Mesajı Okuyun
Old 22-05-2007, 14:33   #5
Av. Can DOĞANEL

 
Varsayılan

Sn. cemile_ist. tarafından sunulan karara rağmen, nasıl "Fazlaya ilişkin haklar saklı tutulmuşsa mesele yok diyebiliyorsunuz?" Aşağıdaki kararda bu konunun çok güzel bir eleştirisi ve tartışması yer almakta olduğu halde maalesef azlık oyu kabul edilmemiş. Güncel içtihatlarda bir değişiklik var ve bizim haberimiz yok ise lütfen bizi aydınlatır mısınız? Bence eğer zamanaşımı gerçekleşmemişse başka bir dava açın. Dilekçe geri döndü ise karşı taraf henüz davadan haberdar değildir. Haberdar olmamaları için dua edin ve başka bir dava açın derim..


T.C. Danistay
10.Dairesi
Esas: 1995/6440
Karar: 1997/4796
Karar Tarihi: 24.11.1997
ÖZET: Dava tarihinden hüküm tarihine kadar geçecek sürede Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre tazmini istenilen zararın güncellenmesi mümkün değildir.
(2709 s. Anayasa. m. 125) (2577 s. İYUK. m. 3, 9, 13, 31)
İstemin Özeti: Davacıların, ... İli ... İlçesi ... Mevkiinde 23.06.1988 tarihinde oluşan toprak kayması sonucu murislerinin vefatı nedeniyle uğradıklarını ileri sürdükleri maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle açtıkları dava sonucunda Trabzon İdare Mahkemesince verilen 31.03.1995 tarih ve E: 1994/22, K: 1995/497 sayılı Kararın; davanın taraflarınca, temyiz incelenip bozulması istenilmektedir.
Savunmanın Özeti: Davalı, yerinde olmadığını ileri sürdüğü davacı tarafın temyiz isteminin reddi gerekeceğini savunmuş, davacı ise karşı taraf temyiz istemine savunma vermemiştir.
Danıştay Tetkik Hakimi G.O.`nun Düşüncesi: Davacılar murisinin vefatında idarenin hizmet kusuru mahkeme ve dairemiz kararlarıyla hükme bağlandığından, düşüncemizde davacıların dava ve temyiz aşamasındaki iddiaları irdelenecektir.
Davacılar, 16.01.1989 tarihinde açtıkları dava dilekçesinde toplam 94.874.158 TL. maddi zararın, hükme bağlanacağı tarihe kadar geçecek süredeki enflasyon nedeniyle uğradığı değer kaybı karşılanarak, karar tarihindeki gerçek tutarının tazminini istemişler; bu istemleri karşılanmaksızın davayı kabul eden mahkeme kararını da temyiz etmişlerdir.
Anayasanın 125. maddesi hükmü ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun usul hükümleri dışında, tam yargı davalarından tazminat davalarında uygulanacak bütün ilke ve esaslar idari yargı içtihatlarına bırakılmış, bu herhangi bir yasal düzenlemeye konu edilmemiştir. İdari yargı ise henüz idarenin tazminle sorumlu bulunduğu zararın gerçek miktarının tazmin edilebilmesine olanak sağlayacak içtihatlar geliştirememiştir. Bugün için, subjektif hak ihlallerinin giderilmesi yanında ve esas itibariyle idarenin hukuka uygunluğunu sağlamada en etkin yollardan birisi olarak görülen tazminat davalarında; uğradığı gerçek zararın hesaplanması ve sonuçta tazmin edilebilmesi sorumluluğu; sadece davacıya yüklenmiştir. Uzun yıllar devam eden yargılama sürecinde davada tazmini istenilen ve para olarak TL cinsinden ifade edilmesi zorunlu bulunan zarar tutarında enflasyon nedeniyle meydana gelen ve yasal faizle karşılanamayan değer kaybı da, hakkını aramasını maliyeti olarak davacının üzerinde bırakılmaktadır.
Sözü edilen sonuçları doğuran içtihatlar, 2577 sayılı Yasanın iki usul hükmüne dayandırılmaktadır. Bunlardan ilki, idari eylemlerden hakları ihlal edilenlerin açacağı tam yargı davalarındaki ön işlem başvurusu ve süre koşullarını düzenleyen 13. madde, diğeri de tam yargı davalarında uyuşmazlık konusu miktarın dava dilekçesinde gösterileceğine ilişkin 3. madde ( d ) fıkrasıdır.
13. madde uyarınca; idari eylemlerden hakları ihlal edilenler idari dava açmadan önce, bu eylemleri öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve herhalde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde hak ihlalinin giderilmesi için idareye başvuracaklar, bu başvurunun tamamen veya kısmen veya zımnen reddi üzerine altmış günlük dava süresi içinde tam yargı davası açacaklar; ayrıca görevsiz yargı yerinde açılan davanın görev yönünden reddi halinde de, 9/1. maddede gösterildiği usulde idari yargıda açılacak davalarda ön işlem başvurusu şartı aranmayacaktır.
Bir idari eylem, eylem anında zararlı sonucu doğurmayabileceği gibi, idari eylemle bu eylemin yol açtığı hak ihlali farklı tarihlerde öğrenilebilir. Dolayısıyla bir yıllık ön işlem başvurusu süresinin; idari eylemin zarara yol açtığı tarih ve/veya idari eylemle hak ihlali arasındaki sebep-sonuç ilişkisinin öğrenildiği tarihten itibaren başlatılması zorunludur. Ancak maddenin açık hükmü gereği, ön işlem başvurusu herhalde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde yapılmalıdır.
Yasanın 3/d maddesindeki, tam yargı davalarında uyuşmazlık konusu miktarın dava dilekçesinde gösterileceği hükmüne gelince;
Burada öncelikle belirtilmesinde fayda görülen husus, Danıştayın İçtihatların Birleştirilmesi Kararına da konu olan yerleşik içtihatlarında, idari işlemler nedeniyle uğranılan zararın dava tarihinde tam olarak bilinemeyeceğinin kabulü ve bu konuda miktar gösterme zorunluluğu aranmadığıdır. Nitekim, hukuka aykırı bir işlem nedeniyle kamu görevlilerinin parasal ve özlük haklarında oluşan ve tazmini gereken zarar miktarı dava dilekçelerinde gösterilmeyebilmekte ve hüküm de belirli olmayan ancak miktarı idarece hesaplanabilecek kıstalarla kurulabilmektedir.
Diğer taraftan, 2577 sayılı Yasanın 31. maddesiyle yollamada bulunulan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`na göre, ancak çözümlenmesi teknik ve özel bilgiyi gerektiren konularda bilirkişilerin rey ve mütalaalarına başvurulabilecektir. Bu davada tazminin istenilen kalıcı malüliyet sonucu işgücü kaybı nedeniyle uğranılan zarar ve ekili mahsülün değerlendirilememesi sonucu uğranılan zarar gibi ölüm sonucu destekten yoksunluk nedeniyle uğranılan zarar ve burada birçok örneği sıralanabilecek zarar miktarlarının hesaplanabilmesi, bütün yargı yollarındaki içtihatlarla, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi dışında özel ve teknik bilgiyi gerektirir nitelikte görülmekte ve uyuşmazlıklarda bilirkişi incelemesi yaptırılmaktadır. Gerek kusur ve/veya gerekse zarar miktarına ilişkin bilirkişi incelemeleriyle ulaşılan hukuki sonuçların, dava tarihinde davacı tarafından aynıyla bilinebilmesi yükümlülüğü ise; öncelikle yukarıda arzedilen yargılama gereklerine olmak üzere, başlıbaşına hukuka aykırı olacaktır. Hukuk davalarındaki içtihatlarla geliştirilen usulde, taraflar fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle açtıkları tazminat davalarında yaptırılan bilirkişi incelemeleriyle tespit edilen zarar miktarının ilk dava dilekçesindeki istemlerini aşan tutarını, bir ek dava açarak davaya konu edebilmektedir. Ancak idari yargılamada bu usul, mevzuatta hiçbir engel olmamasına rağmen içtihatlarla geliştirilememiştir.
Oysa, şu ana kadar aktarılan hususların bir arada incelenmesinden de anlaşılacağı üzere:
İdari eylem ve bu eylemle hak ihlali arasındaki illiyet bağının öğrenildiği tarihte, hesaplanması özel ve teknik bilgiyi gerektiren zararın gerçek tutarının da öğrenilebilmesi çoğu kez olanaksızdır. Beş yıllık süreyle sınırlı olarak ön işlem başvurusu için yasada öngörülen süre ise; idari eylem ve illiyet bağı ile birlikte ve bunların yanında, uğranılan zarar miktarının da öğrenilmesi tarihinden itibaren başlatılacaktır. Bütün eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğu karine olan idareye gerek görürse uyuşmazlık çıkarabilme imkanı tanıyan ön işlem ise, niteliği itibariyle hukuk aleminde uyuşmazlık konusu zarar miktarını aşan sonuçlar doğuran irade beyanı olduğundan, zaten şu anda da idari yargı yerleri, tam yargı davasına konu edilebilecek zarar miktarını ön işlem başvurusundaki tutarla sınırlı algılamamaktadır. Dolayısıyla miktarla sınırlı olmaksızın, hak ihlalinin oluşmadığı ve bu ihlalin giderilmeyeceği yolundaki irade beyanı olan ön işlem tarihinden itibaren süresi içinde açılacak tam yargı davasına; yaptırılan bilirkişi incelemesiyle tesbit edilen zarar tutarının ilk dilekçedeki istemi aşan kısmı; eylem tarihinden itibaren 5 yıllık süreyle sınırlı olarak ve bilirkişi raporunun tebliğinden itibaren dava açma süresi içinde yeniden bir ön işleme gerek duyulmaksızın tazmini gereken ek zarar miktarı olarak, konu edilebilecktir. Bu şekilde, hem 13. madde hem de 3. maddede öngörülen koşullar; hukuka uygunluğun temini ve hukuka aykırı eylemle ihlal edilen hakkın gerçek tutarında bütünüyle giderilebilmesi amacına yönelik olarak, sağlanmış olacaktır.
Tam yargı davasına konu edilebilecek zarar miktarı bu şekilde tesbit edildikten sonra; idarenin tazmin sorumluluğunun bulunması halinde tazmini gereken, hüküm tarihindeki gerçek zarar miktarının tesbitindeki usul ve esasların da irdelenmesi gerekmektedir.
Uğranılan zararın ayni olarak giderilme olanağı bulunmayan tam yargı davalarında, tazmini istenilen zararın para olarak ve TL cinsinden ifade edilmesi zorunludur. Bu haliyle tazmini istenilen zarar ise, davaya konu edildiği tarihte uğranılan zarar miktarını ifade eder. Ülkemizde kronikleşen yüksek orandaki enflasyon, zarar tutarının davaya konu edildiği tarihle, yargılama süreci sonundaki hüküm tarihi arasında yasal faiziyle giderilemeyecek oranda değer kaybına neden olmaktadır. Dolayısıyla tazmini gereken zarar miktarı; zararın davaya konu edildiği tarihteki tutarının, tazmini gerekli görülen kısmının hüküm tarihindeki gerçek değeri karşılığıdır. Bunun tesbitinde ise, Devlet İstatistik Enstitüsünün toptan eşya fiyat endeksleri, objektif kıstas olarak alınmalıdır.
Diğer taraftan, dairemizin özellikle emekli aylıklarındaki ek gösterge farklarına yasal faiz ödenmesine ilişkin uyuşmazlıklarda dava süresi bakımından irdelenen ve istikrar kazanan kararlarında, yasal faiz; temerrüt faizi olarak görülmemiş ve ödenmesi gereken tutarın geç ödenmesi nedeniyle uğranılan zarar kalemi olarak nitelendirilmiştir.
Sonuçta, davacıların dava tarihindeki istemleri asılmaksızın ve bu tutarın gerçek karşılığına yasal faiziyle birlikte hükmedilmesi gerekirken; aradan yaklaşık 6 yıl geçtikten sonra ve dava tarihindeki istemi karşılamaktan uzak miktarı yargı yerinin istemle bağlı olduğundan bahisle, hükme bağlanan mahkeme kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.
Danıştay Savcısı M.İ.D.`nin Düşüncesi: Taraflarca ileri sürülen temyiz nedenleri, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinin 1 numaralı bendinde öngörülen nedenlerden hiçbirisine girmediğinden, taraflarca vaki temyiz isteğinin reddi ile hukuka ve usul hükümlerine uygun bulunan, idare mahkemesi kararının onanması gerekeceği düşünülmektedir.
Türk milleti adına hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince gereği düşünüldü: Davalının duruşma istemi 2577 sayılı Yasanın 17/2. maddesi uyarınca yanında görülmeyerek işin esasına geçildi.
Dava, ... İli ... İlçesi ... Mevkinde 23.06.1988 tarihinde meydana gelen toprak kayması sırasında murisleri vefat eden davacıların, destekten yoksunluk nedeniyle uğradıklarını ileri sürdükleri toplam 94.874.158 TL maddi ve 10.000.000 TL manevi zararın, karar tarihine kadar geçecek sürede Devlet İstatistik Enstitüsünce belirlenecek toptan eşya fiyat artışlarına göre bulunacak gerçek değerinin yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.
Trabzon İdare Mahkemesi; kamu idarelerinin yapmakla yükümlü bulundukları kamu hizmetlerini gereği gibi ifa etmekle beraber bu hizmetin işleyişini sürekli olarak kontrol etmek ve hizmetin yürütülmesi sırasında gerekli önlemleri almakla yükümlü oldukları idarelerin bu yükümlülüğü yerine getirmemek suretiyle hizmetin kötü veya geç işlemesi, gereği gibi işlememesi ve bu yüzden bir zarar verilmiş olması, halinde idareye meydana gelen zararları tazmin sorumluluğu yükleyeceği, dava dosyasındaki bilgi ve belgeler ile bilişkişi raporunun incelenmesinden, davalı idarenin karayolunu geçirdiği yerin heyelan bölgesi olduğunu bilerek bu yolu hizmete açtığı, açılışından itibaren karayolunun alt kısmında taşınmazları bulunan ilgililerce sürekli olarak davalı idareye yapılan uyarılarda heyelan tehlikesinin olabileceğinin bildirildiği, dava konusu olaydan önce üç yılı aşkın bir süreden beri kitle hareketlerinin başladığı, ancak yolun yeterli önlem alınıp, yol gvenliği sağlanmadan trafiğe açık tutulduğunun anlaşıldığı, aynı güzergahta daha az riski ancak heyelan bölgesi olması nedeniyle olağan teknik olanaklardan farklı bir özellikte yol yapmanın maliyet unsuru nedeniyle gerçekleştirilmemiş olmasının olayda idarenin sorumluluğunu ortadan kaldıracak bir neden olarak kabul edilemeyeceği, davacının uğradığı zararın, ruhsatsız kahvehanenin çalışmasını engellemek için üstüne düşen denetim görevini yerine getirmediği anlaşılan ve bu nedenle açık hizmet kusuru bulunan davalı idarece tazmini gerektiği gerekçesiyle, davacıların hakettiği destekten yoksun kalma tazminatının tesbiti amacıyla mahkemece yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen raporda destekten yoksun kalma tazminatı davacılardan ölenin eşi ve oğlu için ayrı ayrı olmak üzere ve istemi aşar miktarda belirlendiğinden, istemle sınırlı olarak toplam 94.874.158 TL maddi zararın ön işlem başvurusunun reddi tarihinden itibaren uygulanacak yasal faiziyle birlikte ve yine istemle sınırlı olarak takdir ettiği 10.000.000 TL manevi zararın tazminine hükmetmiştir.
Davalı, hizmet kusurunun tesbiti konusunda eksik incelemeye dayalı olduğu, kahvehanenin işletilmesinden kendilerinin sorumlu tutulamayacakları, olayın tabii afet sonusu meydana geldiği, idarenin tabii afet olan heyelana engel olmasının sözkonusu olamayacağı, idarenin yolcuların yolun 5 m. aşağısındaki kahvehaneye girmesini engelleyecek kolluk yetkisi olmadığı, destekten yoksun kalma tazminatının hesaplanmasının hatalı olduğu, hükmedilen tazminatın yüksek olduğu savlarıyla; davacılar ise, mahkemece yaptırılan bilirkişi incelemesiyle inceleme tarihindeki maddi zararlarının 1.165.744.444 TL olarak tesbit edildiği, tazmini istenilen zararın yaşanan yüksek enflasyona rağmen güncellenmemesinin hukuka aykırı olduğu savlarıyla; anılan mahkeme kararının temyizen incelenip bozulmasını istemektedirler.
İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 3622 sayılı Yasayla değişik 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür.
Temyizen incelenen ve yukarıda özetlenen gerekçelere dayalı olarak verilen Trabzon İdare Mahkemesinin 31.03.1995 tarih E: 1994/22, K: 1995/497 sayılı kararı, usul ve hukuka uygun olup, bozma nedeni bulunmadığı anlaşıldığından, temyiz isteminin reddine ve anılan kararın ONANMASINA, 24.11.1997 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
AZLIK OYU
23.06.1988 tarihinde ... İli ... İlçesi ... Mevkiinde meydana gelen toprak kayması sonucu davacılar murisinin vefatı olayında idarenin hizmet kusuruna dayalı olarak tazmin sorumluluğu bulunduğundan davalı idarenin temyiz isteminin reddi gerekmektedir.
Ancak, davacılar tazminini istedikleri maddi zararların dava tarihindeki zararlarını ifade ettiğinden bahisle, bu tutarın karar tarihindeki reel karşılığının Devlet İstatistik Enstitüsünce belirlenecek toplam eşya fiyat artışlarına göre hesaplanarak tazmin edilmesini istemişler, bu istemleri mahkemece kabul edilmediğinden, davanın kabulü yolundaki mahkeme kararını temyiz etmişlerdir.
Tazminat davalarında, mal varlığında meydana gelen eksilme veya çoğalma olanağından yoksunluk olarak ifade edilen maddi zarar, önce davacı tarafından tanımlanmaktadır. Adli yargıda olduğu gibi, idari yargıdada, yargılama usulünde yer alan kural uyarınca, tazminat davası açan ilgililerin, maddi zararlarını tanımlayıp tazminini istedikleri tutarı dava dilekçelerinde göstermeleri gerekmektedir. Ayrıca bir zararın aynen telafisi ve eski halin iadesi yolları bulunmayan idari yargıda açılan tazminat davasında zararın para olarak Türk Lirası cinsinden tanımlanması da zorunludur. Dolayısıyla idari yargıda dava açan ilgili, tazminini istediği zararı Türk Lirası olarak belirleyip dava dilekçesinde gösterecektir. Ancak zararını Türk Lirası olarak hesaplamak zorunda kalan ilgilinin, Türk Lirasının değerinde argı yerinde karar verilinceye kadar geçen süre içinde ortaya çıkan eksilmenin giderilmesine de engel bulunmamaktadır. Zira kişinin istemi, dava tarihindeki zararının Türk Lirası karşılığını ifade etmektedir. Bu istemin karar tarihindeki reel değerinin tazmin edilebilmesi için ayrıca bir yasal dayanak aranmasına gerek yoktur. Anılan istemlerin, hakkaniyet ve nasafet ilkeleri çerçevesinde yargı yerinde değerlendirilmesi gerekir.
İdari yargıda, tam yargı davası kapsamına giren, idare hukukuna özgü tazmin telafi ve geri alma davalarından oluşan tazminat davalarının, idari faaliyetlerin hukuka uygunluk denetiminde vazgeçilmeyecek nitelikte bulunduğu açıktır. İlgililerin subjektij hukuki durumlarında ortaya çıkan hak ihlallerinin giderilmesini amaçlayan tazminat davaları idarenin hukuk kuralları içinde kalmasını sağlayan etkin denetim ve yaptırım aracıdır. Ancak tazminat davalarının yargı denetimiyle amaçlanan sonuçları doğurabilmesi ilgilinin subjektif hukuki durumlarında ortaya çıkan hak ihlallerinin tam olarak giderilebilmesi gerçek zararın gerçekçi biçimde tazminiyle mümkündür.
Ülkemizde yaşanan enflasyon olgusu toplum yaşamının her kesimini etkilemektedir. Çalışanların aylık ve ücretleri enflasyona göre belirlenmeye çalışılmakta; özel hukukta ve gerekse kamu hukukunda enflasyon olgusu dikkate alınarak düzenlemeler yapılmaktadır. Kronikleşip, kurumlaşan enflasyon olgusunun, idare hukukunda da dikkate alınması zorunludur. Enflasyon olgusu gözardı edilip, gerçek yaşamın gerisinde kalınarak yapılan idari yargı denetiminin etkinliğinden yaptırım gücünden sözetmeye olanak görülmemektedir.
Öte yandan, paranın elde bulundurulması nedeniyle yoksun kalınan geliri karşılama amacıyla 3095 sayılı Yasayla düzenlenen yasal faiz uygulanması da, gerek niteliği, gerekse miktarı itibariyle Türk lirasında enflasyon nedeniyle oluşan değer kayıbını karşılamamaktadır.
Anayasanın 125 nci maddesinde yer alan "idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür" kuralından hareketle, idari mevzuat değerlendirilip içtihatla belirlenen sorumluluk ilkelerine göre karara bağlanan idari yargıdaki tazminat davalarında da, enflasyon olgusu değerlendirip, gerçek zararın tazmini yoluna gidilmelidir. Davanın açıldığı tarihle davanın karara bağlandığı tarih arasında Türk lirasında meydana gelen değer kaybının davacı üzerinde bırakılması, hakkaniyet ve nasafet ilkeleriyle bağdaştırılamaz.
Açıkladığım nedenlerle, davacının dava tarihinde Türk Lirası cinsinden ifade ettiği maddi zararının, istemle bağlı kalınmak suretiyle karar tarihindeki gerçek tutarının Devlet İstatistik Enstitüsünce belirlenen toplam eşya fiyat endekslerine göre hesaplanarak tazminine hükmedilmesi gerektiğinden, bu durum gözönünde bulundurulmadan verilen mahkeme kararı bozulmak üzere davacının temyiz isteminin kabulü gerekeceği oyu ile aksi yöndeki çoğunluk kararına katılmıyorum.

Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programları
**************************************