Ana Sayfa
Kavram Arama : THS Google   |   Forum İçi Arama  

Üye İsmi
Şifre

Hukuk Sohbetleri Hukuki yorumlar, görüşler ve tartışmalar.. Soru niteliği taşımayan her türlü hukuki sohbet için.

TCK 257. Maddesi İle ilgili Çelişkili Yargıtay Kararları

Yanıt
Old 31-10-2013, 14:32   #1
Av.Elkan

 
Varsayılan TCK 257. Maddesi İle ilgili Çelişkili Yargıtay Kararları

Yargıtay Kararaları Arasındaki Çelişki TCY`nın 257. Maddesi ile ilgili aşağıya 5 Adet Yargıtay Kararı Ekliyorum. Bunların 4’ü Yargıtay 4.Ceza Dairesi’ne ait olup, Berat kararı verilmiş ve kararlar Yargıtay Ceza Genel Kurulu Tarafından onaylanmıştır. 5. Karar ise Yerel mahkeme tarafından Beraat kararı verilmiş ancak, mahkumiyet kararı verilmesi yönünden Yargıtay 4.Ceza Dairesi tarafından bozulmuştur. Ben bu kararlar karşısında Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin TCK 257. Maddesindeki uygulamasının ne yönde olduğunu anlayamadım. Kararlar acaba yargılananların mesleğine göre değişiyor mu diye şüpheye düştüm. Meslektaşların takdir ve görüşlerine sunmak istedim.

YCGK Esas : 2005/4-96 Karar : 2005/118 Tarih : 18.10.2005


---


TCK.257


---



DAVA VE KARAR:


Sanığın 765 sayılı TCY`nın 240/1 ve 80. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasında; 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Yasa`nın 257/1. maddesindeki öğelerin olayda gerçekleşmediğinden bahisle Yargıtay 4. Ceza Dairesince verilen 16.6.2005 gün ve 2-28 sayılı beraat kararı, C.Savcısı tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay C.Başsavcılığının "bozma" istekli 25.7.2005 gün ve 2004/25 sayılı tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü: YARGITAY CEZA GENEL KURULU KARARI: Yargıtay C.Başsavcılığının 30.12.2004 gün ve 25-25 sayılı iddianamesi ile; Sanığın, Y. Valisi olarak görev yaptığı sırada; toplam 46.122.660.000 TL tutarındaki spor malzemelerinin satın alınması işini kısımlara bölüp, 2886 sayılı Devlet İhale Yasasının 51/a maddesi uyarınca 2001 Mali Yılı Genel Bütçe Yasasına ekli ( l )cetvelinde belirtilen 7 milyar TL`lık üst limite uygun hale getirip, pazarlık yöntemi ile satın almalar gerçekleştirerek, 2886 sayılı Devlet İhale Yasasının 35. maddesinde belirtilen diğer ihale usulleri ile ihale yapılması yolunu kapattığı, bu işlemlerle, anılan Yasanın 2. maddesinde yer alan "Bu Kanunun yürütülmesinde, ihtiyaçların en iyi şekilde, uygun şartlarla ve zamanında karşılanması ve ihalede açıklık ve rekabetin sağlanması esastır. Bu kanunda yazılı hallerden yararlanmak amacıyla ihale konusu oluşturan işler kısımlara bölünemez..." hükmünü ihlal ettiği, iddiasıyla TCY`nın 240/1 ve 80. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmıştır.


………...


Ancak yasaya aykırı bu davranışın, cezai sorumluluğu gerektirip gerektirmediği öncelikle suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı Yasa hükümleri, bu yasaya göre suçun sabit olduğunun saptanması halinde ise, 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren ve Anayasanın 38. maddesinin yansımasını oluşturan, 5237 sayılı Yasanın 7/1. maddesindeki "işlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanmaz." Yine aynı maddenin 2. fıkrasındaki, "Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehinde olan kanun uygulanır ve infaz olunur." hükümleri ve Anayasanın 90. maddesi uyarınca bir iç hukuk normu haline gelen, AİHS.nin 7. maddeleri ışığında değerlendirilmesinde yasal zorunluluk bulunmaktadır.

765 sayılı Yasanın 240. maddesinde düzenlenen görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu, ceza uygulamasından memur sayılan kimsenin kasten yasada yazılı hallerden başka her ne suretle olursa olsun, görevini yasanın gösterdiği usul ve esaslardan başka surette yapması veya yasanın koyduğu usul ve şekle uymadan yapması ile oluşur, aynı Yasanın 230. maddesinde düzenlenen görevi ihmal suçu ise aynı Yasanın 279. maddesi uyarınca memur sıfatına haiz olan kimsenin görevini yapmaması ya da gecikerek yapması ile oluşur, görüldüğü gibi her iki maddedeki suç da, memurun yasa veya diğer hukuk normlarıyla kendisine tanınan yetkileri, normların gösterdiği yöntem ve usullere aykırı olarak kullanması ile oluşmakta olup, bu iki suçu birbirinden ayıran ölçüt, görevi kötüye kullanma suçunda etkin ( aktif ), görevi ihmal suçunda ise etkin olmayan ( pasif )bir davranışın söz konusu olmasıdır.

Somut olayda sanık valinin etkin davranışları ile 2886 sayılı Yasanın 35 ve 2. maddelerini ihlal ettiği saptandığından, olayda 765 sayılı Yasanın 230. maddesinin uygulanma olanağı bulunmayıp eylemi 240. madde kapsamında değerlendirilmelidir.

Sanığın yukarıda anılan normlar ışığında 5237 sayılı Yasa hükümleri karşısında hukuki durumunun değerlendirilmesine gelince, 5252 sayılı Yasanın 9/3. maddesinde, "lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir." Hükmü yer aldığından öncelikle 765 sayılı Yasaya göre sabit kabul edilen eylemin, 5237 sayılı Yasaya göre suç oluşturup, oluşturmadığının belirlenmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

5237 sayılı TCY`nın, "İkinci Kitap", "Dördüncü Kısım", "Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı "Birinci Bölüm"ünde 257. maddesinde düzenlenen "Görevi kötüye kullanma" suçu; 765 sayılı Yasanın 240. maddesinde yer alan "görevde yetkiyi kötüye kullanma", 230. maddesindeki "görevi ihmal", 228. maddesinde düzenlenen "görevde keyfi davranış" ve 212/1. maddesindeki basit rüşvet alma suçlarının karşılığını oluşturmaktadır.

5237 sayılı Yasanın 257. maddesinin 1. fıkrasında görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu; kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyeti, kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız kazanç sağlanması ile oluşur. Görüldüğü gibi 765 sayılı Yasanın 240. maddesindeki suçun oluşumu için norma aykırı davranış yeterli iken; 5237 sayılı Yasanın 257. maddesindeki suçun oluşabilmesi için, norma aykırı davranış yetmemekte; bu davranış nedeniyle, "kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanması" gerekmekte, başka bir anlatımla 765 sayılı Yasanın 240. maddesinde tehlike suçu olarak düzenlenen bu suç, 5237 sayılı Yasada zarar suçu haline getirilmiş bulunmaktadır. Nitekim bu husus madde gerekçesinde; "Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması halinde, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımından zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması halinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir." şeklinde vurgulanmış, öğretide de bu husus Artuk-Gökçen-Yenidünya tarafından "TCY`nın 257. maddesindeki suçun oluşması, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesinden, kişileri mağdur olması veya kamunun zarar görmesi ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanmasına bağlıdır. Bu sonuçları doğurmayan norma aykırı davranışlar, suç kapsamında değerlendirilemez." ( Ceza Hukuku-Özel Hükümler, 6.Bası, sh.685 vd. )şeklinde açıklanmıştır.

Norma aykırı davranışın maddede belirtilen sonuçları doğurup doğurmadığının saptanabilmesi için öncelikle anılan kavramların açıklanması ve somut olayda gerçekleşip, gerçekleşmediklerinin belirlenmesi gerekmektedir.

Mağduriyet kavramı, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararla sınırlı olmayıp, bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade eder. Somut olayda; tanık Fevzi spor malzemeleri için teklif gönderdiğini, ancak kendisinin ihaleye çağrılmadığını beyan etmiş ise de, Özel İdare Müdürlüğüne verilmesi gereken teklifin Ahmet`le gönderildiği, dolayısıyla usulüne uygun verilmiş bir teklifin bulunmadığı, tanığın teklif vermemesi hususunda herhangi bir kısıtlamaya tabi tutulmadığı veya teklif vermesinin engellenmediği saptanmış, kesin miktarı net olarak belirlenememekle birlikte verdiği fiyat listesinin de satın alınan değerden yüksek olduğunun bir kısım tanık beyanıyla yoğun biçimde ifade edilmesi karşısında kişisel mağduriyetinden söz edilmesine olanak bulunmadığı netlik kazanmıştır.

Yine aynı şekilde, kişilere haksız kazanç sağlandığı konusunda da bir belirleme ve iddia bulunmadığından, olayda bu öğenin de gerçekleşmediği anlaşılmaktadır.

Kamunun zarara uğraması hususuna gelince; madde gerekçesinde "ekonomik bir zarar olduğu" vurgulanan anılan kavramla ilgili olarak yasal düzenleme içeren, 5018 sayılı "Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Yasası`nın 71. maddesinde ise; mevzuata aykırı karar, işlem, eylem veya ihmal sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması şeklinde tanımlanan kamu zararı, her somut olayda hakim tarafından, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek bir fiyatla alınıp alınmadığı veya aynı şekilde yaptırılıp yaptırılmadığı, somut olayın kendine özgü özellikleri de dikkate alınarak belirlenmelidir. Bu belirleme; uğranılan kamu zararının miktarının kesin bir biçimde saptanması anlamında olmayıp, miktarı saptanmasa dahi, işin veya hizmetin niteliği nazara alınarak, rayiç bedelden daha yüksek bir bedelle alım veya yapımın gerçekleştirildiğinin anlaşılması halinde de kamu zararının varlığı kabul edilmelidir. Ancak bu belirleme yapılırken, norma aykırı her davranışın, kamuya duyulan güveni sarstığı, dolayısıyla, kamu zararına yol açtığı veya zarara uğrama ihtimalini ortaya çıkardığı şeklindeki bir varsayımla da hareket edilmemelidir.

Somut olayda; malzemelere ilişkin faturalarda spor malzemelerinin nitelikleriyle ilgili açıklamalara yer verilmemiş ise de, dosyada yer alan teklif mektuplarında önerilen fiyatlar, tanık Ahmet`in anlatımları, geniş çaplı bir piyasa araştırması yapıldığına ilişkin dosyadaki bilgi ve belgeler dikkate alındığında, anılan eylemle kamunun zarara uğratıldığından da söz edilmesine olanak bulunmamaktadır.

Sanığa isnat edilen eylemde, 5237 sayılı Yasanın 257. maddesinde yer alan, "kişilerin mağduriyeti, kamunun zararına neden olunması veya kişilere haksız kazanç sağlama" öğelerinden hiç biri gerçekleşmediğinden, Özel Dairece, bu hususlar tartışılmak suretiyle verilen beraat kararı isabetlidir.

Bu itibarla, C.Savcısının tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun bulunan Özel daire hükmünün onanmasına karar verilmelidir.


SONUÇ:


Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay 4. Ceza dairesinin 16.6.2005 gün ve 2-28 sayılı hükmünün ( ONANMASINA ),

2- Dosyanın Yargıtay 4. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine,

3- 18.10.2005 tarihinde yapılan müzakerede tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak oybirliğiyle karar verildi.

YCGK 18.10.2005 - K.2005/118

----------------


Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No:2009/138 Karar No:2010/63 İçtihat
















Ancak, katılan şirket ile bahse konu senedin alacaklısı arasında yargılama sırasında yapılan anlaşma ve noter huzurunda imzalanan feragatnameler ile sonrasında karşılıklı açılmış dava ve icra takiplerinin feragat nedeniyle sonuçlanması hususları göz önüne alındığında, sanığa isnat edilen eylemde, 5237 sy. yasanın 257. maddesinde yer alan "KİŞİLERİN MAĞDURİYETİ, KAMUNUN ZARARINA NEDEN OLUNMASI VEYA KİŞİLERE HAKSIZ KAZANÇ SAĞLAMA" öğelerinden hiçbiri gerçekleşmediğinden özel dairece verilen beraat kararı isabetlidir.
(Karar Tarihi : 30.03.2010)


DAVA : Görevi kötüye kullanma suçundan sanık A____ İ____'nin beraatına ilişkin, Yargıtay 4. Ceza Dairesince verilen 05.03.2009 gün ve 30-7 sayılı hüküm, Yargıtay Cumhuriyet savcısı ve katılan vekili tarafından atılı suçun oluştuğu gerekçesiyle temyiz edilmekle, Yargıtay C. Başsavcılığının "bozma" istekli 09.06.2009 gün ve 258346 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:







KARAR : Sanık A____ İ____'nin, olay tarihinde Ş____ Adliyesinde 3. İcra Mahkemesi Hakimi olarak görev yapmakta olduğu, katılan şirketin davacı konumunda bulunduğu 2005/1261 esas sayılı dosyada İcra ve İflas Yasasının duruşmalı yapılmasını öngördüğü işlemleri duruşmasız yaptığı, böylece dava taraflarının bilirkişinin kimliğine, sıfatına ve rapora itiraz hakkını elinden aldığı, duruşma gününe kısa bir zaman kalmasına ve davanın başından itibaren devam eden koşullarda değişiklik meydana gelmemiş olmasına rağmen, davanın başlangıcında konulan tedbiri kaldırdığı iddiasıyla görevi kötüye kullanma suçundan, 5237 sayılı TCY'nın 257/1. maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi istemiyle açılan kamu davasında;







Yargıtay 4. Ceza Dairesince, "Sanığa yüklenen görevi kötüye kullanma suçunu işlediğine dair mahkumiyetine yeterli kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı" gerekçesiyle oyçokluğuyla beraat kararı verilmiş, hüküm Yargıtay Cumhuriyet savcısı ve katılan vekili tarafından atılı suçun oluştuğu görüşüyle temyiz edilmiştir.



Görüldüğü gibi Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, sanığa atılı görevi kötüye kullanma suçunun oluşup oluşmadığına ilişkindir. İncelenen dosya içeriğine göre;



Katılan şirketin Ş____ 3. İcra Ceza Mahkemesine açtığı davanın konusunu oluşturan senedin 31.05.2001 tarihinde düzenlendiği, 20.12.2003 vadeli, 12.500.000 Amerikan Doları bedelli, borçlusunun katılan şirket, alacaklısının ise H____ A____ olduğu, senette borçlu kısmında katılan şirket yetkilileri M____ N____ ve S____ K____'nun isimlerinin yazılı olduğu, altında atılan imzalar ile senedin arkasında H____, A____, H____ B____ ve İ____ A____ tarafından yapılan ciroların bulunduğu, Bu senedin kambiyo senetlerine mahsus yolla tahsili amacıyla alacaklı İ____ A____ tarafından 13.10.2005 tarihinde Ş____ 2. İcra Müdürlüğünün 2005/20015 nolu dosyası ile takip başlatıldığı, katılan şirketten 12,5 milyon Amerikan Dolarının karşılığı 17.754.587,50 Lira asıl alacak ve 11.756.989,18 Lira faiz olmak üzere toplam 29.511.576,68 Lira ödeme talep edildiği,



Katılan şirket tarafından, aleyhine başlatılan bu icra takibinin iptali amacıyla 19.10.2005 tarihinde İ____ A____ aleyhine Ş____ 3. İcra Mahkemesinde dava açılarak senedin altındaki imzaların inkar edildiği, dava dilekçesine Polis Akademisinden emekli grafoloji ve sahtecilik uzmanı olduğu belirtilen S____ A____ tarafından düzenlenen ve bono üzerindeki imzaların adı geçenler tarafından atılmadığı ve taklit usulü ile sahte olarak üretildiğine ilişkin rapor da eklenerek takibin teminatsız olarak durdurulmasının istendiği,



Mahkemenin 2005/1261 esasına kaydedilen davanın 20.10.2005 tarihinde yapılan tensibinde, % 40 nakdi teminat karşılığında dava sonuçlanıncaya kadar icra takibinin durdurulmasına karar verildiği ve duruşmanın 06.12.2005 tarihine bırakıldığı, davacı şirketin Y____ Bankası E____ Şubesinden temin ettiği 11.404.630,67 Lira bedelli teminat mektubunu mahkemeye sunması üzerine icra takibinin mahkeme kararı gereği durduğu,



06.12.2005 tarihinde sanığın hakim olarak katıldığı ilk oturumda davaya konu senette katılan şirket yetkilisi olarak imzası bulunduğu iddia edilen S____ K____'nun tanık olarak alınan ifadesinde; bahse konu senedin altına kesinlikle imza atmadığını hayatında bu miktarda bir senet görmediğini, senedin altındaki imzanın da kendisine ait olmadığını beyan ettiği, Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasına karar verilerek duruşmanın 21.03.2006 tarihine bırakıldığı,



Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesinin 14.02.2006 gün ve 904 sayılı olup altında sekiz uzmanın imzası bulunan raporunda; senetteki imzalar ile mukayese için gönderilen imzaların karşılaştırılması sonunda, imzalar arasında hız, işleklik ve baskı derecesi bakımından farklılıklar saptandığından söz konusu imzaların M_____ ve S____ K____'nun eli ürünü olmayıp takliden atılmış oldukları sonucuna varıldığı,



Davalı vekilinin mahkemeye sunduğu 21.02.2006 ve 20.03.2006 tarihli dilekçeler ile Adli Tıp Kurumunda bir uzmanın rüşvet karşılığı bu raporu düzenlediği iddiasıyla F____ C. Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduklarını belirterek, Adli Tıp Vakfı ve İ____ Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü görevlilerince düzenlenen ve senetteki imzaların borçlu şirket yetkililerinin eli ürünü olduğunu içeren özel bilirkişi raporlarını ibraz ettiği, davalının F____ C. Başsavcılığına yaptığı şikayet ile ilgili olarak sonradan takipsizlik kararı verildiği,



Katılan şirketin de bu aşamada, Adli Tıp Kurumu raporunu teyit eden özel bilirkişilerce hazırlanan iki ayrı raporu mahkemeye sunduğu, Adli Tıp Kurumu raporunun gerekçesinin yetersiz görülmesi halinde mahkemece uygun görülecek kurumlardan birine daha inceleme yaptırılmasının talep edildiği,



Mahkemece 21.03.2006 tarihli oturumda, Adli Tıp Kurumu raporuna itiraz edildiği için İ.Ü. Adli Tıp Enstitüsünün grafoloji bölümünden rapor alınmasına karar verilerek duruşmanın 02.05.2006 tarihine bırakıldığı, ancak bu kurumda görevli olan Prof. Dr. M____ F____ Y____'un daha önce aynı konuda özel rapor düzenlemiş olduğuna ilişkin katılan (davacı) vekillerinin itirazı üzerine bu kez dosyanın Jandarma Kriminal Laboratuarına gönderilmesine karar verildiği,



A____ Jandarma Kriminal Laboratuarının tadilatta olduğunun öğrenilmesi üzerine bu kez dosyanın B____ Jandarma Bölge Kriminal Laboratuarına gönderildiği, ancak B____ Jandarma Bölge Kriminal Laboratuarının 10.04.2006 tarihli yazıyla, tabi oldukları Jandarma Genel Komutanlığı Kriminal Daire Başkanlığı ve Bölge Kriminal Laboratuar Şube Müdürlükleri Görev ve Yetkileri Yönetmeliğinin 11. maddesi uyarınca sadece C. savcılıkları ve ceza mahkemelerinin inceleme taleplerini karşıladıklarını belirtilerek rapor düzenlenmesi istemini kabul etmediği,



Mahkemenin bu kez 19.04.2006 tarihinde bilirkişi olarak, C____ Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı ve Adli Tıp Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi Prof. Dr. Ö____ K____, K____ Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ö____ K____ ve C____ Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Uzman Asistan Doç. Dr. A____ Ö____'ı seçerek dosyayı tutanakla teslim ettiği,



Katılan şirket vekillerinin oluşturulan bu heyetten Ö____ K____ ve Ö____ K____'ın daha önce davalı tarafın özel bilirkişi raporu aldığı Adli Tıp Vakfının kurucu üyeleri olduğunu, A____ Ö____'ın ise kendisinden özel rapor alınan M____ F____ Y____ ile birlikte bazı makaleler yazan kişi olduğunu belirterek heyete itiraz ettikleri, dosyanın tevdii edildiği Prof. Dr. Ö____ K____'ın ise mahkemeye müracaat ederek tarafları aynı olan başka bir senette bilirkişilik yaptığını ve aynı taraflara ait bu davada bilirkişilik yapmasının sakıncalı olduğunu belirterek 25.04.2006 tarihinde bilirkişilikten çekildiği,



Sanık A____ İ____ tarafından bu kez, 26.04.2006 günü İ____ Adli Yargı Komisyonu bilirkişiler listesinin 1237. sırasında bulunan Adli Tıp Kurumundan emekli adli bilimler ve grafoloji uzmanı A____'nın seçilerek dosyanın teslim edildiği, bilirkişinin 26.04.2006 tarihli raporuyla bahse konu senetteki imzanın M____ ve S____ K____'nun elinin ürünü olduğuna ilişkin raporunu mahkemeye sunduğu,



Sanığın imzasıyla Ş____ 2. İcra müdürlüğüne yazılan 27.04.2006 tarihli yazıyla; "yargılama sırasında karşı tarafın sunmuş olduğu deliller ve ihtiyati tedbir şartlarındaki değişiklikler sebebiyle, esas hakkındaki haklılık durumu değerlendirilmeksizin, ihtiyati tedbire haklılık konusunda davanın başında mevcut olan yaklaşık geçici kanaate esas bilgi ve belgelere karşı sunulan davalı taraf delilleri ve bilirkişi görüşü karşısında ihtiyati tedbirin devamında yarar görülmemesi ve tedbirin davalı tarafı zarara uğratma ihtimalinin yüksek olduğunun anlaşılması neticesi HUMK' nun 111. maddesi uyarınca ihtiyati tedbirin kaldırılmasına karar verilmiştir" denilerek konulan tedbirin kaldırıldığı, bu karara yapılan itirazın yine sanık tarafından reddine karar verildiği,



Ş____ 2. İcra Dairesi tarafından aynı gün Y____ Bankası E____ Şubesine müzekkere yazılarak, tedbir kararının kaldırılmış olması nedeniyle, katılan şirketin bu şubeden alınan 24.10.2005 gün ve 11.404.630,67 Lira bedelli teminat mektubunun nakde çevrilerek icra müdürlüğü hesabına yatırılmasının istendiği,



Yine aynı günlü istem üzerine Ş____ 2. İcra Dairesince bankalara haciz ihbarnamesi yapıldığı, katılan şirketin M____'da bulunan fabrika vb. adreslerindeki menkullerin haczi için M____ İcra Müdürlüğüne yazı yazıldığı, aynı gün katılan şirketin İ____ Caddesinde bulunan merkezinde haciz yapıldığı,



Teminat mektubunun nakde çevrilmesiyle icra müdürlüğü veznesine yatırılan paranın tamamının 28.04.2006 gün ve 50 nolu reddiyat makbuzuyla karşı tarafa ödendiği,



Katılan şirketin 28.04.2006 tarihli talebi üzerine M____ Asliye Hukuk Mahkemesince 86-44 D. iş sayı ile; bahse konu 12,5 milyon dolarlık senedin tahsili amacıyla başlatılan takibin % 40 teminat karşılığı durdurulmasına ve icra veznesine girecek paranın alacaklıya ödenmemesine karar verildiği, Sanık tarafından dosyanın bilirkişi incelemesi için re'sen A____ Jandarma Kriminal Laboratuarına gönderildiği,



Katılan vekillerince sanık hakkında 02.05.2006 tarihli dilekçeyle reddi hakim talebinde bulunulduğu, bu istemin sanık tarafından yerinde görülmediği, ancak Ş____ 4. İcra Hakimliğince red isteminin 05.05.2006 gün ve 105 sayı ile kabul edildiği,



A____ Jandarma Kriminal Laboratuarının 09.06.2006 tarihli raporunda, senetteki bir imzanın M____'nın eli ürünü olduğu, diğer imzanın ise S____ K____'nun elinin ürünü olmasının kuvvetle muhtemel olduğunun belirtildiği,



Ş____ 3. İcra Mahkemesince 28.06.2006 tarihinde görevlendirilen başka bir hakim tarafından, katılan şirketin açtığı davanın reddine ve takibin devamına karar verildiği, bu kararın Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 12.10.2006 tarihli kararıyla, raporlar arasındaki çelişki nedeniyle üç kişiden oluşan bilirkişi heyetinden rapor alınması gerektiği gerekçesiyle bozulduğu,



Bozma kararı doğrultusunda yazılan talimat sonucu A____ 6. İcra Mahkemesince seçilen üç kişilik bilirkişi heyetince düzenlenen bilirkişi raporunda, bahse konu senedin altındaki imzaların M____ ve S____'nun elinin ürünü olmadığı ve takliden atılmış sahte imzalar olduklarının saptandığı,



Katılan şirket tarafından şikayette bulunulması üzerine H____ hakkında dolandırıcılık ve evrakta sahtecilik suçlarından 23.01.2007 gün ve 26924-993-102 sayılı iddianame ile İ____ 2. Ağır Ceza Mahkemesine dava açıldığı, davanın 2007/36 esasa kayden devam ettiği,



Yine katılan şirketin şikayeti üzerine İ____ ve H____ hakkında dolandırıcılık ve evrakta sahtecilik suçlarından 07.06.2007 gün ve 26761-738-198 sayılı iddianame ile İ____4. Ağır Ceza Mahkemesine dava açıldığı, bu mahkemenin 12.06.2007 gün ve 218-193 sayılı kararıyla dosyanın İ____ 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki dosya ile birleştirilmesine karar verdiği,



Alacaklılar İ____ve H____'ın B____ 31. Noterliğinin 02.08.2007 gün ve 32827 ve 32828 yevmiye nolu feragatleri ile katılan şirketten alacaklarından feragat ettiğine ve bonoları iade edeceklerine ilişkin feragatname düzenledikleri, bunun üzerine Ş____ 3 İcra Ceza Mahkemesince, İ____' nın alacağının özünden feragat etmiş olması nedeniyle 06.11.2007 gün ve 736-1234 sayı ile karar verilmesine yer olmadığına karar verildiği, buna bağlı olarak da katılan şirketin tedbirin kaldırılması ve teminat senedinin nakde çevrilmesi nedeniyle tahsil edilen 11.804.630 Liranın istirdadına ilişkin açtığı davada da İ____ 14. Ticaret Mahkemesince 09.08.2007 gün ve 177-437 sayı ile aynı yönde karar verildiği, yine Ş____ 2. İcra Müdürlüğünün 2005/20015 sayılı takip dosyasının alacaklının feragati nedeniyle işlemden kaldırıldığı, Anlaşılmaktadır.



Katılan T____ A.Ş. vekilleri; sanığın eyleminin hukuka aykırı ve müvekkilinin zararına olduğunu, ihtiyati tedbirin kaldırılması sonucu banka teminat mektubunun alacaklıya ödendiğini ve müvekkilinin bu ödemeyi istirdat imkanı bulamadığını, sanığın suç tarihindeki bu fiilinin o tarihte uğranılan zararın doğrudan nedeni olduğunu, daha sonra anlaşmaya varılmasının belirtilen zararın doğmadığının delili olamayacağını, süregelen takip ve davalar nedeniyle İ____ Menkul Kıymetler Borsasına kote olan şirketin bilançosunda göstermek zorunda kaldığı riskin yatırımcıları ve çalışanları rahatsız etmekte olmasının müvekkilini bu anlaşmaya zorladığını, bu durumun hisselerinin borsa değerlerine yansıma olasılığının bulunduğunu, takip nedeni ile haciz konulmuş bulunan bankalardaki hesaplarının müvekkilin kredibilitesini düşürdüğünü, bu durumun kamu ihalelerinde sorun yarattığını ve şirketin finansal gücü üzerinde spekülasyonlara neden olduğunu, imzalanan anlaşma ve feragatnameyi müvekkilinin bir "toplam riskler değerlendirmesi" olarak gördüğünü ve büyük riskleri bertaraf edebilmek için nispeten küçük bir mali fedakarlığa razı olduğunu, bu anlaşmanın bunun ötesinde bir anlam taşımadığını, bu fedakarlığın yapılmak zorunda kalınmasına sanığın fiilinin yol açtığını iddia etmişlerdir.



Katılan şirketin vekili tanık Avukat Ş____; "Biz 3. İcra Hakimliğine senetteki imzaların sahte olduğu iddiasında bulunarak icranın durdurulmasını istedik, yüzde kırk teminat yatırmamız istenildi. Banka teminatını icra dosyasına koyduk, takip geçici olarak durdu. Adli Tıp Kurumundan sekiz kişiden oluşan bir heyet tarafından senetteki iki imzanın da sahte olduğu hakkında oybirliğiyle rapor düzenlendi. Bu rapora rağmen Hakim karar vermeyip yeniden bilirkişi incelemesine karar verdi, seçmiş olduğu bilirkişilere itiraz da bulunduk. Bir gün bankadan şirkete banka teminat mektubunun nakde çevrilmek istendiğinin bildirilmesi üzerine Ş____ İcra Hakimliğine gittik, hakim dosyada Adli Tıp'ın raporuna rağmen bir kişiden alınan rapora istinaden tedbiri kaldırıp teminat mektubunun nakde çevrilmesine karar vermiş, seçmiş olduğu bilirkişiyi de kimseye haber vermeden gizlice seçmiş ve bütün bu işlemler bir gün içersinde yapılmış. Şirket, hakimi Yüksek Hakimler Kuruluna şikayet etti. Adli Tıp Kurumundan rapor geldikten sonra Hakim dosyayı Adli Tıp Enstitüsüne göndermek istedi, biz buna karşı tarafın özel rapor almış bulunduğu şahıslar orada görevli olan şahıslardır diye itirazda bulunduk, bu itirazın üzerine adli tıp enstitüsüne gönderilen dosya mahkemece geri istendi. Bunun üzerine Bursa Jandarma Kriminal Laboratuarına gönderilmiş, biz bunu tutanaklarda gördük, buna itiraz etmedik. Ancak tedbirin kaldırılmasına dayanak yapılan tek kişilik inceleme gizli olarak yapılmıştı. Bundan bizim haberimiz teminat akçesinin paraya çevrilmesi sırasında oldu",



Olay tarihinde Adli Tıp Kurumu Başkanı olan tanık K____; "rüşvetle rapor verdiği iddia edilen Ç____ Adli Tıp Kurumunda Fizik İhtisas Dairesinin Başkan Vekili olarak görev yapmaktadır. Kendisi dürüst ve ehliyetli bir insan olarak bilinmektedir. İmza incelemesi konusunda kendisine tavassuta gelindiği konusunda bana bir şey söylenmiş değildir. Bütün ihtisas dairesinde olduğu gibi fizik ihtisas dairesinde kullanılan aletler son sistem cihazlar olup ve diğer muadillerinden herhangi bir eksikliğimiz bulunmamaktadır dedi. Hatta bizim fizik ihtisas dairesinde VSC-5000 denilen alet kullanılmaktadır ki bu alet son sistem bir alettir. Bu aletle evrak üzerinde yapılan tahrifatlar tespit edilmekte, öyle ki bu aletle bakıldığında tahrifat yapılmış evrak orijinal şekli ile gözükmektedir ve evraka ekleme veya değiştirme yapılmış olması durumunda bunları da göstermektedir, hatta yanılma payı sıfıra yakındır",




Ş____ İcra Hakimi tanık M____; "Genel olarak imza itirazlarında Adli Tıp Kurumundan görüş alıyoruz, çok özel durumlarda rapor tatmin edici olmadığı takdirde veya itiraz varsa yeni bir heyet oluşturduğumuz olabiliyor, ancak yargılaması devam eden olaylarda duruşma günü bu tip esasa etkin kararlar verilebiliyor, genel olarak ihtiyati tedbir kararı ile ilgili karar verilecekse deliller toplandıktan sonra tabii ki bunun duruşmada verilmesi asıldır, ancak dosyadaki hadisede ihtiyati tedbir kararının kaldırılmasına karar verildiği tarih duruşma tarihine çok yakın bir tarihtir, kaldı ki ihtiyati tedbir kararının kaldırılması duruşma dışı alınmış ve karşı tarafın da haberdar olmadığı bir bilirkişi raporuna dayanarak ihtiyati tedbir kararının kaldırılması normal bir uygulama sayılmaz.
27.04.2006 tarihinde ben odamda idim, Hakim A____'nin oturduğu odada benim odama yakındır, herhangi bir vatandaşın veya avukatın bağırıp çağırdığını duymadım, o gün dikkatimi çeken bir şey olmadı. Bu tedbir kararı kalktıktan sonra, Hakim A____ ile görüşmemizde Ş____ isimli avukatın kendisine bazı sözler söylediğini bana anlattı, konuşmasında bana adı geçen avukatın kendisini tehdit eder sözler sarf ettiğini ifade etti, ben de kendisine 'bir tutanak tanzim edip, gereğini yapsaydınız' şeklinde cevap verdim. Hakimin ihtiyati tedbir kararını kaldırmasındaki yöntem ve uyguladığı esas bana göre normal bir uygulama değildir, hukuka da uygun değildir, ancak adı geçen hakimin daha önce ceza hakimliği yaptığını ve uzun sürede savcılıkta çalıştığını duymuştum, İcra Mahkemesinde bir deneyimi olduğunu zannetmiyorum, bu nedenle kastının ne olduğunu tabii ki bilemem ancak genelde icra mahkemelerinde dosya üzerinden acele karar verilmesi gerektiği şeklinde bir uygulama vardır, belki bundan esinlenerek böyle bir uygulama yapmış olabilir, bu konuda tam bir şey söyleyemem",



Ş____ İcra Hakimi tanık Y____; "Ben Ş____ Adliyesinde bir buçuk yıldan beri 4. İcra Mahkemesi Hakimi olarak görev yapıyorum, sanık olarak yargılanan hakim A____'te İcra hakimidir, aynı yerde çalışıyoruz, söz konusu hadise ile ilgili Ş____ 3. İcra Mahkemesinin 2005/1261 esas sayılı dosyası reddi hakim talebinin incelenmesi ve karara bağlanması üzerine, önüme geldi, bu şekilde hadiseden ve dosyadan haberdar oldum, dosyayı incelediğimde, senetteki bir imza incelemesi ile ilgili dosyaydı ve duruşma gününe zannediyorum iki gün kala veya birkaç gün kala ihtiyati tedbir kararı ilgili hakim tarafından kaldırılmış ve dosyada ihtiyati tedbir kararı kaldırılırken aynı gün seçilen, aynı gün rapor veren tek kişilik bir bilirkişi raporu esas alınarak, tedbir kararı kaldırılmıştı, oysa dosyada daha önceden alınmış farklı görüşleri belirten Adli Tıp Kurumu raporu ve başka raporlar da vardı, şimdi raporların mahiyetlerini tek tek hatırlamam mümkün değil, bunlar dosyada mevcuttur, ancak duruşma gününe çok kısa bir süre kaldığı halde duruşma günü beklenmeden, son derece önemli neticeler doğuracak olan ihtiyati tedbir kararının yine celse arası aynı gün seçilen ve aynı gün rapor veren bir bilirkişinin bu raporu esas alınarak kaldırılması bana uygun gelmedi, en azından ihsası rey mahiyetindeydi, konu da son derece önemliydi, reddi hakim talebini yerinde gördüm, tabii ki ben uzun seneler hakimlik yaptığım için reddi hakim talebini de yerinde gördüğüm için bu kararı verdikten sonra Hakim A____'nin yanına gidip, belki üzülmüştür diye tamamen meslek etiğini göz önüne alarak, kendisine münasip şekilde durumu anlattım, 'hiç olmazsa duruşmayı bekleseydin' şeklinde tavsiyemi söyledim, reddi hakim talebinin kabulüne dair kararımın onu incitmemesini dilim döndüğü şekilde anlatmaya çalıştım, hemen belirtmek isterim ki Hakim A____'nin icra hakimliği tecrübesinin hiç olmadığını söyleyebilirim, zannediyorum daha evvel kendisi savcı olarak görev yapmış, bu benim kişisel bir değerlendirmemdir, ben hadiseyi bu şartlar içerisinde değerlendirdim ve konu ile ilgili kararımı verdim, adı geçen hakimin bu karar sebebiyle taraflardan menfaat temin ettiği veya taraflardan birini kayırdığı hususunda herhangi bir bilgiye salip değilim, böyle bir şey duymadım, kendim tanık olmadım",



Tanık Prof. Dr. R____; "Olay tarihinde Ş____ 3. İcra Mahkemesi'ndeki bir dava dosyasında grafolojik olarak bilirkişilik yapmam hususunda o mahkemenin hakimi beni telefonla aradı ve bilirkişi olarak adliyeye davet etti, ben de gittim, beni davet eden bu hakimin sonradan Hakim A____ olduğunu öğrendim, yine hatırladığım kadarıyla 12.500.000 Amerikan Doları tutarında bir bono söz konusuydu, imza incelemesi yapılması istendi, ben de söz konusu bonoyu alıp, diğer görevli arkadaşlarım Ö____ ve A____ ile birlikte inceleyip değerlendirmek için C____'daki işyerime döndüm, benimle birlikte seçilen diğer arkadaşlarım da bu konuda deneyimli kişilerdir, bu şekilde biz esasen incelemeye başladık, aradan ne kadar bir zaman geçti tam bilemiyorum ama birkaç gün geçmişti, daha önceden tanıdığım Av. M____ beni telefonla aradı, daha evvel benzer bir bono hakkında tek imzalı olarak benim bir özel rapor verdiğimi ve şimdi bize tevdii edilen bu yeni bononun da aynı mahiyette olduğunu, taraflarının aynı olduğunu, bu sebeple, benim daha önce ilk bono hakkında rapor vermiş olmam sebebiyle şimdi bana yeniden tevdii edilen bu yeni bono hakkında rapor düzenlememin doğru olmayacağını belirterek, bilirkişilikten çekilmemi söyledi, ben de kendisine bunu araştırayım, ondan sonra gereğini yaparım diye cevap verdim, sonra arkadaşlarımız ile birlikte araştırmaya başladık, tam bir benzerlik yoktu, ancak bu arada Av. M____ telefonla tekrar aradı, bir sonuca ulaşıp, ulaşmadığımızı sordu, kendisine bir sonuca ulaşamadık diye cevap verdim ve bilirkişiliği bırakmayı düşündüğümü ifade ettim, diğer arkadaşlarımla da görüşüp, bilirkişilikten çekilmenin yerinde olacağına karar verip, hatırladığım kadarıyla 25.04.2006 Salı günü mahkemeye gidip Hakim beye durumu anlatıp, bilirkişilik yapamayacağımı belirttim ve belgeyi iade ettim, daha sonraki gelişmelerden veya kimlerin bilirkişi seçildiğinden haberdar değilim, ondan sonraki gelişmeleri bilmiyorum. Tabii ki duruşma hakimine bilirkişilik yapamayacağımı belirtip, dosya ve belgeleri iade ederken kendisi bana sebebini sordu, ben de bir avukat tarafından arandığımı, avukatın ses tonunun beni üzdüğünü ifade ettim, kendisi bana 'şikayet etmek ister misin' dedi, ben de 'olabilir' dedim ve Hakim bey tarafından bir tutanak düzenlendi, o tutanağı imzaladım, tutanak hakkında nasıl bir işlem yapıldığını şimdi tam olarak bilemiyorum. Beni telefonla arayan kişi Av. M____'dir, kendisini daha önceden de tanıyorum, telefonla beni aradığında kendisini isim olarak takdim etti, bu olay sebebiyle iki defa aradı, bir keresinde daha önce rapor verdiğim için bilirkişilikten çekilmem gerektiğini sert bir biçimde söyledi, sonra tekrar arayarak bir sonuca ulaşıp ulaşmadığımızı sordu, ulaşamadığımızı ve çekilmeyi düşündüğümü kendisine söyledim, adı geçen avukat açık ve net şekilde hakaret ve tehdit teşkil edecek bir söz söylememiştir, ancak telefonla konuşmasındaki ses tonu sertti, tehditkardı diyebilirim, bu sebeple şikayet dilekçesini imzaladım, kaldı ki bu konularda bu şekilde telefonla aranıp, şu veya bu şekilde kendisi ile konuşulan bir kişi değilim. Yukarıda ifade ettim, bu senet için duruşma hakimi beni telefonla davet etti, odasına gittim, söz konusu bono üzerinde imza incelemesi yapmamı istedi, ancak bunu isterken özenli ve titiz bir çalışma yapmamızı ve bilimsel ve teknolojik açıdan da her türlü imkanın kullanılarak inceleme yapılmasını özellikle talep etti, ben de talebini uygun görüp belgeleri aldım, ayrıca ben tabii ki daha evvel Adli Tıp Kurum Başkanlığı da yaptım, bizzat kendim adliyelere sık sık gelip giden bir kişi değilim, hakim bey beni davet edince tabii ki gittim,",



Ş____ 3. İcra Mahkemesi katibi tanık K____; "Ben 3. İcra Mahkemesinde Hukuk dosyalarına bakıyordum, hakim A____ İ____'le yedi sekiz ay kadar birlikte çalıştık, söz konusu edilen mahkememizin 2005/1261 esas sayılı dosyasının işlemlerini yerine getiren zabıt katibi benim, söz konusu ihtiyati tedbir kararının ilgili hakim tarafından hangi şartlar altında kaldırıldığı hususunda benim bir bilgim yoktur, kendisi beni çağırdı, ihtiyati tedbir kararını kaldırdığını belirterek ilgili kararı yazdı, imzaladı ve biz de uyguladık, söz konusu tedbir kararının kaldırılması hususunda hakimin uyguladığı yöntem konusunda benim bir şey söylemem mümkün değildir, biz sadece verilen talimatlara göre hareket eden görevli durumundayız, ancak bu dava sebebiyle Hakim A____'nin herhangi bir kişiden menfaat temin ettiği veya herhangi bir kişiyi kolladığı hususunda hiçbir şey duymadım ve bilmiyorum, bu konularda bilgi sahibi değilim, ayrıca böyle bir şey yapacağını tahmin etmiyorum, söz konusu dava dosyası ile ilgili olarak yine hatırladığım kadarıyla Prof. Dr. Ö____ bilirkişi seçilmişti, sonra kendisi dosyayı geri getirdi, rapor vermeden iade etti, bazı şikayetleri vardı, bununla ilgili olarak tutanak tanzim edildi, tutanağı ben yazdım, birlikte imzalandı, hakim bey söyledi, tutanak zaptını ben düzenledim, birlikte imzalandı, söz konusu davada taraf vekillerinden biri olan Av. N____'yi tabii ki tanıyorum, esasen benim arkadaşım olduğu doğrudur, iş haricinde de görüştüğümüz olmaktadır, ancak bu dava nedeniyle hiçbir şekilde bana herhangi bir şey söylememiştir ve ben de bu dosya ile ilgili olarak onu tanıdığım için farklı bir işlem yapmış değilim, kaldı ki benim kendi başıma bir şey yapmam söz konusu olamaz, hakim beyin talimatlarını yerine getiren bir kişiyim. Tedbir kararı kaldırıldıktan sonra tam hatırlamıyorum aynı günde olabilir, ertesi gün de olabilir taraf vekillerinden Av. Ş____ hakim beyin odasındaydı, sinirli ve sert biçimde konuşuyordu, ben bir ara odaya girer gibi olmuştum,



Avukat hanımın hakim beye hitaben 'bu iş burada bitmez' şeklinde sözler söylediğini, eliyle masaya vurduğunu gördüm, fakat tam da orada durmadım, oradan ayrılıp gittim, kaldı ki kendisi mahkeme koridorlarında da aynı şekilde söylenmeyi sürdürüyordu. İfadelerde adı geçen Ş____ isimli bayan avukat hakim beyin okul arkadaşıdır ve çok eski arkadaşlar, kendisi hakim beyin odasında uzun süre oturduğu oluyor, ayrıca hakim bey evlidir, ailece görüştüklerini de biliyorum, Ş____ hanım daha sonra bilirkişilikte yapmaya başladı, ancak bazen hakim beyin odasında fazla oturduğunda hakim beyin de bundan çok hoşnut olduğunu zannetmiyorum, bir iki defa böyle hissettim, herhalde hakim bey bayan avukat arkadaşı olduğu için kendisine bir şey söyleyemiyordu diye düşündüm. Esasen yukarıda ifade etmiştim, mahkememizin hukuk dosyalarını genellikle karar verilinceye kadar işlemlerini ben tek başına yürütüyordum, yazı işleri müdürlüğünde yetkili olarak bakan tanık N____ karar verildikten sonra dosyalar ile ilgileniyordu, bu sebeple, benim dosyalar karara bağlanıncaya kadar dosyalar ile ilgili olarak hakim beyle irtibat halinde bulunmam normaldi, çünkü benden başka hukuk dosyalarına bakan başka bir katip yoktu, hukuk dosyalarına bakan tek katip olmam sebebiyle, hakim beyle olan çalışma mesaimiz daha kendine mahsus şekilde olmuştur..." şeklinde beyanlarda bulunmuşlardır.



Sanık A____; Ş____ 3. İcra Hakimliğine 2005 yılı 11. ayında yetkilendirildiğini, hakkında yapılan isnatların doğru ve geçerli olmadığını, yapılan işlemlerin ve verilen kararın usule ve yasaya uygun olduğunu, 2005/1261 esas sayılı dosyada görülen dava "imzaya itiraz" davası olup, mahkemece incelenecek hususun yalnızca imzanın itiraz edene ait olup olmadığının tespitinden ibaret olduğu, bunun dışında borçlunun borcu olmadığını genel mahkemelerde açabileceği menfi tespit davasında ileri sürebileceğini, İİK'nun amacının haklı olan alacaklının alacağını sürüncemede bırakmadan ve bir an önce almasını sağlamak olduğunu, imzaya itiraz davasının görüldüğü icra mahkemesi hakiminin takibin durmasına veya devamına dosyadaki belgeleri inceleyerek tamamen vicdani kanaatine göre karar vereceğini, bunun denetiminin de Yargıtay tarafından yapılacağını, İİK'nda tedbir kararlarının konulmasının ve kaldırılmasının duruşmalı yapılacağına dair bir hüküm bulunmadığını ve imza incelemesi için bilirkişilerin seçiminin yargıcın takdirine bağlı olduğunu, dava sırasında davacı taraf vekillerinin baskısının sürekli üzerinde olduğunu, dosyada her yapılan işleme takip ve müdahale edildiğini, bilirkişi incelemesinde kendi istedikleri yere dosyanın gönderilmesi için baskı yapıldığını, Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporun, Yargıtay denetimine elverişsiz ve yetersiz olması nedeniyle maddi gerçeği araştırmaya devam ettiğini, seçtiği bilirkişinin tarafsız ve konusunda uzman olduğunu, bilirkişi S____ tarafından hazırlanan açıklayıcı ve gerekçeli raporunda imzanın borçluya ait olduğunun bildirilmesi ve alacaklı vekilinin 27.04.2006 tarihli dilekçesi ile ihtiyati tedbirin kaldırılmasını içeren ve eklerinde alacağın sebebini bildiren belgeleri de sunması üzerine dosyayı yeniden inceleyerek önceden konulan ihtiyati tedbirin kaldırılmasına karar verdiğini, İİK'nun 170. maddesinin 2. fıkrasında "İcra mahkemesi duruşmadan önce yapacağı incelemede, borçlunun itiraz dilekçesi kapsamından veya eklediği belgelerden edindiği kanaate göre itirazı ciddi görmesi halinde alacaklıya tebliğe gerek görmeden itirazla ilgili kararına kadar icra takibinin geçici olarak durdurulmasına evrak üzerinde karar verebilir" denilmekte olup, bunun mefhumu muhalifinden aynı şekilde bir işlem ile verdiği bu kararı kaldırabileceğinin açık olduğunu, bu konuda hakimin takdir hakkının bulunduğunu ve bunun denetiminin de Yargıtaya ait olduğunu, nitekim temyiz incelemesi sırasında bu hususun bozma veya eleştiri nedeni yapılmadığını, tedbir kararının kaldırılmasında hukuka aykırı bir durum olmadığını, alacağın yasal takibiyle elde edilen paranın, haksız kazanç oluşturmayacağını, olayda ne karar tarihinde ne de sonrasında tedbir kararının kaldırılmasıyla borçlu şirketin oluşan bir zararının bulunmadığını, tarafların icra takibine konu olan icra alacağına karşılık 7.650.000 ABD Dolarının alacaklıya ödenmesinde sulh olduklarını ve karşılıklı her türlü haktan vazgeçmek suretiyle ibralaştıklarını, borçlu şirketin bu anlaşmayla hacizli paranın borcu olduğunu kabul ettiğini, böyle olunca oluşan bir zararın söz konusu olmadığını savunmuştur.



5237 sayılı TCY'nın 257. maddesinde düzenlenen "görevi kötüye kullanma" suçu; 765 sayılı Yasanın 240. maddesinde yer alan "görevde yetkiyi kötüye kullanma", 230. maddesindeki "görevi ihmal", 228. maddesinde düzenlenen "görevde keyfi davranış" ve 212/1. maddesindeki "basit rüşvet alma" suçlarının karşılığını oluşturmaktadır.



5237 sayılı Yasanın 257. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen suç; kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle kişilerin mağduriyeti, kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız kazanç sağlanması ile oluşur. 765 sayılı Yasanın 240. maddesindeki suçun oluşumu için norma aykırı davranış yeterli iken, 5237 sayılı Yasanın 257. maddesindeki suçun oluşabilmesi için, norma aykırı davranış yetmemekte; bu davranış nedeniyle, "kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanması" gerekmektedir. Başka bir anlatımla 765 sayılı Yasanın 240. maddesinde tehlike suçu olarak düzenlenen bu suç, 5237 sayılı Yasada zarar suçu haline getirilmiş bulunmaktadır.



Başka bir yaklaşımla, yasa koyucu "görevin gereklerine aykırı" sayılabilecek tüm davranışları cezalandırma yoluna gitmemiş, disiplin hukuku alanında değerlendirilmesine bir engel bulunmayan bazı davranışların ancak yasanın aradığı sonuçlara neden olması halinde suç olarak yaptırıma bağlanabileceğini hüküm altına almıştır.



Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;




Katılan şirket aleyhine 12.500.000 Amerikan Doları bedelli bir senetten dolayı başlatılan kambiyo senetlerine mahsus icra takibine ilişkin, imzanın şirketin temsilcilerine ait olmadığı iddiasıyla açılan davada, tensiple birlikte alacağın % 40'ı oranında teminat karşılığında icra takibinin dava sonuçlanıncaya kadar durmasına karar veren sanığın, davaya konu senedin altındaki imzaların takliden atılmış olduklarını belirten ve altında sekiz uzmanın imzası yer alan Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesinin raporunun bulunmasına karşılık, duruşma gününe beş gün gibi kısa bir süre kala celse arasında görevlendirdiği emekli bir uzman bilirkişinin raporuna dayanarak miktarı faiziyle birlikte toplam 29.511.576,68 Lira olan bir takibe ilişkin olarak, dava sonuçlanıncaya kadar koyduğu tedbirin kaldırılmasına karar vermesinde, görevinin gereklerine aykırı bir davranışta bulunduğunda kuşku bulunmamaktadır. Ancak, katılan şirket ile bahse konu senedin alacaklısı arasında yargılama sırasında yapılan anlaşma ve noter huzurunda imzalanan feragatnameler ile sonrasında karşılıklı açılmış dava ve icra takiplerinin feragat nedeniyle sonuçlanması hususları göz önüne alındığında, sanığa isnat edilen eylemde, 5237 sayılı Yasanın 257. maddesinde yer alan, "kişilerin mağduriyeti, kamunun zararına neden olunması veya kişilere haksız kazanç sağlama" öğelerinden hiç biri gerçekleşmediğinden, Özel Dairece verilen beraat kararı isabetlidir.



Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet savcısı ve katılan vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile görevinin gereklerine aykırı davranışı hakkında disiplin işlemi yapılmasına bir engel bulunmayan sanık hakkında, 5237 sayılı TCY'nın 257/1. maddesinden açılmış bulunan kamu davasından beraat hükmü verilmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun bulunan beraat hükmünün tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak onanmasına karar verilmelidir.



Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı ve beş Kurul Üyesi; "somut olayda görevin gereklerine aykırı davrandığı açık olan sanığın, duruşma sonuçlanıncaya kadar koyduğu tedbiri, karşı yöndeki Adli Tıp Kurumu raporuna rağmen, katılan şirketten habersiz olarak belirlediği tek bilirkişinin bir gün içinde düzenlediği raporla kaldırması sonucu, katılan şirketin mahkemeye sunduğu 11.404.630,67 Lira bedelli teminat mektubunun nakde çevrilmesine ve senedin alacaklısı olarak görünen karşı tarafa ödenmesine neden olduğu, böylece bir yandan katılan şirketin ekonomik yönden zarara uğramasına neden olurken diğer taraftan kişilerin haksız kazanç sağlamasına sebebiyet verdiği, üçü yabancı olmak üzere sekiz ortağı bulunan ve hisse senetleri İ____ Menkul Kıymetler Borsasında işlem görmekte olan katılan şirketin aleyhine başlatılan yüksek meblağlı icra takibi nedeniyle mali yönden zor duruma düşmesi sonucu bu durumdan kurtulmak için karşı tarafla aralarında sağladıkları anlaşma ile sulh olmalarının uğranılan zararı ve sağlanan haksız kazancı ortadan kaldırmayacağı, olayda 5237 sayılı TCY'nın 257/1 maddesinde yazılı görevi kötüye kullanma suçunun unsurlarının oluştuğu, bu nedenle sanığın beraatına karar veren Özel Dairenin kararında isabet bulunmadığı" düşüncesiyle karşıoy kullanmışlardır.



KARAR : Açıklanan nedenlerle;



1- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 05.03.2009 gün 30-7 sayılı beraat hükmünün tebliğnamedeki isteme aykırı ONANMASINA,



2- Dosyanın Yargıtay 4. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 30.03.2010 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

















YCGK Esas : 2008/4M-267 Karar : 2009/59 Tarih : 17.03.2009


GÖREVİ İHMAL

MESLEKİ GÖREVLERİNİ YERİNE GETİRİRKEN KAYITSIZ VE ÖNEMSİZ DAVRANMA


TCK.257


---



DAVA VE KARAR:


Görevi ihmal suçundan sanıklar A.... A... ve M..... Ç....`ın beraatına ilişkin Yargıtay 4. Ceza Dairesince verilen 25.09.2008 gün ve 15-19 sayılı hükmün, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı tarafından, sanıkların mesleki görevlerini yerine getirirken kayıtsız ve özensiz davrandıkları, evrakın birikimine neden oldukları ve bunun sonucunda kamu idaresinin işleyişinde zarara sebebiyet verdikleri, kişilerin mağduriyetine yol açtıkları ve üzerlerine atılı bulunan suçu işlediklerinden bahisle temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının "bozma" istekli 27.11.2008 gün ve 42081 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU KARARI: TÜRK MİLLETİ ADINA



Sanık A..... A...`ın; E.... Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığı dönemde baktığı soruşturma evrakından 261 adedini 3 aydan 2 yıl 1 aya varan sürelerle işlemsiz bıraktığı, sanık M... Ç...`ın ise; E..... Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığı dönemde baktığı soruşturma evrakından 155 adedini 3 aydan 1 yıl 10 aya varan sürelerle işlemsiz bıraktığı, yine 44 adet infaz evrakının 3 aydan 1 yıl 9 ay 15 güne varan sürelerle işlemsiz kalmasına ve 38 adedinin kalemde bekletilmesine, 7 adedinin ise işlemsiz kalması nedeniyle zamanaşımına uğramasına neden olduğu, sanıkların bu suretle zincirleme biçimde görevlerini savsadıkları iddiasıyla açılan dava sonucunda Yargıtay 4. Ceza Dairesince sanıkların görevi savsama kastıyla hareket etmedikleri gerekçesiyle beraatlarına karar verilmiş, bu hüküm Yargıtay C.Savcısı tarafından temyiz edilmiştir.



İncelenen dosya içeriğine göre;



26.11.2004-19.07.2007 tarihleri arasında E.... C.Savcısı olarak görev yapan sanık A..... A.....`ın; toplam 4463 soruşturma evrakına bakarak bunların 3668 adedini sonuçlandırdığı ve elinde kalan 795 adet soruşturma evrakını devrettiği, yapılan işbölümü gereği bakmakta olduğu ve aralarında mala zarar verme, suç işlemek amacıyla örgüt kurma, resmi evrakta sahtecilik, hırsızlık, dolandırıcılık, yağma, kasten orman yakma, 6136 sayılı Yasaya aykırılık, kasten yaralama, parada sahtecilik, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, tefecilik suçlarına ilişkin dosyaların da bulunduğu 261 adet soruşturma evrakını 3 aydan 2 yıl 1 aya varan sürelerde işlemsiz bıraktığı görülmektedir.



Sanık M....Ç....`ın ise; E.... C.Savcısı olarak görev yaptığı 14.07.2004-18.07.2007 tarihleri arasında toplam 3233 soruşturma evrakına bakarak bunların 2446 adedini sonuçlandırdığı ve elinde kalan 787 adet soruşturma evrakını devrettiği, yine aynı dönemde toplam 3372 infaz evrakına bakarak 2088 adedini sonuçlandırdığı ve elinde 1049 adet ilam evrakının kaldığı, C.Savcılığında yapılan iş bölümü gereği baktığı infaz evrakından 44 adedini 1 yıl 9 ay 15 güne varan sürelerde işlemsiz bıraktığı, 38 adedinin savcılık kaleminde herhangi bir işlem yapılmadan bekletilmesine ve 7 adedinin ise zamanaşımına uğramasına neden olduğu, yine işbölümü gereği bakmakta olduğu ve aralarında resmi evrakta sahtecilik, hırsızlık, dolandırıcılık, yağma, adam öldürmeye teşebbüs, 6136 sayılı Yasaya aykırılık, kasten yaralama, parada sahtecilik, taksirle ölüme neden olma, cinsel saldırı, görevi ihmal, görevi kötüye kullanma suçlarına ilişkin dosyaların da bulunduğu 155 adet soruşturma evrakını ise 1 yıl 10 aya varan sürelerde işlemsiz bıraktığı anlaşılmaktadır.



Sanık A...... A... savunmasında; "E..... Cumhuriyet Savcısı olarak baktığı soruşturma evrakından 2776 adedi denetim dönemine ait olmak üzere toplam 3668 soruşturma evrakını ve 1216 talimat evrakını takip edip sonuçlandırdığını, talimat evrakının gereğini kendisi yerine getirerek kolluğa yönlendirmediğini, iş bölümü gereği görevli olmadığı halde yalnız çalıştığı uzun süreli dönemlerde 235 ilamat evrakını takip edip sonuçlandırdığını, bazı dönemlerde cezaevine de bakarak idari işleri yürütmek zorunda kaldığını, 2. Asliye Ceza Mahkemesinde iddia makamını temsil ederek mütalaa hazırlayıp keşiflere katıldığını, yeni yasalar sebebiyle duruşma dışı talep ve işlemlerin de çok fazla olduğunu, bu süre zarfında son dönemlere kadar müstakil bir katip olmaksızın görev yaptığını, 2006 Aralık ayında Uyap`a geçilmesiyle yaklaşık bir ay kadar zabıt katipleri ile kendilerinin uygulamayı öğrenmeye çalışması sebebiyle bu sürede zorunluluktan dolayı evrakların gereğinin yerine getirilemediğini, çalıştığı zabıt katibinin yeni işe alınmış olması nedeniyle pratik olmadığını, bu nedenle evrakın gereğinin hızlı bir şekilde yerine getirilmesinin daha da zorlaştığını, kendisinden kaynaklanmayan şartlardan doğan bu durum karşısında atılı suçun unsurları itibariyle oluşmayacağını,"



Sanık M...... Ç.... ise; "E..... Cumhuriyet Savcısı olarak soruşturma dosyalarına ve infaz evrakına baktığını, haftada iki gün duruşmaya çıktığını, üç haftada bir nöbet tuttuğunu, iki yıl süreyle kıdemli savcı olarak temsil görevi ile cezaevinin idari ve mali işlerine baktığını, 2004 yazından 2005 yazına kadar Cumhuriyet Savcılığında 3 Cumhuriyet Savcısı ve 3 zabıt katibi ile çalışıldığını, katip eksikliğinin ancak 2006 yılı ikinci döneminde giderilebildiğini, bakılan iş sayısı aynı kaldığı halde 2008 Eylül ayı itibariyle E..... Cumhuriyet Başsavcılığında 6 adet Cumhuriyet Savcısı ve 8 adet zabıt katibinin görev yapmakta olduğunu, E.... ilçesinin tatil beldesi olması ve iş yükünün devamlı olarak artması nedeni ile Cumhuriyet Savcılarının gerektiği gibi görevlerini yerine getirmelerinin mümkün olmadığını, yeni ceza mevzuatının yürürlüğe girmesi nedeniyle herhangi ihmal kastı olmadan bazı soruşturma dosyalarında süresi içerisinde müzekkere yazılamadığını, işlemsiz kalan infaz evrakı sayısının toplam sayı dikkate alındığında fazla olmadığını, işlemsiz bırakılmanın mevcut iş yükünün çokluğu ve zabıt katibinin yetersizliğinden meydana geldiğini, 7 adet infaz evrakının E....Sulh Ceza Mahkemesince ehliyetsiz araç kullanma suçlarından verilen hafif para cezaları olduğunu ve 5252 sayılı Yasanın 7. maddesi gereğince idari para cezasına dönüşmesi nedeniyle müzekkere yazılarak mahkemesinden ek karar alınmak üzere iade edildiğini, ancak söz konusu evrakın zabıt katibi tarafından mahkemesine teslim edilmediği için zaman aşımına uğradığını, zamanaşımına uğrayan ilam evrakı nedeni ile hiç kimsenin bir hak kaybına uğramadığını,"



Beyan etmişlerdir.



5237 sayılı TCY`nın "Görevi kötüye kullanma" başlıklı 257. maddesinin 2. fıkrası; "Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" şeklindedir.



Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğüne göre ihmal; yapmama, savsama anlamına gelmektedir.



Gecikme ise; işin, yapılması gereken zaman geçtikten sonra yapılmasıdır.



Madde metninden de anlaşılacağı üzere kamu görevlisinin, yapmakla görevli olduğu işi yapmaması veya yasaya göre yapılması gereken biçimde yerine getirmemesi ya da geciktirmesi suç sayılmıştır. Bu suç kasten işlenebilen suçlardan olup oluşması için kamu görevlisinin görevini bilerek ve isteyerek ihmal etmesi veya geciktirmesi gerekir.



Somut olayda sanık A....An....ın 261 adet soruşturma evrakını 3 aydan 2 yıl 1 aya varan sürelerde, sanık M.... Ç....`ın ise 155 adet soruşturma evrakını 1 yıl 10 aya varan sürelerde, 44 adet infaz evrakını 3 aydan 1 yıl 9 ay 15 güne varan sürelerde işlemsiz bıraktığı, infaz evrakının 38 adedinin savcılık kaleminde herhangi bir işlem yapılmadan bekletilmesine ve 7 adedinin ise zamanaşımına uğramasına neden olduğu hususları tartışmasızdır. Cumhuriyet Savcısı olarak sanıklar, işbölümü gereği kendisine düşen soruşturma ve ilam evrakının akıbetini takip etmek, gereğini yapmak, olanaklı olan en kısa sürede sonuçlandırmak ve bu işlemler sırasında kalem personelini denetlemekle görevli ve yükümlüdür. Ancak, sanıkların görev yaptıkları E.... İlçesinin deniz kenarında ve turizm açısından hareketli bir yer olması nedeniyle özellikle yaz aylarında oldukça artan iş yükü, yeterli sayıda kalem personelinin bulunmaması ve 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni ceza mevzuatının uygulanmasında yaşanan zorluklar ile uyum süreci göz önüne alındığında, soruşturma ve ilam evrakının bir kısmının işlemsiz bırakılması, bir kısmının ise zamanaşımına uğramasında 5237 sayılı TCY`nın 257. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen suçun manevi unsuru oluşmamıştır.



Bu itibarla, olayda sanıkların görevi savsama kastı bulunmadığından, Yargıtay Cumhuriyet Savcısının temyiz itirazının reddiyle, Özel Daire beraat hükmünün onanmasına karar verilmesi gerekir.




SONUÇ:


Açıklanan nedenlerle;



1- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 25.09.2008 gün ve 15-19 sayılı kararının (ONANMASINA),



2- Dosyanın Yargıtay 4. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına (TEVDİİNE),oybirliğiyle karar verildi.

YCGK 17.03.2009 - K.2009/59

____________ oOo __


YCGK


Esas : 2009/4MD-204 Karar : 2010/39 Tarih : 02.03.2010


C.SAVCISININ GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMASI ( Suç Kastı - İş Yoğunluğu )


CUMHURİYET SAVCISININ SORUŞTURMAYI SÜRÜNCEMEDE BIRAKMIŞ OLMASI


TCK.257


765 Sa.Ka.240


Sanık Cumhuriyet Savcısının, ağır cezayı gerektiren bir suçla ilgili olarak, kararda belirtilen şekilde soruşturmayı sürüncemede bırakmış olmasınınhkuka uygun bir eylem olarak değerlendirilmesi olanaklı değilse de; kamu gurövlilerinin her türlü hukuka aykırı davranışının görevi kötüye kullanma suçunu oluşturacağı söylenemez.


İş yoğunluğu, yıllık izin kullanma ve adli tatilde dğer Cumhuriyet Savcılarının işlerine de bakmış olma gibi nedenlerle,söz konusu soruşturmada görevinin gereklerini yerine getirmediği anlaşılan sanığın,görevi kötüye kullanma kastı ile hareket ettiğinden söz edilemez.


Bu itibarla, sanığın hukuka aykırı eyleminin disiplin hukuku açısından ayrıca değerlendirilmesine bir engel bulunmamakla birlikte, manevi unsur yokluğu nedeniyle unsurları oluşmayan görevi kötüye kullanma suçu ile ilgili olarak, temyiz itirazlarının reddiyle beraat hükmünün tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak onanmasına karar verilmelidir.


DAVA VE KARAR:


Sanık,Cumhurit Savcısının görevi kötüye kullanma suçundan beraatına ilişkin, Yargıtay 4. Ceza Dairesince verilen 28.05.2009 gün ve 1-25 sayılı hüküm, Yargıtay Cumhuriyet savcısı tarafından aleyhe temyiz edilmekle,


Yargıtay C. Başsavcılığının bozma istekli 29.09.2009 gün ve 251257 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya,


Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.


YARGITAY CEZA GENEL KURULU KARARI: TÜRK MİLLETİ ADINA


Eylemin gerçekleştirildiği 27.07.2005 tarihinde İ... Cumhuriyet savcısı olarak görev yapmakta olan sanık ............, 06.07.2005 günü meydana gelen Recep Vuran’ın silahla yaralanması olayının soruşturması sırasında, görevinin gereklerini yerine getirmeyerek, yaralananın mağduriyetine neden olduğundan bahisle açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonunda, sanığın olay tarihinde birinci sınıfa ayrılmış bir hakim olması nedeniyle davaya ilk derece mahkeme sıfatıyla bakan Yargıtay 4. Ceza Dairesince suç kastının oluşmadığından beraat kararı verilmiş,


bu hüküm Yargıtay Cumhuriyet savcısı tarafından sübuta yönelik olarak temyiz edilmiştir.


Şu durumda, Ceza Genel Kurulu’nca çözümlenmesi gereken sorun; sanığın görevi kötüye kullanma suçunu işleyip işlemediğine ilişkindir.





Dosya içeriğinden; sanık Cumhuriyet savcısına ilişkin suçlamanın, soruşturmasını yürüttüğü İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 2005/53704 soruşturma sayılı dosyasında yaptığı ve yapmayı ihmal ettiği işlemlerle ilgili olduğu görülmektedir.


Söz konusu dosya incelendiğinde;


06.07.2005 tarihinde Recep Vuran isimli kişinin İ.... Otogarı’nda, 6 ayrı yerinden tabanca ile vurularak yaralandığı, olay yerinden 4 ayrı silahtan atıldığı tespit edilen toplam 27 adet kovanın ele geçirildiği,


Olayın başından itibaren şüphelerin, çevresinde Barış diye bilinen Aşiti Gerilakan isimli kişi ile bu şahsın yakınları üzerinde yoğunlaştığı, nitekim 08.07.2005 tarihinde kollukta ifade veren mağdurun da bu hususu açıkça dile getirdiği,


Bu aşamada, kollukta verdiği ifade sırasında olay hakkında önemli açıklamalarda bulunmuş olan mağdurun ifadesinin alınması dahil olmak üzere soruşturmaya ilişkin herhangi bir işlem yapmadığı gözlenen sanık Cumhuriyet savcısının, 14.07.2005 tarihinde fezleke ile gelen evrakı soruşturma defterine kaydetmekle yetindiği,


27.07.2005 tarihinde teslim olan Aşiti Gerilakan’ın, kollukta yaptığı savunmada suçlamaları reddederek, aynı tarihte Cumhuriyet savcısına sevkedilmesine rağmen, SANIK CUMHURİYET SAVCISI TARAFINDAN MAĞDUR VE SANIK BEYANLARI GEREKÇE GÖSTERİLMEK SURETİYLE, SAVUNMASI DAHİ ALINMADAN SERBEST BIRAKILDIĞI,


Gelinen noktada, soruşturmaya ilişkin olarak sanık Cumhuriyet savcısının talimatı üzerine kollukça şüphelinin fotoğraflarının çektirilerek 02.08.2005 tarihinde Cumhuriyet savcısına gönderilmesi dışında yüzleştirme veya başka bir işlem yapılmadığı gibi gönderilen fotoğrafların da değerlendirilmediği,


Mağdur Recep Vuran’ın 26.09.2005 tarihinde yeni bir dilekçe vererek, bu dilekçede olayı Aşiti, Serdar, Mehmet Han, Mehmet ve İlhan’ın gerçekleştirdiklerini iddia etmesi nedeniyle, o tarihte nöbetçi olan Cumhuriyet savcısı O. A tarafından daha önce Cumhuriyet Başsavcılığınca ifadesi alınmayan mağdurun beyanının tespit edildiği,


19.10.2005 tarihinde de sanık Cumhuriyet savcısının mağduru çağırıp tekrar ifadesini aldığı,


01.11.2005 tarihinde mağdurun Adalet Bakanlığı’na bir dilekçe vererek, olayı soruşturan başkomiser ve Cumhuriyet savcısından ihmallerinden dolayı şikayetçi olduğu,


15.12.2005 tarihinde, kolluğa bir yazı yazan sanık Cumhuriyet savcısının şüphelilerin ifadelerinin alınmasını ve diğer delillerin toplanmasını istediği,


04.01.2006 tarihinde, kollukça şüpheliler Mehmet Han ve Serdar’ın savunmalarının alınarak Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği,


05.01.2006 tarihinde şüphelilerin ev ve işyerlerinde sanık Cumhuriyet savcısının mahkemeden aldığı karara istinaden arama yapıldığı ancak olay tarihinden çok sonra yapılan bu aramada herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı,





Nitekim, Adalet Bakanlığı’nca başlatılan soruşturmaya dayalı olarak 08.02.2006 tarihinde soruşturmanın sanık D.A. D’dan alınıp Cumhuriyet Başsavcıvekili E. A verildiği,


Bu aşamadan sonra sanık Aşiti’nin tutuklandığı, hakkında kasten öldürmeye teşebbüs ve yasak silah taşımak suçlarından kamu davası açıldığı, her iki suçtan da mahkumiyet kararı verildiği ve hükmün temyiz aşamasında bulunduğu,


Anlaşılmaktadır.


Tüm bu olaylar birlikte değerlendirildiğinde; sanığın meslek açısından önemli sayılması ve bizzat ilgilenilmesi gereken söz konusu soruşturmada gereken özeni göstermediği, tek görgü tanığı konumunda olan ve failleri gördüğünü ifade eden mağdur Recep Vuran’ın ifadesine bile suç tarihinden 4 ay sonra başvurulduğu, şüphelinin ilk günden itibaren belli olmasına ve olaydan 20 gün sonra teslim olmasına rağmen savunması dahi alınmayarak serbest bırakılmasının Cumhuriyet savcısı açısından izah edilebilir bir yanının bulunmadığı, sonuç olarak ta soruşturulan olaya ilişkin olmak üzere 27.07.2005 ile mağdurun ifadesinin alındığı 19.10.2005 tarihleri arasında sanık Cumhuriyet savcısı tarafından hiçbir işlem yapılmadığı açıkça ortadadır.


Bununla birlikte; SANIK CUMHURİYET SAVCISININ, AĞIR CEZAYI GEREKTİREN BİR SUÇLA İLGİLİ OLARAK BELİRTİLEN ŞEKİLDE SORUŞTURMAYI SÜRÜNCEMEDE BIRAKMIŞ OLMASININ HUKUKA UYGUN BİR EYLEM OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİ OLANAKLI DEĞİLSE DE; KAMU GÖREVLİLERİNİN HER TÜRLÜ HUKUKA AYKIRI DAVRANIŞININ GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇUNU OLUŞTURACAĞI DA SÖYLENEMEZ.


5237 sayılı TCY’nın 257. maddesinde düzenlenen “Görevi kötüye kullanma” suçu; 765 sayılı Yasanın 240. maddesinde yer alan “görevde yetkiyi kötüye kullanma”, 230. maddesindeki “görevi ihmal”, 228. maddesinde düzenlenen “görevde keyfi davranış” ve 212/1. maddesinde düzenlenmiş olan basit rüşvet alma suçlarının karşılığını oluşturmaktadır.


5237 sayılı TCY’nın 257. maddesinin 1. fıkrasındaki görevi kötüye kullanma suçu; kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyeti veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız kazanç sağlanması ile oluşur.


Görüldüğü gibi 765 sayılı TCY’nın 240. maddesindeki suçun oluşumu için norma aykırı davranış yeterli iken; 5237 sayılı TCY’nın 257/1. maddesindeki suçun oluşabilmesi için, norma aykırı davranış yetmemekte; bu davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanması gerekmektedir.


O halde, 765 sayılı TCY’nın 240. maddesindeki görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu, memur sayılan kişinin kasten görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ile oluşurken; 5237 sayılı TCY’nın 257/1. maddesindeki suçun oluşabilmesi için, kamu görevlisinin kasten görevinin gereklerine aykırı davranması yanında bu davranış nedeniyle kişilerin mağduriyetinin, kamunun zararının ya da kişilere sağlanmış haksız bir kazancın bulunması gerekmektedir.


Somut olayda; İŞ YOĞUNLUĞU, YILLIK İZİN KULLANMA VE ADLİ TATİLDE DİĞER CUMHURİYET SAVCILARININ İŞLERİNE DE BAKMIŞ OLMA GİBİ NEDENLERLE, SÖZ KONUSU SORUŞTURMADA GÖREVİNİN GEREKLERİNİ YERİNE GETİREMEDİĞİ ANLAŞILAN SANIĞIN, GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA KASTI İLE HAREKET ETTİĞİNDEN SÖZ EDİLEMEZ.





Bu itibarla, sanığın hukuka aykırı eyleminin disiplin hukuku açısından ayrıca değerlendirilmesine bir engel bulunmamakla birlikte, manevi unsur yokluğu nedeniyle unsurları oluşmayan görevi kötüye kullanma suçu ile ilgili olarak, temyiz itirazlarının reddiyle beraat hükmünün tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak onanmasına karar verilmelidir.


Çoğunluk görüşüne katılmayan 7 Genel Kurul Üyesi ise, “sanığın eyleminin görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğundan bahisle”, hükmün bozulması yönünde karşıoy kullanmışlardır.


SONUÇ:


Açıklanan nedenlerle;


1- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 28.05.2009 gün ve 1-25 sayılı beraat hükmünün ( ONANMASINA ),


2- Dosyanın Yargıtay 4. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına ( TEVDİİNE ), yapılan müzakerede tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak oyçokluğuyla karar verildi.


YCGK 02.03.2010 - K.2010/39


____________ oOo





--------------------------


T.C.

YARGITAY

4. CEZA DAİRESİ

E. 2011/6395

K. 2013/744

T. 17.1.2013

• İHMALİ DAVRANIŞLA GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇU ( Suça Sürüklenen Çocuğa Baro Tarafından Müdafi Olarak Görevlendirilen Sanık Avukatın Duruşmalara Mazeretsiz Katılmayarak Sanığın Hukuki Yardımdan Mahrum Kalmasına ve Yargılamanın Uzamasına Yol Açarak Mağduriyetine Neden Olduğu )

• AVUKATIN DURUŞMALARA MAZERETSİZ KATILMAYARAK YARGILAMANIN UZAMASINA YOL AÇTIĞI ( Sanık Avukatın Suça Sürüklenen Çocuğa Baro Tarafından Görevlendirildiği - İhmali Davranışla Görevi Kötüye Kullanma Suçu Oluştuğu )

• MÜDAFİİNİN DURUŞMALARA MAZERETSİZ KATILMAMASI ( Suça Sürüklenen Çocuğa Müdafi Olarak Görevlendirilen Sanık Avukatın Sanığın Hukuki Yardımdan Mahrum Kalmasına ve Yargılamanın Uzamasına Yol Açarak Mağduriyetine Neden Olduğu - İhmali Davranışla Görevi Kötüye Kullanma Suçu Oluştuğu )

5271/m. 150, 151

1136/m. 1, 2, 62

5237/m. 6, 257

ÖZET : Suça sürüklenen çocuğa, mahkemenin istemiyle baro tarafından müdafi olarak görevlendirilen sanık avukatın, 29.11.2007 ile 25.09.2008 tarihleri arasında yapılan dört duruşmaya mazeretsiz katılmayarak sanığın anılan duruşmalarda hukuki yardımdan mahrum kalmasına ve yargılamanın uzamasına yol açarak mağduriyetine neden olması dolayısıyla ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunun oluştuğu gözetilmelidir.



DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:



KARAR : Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.



Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.



Ancak;



5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 150/1 inci maddesinde şüpheli veya sanığın bir müdafi tarafından temsil edilmesi esası getirilmiş ve iradi olarak seçme yeteneğinin bulunmaması durumunda isteği üzerine müdafi görevlendirileceği belirtildiği gibi, aynı maddenin diğer fıkralarında bazı koşullarda zorunlu olarak müdafi görevlendirilmesi gerektiği kabul edilmiştir.



Avukatlık mesleği yargılama faaliyetinde ( 1136 sayılı S.K. m.1 ) ve bu amaçla gerektiren ( m.2/2 ) bir meslek olarak düzenlenmiş ve bu nedenle de 5237 sayılı TCK'nın 6/1 inci maddesinde avukatlık; kamu görevlileri arasında sayıldığı gibi, aynı madde ve fıkranın ( c ) bendinde yer alan tanım uyarınca, adalet hizmetlerine yönelik kamusal faaliyete kanun gereği usulünce iştirak etmesi dolayısıyla ceza yargılamasında de sayılmış, diğer taraftan 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun ( 23.1.2008 tarihli ve 5728 s. Kanunla değişik ) 62 nci maddesinde avukatın, kendisine verilen görev ve yetkiyi kötüye kullanma fiillerinin TCK'nın 257 nci maddesiyle cezalandırılacağı ifade edilmiş bulunmaktadır.



Esasen, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 07.10.2003 gün ve 2003/4-220 Esas, 2003/242 sayılı kararında da açıklandığı üzere, müdafiin duruşmalara katılmayarak savunma görevini yerine getirmeme eylemleri 765 sayılı mülga Kanun döneminde görevi ihmal suçunu oluşturduğu kabul edilmiştir. Açıklanan nedenlerle, sanık tarafından atanan veya mahkemenin istemi üzerine baro tarafından görevlendirilen zorunlu müdafiin savunma görevini yerine getirmemesi ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabilir. CMK'nın 151 inci maddesi gereği, zorunlu müdafiin görevini yapmadığı hallerde mahkemenin başka bir müdafi görevlendirilmesini sağlaması gerekmekte ise de, bu işlemin fiilen aynı duruşmada gerçekleştirilmesi mümkün olmadığı gibi. mahkemenin bu yönde bir atama yapmamış olması da, o dosyada görevlendirilmiş olan müdafiin yasal yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Başka deyişle, böyle bir durumda dahi müdafiin duruşmaya katılmama eylemi ile, sanığın hukuki yardımdan mahrum kalması ( mağduriyet şartı ) arasında illiyet bağı da gerçekleşmiş sayılır.



İncelenen dosyada, suça sürüklenen çocuğa CMK'nın 150. maddesi uyarınca mahkemenin istemiyle baro tarafından müdafi olarak görevlendirilen sanık avukatın, 29.11.2007 ile 25.09.2008 tarihleri arasında yapılan dört duruşmaya mazeretsiz katılmayarak sanığın anılan duruşmalarda hukuki yardımdan mahrum kalmasına ve yargılamanın uzamasına yol açarak mağduriyetine neden olması dolayısıyla ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunun oluştuğu gözetilmeden, yasal ve yerinde görülmeyen gerekçeyle beraat hükmü kurulması,



SONUÇ : Yasaya aykırı ve O Yer Cumhuriyet Savcısının temyiz nedenleriyle tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden hükmün BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 17.01.2013 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Yanıt


Şu anda Bu Konuyu Okuyan Ziyaretçiler : 1 (0 Site Üyesi ve 1 konuk)
 
Konu Araçları Konu İçinde Arama
Konu İçinde Arama:

Detaylı Arama
Konuyu Değerlendirin
Konuyu Değerlendirin:

 
Forum Listesi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
Matufiyet ile ilgili yargıtay kararları H.Mahir FIRAT Meslektaşların Soruları 6 20-03-2013 10:10
İşe İade Davası ile ilgili Yargıtay Kararları cgdm Meslektaşların Soruları 2 10-03-2011 08:32
finansal kiralama sözleşmesinin sona ermesi ile ilgili yargıtay kararları akarsu Meslektaşların Soruları 0 30-03-2010 13:51
TCK md 244 ile ilgili Yargıtay Kararları arıyorum. hakikiavukat Meslektaşların Soruları 3 15-03-2010 13:03


THS Sunucusu bu sayfayı 0,04746199 saniyede 15 sorgu ile oluşturdu.

Türk Hukuk Sitesi (1997 - 2016) © Sitenin Tüm Hakları Saklıdır. Kurallar, yararlanma şartları, site sözleşmesi ve çekinceler için buraya tıklayınız. Site içeriği izinsiz başka site ya da medyalarda yayınlanamaz. Türk Hukuk Sitesi, ağır çalışma şartları içinde büyük bir mesleki mücadele veren ve en zor koşullar altında dahi "Adalet" savaşından yılmayan Türk Hukukçuları ile Hukukun üstünlüğü ilkesine inanan tüm Hukukseverlere adanmıştır. Sitemiz ticari kaygılardan uzak, ücretsiz bir sitedir ve her meslekten hukukçular tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir.