Mesajı Okuyun
Old 20-09-2011, 07:16   #3
Av.Mehmet Saim Dikici

 
Varsayılan

Alıntı:
Yazan Av.İlker DOLGUN
İşçinin çalıştığı işyerinden, (işverenin bilgisi/izni dışında) çıkardığı eşyaları üçüncü kişilere satmak suretiyle işverenini zarara uğratması ve durumun tespiti üzerine; (işveren açısından) zararın belgelendirilebilmesi ve tahsili amacıyla, (işçi açısından) zararı karşılayacağını beyan ederek, hakkında şikayetçi olunmasını engellemek istemesi nedeniyle alacağa karşılık bono düzenlenmiş ve işçi tarafından imzalanmıştır.

Bono bedelinin vadesinde ödenmemesi ve zararın karşılanmaması üzerine icra takibi başlatılmış ve Savcılığa suç duyurusunda bulunulmuştur. Fakat borçlu da menfi tespit davası açmış ve mahkeme tarafından ticari defterlerin incelenmesine karar verilmiş bulunmaktadır.

Sormak istediğim;
a) Bu durumda ticari defterlerin incelenmek istenmesi doğrumudur/mantıklımıdır?
b) Kambiyo senetlerine özgü sebepten mücerretlik kuralının anlamı ve açıklaması nasıl olacaktır?
c) Defterlerde kayıt olmaması ya da usulüne uygun tutulmamış olması durumunda alacak ispat edilmemiş mi sayılacaktır?
d) Hal böyle olunca alacaklının zararını kim karşılayacaktır?

Sonuç olarak, hırsızın hiç mi suçu yoktur değerli meslektaşlarım..

İşçi-işveren ilişkisi söz konusu olunca işçi lehine yorum (ne demekse! ) devreye giriyor ve yüzlerce yıldır bilinen hukuk kuralları bir anda ters yüz edilebiliyor.

Yargıtay, bilinçli olarak işçi-işveren ilişkisinde "senetle ispat ve sebepten mücerretlik" kavramlarını bir kenara bırakıp, işçi lehine takdiri delil ile menfi tespit davasını karara bağlamaktadır.

Bu doğru mudur? Elbette ki hukuk devletinde doğru değildir. Hem Anayasanızda "kanun önünde herkes eşittir!" diye emredici bir hüküm ihdas edeceksiniz, hem de bizatihi yargının "bilinçli" şekilde kanun önünde eşitlik ilkesini gözardı etmesine sessiz kalacaksınız! Güçsüzü güçlüye karşı korumak ihtilafı yarattıktan sonra olmamalıdır. Bu tür bir endişe varsa eğer, başlangıçtan itibaren hukuki düzenlemelerini buna göre yapıp, kartları açık oynamak gerekir, diye düşünüyorum.

Bunu bir hukukçunun kabul etmesi pek tabidir ki mümkün değil.Bu anlamda sorularınızdaki vurguyu anlayabiliyorum.

Bu konuda siteye eklenen Yargıtay kararları da mevcut. Küçük bir arama ile hepsini bulabilirsiniz.