Mesajı Okuyun
Old 21-07-2008, 10:45   #2
Av.Cengiz Aladağ

 
Varsayılan

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 1999/2-955
K. 1999/949
T. 10.11.1999

Taraflar arasında karşılıklı olarak açılan Boşanma, Nafaka ve Ziynet Eşyalarından kaynaklanan alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya 4.Asliye Hukuk Mahkemesince boşanma davasının reddine, karşı davanın kısmen kabulüne dair verilen 9.11.1998 gün ve 1996/626 E-1998/1155 K.sayılı kararın incelenmesi davacı karşı davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 2.Hukuk Dairesi’nin 17.2.1999 gün ve 1999/13870-1246 sayılı ilamı;

( … 1-Nafaka alacağı akitten kaynaklanmamaktadır. ( BK.m.83 ). Türk parası olarak nafaka takdir edilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.

2-Yapılan soruşturma, toplanan delillerle davalının eşini sevmediğini, tiksindiğini, Almanya’ya gitmek için onunla evlendiğini söylediği anlaşılmaktadır. Bu halde taraflar arasında müşterek hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır.

3-Kadın dava konusu ziynet eşyalarının varlığını ve kendisine ait olduğunu isbat edemediği gibi; Kanunda aksi öngörülmedikçe kural olarak herkes iddiasını isbatla yükümlüdür. ( M.K.6 ). Ancak iddialar karşılaştığında kimin isbat yükü altında bulunduğunun tesbiti her zaman kolay olmamaktadır. Bunun için gerek ilmi gerekse kazai içtihatlarda bir takım ölçülere yer verilmiştir.

a ) Hemen bütün ilim adamlarının birleştiği ve Yargıtay uygulamasında kararlılık ifade eden ölçüye göre, isbat yükü hayatın olağan akışına aykırı iddia ve savunmada bulunana düşer ( Prof.Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 1968, sh.372; Prof. İlhan Postacıoğlu, Medeni Yargılama Usulü, 1970, sh.464; Prof.Necip Bilge, Hukuk Yargılamaları Usulü, 1967, sh.449; Prof. Sabri Şakir Ansay Hukuk Muhakemeleri Usulü 1957, sh.248- 249; Prof. Saim Üstündağ Hukuk Muhakemeleri Usulü, 1973, sh.378, Hukuk Genel Kurulunun 19.7.1967 gün ve 239-340 sayılı, 7.6.1974 gün ve 1972/84 sayılı kararları; Yargıtay 2.Hukuk Dairesinin 6.6.1983 gün ve 4936-5076 sayılı kararı ).

b ) İleri sürdürdüğü bir vakıadan lehine haklar çıkaran kimse iddia ettiği olayları ispat etmelidir ( Prof. Saim Üstündağ, Age.1973 sh.397 )

c ) İspat yükü daha kolay başarana düşer ( Prof. Saim Üstündağ, Age, Federal Mahkeme Kararına atfen ).

Davacı ziynet eşyasının davalıda kaldığını ileri sürmüş, davalı ise onun tarafından götürüldüğünü savunmuştur. Hayat deneylerine göre olağan olan bu çeşit eşyanın kadın üzerinede olması yada evde saklanmış, muhafaza edilmiş bulunmasıdır. Diğer bir deyimle bunların davalı tarafından zilyetlik ve siyanetine terk edilmiş olması olağana ters düşer.

Diğer taraftan söz konusu eşya rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen nev’idendir. Onun için evden ayrılmayı tasarlayan kadının bunları önceden götürmesi gizlenmesi her zaman mümkündür.

Davacı dava konusu ziynet eşyasının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını, isbat yükü altındadır.

Olayda kadın, dava konusu ziynet eşyasının, varlığını ve kendisine ait olduğunu isbat edemediği gibi götürülmesine engel olunduğunu ve zorla elinden alındığını, daha öncede götürme fırsatı elde edemediğini de ispat edememiştir. Buna rağmen yukarıda yazılı ilkelerde hataya düşülerek hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır.

4- Kabule göre de; kadın ziynetleri varsa aynen bulunmadığı takdirde değerinin tahsilini istemiştir. Talep dışına çıkılarak karar verilmesi de doğru görülmemiştir.

Temyiz edilen hükmün bir, iki ve üçüncü bentlerde gösterilen sebeplerle bozulmasına… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Mahkeme hükmünün hukuki varlık kazanabilmesi için onun tefhim edilmesi gerekir. Verilen kararla ne şekilde tefhim edildiğinin duruşma tutanağına yazılması zorunludur ( HUMK.151/2 ).

HUMK.nun 3156 sayılı kanunla değişik 381.maddesi ile de hükümlerin nasıl tefhim edileceği düzenlenmiştir. Bu madde hükmüne göre, mahkeme hazır olan tarafın iddia ve savunmalarını dinledikten sonra yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder.

Kararın tefhimi en az 388. maddede belirtilen hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur.

Zorunlu nedenlerle yalnız hüküm sonucunun tefhim edildiği hallerde gerekçeli kararın tefhim tarihinden başlayarak onbeş gün içinde yazılması gerekir.

Hüküm sonucunun ne olduğu ise HUMK.nun 388/2.maddesinde belirtilmiştir. Anılan maddede, “Hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin istek sonuçlarından herbiri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, mümkünse sıra numarası altında birer birer, açık şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.” Hükmüne yer verilmiştir.

Aynı kural, HUMK.nun 389.maddesinde de tekrarlanmış, “verilen karar ile iki tarafa tahmil ve bahşedilen vazife ve haklar şüphe ve tereddütü mucip olmayacak surette gayet sarih ve açık yazılmalıdır.” denilmiştir.

Bu kurallar yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir.

Aksi hal yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar, hükmün hedefine ulaşmasını engeller.

Kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz.

Somut olayda; aslolan kısa kararda, hüküm anında belirsiz olup, dosyada bulunmayan ve Merkez Bankasından sorularak elde edilecek olan bilgiye dayanılarak ve ona göndermede bulunularak HUMK.nun 388/2 ve 389.maddelerinin açık hükümlerine aykırı şekilde nafakaya konu miktarla ilgili taraflara yüklenen hak ve borçlara tek tek ve net olarak gösterilmeden karar verilmiştir.

Bu durumda; ortaya araştırmaya yönelik bir karar ve işlem olup, infazı mümkün bir hükmün varlığından da sözedilemez.

O itibarla HUMK.nun 381, 388, ve 389. maddelerinde yazılı olduğu ve 10.4.1992 gün 7/4 sayılı içtihadı birleştirme kararı çerçevesinde bir karar verilmek gerekirken bu hususlar gözetilmeksizin yazılı biçimde karar verilmesi doğru değildir.

Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ : Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı ( BOZULMASINA ) bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, oybirliği ile karar verildi.


T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2004/5985
K. 2004/6650
T. 24.5.2004

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm maddi-manevi tazminatlar ve ziynet eşyaları yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-Davalı kadın açmış olduğu boşanma davasından 10.12.2002 tarihinde feragat etmiştir. Bu tarihten önceki kocanın davranışları affedilmiş en azında hoşgörü ile karşılanmıştır. Davacı koca tarafından davalı kadının davranışlarından kaynaklanan evlilik birliğinin temelinden sarsılması kanıtlanamamıştır. Bu nedenle koca tarafından açılan boşanma davasının reddi gerekirken kabulü isabetsizse de bu yön temyiz edilmediğinden bozma sebebi yapılmamıştır.

2- 1. bentte açıklanan sebeplerle davalı kadının manevi tazminat isteğinin reddi gerekirken kabulü ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

3-Türk Medeni Kanununun 174/1. maddesi mevcut veya beklenen bir menfaati boşanma yüzünden haleldar olan kusursuz yada daha az kusurlu tarafın, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebileceğini, 186. maddesi, evi birlikte seçeceklerini, birliğin giderlerine güçleri oranlarında emek ve mal varlıkları ile katılacaklarını öngörmüştür. Toplanan delillerden boşanmaya sebep olan olaylarda maddi tazminat isteyen eşin diğerinden daha ziyade kusurlu olmadığı anlaşılmaktadır. Boşanma sonucu bu eş, en azından diğerinin maddi desteğini yitirmiştir. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile kusurları ve hakkaniyet ilkesi ( MK.Md,4 BK.md.42 ve 44 )dikkate alınarak davalı kadın yararına uygun miktarda maddi tazminat verilmelidir. Bu yönün dikkate alınmaması doğru görülmemiştir.

4-Davacı kocanın manevi tazminat talebi hakkında olumlu veya olumsuz karar verilmemesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir.

5-Davacı kadının ziynetlerle ilgili davasında ziynetlerin kocası tarafından bozdurulduğunu kanıtlayamamıştır.

Kanunda aksi öngörülmedikçe kural olarak herkes iddiasını isbatla yükümlüdür ( M.K.6 ). Ancak iddialar karşılaştığında kimin isbat yükü altında bulunduğunun tesbiti her zaman kolay olmamaktadır. Bunun için gerek ilmi gerekse kazai içtihatlarda bir takım ölçülere yer verilmiştir.

a )Hemen bütün ilim adamlarının birleştiği ve Yargıtay uygulamasında kararlılık ifade eden ölçüye göre, isbat yükü hayatın olağan akışına aykırı iddia ve savunmada bulunana düşer(Prof.Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 1968,sh.372; Prof. İlhan Postacıoğlu, Medeni Yargılama Usulü, 1970,sh.464; Prof.Necip Bilge, Hukuk Yargılamaları Usulü,1967, sh.449; Prof.Sabri Şakir Ansay Hukuk Muhakemeleri Usulü, 1957,sh.248-249; Prof.Saim Üstündağ Hukuk Muhakemeleri Usulü, 1973, sh.378; H.G.K.nun 19.7.1967 gün ve 239-340 sayılı, 7.6.1974 gün ve 1972/84 sayılı kararları; Yargıtay 2.Hukuk Dairesinin 6.6.1983 gün ve 4936-5076 sayılı kararı ).

b )İleri sürdürdüğü bir vakıadan lehine haklar çıkaran kimse iddia ettiği olayları ispat etmelidir(Prof.Saim Üstündağ, Age.1973 sh.397 ).

c )İspat yükü daha kolay başarana düşer(Prof.Saim Üstündağ, Age, Federal Mahkeme Kararına atfen ).

Davacı ziynet eşyasının davalıda kaldığını ileri sürmüş, davalı ise onun tarafından götürüldüğünü savunmuştur. Hayat deneylerine göre olağan olan bu çeşit eşyanın kadın üzerinede olması yada evde saklanmış, muhafaza edilmiş bulunmasıdır. Diğer bir deyimle bunların davalı tarafın zilyetlik ve siyanetine terk edilmiş olması olağana ters düşer.

Diğer taraftan söz konusu eşya rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen nev'idendir. Onun için evden ayrılmayı tasarlıyan kadının bunları önceden götürmesi gizlemesi her zaman mümkündür.

Davacı dava konusu ziynet eşyasının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını, ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını, isbat yükü altındadır.

Olayda kadın, dava konusu ziynet eşyasının, götürülmesine engel olunduğunu ve zorla elinden alındığını, daha öncede götürme fırsatı elde edemediğini ispat edememiştir. Buna rağmen yukarıda yazılı ilkelerde hataya düşülerek hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır.

6-4787 Sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usullerine Dair Kanunun 4/1 maddesi; 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun ikinci kitabından üçüncü kısım hariç olmak üzere ( MK. md. 118-395, 5133 S.K.md.2-3 )kaynaklanan bütün davaların Aile Mahkemesinde bakılacağını, geçici 1. maddesi de; sonuçlanmamış davaların yetkili ve görevli aile mahkemesine devredileceğini hükme bağlamıştır. Karar bozulmakla sonuçlanmamış hale gelmiştir. Bu açıklama karşısında işin görev yönünün de düşünülmesi zorunludur.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün 2, 4 ve 5. bentte gösterilen nedenlerle davacı koca lehine, 3. bent gereğince davalı karşı davacı kadın lehine BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24.05.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.