerine Kırşehir ilinden gelen Saaddettin isimli şahsın 21.01.2003 günü Pazar yerine çetene getirip satacağı..." belirtilerek, Saaddettin isimli kişinin üzerinde ve aracında arama yapılması için izin isteminde bulunurlar.

Sarıyahşi Cumhuriyet Savcılığı da Sulh Ceza Mahkemesinden arama izni verilmesini ister.

Sarıyahşi Sulh Ceza Mahkemesi 20.01.2003 tarih ve 2003/1 D.iş sayılı kararı ile "... Saaddettin isimli şahsın üzerinin ve arabasının aranmasına..." karar verir.

Polis 21.01.2003 günü, hakkında arama kararı aldığı Saaddettin isimli kişinin üzerini ve arabasını arar, ancak herhangi bir suç unsuruna rastlamaz.

Saaddettin Nar isimli kişinin üzeri aranırken, bu kişinin yanında bulunan Çelebi Ateş'in "... şüpheli hareketler sergilediği..." gerekçesi ile Emniyet Amir Vekili Komiser Yardımcısı Ergün Bilen'in sözlü emri ile bu kişinin de üzeri aranır, üzerinde "çetene" olduğu sanılan madde ve bunu sarmakta kullanıldığı ileri sürülen kağıtlar bulunur.

Görülmekte olan davada öncelikli sorunu, yapılan aramanın hukuka uygun olup olmadığı ve buna bağlı olarak, aramada elde edilen delilin CMUK.nun 254/2 maddesinin emredici hükmü gereğince hükme esas alınıp alınamayacağı oluşturmaktadır.

Anayasanın 20. maddesinde 4709 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten sonra "arama" ve "el koyma" tedbirlerinde "yazılılık" temel ilke olarak kabul edilmiştir.

Sözü geçen hükmün eski ve yeni düzenlemesi karşılaştırıldığında ilke, belirgin bir şekilde açığa çıkmaktadır: Maddenin eski düzenlemesinde "kanunun açıkça gösterdiği hallerde, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de Kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça, kimsenin, üstü, özel kağıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz" denilmiştir. Maddenin yeni düzenlemesi ise, "... Kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık, ... veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kağıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz..." şeklinde bir ifade kullanılmıştır.

Görüldüğü gibi; arama kararı verme yetkisi yönünden her iki hükümde de benzerlik olup, yetki "hakime" verilmiştir. Oysa "gecikmesinde sakınca bulunan" hallere ilişkin olarak "arama emri" verme yetkisi eski hükümde "kanunla yetkili kılınan merciin emri" şeklinde belirtilmiş iken, değişiklikten sonra "kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri" şekline dönüştürülmüştür.

Nitekim Anayasanın belirlediği bu ilkelere uygun şekilde değiştirilen PVSK.nun 9. maddesinde Anayasanın 200. maddesi adeta aynen tekrar edilerek, polisin "... kamu düzeninin, genel sağlık, ... veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması... amacıyla usulüne göre verilmiş hakim kararı veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde mahallin en büyük mülki amirinin vereceği yazılı emirle; ... kişilerin üstlerini, araçlarını, ... ve eşyasını..." arayabileceği belirtilmiştir.

Maddenin 1. fıkrasında aramanın genel koşulları düzenlenmiş iken, 2. fıkrasındaki düzenleme ile de, "Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile diğer kanunlara göre suç iz, eser, emare veya delillerinin tespiti veya faillerinin yakalanması amacıyla polis tarafından yapılacak aramalar için de usulüne göre verilmiş hakim kararı veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, diğer kanunlarda yetkili kılınmış merciin yazılı emri..."nin bulunması gerektiği belirtilmiştir.

Ancak maddenin 2. fıkrasındaki bu düzenleme, gerek aynı yasanın ( yani PVSK.nun ) 2. maddesinin 3. fıkrasının VIII. Bendi ve gerekse CMUK.nun 97/1. maddesinin 2. cümlesi ile çelişir duruma düşmüştür.

Şöyle ki;

PVSK.nun 2. maddesinin 3. fıkrasının VIII. Bendinde "Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile diğer kanunlarda zabıta tarafından suç delillerinin tespiti veya suç faillerinin yakalanması maksadıyla yapılacak aramalarda yetkili amir tarafından verilecek sözlü emrin derhal yerine getirileceği ..."; CMUK.nun 97/1. maddesinin 2. cümlesinde de "... tehirinde mazarrat umulan hallerde Cumhuriyet savcıları ile savcıların muavini sıfatıyla emirlerini icraya memur olan zabıta memurlarının arama yapabileceği" hükme bağlanmıştır.

PVSK.nun 2. maddesinin 3. fıkrasında 13 bent halinde düzenlenen haller incelendiğinde VIII. Bent dışındaki tüm hallerin suçüstü kavramı ile örtüştüğü ya da ( örneğin XII. Bentte olduğu gibi ) derhal müdahale dışında bir seçeneğin düşünülemeyeceği, dolayısı ile sözlü emrin işin doğasına uygun olduğu görülmektedir. Esasen VIII. Bende burada yer verilmesinin nedeni belki de CMUK.nun 97. maddesi ile paralellik kurmak düşüncesidir. Zira CMUK.nun 97/1. maddesinde düzenlenen yetki Cumhuriyet savcıları tarafından genellikle sözlü emir biçiminde kullanılmaktadır. Ancak yukarıda da değinildiği gibi, her iki hüküm PVSK.nun 9. maddesinde yapılan değişiklikle çelişir durumdadır. Özellikle PVSK.nun 2. maddesinin 3. fıkrasının VIII. Bendi ile 9. maddesinin 2. fıkrası karşılaştırıldığında, aynı konuyu düzenledikleri, ancak birincisinde "sözlü emrin" yerine getirilmesinin istenildiği, ikincisinde ise "emrin yazılı" olması gerektiğinin arandığı görülmektedir. PVSK.nun 9/2. maddesindeki bu yeni düzenleme karşısında artık 2. maddesinin 3. fıkrasının VIII. Bendinin yürürlükten zımnen kaldırılmış olduğunun kabul edilmesi zorunludur. Ve gerek Anayasanın 20. maddesindeki ve gerekse PVSK.nun 9/1. maddesindeki yeni düzenlemeler karşısında, CMUK.nun 97/1. maddesinin 2. cümlesindeki Cumhuriyet savcılarına ve onun muavini sıfatıyla hareket edenlere tanınmış olan yetkinin sadece "yazılı emir" biçiminde kullanılabileceği gözden kaçırılmamalıdır.

Dava konusu olay bu açıklamalar ışığı altında incelendiğinde pek çok hukuka aykırılığı barındırdığı görülmektedir.

Öncelikle; yukarıda ayrıntıları ile belirtildiği gibi arama kararı ya da emri yazılı olmalıdır. Oysa sanığın üzeri Emniyet Amir vekilinin sözlü emri ile aranmıştır. PVSK.nun 2. maddesinde belirtilen haller dışında ( VIII bent hariç ) yetkili kişinin sözlü emir verebilme yetkisi bulunmamaktadır.

İkincisi; CMUK.unda "suç işlemek, iştirak etmek, yataklık etmek" şüphesi altında bulunanlarla "... başkalarının ... ( madde 95 )" aranmaları bakımından farklı koşular getirilmiştir. Üçüncü kişilerin aramaya katlanma yükümü daha azdır. Üçüncü kişiler hakkında gerçekleştirilecek arama ancak "... sanığın yakalanması, suçun izlerinin takibi veya muayyen bazı eşyanın zaptı maksadıyla yapılabilir". Ve "bu hallerde aramanın yapılması, aranılan şahsın veya takip edilen izlerin yahut zapt edilecek eşyanın aranılacak şahıs veya mahallerde bulunduğunu istidlal ettirilebilecek vakıaların vücuduna bağlıdır ( madde 95/1, 2 )". Maddeyi şöyle sadeleştirebiliriz: Suçlu olmayan ve böyle bir şüphe altında bulunmayan kişilerin ve bunlar ait yerlerin aranması ancak, "aranan kişinin", "suç izlerinin", "el konulacak nesnelerin" o yerde bulunduğu kanısını uyandıracak olguların varlığına bağlıdır. Bu olgular yoksa suçla ilgisi bulunmayan kişiler ve bunlara ait olan şeyler aranamaz. Dava konusu olayda şüpheli Saaddettin Nar isimli kimsedir. Arama kararı bu kişi hakkında alınmıştır. Sanık Çelebi Ateş ise yalnızca arama sırasında orada bulunmakta olup, CMUK.nun 95. maddesi kapsamındaki üçüncü kişi konumundadır. Asıl şüpheli olan Saaddettin Nar'ın üstünde ve arabasında yapılan aramada herhangi bir suçun iz, emare ve deliline rastlanılmamıştır. Bu aşamada, şüphelinin yanında bulunan sanık Çelebi Ateş'in "şüpheli hareketler sergilediği" gerekçesi ile aranmasının hiçbir hukuksal dayanağı yoktur. "Şüpheli hareketler sergilemek" şeklinde nitelenen davranış CMUK.nun 97/2. maddesinde belirtilen ".... dolayısıyla sonuç çıkarmayı sağlayan vakıa ..." olarak kabul edilemez.

Üçüncü olarak; hakim kararı olmaksızın yapılabilecek aramaların koşulu gerek Anayasa ve gerekse PVSK ile CMUK.unda "gecikmesinde sakınca bulunan hal" ile sınırlandırılmıştır.

Gecikmesinde sakınca bulunması halinden kastedilen, aramaya başvurulmadığında meydana gelebilecek zaman kaybının aramayı güçleştirmesi, hatta olanaksız kılmasıdır. Yani gecikildiğinde aramanın yapılamaz duruma düşülmesidir. Mesela, delil ortadan kaldırılabilir veya sanık kaçabilir. Nitekim 21.08.1998 tarihli Yakalama Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliğinin 4. maddesinde gecikmesinde sakınca bulunan hal "derhal işlem yapılmadığı takdirde suçun iz, eser, emare ve delillerinin kaybolması veya şüphelinin kaçması veya kimliğinin saptanamaması ihtimalinin ortaya çıkması hali" olarak tanımlanmıştır. Dava konusu olay bu açıdan incelendiğinde, hakim kararı olmaksızın arama yapılabilmesinin koşullarından biri olan "gecikmesinde sakınca bulunması" koşulunun da bulunmadığı görülmektedir. Nitekim elde edilmek istenen şey, miktarı belirsiz uyuşturucudur. Polisin, aramak istediği kişi veya kişiler çevresinde gerekli güvenlik önlemini alarak, ele geçirmek istediği şeyin kaybolmamasını sağlama ve bu arada birkaç dakikalık mesafede bulunan adliyeye giderek sulh hakiminden arama karar alabilme olanağı bulunmaktadır.

Açıklanan nedenlerle yapılan arama hukuka uygun bulunmamıştır.

Hukuk devleti kişilere huzurlu, onurlu ve özgür bir ortam ve yaşam sunmayı garanti eder.

Her koruma tedbiri genel anlamıyla hukuk devletinin sağladığı bu ortam ve yaşam alanına bir müdahale niteliğini taşır. Devletin kamu düzenini koruma ve bu çerçevede suçla mücadele görevi bu müdahaleyi bir ölçüde haklı kılmakta ise de, yetki yerinde kullanılmadığında temel hak ve özgürlüklere yapılmış bir saldırı niteliğine bürünür ve dolayısıyla hukuka aykırı olur.

Hukuk devleti, vatandaşına, hiçbir koşula bağlı kalmaksızın her an gözaltına alınabileceği, sorgulanabileceği, evinde arama yapılabileceği kaygısıyla yaşamak duygusu veremez. Devletin bu şekilde hukuka uymazlığı, vatandaşın tedirginliğine ve giderek Devlete ve hukuka güvensizliğine neden olur.

Oysa hukuk devleti Anayasa Mahkemesinin pek çok kararında vurguladığı gibi "... bütün faaliyetlerinde hukukun egemen olduğu devlettir."

Devletin kamu düzeni ve güvenliğini sağlamak temel görevini yerine getirirken bir araç olarak kullandığı kolluğun hukuksal sınırlar içerisinde çalışmasını sağlamak için etkili şu iki yoldan birini tercih edebileceği söylenebilir.

Birincisi; kolluğun hukuka aykırı davranışlarını suç olarak tanımlamak ve yaptırıma bağlamaktır. Ancak suçla mücadelede kimi zaman anlık karar verme durumunda kalan kolluğun, önemli önemsiz her hukuka aykırı davranışının suç olarak tanımlanması, bu kez onu hareketsizliğe ve suçla mücadelede zaafa itecektir.

İkincisi ve daha etkili olanı ise, kolluğun hukuka aykırı davranışı sonucu ele geçirilen delilin yargılamada kullanılmamasıdır. Hukuk camiasında hemen herkesin dilinde veciz bir söz vardır; "bizim polisimiz sanıktan delile gider". Bu ister geri kalmışlığın bir ifadesi, isterse politik tercihin bir sonucu olsun sorunun çözümü ve vecizi "delilden sanığa" şekline dönüştürmenin yolu, "sanıktan delile" şeklinde işleyen süreçte elde edilen delilin yargılamada kullanılmamasıdır. Aslında CMUK.nun 254/2. maddesinin açık hükmü karşısında başka türlü davranabilme olanağı da yoktur. Diğer yandan yargılama organının bu tutumu sonucu, hukuka aykırı olarak elde ettiği şeyin "delil değeri" taşımayacağını bilecek olan kolluk, bu çalışma biçimini değiştirmek zorunda kalacaktır.

Konu doktrinde de tartışmalıdır. Kimi yazarlar, bu tür delillerin kullanılabileceğini, kimileri kullanılamayacağını belirtirken, üçüncü grup yazarlar da delil elde edilirken ihlal edilen hakkın niteliğine göre, delilin kullanılıp kullanılamayacağının değerlendirilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Bu görüşler arasında ikinci grupta yer alan Prof. Dr. Faruk Erem, Prof. Dr. Erdener Yurtcan ve Prof. Dr. Uğur Alacakaptan "hukuka aykırı şekilde elde edilen delillerin yargılamaya katılamayacağı, yok sayılması gerektiği düşüncesindedirler."

Şu hiçbir zaman unutulmamalıdır, İnsan onuru her tür değerin üzerindedir. Nasıl ki devlet, her vatandaşının onurunu korumakla yükümlü ise, suçluluğu ispatlanıncaya kadar şüphelinin de onuruna saygı göstermek, onu incitebilecek her türlü davranıştan kaçınmak zorundadır.

Prof. Dr. Erdener Yurtcan'ın vurguladığı gibi "CMUK.nun 254/2. maddesindeki bu kural Türk Ceza Yargılamasına çağdaş bir boyut kazandırmaktadır. Bunun anlamı şudur; ceza yargılamasında maddi gerçeğin aranması amaçtır. Bunun sonucu olarak bu hukuk dalında herşey delil olur ilkesi geçerlidir. Fakat bu ilke sınırsız değildir. Bu ilkenin sınırı, insanlık onuru ve yasaların tanıdığı sınırlar içinde delil elde etmek ve bunları yargılamada kullanmaktadır. Burada vurgulanması gereken nokta, çağdaş ceza yargılamasında her şeye rağmen gerçeğin bulunması sonucunun artık reddedilmesi" gerektiğidir.

Dava konusu olayda delilleri, sanığın üzerinin aranması sonucu ele geçirilen ve emanetin 2003/1 sırasında kayıtlı olan eşya, Adli Tıp Kurumu Başkanlığının raporu ve sanığın ikrarı oluşturmaktadır.

Yukarıda açıklanan gerekçelerle sanığın üzerinin aranması hukuka aykırı olarak değerlendirildiğinden, CMUK.nun 254/2. maddesi gereğince bu aramada elde edilmiş olan eşya değerlendirme kapsamı dışında tutulmuştur.

Gerçi Sarıyahşi Cumhuriyet Savcılığınca "sanığın üzerinin aranması ve el koymanın onaylanması" Sarıyahşi Sulh Ceza Mahkemesinden istenilmiş, mahkeme 21.01.2003 tarihli kararında "... arama ile... zaptolma ..." işleminin onaylanmasına karar vermiştir.

Yapılan işlem iki açıdan sakattır:

Birincisi; Anayasanın 20. maddesinde 4709 sayılı kanunla yapılan değişiklikten sonra "... Yetkili merciin kararı yirmi dört saat içinde görevli hakimin onayına sunulur..." denilmiş ise de, burada onaya sunulacak olan şey "arama" değil "el koyma" tedbiridir. Nitekim hükmün hemen devamında, "Hakim kararını el koymadan itibaren 48 saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar ..." ifadesi bu yorumu doğrulamaktadır.

İkincisi; yapılan aramanın hukuka uygun olup olmadığını, görevli mahkeme zaten yargılama aşamasında değerlendirmek zorundadır. Henüz hazırlık soruşturmasının başında Sulh Ceza Hakiminin, görevli mahkemeyi de bağlayacak biçimde "aramanın onaylanmasına" biçiminde bir karar verebilme yetki ve görevi olamaz; bu davranış hukuka uygun değildir.

Öte yandan, sanık Çelebi Ateş'in İstanbul Adli Tıp Kurum Başkanlığına gönderilmesi sonucu 4. İhtisas Dairesince düzenlenen raporda "herhangi bir akıl hastalığı, zeka geriliği, toksik madde kullanımı veya yoksunluk sendromu arazına rastlanmadığı, toksik madde kullanımı sonucu oluşmuş sosyal bir yıkımın da gözlenmediği, esrar dahil herhangi bir toksik maddeye karşı alışkanlığının iptila düzeyinde olmadığı" belirtilmiştir.

Sanık Çelebi Ateş ise hazırlık soruşturmasının başından beri kendisinin uyuşturucu madde kullanıcısı olduğunu belirtmiştir.

Yukarıda belirtildiği gibi dava konusu olayda, delilleri, sanığın ikrarı ile sanığın İstanbul Adli Tıp Kurum Başkanlığına gönderilmesi sonucunda, Dördüncü İhtisas Dairesince düzenlenen kurul raporu oluşturmaktadır.

Adli Tıp Raporu incelendiğinde, sanığın uyuşturucu kullandığı ya da bağımlısı olduğu yönünde bir bulguya rastlanılmadığı görülmektedir.

Geriye delil olarak sanığın ikrarı kalmaktadır.

Sanık hazırlık soruşturmasının başından beri kendisinin uyuşturucu madde kullanıcısı olduğunu belirtmektedir.

CMUK.nun 254/1. maddesinde mahkemenin "irat ve ikame edilen delilleri duruşmada ve tahkikattan edinileceği kanaate göre" takdir edeceği genel bir ilke olarak belirtilmiş ve bu nedenle uygulamada "sanığın ikrarının" mahkemeyi bağlamayacağı yerleşik bir uygulama haline gelmiştir.

Sanık her ne kadar uyuşturucu madde kullandığını kabul etmekte ise de, bu ikrar ancak diğer maddi delillerle doğrulanabildiği ölçüde değer kazanacaktır.

Dolayısıyla diğer maddi delillerle desteklenmediği sürece sanığın ikrarının yargılamada sonuca ulaşma açısından fazla bir önemi bulunmamaktadır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, sanığın kendi ikrarından başka, mahkûmiyetine yeter derecede her türlü şüpheden uzak inandırıcı kesin delil elde edilememiş olduğundan, sanığın delil yetersizliğinden beraatine karar verilmesi gerektiği kanısına varılmıştır." gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.

Bu hükmün de O Yer C.Savcısı tarafından süresinde temyiz edilmesi üzerine dosya Yargıtay C.Başsavcılığının "bozma" istekli 07.01.2005 günlü tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle Yargıtay Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup görüşüldü:


KARAR :

Sanık Çelebi Ateş'in kullanmak amacıyla uyuşturucu madde bulundurmak suçundan kanıt yetersizliği nedeniyle beraatine karar verilen olayda Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, sanığın üzerinde yapılan aramanın hukuka uygun olarak gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği, dolayısıyla elde edilen uyuşturucu maddenin kanıt olarak hükme esas alınıp alınamayacağı, buna bağlı olarak da mevcut kanıtlar karşısında suçun sabit olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığa konu hukuki sorunun sağlıklı bir biçimde çözüme kavuşturulabilmesi bakımından öncelikle arama ve hukuka aykırı biçimde elde edilen kanıtların yargılamada kullanılıp kullanılamayacağı konularını düzenleyen ve suç tarihinde yürürlükte bulunan ulusal ve uluslararası mevzuat hükümlerinin ortaya konulması ve somut olayın bu kurallar ışığında değerlendirilmesi gerekir.

Konuya ilişkin olarak uluslararası belgelerden İnsan Haklarını ve Temel Hürriyetleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesinin 8. maddesinde;

"1- Herkes, özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

2- Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir" denilmektedir.

İç Hukukumuzda ise, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 3.10.2001 gün ve 4709 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinde;

"Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.

Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kağıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmi dört saat içinde görevli hakimin onayına sunulur. Hakim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar" hükmü mevcuttur.

Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 97. maddesinin 1.fıkrasında ise; "Aramaya karar vermek yetkisi hakimindir. Ancak tehirinde mazarrat umulan hallerde Cumhuriyet Savcıları ve Savcıların muavini sıfatiyle emirlerini icraya memur olan zabıta memurları arama yapabilirler" denilmektedir.

2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyetleri Yasasının 2. maddesinde de; kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanmasından sorumlu olan polisin amirinden aldığı emri, kanun, tüzük ve yönetmelik hükümlerine aykırı görürse yerine getirmeyip bu aykırılığı emri verene bildireceği, amirin emrinde ısrar etmesi ve emrini yazılı olarak yenilemesi durumunda emrin yerine getirilmesi gerektiği, bu halde emri yerine getirenin sorumlu olmayacağı, konusu suç teşkil eden bir emrin hiçbir surette yerine getirilmeyeceği, yerine getirenlerin sorumluluktan kurtulmayacağı belirtildikten sonra, maddede sayılan on üç değişik halde yetkili amir tarafından verilen sözlü emrin derhal yerine getirileceği, bu emirlerin yazılı olarak verilmesinin istenemeyeceği, bu hallerde emrin yerine getirilmesinden doğacak sorumluluğun emri verene ait olduğu ifade edilerek, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası ile diğer yasalarda, zabıta tarafından suç kanıtlarının tespiti veya suç faillerinin yakalanması maksadıyla yapılacak aramalar için yetkili amir tarafından verilecek sözlü emirlerin derhal yerine getirileceği, bu emirlerin yazılı olarak verilmesinin istenemeyeceği ifade edilmiştir.

Aynı Yasanın 4771 sayılı Yasa ile değişik 9. maddesinin 2. fıkrasında ise; "Ceza Muhakemeleri usulü Kanunu ile diğer kanunlara göre suç iz, eser, emare veya delillerinin tespiti veya faillerinin yakalanması amacıyla polis tarafından yapılacak aramalar için de usulüne göre verilmiş hakim kararı veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, diğer kanunlarda yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmalıdır." hükmü mevcuttur.

Öte yandan, hukuka aykırı kanıtların yargılamada değerlendirilmesi ile ilgili olarak Anayasa'nın 38. maddesinde;

"Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez" hükmü bulunmakta,

Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 254. maddesinin 2. fıkrasında da; "Soruşturma ve kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz" denilmektedir.

Görüleceği üzere, anılan yasa maddesi ile, CYUY'nın 135/a maddesi dışında, başka deyişle yasak sorgu yöntemleri kullanılarak elde edilen deliller dışında kalan diğer hukuka aykırı deliller için genel bir değerlendirme yasağı getirilmiştir. Ancak bu hüküm, delilin elde edilmesindeki her türlü hukuka aykırılığın, o delilin değerlendirme kapsamı dışında tutulmasını gerektireceği biçiminde yorumlanmamalıdır. Zira, insan haklarını korumak amacıyla gerçekleştirildiği anlaşılan CYUY'nın 254/2. madde ve fıkrasındaki değişiklik, hukuk devleti ilkesinin diğer iki unsuru olan adaleti ve hukuki güvenliği gerçekleştirmeyi engellememelidir. Nitekim doktrinde de, elde edilen delillerin basit hukuka aykırılıklar nedeniyle değerlendirme dışında tutulmasının, haksız beraat kararlarının verilmesine ve yargılamanın kilitlenmesine neden olabileceği ifade edilmiştir. ( Bahri Öztürk, Delil Yasakları, Ankara, 1995, s.44-45 ) O halde, anılan hükmün uygulanmasında yargıcın takdir yetkisini kullanabilmesi mümkündür.

Yargıç, yasaklanmış deliller dışında, takdir yetkisini kullanıp değerlendirme yaparken, delil elde edilmesi faaliyeti sırasında ihlal edilen kurallar nedeniyle sanığın haklarının ihlal edilip edilmediğine bakmalı, sanığın haklarının ihlal edilmediği hallerde, hukuka aykırı şekilde elde edilen delilleri yargılamada kullanabilmelidir. Sanığın haklarının ihlal edilmesi halinde ise, suçun topluma verdiği zarar ile devlet görevlilerinin sanığa ait hakları ihlal etmelerinden doğan kişisel ve toplumsal zarar karşılaştırılmalıdır. Sanığın topluma verdiği zarar daha fazla ise hukuka aykırı olarak elde edilen deliller yargılamada kullanılmalı, aksi takdirde değerlendirme dışı bırakılmalıdır.

İnceleme konusu olayda;

Sarıyahşi Emniyet Amirliğinin aynı yer C.Başsavcılığına hitaben düzenlediği 20.01.2003 günlü yazıda; 17.01.2003 günü alınan bir istihbari bilgiden, bohçacılık yapan Saadettin isimli, soyadı bilinmeyen bir şahsın ve akrabalarının her hafta Salı günleri ilçede kurulan pazara kendilerine ait araçlarda "çetene" getirip pazarladıkları, yine bu kişilerin 21.02.2003 Salı günü ilçeye çetene getirip pazar yerinde satacaklarının öğrenildiği, araç plakalarının tespit edilememesine karşın Saadettin'in emniyetçe tanındığı ifade edilerek, bu şahsın üzerinde ve aracında arama yapılabilmesi için izin verilmesi istenmiş,

Aynı gün C.Başsavcılığının yazılı başvurusu üzerine, Sarıyahşi Sulh Ceza Mahkemesince 20.01.2003 gün ve 1-1 sayı ile; pazarcılık yapan Saadettin isimli kişinin üzerinde ve arabasında arama yapılmasına karar verilmiştir.

21.01.2003 günlü arama tutanaklarından ilkinde, Saadettin Nar'ın üzerinde ve aracında herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı ifade edilmiş, diğerinde ise; mahkeme kararı ile yapılan arama sırasında Saadettin Nar'ın yanında bulunan ve şüpheli hareketler sergileyen Çelebi Ateş isimli kişinin üzerinin Emniyet Amir Vekili Komiser Yardımcısı Ergün Bilen'in şifahi emri doğrultusunda arandığı, şahsın üzerinde jelatin içinde sarmalık çetene ile sarmada kullanılan kağıtlar çıktığı, bunlara el konulduğu belirtilmiştir.

Yine aynı tarihte düzenlenen Oto Arama Tutanağında; Saadettin Nar isimli kişinin aracında yapılan aramada suç unsuru bulunamadığı, bu şahsın yanında bulunan ve vatandaşlar tarafından esrar sattığı ve içtiği ihbar edilen Çelebi Ateş isimli kişinin aracında yapılan aramada da suç unsuruna rastlanmadığı ifade edilmiştir.

Tartım ve Vezin Tutanağına göre; sanık Çelebi Ateş'in üzerinden elde edilen maddenin daralı ağırlığının 2.33 gram olduğu saptanmıştır.

Emniyet tarafından düzenlenen soruşturma belgesinin C.Başsavcılığına gönderilmesine ilişkin fezlekede ise; Salı günleri ilçeye gelip pazarcılık yapan Saadettin Nar isimli kişinin esrar sattığı ve içtiği duyumunun alınması üzerine mahkeme kararı ile bu kişinin üzerinin ve aracının arandığı, suç unsuruna rastlanmadığı, ancak yanında bulunan ve vatandaşlar tarafından esrar maddesi sattığı ve içtiği ihbar edilen Çelebi Ateş isimli kişinin, Saadettin Nar'ın üst araması sırasında şüpheli hareketler sergilemesi üzerine Emniyet Amir Vekili Ergün Bilen'in şifahi emirleri doğrultusunda yapılan üst aramasında, üzerinde daralı ağırlığı 2.33 gram gelen "çetene" maddesi ele geçirildiği belirtilmektedir.

Sarıyahşi C.Başsavcılığı, arama ve elkoyma işleminden sonra aynı gün başvuruda bulunarak, CYUY'nın 90/2. maddesi uyarınca Sulh Ceza Hakiminin onayını almıştır.

Mahkemenin yazısı üzerine Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı Kimyasal Tahliller İhtisas Dairesince düzenlenen 16.05.2003 gün ve 1730 sayılı raporda; sanık Çelebi Ateş'e ait olduğu bildirilen 1.01 gram bitkisel maddenin esrar ham maddesi olan kenevir bitkisinin ufalanmış yaprakçıklarından ibaret olduğu, bu miktar kenevir bitkisinin elenmesi suretiyle 0.93 gram toz esrar elde edilebileceği belirtilmiştir.

Sanığın esrar kullanma alışkanlığının iptila düzeyine ulaşıp ulaşmadığının sorulması üzerine Adli Tıp Kurumu 4.İhtisas Kurulunca düzenlenen 25.08.2003 gün ve 3493 sayılı raporda ise; sanık Çelebi Ateş'in 06.08.2003 tarihinde yapılan muayenesinde, "bir sigaralık kullandığını, sabıkasının bulunmadığını, tedavi olmadığını ve pazarcılık yaptığını söylediği, psikopatolojik araz tespit edilmediği..." belirtildikten sonra, raporun sonuç bölümünde; toksik madde kullanımı nedeniyle mükerrer sabıkası ve mükerrer tedavi girişimi bulunmadığı gibi toksik madde kullanımı sonucu oluşmuş sosyal bir yıkımın gözlenmediği, bu duruma göre suç tarihinde esrar dahil herhangi bir toksik maddeye karşı alışkanlığının iptila düzeyinde olmadığı bildirilmiştir.

Sanık Çelebi Ateş kollukta, C.savcılığında ve Mahkemede verdiği ifadelerde benzer biçimde beyanda bulunarak, pazarda bulunduğu sırada üzerinde arama yapan polislerin "çetene" denilen uyuşturucu maddeyi bulduklarını, bu maddeyi 4-5 senedir kullandığını, üzerinden çıkan çeteneyi de içmek için yanına aldığını, suçunu kabul ettiğini belirtmiş, üst arama tutanağı, oto arama tutanağı gibi belgeler okunup sorulduğunda, bir diyeceği olmadığını söylemiştir.

Mahkeme kararı ile yapılan arama sonucunda üzerinde ve aracında suç unsuru bulunmayan ve hakkında takipsizlik kararı verilen Saadettin Nar ise kolluk ve C.savcısına verdiği ifadelerde benzer biçimde; tezgahını açtığı sırada polislerin geldiğini, esrar sattığı ve kullandığı yolunda hakkında ihbar bulunduğunu söyleyerek üzerinde ve aracında arama yaptıklarını, suç unsuru bulamadıklarını, ancak kendisi gibi pazarcılık yapan teyzesinin oğlu Çelebi Ateş'in üzerinden esrar çıktığını belirtmiştir.

Sanık Çelebi Ateş'in sabıka kayıtları ve hakkındaki mahkumiyet ilamları incelendiğinde; birden çok silahla yaralama, sövme, kullanmak amacıyla uyuşturucu madde bulundurma ve adam öldürmeye kalkışma gibi suçlardan geçmiş mahkumiyetlerinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim sanığın önceden 20.05.1997 tarihinde işlediği uyuşturucu madde bulundurmak suçunda da benzer biçimde yakalandığı, o eylemde de Saadettin Nar'ın üzerinde yapılan aramada hint keneviri bulunması üzerine Saadettin Nar ve Çelebi Ateş'in çadırlarında arama yapıldığı, Saadettin'in çadırında tabanca, sanık Çelebi'nin çadırında ise esrar maddesi bulunduğu saptanmıştır.

Toplanan kanıtlar değerlendirildiğinde;

Saadettin isimli kişi ile akrabalarının pazar yerine kaba-elenmemiş esrar olan ve çetene tabir edilen maddeden getirip satacakları yolunda ihbarda bulunulması üzerine, durum emniyet tarafından C.Savcılığına bildirilerek, o aşamada soyadı ve aracının plakası belirlenemeyen Saadettin hakkında Sulh Ceza Hakiminden arama kararı alınmış, ancak haklarında ihbar bulunan diğer akrabalarının kimlikleri belirlenemediği için onlar hakkında arama kararı istenmesi mümkün olmamıştır. Saadettin Nar'ın üzeri ve aracı, kararda belirtilen tarihte sabahın erken saatinde pazaryerinde tezgahını açtığı sırada arandığı halde suç unsuruna rastlanmamış, ancak teyzesinin oğlu olan ve aynı yerde pazarcılık yapan sanık Çelebi Ateş'in arama sırasında kuşkulu davranışlar sergilemesi ve oradaki vatandaşlar tarafından o'nun da esrar sattığı ve kullandığı yolunda yeniden ihbarda bulunulması üzerine gözaltına alınarak durum İlçe Emniyet Amir vekiline bildirilmiş, o'nun sözlü emri üzerine yapılan aramada, sanığın üzerinde jelatin içinde 2.33 gram kubar esrar ile esrarı sarmakta kullanılan kağıtlar bulunmuştur.

Sanığın, üzerindeki esrarı atmak veya saklamak biçiminde kabul edilebilecek davranışlarda bulunmak suretiyle kuşku uyandırması, olayın pazaryeri gibi kalabalık bir ortamda gelişmesi nedeniyle delillerin yok edilebilmesi olasılığının yüksek olması karşısında CYUY'nın 97. maddesinde belirtilen "gecikmesinde sakınca bulunan" halin somut olayda gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Öte yandan, aynı Yasa maddesi uyarınca, emniyet amir vekilinin de arama kararı verme yetkisi bulunmaktadır. Yazılı olması gereken bu emrin sözlü verilmesi biçimsel bir eksiklik sayılabilirse de, elkoyma işlemi üzerine aynı gün bu işlem hakim tarafından onaylanmış bulunmakla mevcut eksiklik bir ölçüde giderilmeye çalışılmıştır. Sanık da, suçlamayı kabul etmiş, düzenlenen tutanaklara karşı bir diyeceği olmadığını bildirmiştir. Kolluk görevlilerinin ise, başlangıçtan itibaren elde ettikleri tüm bilgileri C.Savcılığına ulaştırıp arama konusunda hakim kararı alınması için girişimde bulundukları, bu suretle hukuka uygun işlem yapma gayreti içinde oldukları anlaşılmaktadır. Bu nedenle, somut olaydaki arama işleminin, esasen hakkında arama kararı verilmesi için gerekli koşullar oluşmuş ve yetkili merci tarafından da arama emri verilmiş bulunan sanığın haklarını ihlal ettiğinden söz edilemez. O halde, sanığın üzerindeki arama işleminin ve sonucunda elde edilen kanıtların hükümde değerlendirilmesine engel bulunmamaktadır. Bu itibarla, sanığa yüklenen kullanma amacıyla uyuşturucu madde bulundurmak suçu, sanığın tüm aşamalarda yinelediği ikrarı, elde edilen esrar maddesi, buna ilişkin Adli Tıp Kurumu raporu gibi delillerle sabit olduğundan, sanığın yüklenen suçtan delil yetersizliği nedeniyle beraatine ilişkin Yerel Mahkeme direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.


SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle;

1- Yerel Mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA,

2- Dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 15.03.2005 günü tebliğnamedeki düşünceye uygun olarak oybirliği ile karar verildi.
Old 19-08-2008, 10:55   #18
Nermet

 
Varsayılan

Merhaba!
Sayın Tuncanın yeni TCK nın getirdiği yasak delil sisteminin yerine eski sistemdeki düzenlemenin tekrar getirilmesi gerektiği düşüncesine katılmıyorum. İnsan haklarına aykırı, insan vicdanınca kabul edilemeyen bir düzenin sonucuydu önceki delil sistemi. yasak delil sisteminde usul hatası sonucu mağdur olan insanlar; ülkenin siyasi, sosyal yapısı, mevcudundaki ajan ve vatandaşlarının hak konusundaki yetersizliği, kural uygulamadaki keyfiyeti ve ideolojisi sonucu mağdur olan insanlardan farklı değildi.
Bana göre bu bir süreçtir. Elbette adli hatalar kolluk kuvvetlerinin bilgisizliği bazı mağduriyetleri katmerleştirir. Ancak biz hukuku düzen ve adalet için var ettik. Eğer kurallar harfiyen uygulansa sorun olmayacak değil mi? Sorun ne ? Ajanın usle uygun davranmamasından dolayı tek delili de mahvetmesi! Hukuka aykırı elde edilmiş ve hukuka uygun elde edilmiş delil sisteminin zaraları ortada.
Anayasada belirtilen hukuk devleti ilkesinin, insan haklarına saygının hakettiği yeri; eski sistemle vücut bulamayacağı da görülmüş bu ihtiyaç hissedilmiş ve değişmiştir. "Delili elde et de nasıl elde edersen et" mantığını denenmiş ve sonrasında Türkiye "GAYRIMUAYYENLİKLER ÜLKESİ" ilan edilmeyi başarmıştır.
Yeni yeni polis devletinden çıkıp başlangıç hükümlerine yakışır bir caza hukuku oluşumuna, zarar görenlerin varlığını söyleyerek karşı çıkmak pek mantıklı değil. Eski sistemde mağduriyetler daha fazla ve ardı arkası kesilmeyecek şekilde istikrarlıydı. Bence birseyi düşünürken sınırları geniş tutmalıyız. Bir kişiyi kurtaracağız diye çoğunluğu tehlikeye atmamalıyız.

Bir fıkra anlatmak istiyorum:

Temel hastahanede yatan Dursunun ziyaretine gitmiş.
-hayrola dursun nedir bu halin?
-sorma uşağum trafik kazauğsı!
-de bakayım nasi oldi?
-yolda gideruken bi çocuk çıkti karşuma hızlıydım duramaydum vuracaktum!
-eeeee
-durmi araba Temel sen olsan ne yaparidun?
-çocuğa çarpmayım diye direksiyonu kırardum sağa
-bende öle yaptum
-eeeee
-7 öli 20 yarali var pazara kırmışim arabayu
-ama çocuk kurtuldi

az önce zehirli ağacın ... sitemininde çözüm olmadığını ama geçiş dönemi olduğunu söylemiştim. Bence sanırım Almanyadaki karma görüş bu gibi hata ve mağduriyetleri ortadan kaldıracak.
Yanılmıyorsam şöyleydi: Hukuka aykılık oluşturan fiil tutum davranış olmasaydı da YİNE DE O DELİL VASITASINA ULAŞILABİLİNECEKTİ İDİYSE bu delil vasıtası hükmün inşasında kullanılabilir. Örneğin kapı ziline basmadan kapıyı kıran bir kolluğun o fiili olmasaydıda evde bulunan o silaha ulaşılabilinecekti. Ama sohbette geçtiği için söylüyorum: işkence etmeseydin sanık yada tutuklu şüpeli neyse işte konuşmayacaktı.

Saygılarımla
Old 01-09-2008, 14:55   #19
Hasan Bahadır Büyükavcı

 
Varsayılan

Yeni CMK sisteminde hukuka aykırı olarak elde edilen delilden bahsedilirken temel kıstas olarak delilin elde edilmesi sürecinde insan haklarının zayiata uğratılmaması prensibi yatmaktadır.

CMK'da şöyle de bir düzenleme vardır.

Alıntı:
Tesadüfen elde edilen deliller
Madde 138 – (1) Arama veya elkoyma koruma tedbirlerinin uygulanması sırasında, yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olmayan ancak, diğer bir suçun işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delil elde edilirse; bu delil muhafaza altına alınır ve durum Cumhuriyet Savcılığına derhâl bildirilir.

Örneğin,
Kişi ilişkiye girdiği insanların görüntülerini gizli olarak çekip-yayınlamak fiilinden dolayı soruşturmaya tabi tutuluyor ve kişinin bilgisayarına el konuluyor. Bilgisayarda yapılan incelemede herhangi bir bilgiye ulaşılamıyor ancak kişinin bilgisayarında çocuk pornosuna rastlanıyor.
Şimdi, kişi asıl soruşturmaya esas teşkil eden fiilden dolayı bir aramaya ve elkoymaya tabi tutuluyor. O fiil hakkında bilgi bulunamıyor. Ancak başka bir delile rastlanıyor.
Bu durumda elde edilen delilin kişinin temel hak ve hürriyetlerinden birisi olan mahremiyet alanının ihlal edilmesi sonucu ele geçirildiğinden bahsedilerek "delilin hukuka aykırı olduğundan" bahsedilebilir mi?

Saygılar...
Old 25-10-2008, 15:41   #20
Nermet

 
Varsayılan

Sayın Bahadır BÜYÜKAVCI
Tesadüfen elde edilen delil vasıtasının kullanılarak soruşturma açılabilmesi ve sonrasında kovuşturmada suçun işlendiğine kanaat getiren hakimin ceza verebilmesi için; mezkur delil vasıtasının elde edilmesinden itibaren 24 saat içinde Cumhuriyet Savcısının talebiyle hakim onayına sunulup sunulmadığına bakmak gerekmektedir. Tek delil vasıtası olsa bile yargılamada kulanılabildiğini, hüküm vermeye yettiğini ve bu yönde yanında staj yaptığım Hakimin ceza verdiğini bizzat kendinden öğrendim.
Ancak dosyanın Yargıtay'a gidip gitmediğini ve sonucun ne olduğunu maalesef bilemiyorum. Yukarıdaki yargıtay kararının son paragrafı (gerçi her somut olaya göre değişebilir) bu tür konulara emsal olabilir:

Sanığın, üzerindeki esrarı atmak veya saklamak biçiminde kabul edilebilecek davranışlarda bulunmak suretiyle kuşku uyandırması, olayın pazaryeri gibi kalabalık bir ortamda gelişmesi nedeniyle delillerin yok edilebilmesi olasılığının yüksek olması karşısında CYUY'nın 97. maddesinde belirtilen "gecikmesinde sakınca bulunan" halin somut olayda gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Öte yandan, aynı Yasa maddesi uyarınca, emniyet amir vekilinin de arama kararı verme yetkisi bulunmaktadır. Yazılı olması gereken bu emrin sözlü verilmesi biçimsel bir eksiklik sayılabilirse de, elkoyma işlemi üzerine aynı gün bu işlem hakim tarafından onaylanmış bulunmakla mevcut eksiklik bir ölçüde giderilmeye çalışılmıştır. Sanık da, suçlamayı kabul etmiş, düzenlenen tutanaklara karşı bir diyeceği olmadığını bildirmiştir. Kolluk görevlilerinin ise, başlangıçtan itibaren elde ettikleri tüm bilgileri C.Savcılığına ulaştırıp arama konusunda hakim kararı alınması için girişimde bulundukları, bu suretle hukuka uygun işlem yapma gayreti içinde oldukları anlaşılmaktadır. Bu nedenle, somut olaydaki arama işleminin, esasen hakkında arama kararı verilmesi için gerekli koşullar oluşmuş ve yetkili merci tarafından da arama emri verilmiş bulunan sanığın haklarını ihlal ettiğinden söz edilemez. O halde, sanığın üzerindeki arama işleminin ve sonucunda elde edilen kanıtların hükümde değerlendirilmesine engel bulunmamaktadır. Bu itibarla, sanığa yüklenen kullanma amacıyla uyuşturucu madde bulundurmak suçu, sanığın tüm aşamalarda yinelediği ikrarı, elde edilen esrar maddesi, buna ilişkin Adli Tıp Kurumu raporu gibi delillerle sabit olduğundan, sanığın yüklenen suçtan delil yetersizliği nedeniyle beraatine ilişkin Yerel Mahkeme direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

Saygılarımla.
Old 31-10-2008, 17:22   #21
erdemanl

 
Varsayılan

Sayın Nermet ne yazıkki tesadüfen elde edilen delil vasıtasına bu yaklaşımınız (uygulamada böyle olabilir bu konuda tam bilgi sahibi değilim) katılmıyorum. Tesadüfen elde edilen deliller o delil vasıtasının ele geçirilmesinde (arama,el koyma,dinleme vs.)o fiile yada delile yönelik olmadığı içinm o delil vasıtası açısından usulsüzlük teşkil eder ve delili "hukuka aykırı ele geçmiş delil" vasfına sokar. Bu şekilde ele geçirilen tesadüfi delil vasıtası hükme esas teşkil edemez, Cumhuriyet Savcılığına soruşturma başlatması için "bir ihbar,suç işlendiğine dair izlenimden" öteye geçemez. Unutulmamalıdır ki bu delil vasıtası ele geçirilirken bir özgürlük ihlal edilmiştir ve bu ihlalin dayanağı "bu delil vasıtası açısından" meşru değildir.
Old 31-10-2008, 18:43   #22
Nermet

 
Varsayılan

Sayın erdemanl, her somut olay kendi içinde değerlendirilmeli diye düşünüyorum. Ayrıca uygulamada karşılaştığım bir olaydan bahsettim. Bana görede hukuka uygun görünmemektedir. Çünkü:"Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez."
Hukuka uygun delillerle hüküm tesis edilmesi konusunda yasal ve Anayasal düzenlemeler gayet açıktır. Kanun koyucunun; ülke şartlarını gözeterek, kolluğun, görevini yaparken, yasalara, tarafı olduğu uluslararası sözleşmelere aykırı uygulamasının önüne geçmek amacıyla getirmiş olduğu bir ilkedir.
Tesadüfen elde edilen delillerde ise uygulanacak olan prosedürün, normal bir tahkikatın yapılış sırasından farkı ise: suç şüphesinin ihbarla değilde tesadüfen elde edilen delil vasıtasıyla başlamasıdır. Bunu haber alan Cumhuriyet Savcısının görevi hukuka uygun ele geçirilecek diğer delil vasıtalarıyla destekleyerek, hatta sadece onlarla ihdas ederek iddianeme hazırlamak olacaktır. Ancak burada hakimin tesadüfen elde edilen delil vasıtasından ne kadar bağımsız olacağı ve diğer delil vasıtalarına biçtiği kıymetin gerçekliği kuşku dolu olacaktır.
Yargıtay bu somut olayda ise kanun koyucunun başta sözünü ettiğim amacını gerçekleştirme gayreti içinde çalışan kolluğun, zamanlamaya ve halin icabına göre de değerlendiren bir yaklaşımla " sanığın haklarının ihlal edilmediği" kanaatine varmıştır. Bencede yerinde bir karardır. Aksi takdirde (bu olay için diyorum) "gecikmesinde sakınca olan haller" kavramının alanını daraltmış oluruz diye düşünüyorum. Saygılarımla
Old 12-03-2009, 12:10   #23
Ufuk İsbir

 
Varsayılan

bence hukuka aykırı delillerin ısbat gücü açısından değerlendirme ve takdiri hakimlere bırakılmalı. genel olarak konu işkence ile alınan ifade ve mağdur olunan fiilin failinin bulunamaması konusuna sıkışmış durumda ama bunlar aşırı uç kısımlar elbetteki işkence ile alınan ifadenin bir kıymeti yoktur. affınıza sığınırak biraz müstehcen bir ifade olacak ama hukukla hekimin ayıbı olmaz derler eskilerden kurt bir polisin bana söylediği gibi ''ben asla konuşmam diye bişey yoktur istersen bir dene kendi cinsel organını avuçla ve sık dayana bildiğin kadar konuşmassın'' böyle alınan bir ifadenin ısbat gücü yoktur. ancak kollukça kasıt gözetilmeksizin gerek kanunu tam bilmemekten gerekse o anki konunun vehameti yada acemilikten veyahutta benzeri konulardan dolayı ısbat gücü kuşkuya yer bırakmayan bir delilin hukuka aykırı yollarla elde edilmesi durumuna düşülmesinde en güvenilir kişi kabul edilen hakimlere birazda olsa takdir hakkı tanınmalıdır. zira bir zamanlar eğer elde ettiğiniz bir delili 24 saat içinde hakim onayına sunmassanız delil delil olmaktan çıkıyordu. unutkanlıkla iş yoğunluğuyla ve benzeri hatalarla kasıt olmaksızın bir delil kanuna aykırı delil durumuna düşmüşse veyahutta elde edilmişte bu deililin vakıayı ısbat gücüne vede buna benzer emsal kanuna uygun vakıayı ısbatlayıcı başkaca delillerin varlığı yada yokluğu durumuna göre değerlendirme ve takdir hakkının hakimlere verilerek kullanılmısında kanımca bi sakınca olmasa gerekir...
Old 24-06-2009, 16:51   #24
kevser06

 
Varsayılan

"Usule hakim olmayan esasa mahkum olur" Güzelmiş
Old 07-07-2009, 15:36   #25
O.B.A.

 
Varsayılan

Alıntı:
Yazan Av.Habibe YILMAZ KAYAR
Usul,esastan önce gelir.

Budur... Çok güzel özetlemişsiniz, teşekkürler.

Benim de ekleyeceğim şey şu:

Siz mağdur hakkını koruduğunuz veya gözettiğiniz kadar sanık haklarını da aynı oranda ve şekilde korumalısınız. Böyle olmazsa hukuk devleti kimliğinden ödün vermiş olursunuz. Çağdaş hukuk da hak eşitliğini gerektirir. Bana sorarsanız tartışmanın konusu sakat. Tartışılması bana anlamsız geliyor. Artık büyük bir çoğunluk bu kuralı hem Türkiye de hem de Avrupa' da savunmaktadır. Zaten AİHS de bu hukuk kuralını benimsemiştir.
Old 13-07-2009, 10:43   #26
av.ilyasmeral

 
Varsayılan

ilk soru hakkında eklemek istediğim:

soruşturma ve kovuşturma makamlarının görevlerini yerine getirmemesi yahut bu konuda gereken hassasiyeti göstermemesi nedeniyle mevcut delillerden biri yasak delil sınıfına dahil olmuşsa devletin bundan dolayı sorumluluğuna gidilebilir.

mağdur elbette korunmalıdır. fakat daha sorgulama esnasında kişinin suçlu olduğu varsayımı ile şüpheliye onur ve haysiyet kırıcı davranışlarda bulunmak vücut bütünlüğünü ihlal etmek, ceza hukukunun en temel prensibi suçluluğu kanıtlanana kadar herkesin suçsuz olduğu kuralının içini boşaltıp yok etmek olur.

ikinci bir hendikap şüpheli diye elde bulundurulan kişinin suçsuz çıkması durumunda maruz kaldığı beden ruh bütünlüğüne yönelik bu saldırılar ne olacaktır. kaldıkı şüpheli suçlu çıksa bile bir hukukcunun cmk usullerinin yerinde olmadığını ve yasak delil yöntemlerinde azaltılma yapılmasını savunması anlaşılabilir değil.
Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
Adam öldürmek yasak mı? av.yıldıray Hukuk ve Felsefe 88 19-09-2007 14:29
çocuğa kelepçe YASAK! niles82 Hukuk Haberleri 0 26-12-2006 10:17
Yasak Silah Taşımak Ve Bulundurmak Mecit Tav Meslektaşların Soruları 1 28-10-2006 11:47
63'ten sonra şoförlük yasak ahmetsacit Hukuk Haberleri 10 28-08-2006 20:48


THS Sunucusu bu sayfayı 0,07677293 saniyede 14 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.