Mesajı Okuyun
Old 26-02-2009, 11:23   #28
fikirbay

 
Varsayılan gerçekler ve doğrular

İdeal hukukçuyu nasıl tarif ederiz veya ideal hukukçunun özellikleri nelerdir?

Tanımlamaya çalıştığımız kavram seçilen iki ayrı sözcükten oluşuyor; ideal ve hukuk sözcüklerinden.
Bu sözcüklerin anlamlarına baktığımızda:

İdeal sözcüğünün karşılığı olarak TDK Güncel Türkçe Sözlük'te: 1-Ülkü; 2-Düşüncenin tasarlayabileceği bütün üstün nitelikleri kendinde toplayan; 3-Uygun, anlamları veriliyor.

Hukuk sözcüğünün karşılığı olarak TDK Güncel Türkçe Sözlük'te: 1-Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünü, tüze; 2-Bu yasaları konu alan bilim; 3-Yasaların ceza ile ilgili olmayıp alacak verecek vb. davaları ilgilendiren bölümü; 4-Haklar; 5-Ahbaplık, dostluk, anlamları veriliyor.

Tabii ki, ideal ve hukuk sözcüklerini incelediğinizde, "adalet" sözcüğünü incelememek olmaz.

Adalet sözcüğünün karşılığı olarak TDK Güncel Türkçe Sözlük'te: 1-Yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması, türe; 2-Hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme; 3-Bu işi uygulayan, yerine getiren devlet kuruluşları; 4-Herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkı olanı verme, doğruluk, anlamları veriliyor.

Un, yağ, şeker tamam ve bunlarla bir helva yapacağız.

Düşüncenin tasarlayabileceği bütün üstün nitelikleri kendinde toplayan bir insanın, toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünü vasıtasıyla, yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması, hak ve hukuka uygunluk ve hakkı gözetme uğrunda çalışması, o insanı ideal hukukçu olarak tanımlamamıza yeterli midir?

Bence; işin püf noktası, "gerçekler"e ve "doğrular"a yaklaşabilmektir.

Hani fizikte mutlak sıfır noktası dediğimiz ve -273.15 derece Celcius skalası ile ifade edilen ve bugüne dek asla erişilemeyen olası en düşük sıcaklık kavramı gibi, hayatta, gerçeklere ve doğrulara çok yaklaşabiliriz belki ama, asla tam olarak gerçekleri ve doğruları elde edemeyiz ve bu yüzden belki de, işi ilahi adalete bırakırız ve nihai hesaplaşmanın ancak ilahi adalet sayesinde mümkün olabileceğini iddia ederiz.

İdeal hukukçu, ele aldığı bir olayda veya genel yaşamında, en evvel ve herşeyden evvel, gerçeklere ve doğrulara, ulaşamasa da, olabildiğince yaklaşmayı hedef edinmiş kişidir.

Gerçeklerden ve doğrulardan sapmış/saptırılmış bir olay, asla, ama asla, bizi adaletin tam tecellisine eriştirmez.

Gerçeklere ve doğrulara varmayı denemek, çok lüks ve pahalı bir iştir. Hele ki, bizim gibi toplam kalitesi düşük toplumlarda...

Olayın gerçeklerden ve doğrulardan saptığını içinizden biliyorsanız ve bu duruma göz yumuyorsanız eğer, ideal hukukçu olabilmeniz söz konusu değildir.

İdeal hukukçunun pusulası, gerçekler ve doğrulardır.

Yön belirler.

Olayı "toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünü"ne uydurma becerisine sahip olmak, durumu kurtarmaz.

"Düşüncenin tasarlayabileceği bütün üstün nitelikleri kendinde toplayan" biri olmak da durumu kurtarmaz.

Gerçeklerden ve doğrulardan sapan bir iş veya işlem, adaletin tecellisine hizmet etmez ve nihai aşamada adaletin tecellisine hizmet etmeyen bir şey de, ideal hukukçu kimliği ile bağdaşmaz.

Asıl zor olan, toplumu düzenleyen yasalar bütününü öğrenebilmek, iyi kavrayabilmek, iyi yorumlayabilmek ve üstün nitelikleri olan bir beyni bu işe teksif etmek değildir.

Asıl zor olan bundan öncesidir. Yani iddialar, savunmalar ve kararlar öncesinde veya sırasında gerçeklerden ve doğrulardan uzak noktalara savrulmuş iseniz, adaletin tecellisi bir masaldır artık ve eldeki değerlerin kötüye kullanılması söz konusudur. Vebali vardır.

Hukuk deyince; Araştırma, inceleme, sorgulama ve yargılama olarak dört ayrı fiilden oluşan bir süreçten söz ediyorsak eğer, yargılama fiilinden önceki, araştırma, inceleme, sorgulama fiilleri gerçekleri ve doğruları ortaya çıkarmaya yönelik olmalıdır.

Kaldı ki, kararların "gerekçeli" yazılmadığı ve tavassutlu şablon kararların bolca görüldüğü, ülkemizde, gerekçeli yazılmayan kararlar nedeniyle "iddia" ve "savunma" haklarının kısıtlanmakta olduğu ve bu kutsalların kısıtlandığı bir davada "adaletin tecellisi"nin bir hayalden öteye gidemeyeceği düşünüldüğünde, "gerçekler"e ve "doğrular"a yaklaşabilme hassasiyetinin "ideal hukukçu kimliği için" olmazsa olmaz bir şart olduğu daha da iyi anlaşılabilecektir.